Giriş
O nûru gönder, İlâhî, asırlar oldu, yeter!
Bunaldı milletin âfâkı, bir sabâh ister.
İnâyetinle halâs et ki, dalga dalga zalâm
İçinde kaynamasın çarpınıp duran İslâm!
Bu secde-gâha kapanmış yanan yürekler
için;
Bütün solukları feryâd olan şu mahşer
için;
Harîm-i Kâbe’n için; sermedî Kitâb’ın
için;
Avâlimindeki âyât-ı bî-hisâbın için;
Nasîb-i dâimi hüsran kesilmiş ümmet için;
Şu hâk-i pâke bürünmüş semâ-yı rahmet
için;
Biraz ufukları gülsün cihân-ı İslâm’ın!
Hudûdu yok mu bu bitmez, tükenmez âlâmın?
O, çünkü, âleme hâkim yegâne kudret iken,
Bir inkılâb ile mahrûm olunca azminden,
Esâretin ne kadar şekli varsa katlandı...
Vatanlarında garîb oldu kendi evlâdı!
O azmi sen vereceksin ki eylesin sereyan,
Soluk benizlere kan, inleyen göğüslere
can.
O rûhu ver ki, İlâhî, kıyâm edip dînin,
Zemîne feyzini yaysın hayât-ı mâzînin.....
“BÜTÜN BİR MEMLEKETE
BAĞIRA BAĞIRA ANLAT BUNLARI!”
Yazımızın
ilk bölümüne başlarken küfür alemine olan öfkemin tesiri altında olduğumu
söylemiştim. Muhatabım Müslümanlar olduğu için, sert bir dilim olmasın diye Ravza-i
Nebi’den bir rahmet yeli eserse öfkem yerini hilme ve rıfka bırakır belki diye
de eklemiştim. Muharrem ayının tam ortasında bir gece vakti kaleme almaya
başladığım yazının bu ikinci kısmında çam kokusunun yoğunlukta olduğu serin bir
rüzgar esmeğe başladı. Maraş’ın garbi yeli mi yoksa Medine’den meleklerin
nefesiyle gelen yel midir bu bilmem lakin halet-i ruhiyeme iyi geldiğini itiraf
etmekten geri duramayacağım. Maraş’ın o hafif rüzgarının insanın içine letafet
verdiğini, zannediyorum her Maraşlı itiraf edecektir. Rasul-i Ekrem’in “Rüzgara
sövmeyiniz ve emrolunduğu şeyin hayrını isteyiniz” Hadis-i şerifini işittiğim
günden beri her esen yelin Rahmet yeli olduğuna hüsn-ü zan ederim. Hak Teala
zannıma göre rüzgarını halk etmiş olacak ki içimdeki öfke ayakları yere basan
hamaset, intikam ve ümit duygularıyla perçinleşti. Medine müdafilerinin o
imanını, azmini ve şuurunu gücüm yetse de ev-ev okul-okul dükkan-dükkan gezsem
ve her mümine anlatsam da son ziyanın meşalesini tutan sağlam bir el olsam diye
kıvranıyorum. Medine müdafaası esnasında Medine’de Hilal-i Ahmer’de (Kızılay) sıhhiye
görevlisi olarak bulunan Feridun Kandemir, müdafaa sonrası İstanbul’a
geldiğinde Bâbıâli’de bir gazete idarehanesinde aralarında Süleyman Nazif ve Yahya
Kemal’in de bulunduğu bir dost meclisinde Hicaz’da ve Medine’de olup bitenleri
heyecanla ve coşkuyla anlattığında Süleyman Nazif -bundan 100 yıl kadar önce
benimle aynı hisleri paylaşmış olacak ki- ayağa kalkarak ve Kandemir’e dönerek:
“Çocuk! Çocuk! Neler söylüyorsun sen! Bunlar burada anlatılmaz, bir meydana koş
bütün İstanbul’a, bütün bir memlekete bağıra bağıra anlat bunları.” demiştir.
Evet, Süleyman Nazif
haklıdır. Haremeyn’de yaşanılan o mücahade bütün bir memlekete anlatılmalı.
Zira Mekke ve Medine’nin elimizden çıkan şehirler olduğu bilincine ulaşmamız
bize nereden başlamamız gerektiğinin en net işareti olacaktır. Biz Hıristiyan takvimine
göre 1916 yılında Mekke’yi, 1919 yılında ise Medine’yi terk etmek zorunda
kaldık. İstiklal Harbi’nin neticesinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, İslam
Ümmetinin ikinci hicretidir. Bizim
birinci hicretimiz Allah Rasulü’nün muhacirlerle beraber Medine’ye hicret
etmesidir. Bu Hicretin gayesi hiç şüphesiz bir İslam Devleti kurmak ve başta
Mekke olmak üzere nice beldelere fetihler düzenleyip cihad etmek, iktisadi,
içtimai ve siyasi zeminde bir Müslüman hegemonyası tesis etmektir. Yazımızın
konusu olan bu ikinci hicretimizde ise biz hem Mekke’den hem de Medine’den
olduk. Dolayısıyla bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün hayatı ve bütün ümidi
Mekke ve Medine’nin yeniden Müslüman hakimiyetine kavuşmasını sağlamaya dönük
olmalıdır. Tefrik etmemiz gereken yer, devam ettirilmesi gereken yer,
kaldığımız yer burasıdır. Tepeden tırnağa katledilmiş bir tarih anlatımı ve
pozitivist eğitim anlayışıyla iğdiş edilmiş zihinlere bu bilginin bir şimşek
etkisi yaratacağı kanaatindeyim. Bu mesele anlaşıldığı taktirde tarihî bir
vakıa olan Türk kimliğinin, Türk Sancağının, Türkiye Cumhuriyetinin ve
nihayetinde Türkeli’nin neye tekabül ettiğini anlama işi kendiliğinden
gerçekleşecektir.
Yazımızın ilk bölümünde
Haremeyn’in Müslüman hakimiyetinde olmadığı taktirde hac meselesi hakkında
birtakım mülahazalarda bulunmuş, mevcut haliyle alakalı serzenişlerimizi dile
getirmiştik. Bu bölümde ise “Nasıl olur da her yıl milyonlarca kişinin hac ve
umre niyetiyle dolup taşırdığı Mekke ve Medine elimizden çıkmış olur? Elimizden
çıkmış olsa bu olabilir miydi? “sorularına cevap bulmak adına Hulafa-i Raşidin
devrinden Hıristiyan takvimine göre 1916 yılına kadar geçen sürede Mekke ve
Medine’nin idaresi hususuna kısaca değinecek akabinde Medine müdafaasında
yaşanılanları daha geniş şekilde anlatacak ve en nihayetinde Mekke ve Medine’yi
elimizden alanların en başından beri bize “el” olduğunu ve “elimiz”
ifadesindeki “biz” in kim olduğunu tefrik edemeyen biçarelerin kalplerine sihirli ellerle değil Türk eliyle
dokunmuş olacağım. Bu kadar çok el dediysem elim elim epenek oyunu oynadığım
zannedilmesin. Nihayetinde ne yapacaksak eli düşman, düşmanı el bilerek biz
yapacağız. El pençe divan durarak değil, el açarak ya da el altından değil el
birliği ile biz yapacağız. Türkeli’ne doğru. Aksi taktirde Türk Milleti’nin
ruhuna el-fatiha...
Bu yazı dizisinin ilk
bölümünde bir iz süreceğimi beyan etmiştim. İz sürdüğüme göre bir yolculuğa
çıktığımı da söylemiş oluyorum. Malumunuzdur ki yolculuğun bir diğer adı da
seferdir. Lisanımızda sefere çıkmak deyince savaş için yola revan olmak manası
da anlaşılır. Her anlamını da kast ederek Yunus Emre’nin şu dörtlüğü ile yazımın
ilk meselesine başlamış olayım. Gayret bizden, tevfik Allah’tan:
“Bir mübarek sefer olsa da gitsem
Kabe yollarında kumlara batsam
Hub cemalin bir kez düşte seyretsem
Ya Muhammed canım arzular seni”
1. KISIM:
1. KISIM:” HARAMEYNİN EBEDİ HADİMİ VE MÜDAFİİ OLARAK TARİH SAHNESİNDEKİ YERİ KAVİ HALE GELEN NECİP MİLLET: TÜRK MİLLETİ!”
Mekke
ve Medine. Haremeyn yani iki harem,
korunmuş, saklanmış yer anlamına gelen ya da namahrem elin değmesi yasaklanmış
mabedleri içinde barındıran bu iki şehirden ilki şehirlerin anası olan
Mekke’dir. Bu adın veriliş sebebi, orada haksızlık, zulüm ve isyana
kalkışmaları halinde zorbaların boyunlarını ezmesinden dolayıdır. (Abdullah b.
ez-Zübeyr der ki: Buraya herhangi bir zorba kötülük etmek kastıyla geldi mi,
mutlaka aziz ve celil olan Allah onun boynunu kırar.) Mükerrem olan bu şehir
Müslümanların ilk mescidi olup aynı zamanda da son kıblesidir. Kabe’nin
inşasından bu vakte kadar şehrin kendisi bizzat harem kabul edilmiş olup
üzerindeki zalimlerin boynunu ezmeyi sabırla beklemektedir. İki haremden
ikincisi olan Medine ise hicretten önce Yesrib olarak anılmaktaydı. Fakat
Rasul-i Ekrem’le beraber Müslümanların hicret edip burada bir İslam Devleti
kurmasıyla Medine adını aldı. Allah Rasulü hicret sonrası bu şehirde akışı
Kur’an hükümleriyle gerçekleşen bir hayat kurduğu için biz Müslümanlar bu şehre
“aydınlanmış şehir” anlamına gelen Medine-i Münevvere dedik. Müslümanların
zihni modernleşmeyle iğfal edilmeden önce şehirlerin aydınlığı parlak
caddeleri, ışıltılı gökdelenleri ile değil Rasulullah’ın Nuruyla anlaşılıyordu.
Nur-u Nebi ile aydınlanan Medine-i Münevvere hicretle beraber Rasul-i Ekrem
tarafından harem ilan edilmiştir. Yani Medine bir İslam vatanı hüviyetine
kavuştuğunda harem olmuştur. Allah Rasulü fetihten sonra doğduğu şehir olan Mekke’ye her gittiğinde
orada namazlarını seferi kıldı. Zira vatan-ı asli dediğimiz yer İslam’ın her
anlamda hayatın kendisi olarak yaşanıldığı yerdir. Medine, bir İslam Devletinin
merkezi hatta bizzat kendisi olduğu için Allah Rasulü vatanından ayrıldığı
andan itibaren namazlarını seferi olarak eda etmiştir. Bu durum Vatan
mefhumunun bize ne olduğunu öğreten en net tavırdır. İşte bu iki şehir de biz
Türklerin anavatanıdır. Zira Allah Rasulünün mutahhar zevceleri bizim annelerimiz
olduğundan ve annelerimiz de Mekkeli ve Medineli olduklarından ve dahası biz
Muhammed Ümmetinin ilk vatanı Medine olduğundan bizim anavatanımız da
burasıdır. Biz anavatanımız olan bu iki mübarek şehrin, Haremeyn’in hadimi
olduğumuzu ilan etmek suretiyle Türklük sıfatımızı kemale erdirdik.
Haremeyn’in idaresi Allah
Rasulü’nden ve Cihar Yar-i Güzin’den sonra Rasul-i Ekremin Buyurduğu Ahmed Bin
Hanbelin Müsned’inde rivayet edildiği şekilde ısırıcı saltanatların iktidar kavgaları
arasında kalmıştır. Hilafetin Hz. Hasan’dan Muaviye Bin Ebu Süfyan’a geçmesiyle beraber başlayan bu süreç
yaşanmaması gereken birçok savaşlara, kan dökmelere şahitlik etmiş hatta
Kabe’nin muhasara altına alınarak mancınıkla taşlanması hadisesi dahi
yaşanmıştır. Bu “Isırıcı Saltanat” mevzuu çok su götüreceğinden ayrı bir yazı
olarak ele alınması gerektiği kanaatindeyim. Bu sebepten kelimelerin kifayetsiz
kalacağı bu mevzuya yazımızda bu kadar değinmekle kifayet ediyorum.
Raşid halifeler devrinde
Mekke, Medine’den atanan valilerce idare edilmekteydi. Ancak Fitnenin önünde
bir kapı gibi duran Hz. Ömer’in şehadetiyle Mekke ve Medine’de işler
karışacaktı. Karışık işlerin sonu bir Emevi Devleti’yle neticelendi. Emevi
döneminde hilafetin merkezi Şam’a taşındığı için Mekke ve Medine’ye atanan
valiler orada müstakil bir yönetimi esas alarak Emir sıfatıyla anıldılar. Emevi
döneminde Haremeyn’e atanan bu emirlerin hepsi Ümeyyeoğulları ailesindendi.
Emevi devleti yıkılıp Abbasilerin dönemi başladığında Abbasi Devleti Emeviler
kadar asabiyyetçilik yapmayarak Mekke ve Medine Emirliğine ailesinden başka
isimleri de tayin ettiler. Tabi burada Abbasi devletinin Müslümanların
çoğunlukta yaşadıkları bölgelerde tam olarak otoritesini sağlayamamasından
dolayı Mekke ve Medine’deki otoritesini korumak gayesiyle Haremeyn’in kara ve
deniz yoluyla dünyaya açılan kapısı konumunda olan Mısır’a yakın ailelerden
emir tayin etmesinin de büyük ölçüde rolü olduğu unutulmamalıdır.
Abbasi devleti İslam
topraklarında kendi otoritesini korumak istese de bu mümkün olmadı. Bağımsız ya da yarı bağımsız birçok devlet
yapılanmaları Abbasi sınırları içinde var oldu. Her biri de İslam
Dünyasında kendi otoritelerini
güçlendirmek için Hicaz Bölgesini kendi idareleri altına almak gayesiyle gayret
sarf etmiş veya en azından niyet etmiştir. Mısır’da ortaya çıkan Tolunoğulları
Hanedanlığı -halifeye bağlı olduğunu bildirse de- ayrı bir devlet
yapılanmasının ilk örneğidir. Mısır’ın Hicaz üzerinde etkisinin büyüklüğü göz
önüne alındığında Abbasiler’in Hicaz’daki tesiri ilk darbesini yemiştir.
Tolunoğulları’ndan sonra Mısır’da önemli bir güç haline gelen İhşidiler bağımsızlıklarını
ilan etseler de Abbasi Devletiyle yakın ilişkiler kurmuş ve ilk ile orta
dönemlerinde Abbasilere bağlılığını ilan etmiştir. O dönemde Mekke’de hutbeler
hem Abbasi halifesi adına hem de İhşidi yöneticileri adına okutulmuştur. Bu
karışıklığı yakinen takip eden Şii Fatımi devleti güç bölünmelerinden kaynaklı
otorite boşluğunu avını bekleyen avcı gibi kollamıştır.
Mekke ve Medine her ne
kadar ısırıcı saltanatların iktidar mücadelelerine şahitlik etse de 1916 yılına
kadar hiçbir zaman açıktan küfrünü izhar eden bir devletin işgaline maruz
kalmamıştır. Ancak varlığını Emevi döneminde hissettiren ve Abbasi döneminde
çok daha güçlü şekilde ortaya çıkan Şiiliği benimsemiş devlet yapılanmalarının
tahakkümü altında kalmıştır.
O dönemde kendilerine Al-i Fatıma diyen Haseni ve
Hüseyniler olarak ikiye ayrılan aile mensupları Medine’de yaşadıkları miras
kavgaları sebebiyle silahlı çatışmaya varan ihtilaf neticesinde, içlerinden
Haseniler Mekke’ye yerleşmek durumunda kalmışlardı. Zaman içerisinde Mekke’de
önemli bir güç haline gelen Haseniler, Mekke’de söz sahibi konumuna
yükseldiler. İhşidiler’e kadar Mekke, Abbasilere bağlılıklarını sürdürdü. Ancak
başka bir Şii unsuru olan Karmatîler’in bir hac döneminde Mekke’yi işgal edip
birçok Müslümanın ölümüne sebebiyet veren olayla birlikte Hicaz bölgesinin
hakimiyeti Abbasilerin elinden çıkmış oldu. Abbasiler, -tamamen kaybettikleri
güç neticesinde- başka bir Şii devleti olan Büveyhiler’e askerî ve siyasî olarak neredeyse bağlanmış,
hilafet ancak sembolik bir güç olarak elinde kalmıştır.
Bölgede bulunan
Haseniler, Abbasilerin güç kaybetmesini ve İhşidilerin sükutunu da fırsat
bilerek Hicaz’da yönetimi ele geçirmek için harekete geçmişlerdi. Hz. Hasan’ın
dokuzuncu kuşaktan torunu Ca‘fer b. Muhammed’in Mekke’yi hâkimiyeti altına alıp
hutbeyi Fâtımîler adına okutmasıyla şehir Abbâsîler’in ve Büveyhi’lerin
kontrolünden çıktı. Ca‘fer’in Mekke’ye hâkim olmasından itibaren halifenin
yanında Mekke’nin yerel yöneticileri olan şeriflerin adının hutbelerde anılması
âdet haline geldi. Her ne kadar bağımsız bir devlet olmasa da Mekke Emirliği o
tarihten itibaren Hicaz bölgesi için yerel bir otorite haline gelmiştir. Mekke
emirleri hangi devletin yöneticisine bağlanır ve onun adına hutbe okutursa Hicaz
bölgesinin hakimiyeti de ona ait oluyordu. Bu dönem içerisinde Emirler o dönem
Mısır ve Suriye’yi elinde bulunduran Fatımiler adına ya da Yemen Süleyhi Hükümdarı adına ya da zaman
zaman Abbasi halifeleri adına dahi hutbe okuturlardı.
Şii devletlerinin keyfi
ve sapkın uygulamaları ve kafire karşı cihad etmek yerine kendi otoritesini
düşünen Abbasilerin güç tutkusu altında adeta ruhaniyeti incinen Hicaz bölgesi
mahzun bir vaziyet almış, hac ve umre vazifelerini yerine getirmek isteyen
Müslümanların can ve mal eminiyeti kalmamıştır.
Bütün bu kargaşaların
olduğu esnada Diyar-ı Rum olarak bilinen Anadolu toprakları tarih sahnesine
Müslüman olarak ortaya çıkan Türkler tarafından, Gaza Beylikleri vasıtasıyla
Dar’ul İslam haline getirilmeye başlanmıştı. Batıda Roma’ya karşı doğuda ise
Moğollara karşı cihad eden Türkler Haremeyn’in Şii unsurlar tarafından rahatsız
ve hatta işgal edilmesini infilak etmeğe hazır bir bomba gibi takip
etmişlerdir.
Abbasi halifesi Kāim Biemrillâh
bütün bu yaşananlardan rahatsız olduğu için Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’i
Bağdat’a davet etmişti. Tuğrul Bey bu davetten iki yıl sonra, 446/1054
senesinde el- Kâim’e gönderdiği mektupta davetini kabul ettiğini bildirmiştir.
Bağdat’a gelerek Abbâsî Devleti’ni Büveyhî sultasından kurtaracağını bildiren
Sultan, başka bir amacının da Mekke’ye giderek Hac yapmak olduğunu söylemiştir.
Tuğrul Bey, Bedevîler’in saldırılarına maruz kalan hac yollarının güvenliğini
sağlama konusundaki kararlılığını ve Mısır’daki Fâtımî halifeliğine son verme
niyetini de mektubunda ifade etmiştir. Neticede Sultan, hem Halife’nin
taleplerini yerine getirmek hem de kendi niyetlerini gerçekleştirmek amacıyla
Aralık 1055’te Bağdat’a girmiştir.
Selçukluların devreye
girmesiyle Fatımiler’in Hicaz üzerindeki otoritesi sarsılmıştır. Selçuklular, Mekke emîrlerini
kendilerine bağlamak ve şehri yeniden Sünnî hâkimiyetine sokmak için mücadele
etmişlerdi. Bu çabalar sonucunda Mekke Emîri Ebû Hâşim Muhammed b. Ca‘fer, 462
(1069-70) yılında oğlunu ve elçisini Sultan Alparslan’a yollayarak hutbenin
Fâtımîler adına okunmasına son verip Abbâsî Halifesi Kâim-Biemrillâh ile kendisi
adına okuttuğunu bildirdi. Bunun üzerine Alparslan Mekke emîrine kıymetli hil‘atler
ile 30.000 dinar göndermiş, ayrıca yıllık 10.000 dinar tahsisat bağlamıştı.
Sultan Melikşah zamanında da Mekke’deki Sünnî hâkimiyeti kesintilerle devam
etti.
Selçuklu Türkleri Mekke
ve Medine’yi toprakları arasına katmadılar fakat bütün dünyaya şu mesajı
verdiler: “Bu iki şehre gerek maddi ve gerekse batıl inançlarını dayatmak
suretiyle itikadî zararı kim vermeğe kalkışırsa cezasını ben vereceğim” Yıllar
sonra Fahreddin Paşa ve Mehmetçiklerine ilham olacak olan bu düstur bugün biz
Türklerin nereden başlanabilir sorusuna da en güzel cevap mahiyetindedir.
Selçukluların akabinde Eyyubilerin
resmen hakimiyetine giren Mekke bu dönemde Fatımilerin hakimiyetinden tamamen
çıkmıştır. Mekke’de Eyyûbî
hâkimiyeti, bazan Yemen hükümdarları adına hutbe okunması veya Mekke
şeriflerinin bağımsız hareket etme arzuları yüzünden kesintiye uğramakla
birlikte Hıristiyan takvimine göre 1252 yılına kadar sürdü.
I. Baybars’ın, Moğol
istilâsıyla ortadan kaldırılan Bağdat Abbâsî hilâfetini Mısır’da yeniden
kurmasıyla Mekke Emirliği Memlükler’e bağlandı.
“HARAMEYN’E UZATILAN İLK FRENK
ELİ”
Haremeyn’in Memlükler’in
hakimiyeti altında bulunduğu yıllarda İspanyollar ve Portekizliler de Coğrafi keşiflere
başlamıştı. Portekizliler ve İspanyollar coğrafi amaçlı keşiflere
çıkarken Papalık makamından izin almışlardı. Bu iznin gerekçelerinden ikisi de
çok önemliydi: Biri Uzakdoğu’dan Avrupa’ya giden meşhur baharat yolunu kendi
kontrolleri altına almak; diğeri Müslümanların kutsal mekanlarını, yani
Haremeyn-i Şerifeyn’i işgal ederek tahrip etmek veya ortadan kaldırmaktı.
Böylece Hıristiyanlığın dini merkezi olan Kudüs’ü ellerinde tutan Müslümanlara
önemli bir darbe indirilmiş olacaktı. Bu sebeple Katolik Hıristiyanlığın
Portekiz ve İspanya’ya yüklediği önemli rolün, İslam’ın kıblegâhını ortadan
kaldırmaya yönelik olduğu görülmektedir. Portekizliler Müslümanlara yönelik ilk
saldırılarına Papalığın desteği ile 1317 yılında başlamışlardır. Bu sözde
keşiflerde Kuzey Afrika’da birçok yeri işgal etmiş ve ticaret yollarını ele
geçirmişlerdir. Donanmaları ile Hint Denizi’ne iner inmez ilk uğrak noktaları
Kızıldeniz olmuştur. Portekizliler Babü’l-Mendeb’ten geçtikten sonra
Kızıldeniz’e önemli üsler kurmuş pek çok yeri işgal ederek donanmalarıyla Cidde
üzerine yürümüşlerdir. Burada asıl hedef Cidde üzerinden Mekke ve Medine’yi
işgal etmektir. Donanma bakımından yeterli olmayan Memlükler Portekizlilere
karşı koymakta zorluk çekmekteydiler. Tarih Hıristiyan takvimine göre 1513
yılını gösterdiğinde Portekizli komutan Alfonso d’Albuquerque Hz. Peygamber’in
Kabr-i Şerif’ini Hıristiyan topraklarına kaçırmak ve rehin almak üzerine bir
plan dahi yapmıştı. Memlük devlet başkanı Sultan Gavri, Haremeyn’i bu namahrem
ele karşı müdafa etmek için zaten müdahele etmeye hazırlanmış olan Osmanlı
Devlet’inden yardım istemişti. Kurulan bu ittifak neticesinde Osmanlı Denizcisi
Salman Reis öncülüğünde 1513’ten 1517’ye kadar verilen mücadele neticesinde
Cidde ve büyük ölçüde Kızıldeniz Portekizli haçlı ordusundan temizlenmişti. Böylece
Haremeyn’in itikaden müdafisi olan Türkler aynı zamanda bu toprakların
kafirlere karşı muhafızı olduğunu bütün dünyaya ilan etmiş oldu. Ancak “ısırıcı
saltanat” her ne kadar kafirlerin gerilemesinde rol oynasa da ısırıcılığından
bir şey kaybetmemişti. Aynı tarihlerde Memlükler ile Osmanlılar arasında da
iktidar mücadelesi başlamıştı. Al-i Osman’ın dokuzuncu Padişahı I. Selim,
Mısır’ı Memlükler’in elinden alarak Memlük devletine son verdi. Mısır’ın
Osmanlı Devleti tarafından alınmasıyla birlikte o sırada Mekke Emîri Şerif
Berekât b. Muhammed el-Hasenî müşterek emîr olan oğlu Şerif Ebû Nümey’i bir elçilik
heyetle Kahire’ye göndererek Mekke’nin anahtarlarını Osmanlı padişahına takdim
ederek itaatini arz etmesiyle Haremeyn Osmanlı hâkimiyetine girdi. Kahire’ye
giden heyet Mekke’ye dönünce Mekke Emîri Şerif Berekât’ın “Hâdimü’l-Haremeyn”
sıfatıyla andığı Sultan I. Selim’in gönderdiği hil’ati giyerek Mescid-i
Harâm’da adına hutbe okumasıyla Haremeyn’de 1916 yılına kadar sürecek olan
Osmanlı hakimiyeti resmen başlamıştı.
Bu yazımızın gayesi
olarak her şeyi yerli yerine koymak ve Türkler olarak kaldığımız yeri
hatırlatmak, yarım kalan işimizin tamamlanması için başlanacak yeri işaret
etmek olduğunu söylemiştik. Görüldüğü üzere Hıristiyan takvimine göre 1054
yılından 1916 yılına kadar 8 asırdan fazla süre boyunca Türkler Mekke-i
Mükerreme’nin ve Medine-i Münevvere’in hem muhafızlığını hem de hizmetçiliğini
yapmış ve bunu iftihar kaynağı, aynı zamanda varlık sebebi olarak addetmiştir.
Türkiye Cumhuriyetin’in ilanından bu yana 100 yılı aşkın süredir bu husus her
ne kadar sekteye uğramış olsa da Hakk’ın va’dettiği günlerin olduğuna ve bu
günlerin doğacağına inanan Mü’minler vesilesiyle bu vetire nihayete erecek ve
şairin de şiirinde söylediği üzere Ebedi olarak Hadimü’l-Harameyn olma
vasfımızı yerine getireceğiz. Kaldığımız yer doğacağını ümit ettiğimiz ve inandığımız
bu günlerin imsak vaktidir.
“Doğacaktır
sana va'dettiği günler Hakk'ın, Kim bilir, belki yarın, belki yarından da
yakın”
2. KISIM:
2.
KISIM: “TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNE GİRİŞ VEYA MÜTAREKEYE
KARŞI İLK MUKAVEMET: İSTİKLAL HARBİ MEDİNE’DE BAŞLADI!”
“YETER EY KABE’MİZİ
ELİMİZDEN ALANLAR”
“Türkler kendi bileklerinin gücüne değil, meleklerin yardımına iman edenler idi. 1916’ncı Hıristiyan yılında Mekke kalesinden Türk bayrağını indirenler ise meleklerin değil müttefiklerin yardımına güvenmişlerdi. Dünyanın bugün aldığı şekli işaret edip güvenlerinde ne kadar haklı oldukları iddiasıyla kendilerini avutuyorlar. Domuzdan post olmaz diyenleri bidat ve hurafe ehli sayıp servetlerini her gün biraz daha müttefiklerin müttefiki olmaktan edindiler. Bu minval üzere sebeplerdendir ki Türk üstünlüğünün kabul görmediği sahaların tamamında İslam’ın neye taalluk ettiği gayr-i Müslim otoritelerin insafına terk edildi.”
İsmet Özel – Kalın Türk İsimli Kitabından
Abbasiler
devrinden beri emirlik hâlinde gelen ve Fatımilerden itibaren de Mısır’a
bağlanan Hicaz bölgesinin, asırlarca Hz. Peygamber (s.a.v.) soyundan dört aile
tarafından idare edildiğini söylemiştik. 1517’de İkinci Selim’in Mısır’ı
almasıyla, hilafetin Al-i Osman’a geçtiği esnada, bu ailelerden Benî Katâde
yönetimdedir. Ancak, Osmanlı padişahlarının Arap Yarımadası üzerindeki kontrolü
16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar büyük ölçüde sembolik düzeyde kalır; asıl idare
şeriflerde, Hz. Peygamber’in soyu olan Hâşimî nesillerinden seçilen Mekke
emirlerindedir. Emirler ilk başlarda umumiyetle Osmanlı Otoritesini kabul
etmekteydiler. Osmanlı Devleti, yapmış olduğu imar faaliyetleri, hacılara
yönelik maddi destekleri ve kurdukları vakıflar vasıtasıyla varlığını düzenli olarak
bölgede hissettirmiştir. Lakin zaman içerisinde bu bağ zayıflamış ve devletin
merkeze uzak tebası farklı arayışlara dalmıştır. İlk kopuşların Lale devrinden
sonra olması da manidar. Hicazda tarih kitaplarına konu olan çeşitli isyan
faaliyetleri olsa da İstanbul ile Hicaz arasındaki ilk ciddi kopuş Necid’de
dinî bir hareket olarak ortaya çıkan Suûd ailesinin benimsemesiyle de siyasi
bir hüviyet kazanan Vehhâbîlerin emirlere olan baskısıyla 1744 yılında
başlamıştır. Gerek emirlerin yetersizlikleri ve gerekse başlangıçta Vehhâbîleri
tehdit unsuru olarak tasavvur edemeyen Osmanlı idaresinin iç kargaşalıklar ve
diğer sebeplerden dolayı etkin tedbirler alamaması, başlangıçta basit dinî bir
hareket iken zaman içerisinde kuvvetli bir siyasi güce dönüşerek mühim bir
tehdit unsuru haline gelen Vehhâbileri, Osmanlı, 1798’de Şerif Gâlib’in yaptığı
bir antlaşmayla resmen tanıdı. Bu tanıma hadisesi İstanbul ile kopuşu resmi
hale getirdi. Vehhabilik itikadi bir mezhep iddiasında olup mahiyeti başka bir
yazının konusu olsun. Lakin kuvvet bulmasının esas nedeni mezhebin ileri
sürdüğü görüşten ziyade siyasi anlamda kullanışlı olmasıyla ilgilidir. Nitekim
bugün Mekke ve Medine’nin sınırları içinde bulunduğu devletin yönetimi olan
Suud ailesi, bu Vehhabilik hareketini kullanmış ve istediğine ulaştıktan sonra
hareketin bütün gücünü sönümlendirmiştir. Yazımızın devamında bu husus
detaylarıyla incelenecek olup sırayı bozmadan devam edelim.
Suud ailesinin baskıları
neticesinde Hicaz’daki baskın güç zaman zaman Suud ailesinde zaman zaman ise
Osmanoğlu ailesinde oluyordu. Lakin Suud ailesinin ciddi anlamda tehdit unsuru
olması durumu mevcuttur. Bununla birlikte Osmanlı Devleti’nden askeri anlamda
yardım gelmesi hususunda ümidini kesen Şerif Galip, emirlik makamında kalmak
şartıyla şehri Suud ailesi nezdinde Vehhabilere teslim etmiş ve Osmanlı
Sultanlarının adına hutbe okumayı bid’at olması gerekçesiyle yasaklamıştı. Türkleri
ehl-i bid’at olarak gören bu güruh İngilizlerin açtığı kucağa koşmakta çok
gecikmeyecekti.
Hicaz’daki bu Vehhabi
hareketinin bitmesi için Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa görevlendirilmişti.
İstanbul’la bağlantısını hemen hemen kesen ve nerdeyse bağımsız bir devlet gibi
hareket eden Kavalalı, Mekke’ye doğrudan müdahale etmiş ve 25 sene boyunca Hicaz
bölgesinde görevlendirilen emir ve muhafızlar üzerinde tahakküm kurmuştu.
Kavalalı’nın müdahalesiyle Hicaz’da İstanbul’un etkisi iyice azalmış ve yine
Mısır burada tesirli bir konuma geçmişti. Mekke emirlerinin her geçen gün
merkezden uzaklaşmasıyla başına buyruk hareket ettiği dönemde Mısır’ın 1882
tarihinde İngilizler tarafından işgali ile İngiltere bütün batılı devletlerin
göz diktiği ve bugün yine batılı devletlerin Orta Doğu olarak adlandırdığı
topraklara resmen girmişti. Aslında Osmanlı Batılılaşması hareketi Osmanlı
toprakları içerisinde ilk ve en çok Mısır topraklarında karşılık bulmuştu.
Başta Fransa olmak üzere İngiltere ve Amerika’nın tesiriyle yürütülen Mısır’daki
modernleşme hareketiyle aslında Mısır kültürel hegemonya bakımından çoktan
işgal edilmişti. Dünya sistemi açısından orta ve uzun vadede son derece
stratejik öneme sahip olan bu topraklar başta İngiltere olmak üzere Fransa ve
İtalya’nın da fiili olarak hedefiydi. Sadece itilaf devletlerinin değil aynı
zamanda Osmanlı Devleti’yle sözde aynı safta görünen Almanların da hedefinde
yine bu topraklar vardı. İngilizlerin fiilen bu topraklara girmesiyle birlikte
Arap aşiretleri/aileleri arasında var olan iktidar mücadeleleri adeta
İngilizlerin arayıp da bulamadığı bir nifak tohumu idi. İngilizler, asırlardır
Türk sancağı altında cem olmuş olan
Müslümanlar’ın ittihadını bozmak için Rasul-i Ekrem’in ayakları altına
aldığı asabiyyetçilik ve kavmiyetçiliği daha da yaymak adına faaliyetlerine
başlamakta hiç gecikmeyecekti.
“KÜFR OLUR, BAŞKA DEĞİL,
KAVMİNİ SÜRMEK İLERİ”
Hiç şüphesiz etnik köken
olarak Arap olan insanlar arasında asabiyet ve kavmiyetçilik hareketlerinin
başlamasında Batı kültürünün bilhassa tesiri bulunmaktadır. Arapçılık
hareketinin ortaya çıkışında Osmanlı Devleti’nin tebaası olan Hıristiyan
Araplar öncü rolü oynamıştır. Arapçılık akımı, önemli bir kaynağını Mısır ve
Suriye’de kurulan Hıristiyan misyoner okullarında bulmuştur. Beyrut Amerikan
Koleji (Suriyeliler Protestan Koleji) ve Fransız Cizvit Koleji (Saint Joseph
Üniversitesi) gibi misyoner okullarında eğitim gören Arap gençleri Arapçılık
akımının etkisinde kalmıştır. Bu okullarda gerek Arap geçmişini ve kültürünü
bilen, gerekse Avrupa kültürü etkisinde kalan yeni bir nesil yetiştirilmişti.
Misyoner okullarında eğitim göre Hıristiyan Araplar, Suriye ve Mısır’da gazete
ve dergiler çıkararak fikirlerini yaymaya çalışmışlardı.
Arap kavmiyetçiliğinin
Müslüman Araplar arasında Hıristiyan Araplar’a nazaran yayılması kolay
olmamıştır. Zira Müslüman olan ve başı küfürle hiç hoş olamayan her mümin Türk
kimliği altında buluşmuştu. Avrupa devletleri savaş meydanında karşısında yer
alan kişiyi etnik kökenine bakmaksızın Türk bilmiş ve kafirle çatışmayı göze
alan her mümin ise kavmini göz ardı etmek suretiyle Türk sancağı altında Türk
olarak savaşmış veya savaşa hazır vaziyette yaşamıştır. Dolayısıyla Araplığını
ön plana çıkararak Türk kimliğinin karşısında yer almanın kafirin yanında yer
almaktan başka manaya gelmeyeceğini bilen aklı başında Müslüman Araplar bu akıma
kapılmaya direnmişlerdir. Ancak bu direnmeyi kırmak için İslami söylemler
içeren ve bir yandan da Arap kavmiyetçiliği yapan cemiyetler de bilhassa kurulmuştur.
Yine bu cemiyetlerin dışında Arap kavmiyetçiliğini Arap dünyasında yaymak adına
İngiltere ve Fransa destekli birçok cemiyet kurulmuş çeşitli faaliyetlerde
bulunmuştur.
Mekke ve Medine için de
artık büyük bir tehlikenin habercisi olan bu kavmiyetçilik hareketi her an Haremeyn
topraklarına da sıçrayabilir hatta İngilizlerin işgaline uğrayabilirdi. Nitekim
yazımızın başında bahsettiğimiz Portekizlilerin girişimi bunun ilk örneğidir.
Birinci Selim Mekke ve
Medine topraklarını Osmanlı Devleti sınırları içine kattığında bu topraklarda
kendi devletinin sancağını çekmemiş ve Osmanlı hanedanı uzun yıllar da bu
tutumu korumuşlardır. Ancak 19. yüzyılın başlarında gelinen noktada Türk
sancağının dalgalanmadığı yerler ya İngiliz’in ya Fransız’ın ya Rus’un ya da
bilmem hangi küfür devletinin işgalinde olduğu anlamına geliyordu. Asırlardır bütün
dünyada İslam’ın siyasi ve askeri gücü anlamına gelen Türk kimliği 19. yüzyılda
artık İslam’ın tek mümessili haline gelmiş ve bu durum kaçınılmaz bir vakıa
olmuştur. Türk sancağı artık tam anlamıyla Rasul-i Ekrem’in Sancak-ı Şerifi hükmündeydi.
İslam topraklarında Türk sancağının indirildiği yerde hangi bayrak göndere
çekilirse çekilsin -isterse üzerinde kelime-i tevhid yazılı olsun- Türk’ü/Türk
kimliğini karşısına aldığı müddetçe küfürle uzlaşmak suretiyle ancak semalarda
yerini alabilecekti. Üzerinde yazacak olan Kelime-i Tevhid de ancak Napolyon
Bonaparte’ın 1798 yılında Mısır’ı işgal ederken Mısır halkını manipüle etmek
gayesiyle yayınladığı beyannamelerin başına Besmele ile Kelime-i Şehadet
yerleştirmesi gibidir.
Türk kimliği, etnik
kökeni ne olursa olsun Müslümanlığından gocunmayan ve tek gayesi İslam’ın
muzafferiyeti olan her Müslüman için ulaşılmak istenen ve altında cem olunacak
bir sıfat durumundadır. Gayesi Müslümanca yaşamak dışında dünyalık hevesleri
olanlar, İngiliz ve Fransız’ın attığı yeme bile bile tav olarak kendi
kavimlerini öne sürme derdine düşmüşlerdir. İngilizin ve Fransızın gözüne girebilmek
için Türk’ün karşısında yer aldıklarını, Türk sıfatını geride bırakıp kendi
kavimlerini öne sürerek göstermişlerdir.
İşte bu sebep gereği
Mekke ve Medine topraklarında yalnızca kalelerin burçları değil aynı zamanda bütün
sokakları, binaları törenler eşliğinde Türk sancakları ile donatılmış, küfür ve
nifak alemine “Bu mübarek topraklar küfürle hiçbir zeminde uzlaşmayacak olan
Müslümanların toprağıdır” mesajı
verilmiştir. Yıllar sonra Ravza-i Nebiyi müdafaa eden Ömer Fahreddin Paşa Alsancak
için şu ifadeleri kullanacaktı:
“O
hiç yere düşmeyen ve hattâ hiç eğilmeyen mukaddes bayrağı yâdellerde örselenmiş
görmektense, cennetteki meleklere, hûrilere, esna-yı ibadette nâmahreme karşı
saçlarını siper etmek üzere başörtüsü makamında hediye edilecekti”
Cennete-i alada Meleklere
hediye olarak Türk sancağını vermeyi arzulayan Türkler, o Meleklerin yardımına
güvenerek Mekke ve Medine’yi muhafaza ederken, Şerif Hüseyin ve avanesi
müttefiklerinden aldıkları para ve askeri yardımlarla ve onlara duydukları
güvenle o habis ellerini nazlı hilale ilk defa Mekke’de uzatacaklardı.
“insan savaşır sonuna
kadar
yine de kılıç
meleğin elindedir”
“GİT, VATAN! KÂ'BE'DE
SİYÂHA BÜRÜN!”
Abbasilerden beri Hicaz
bölgesinde her zaman için bir iktidar mücadelesi olan Mekke emirliği makamında
Kavalalı’nın müdahalesiyle Mısır’ın baskın hale geldiğini belirtmiştik. Mekke Emirliği
makamına talip olan Haşimi ailesinin üyelerinin kendi arasında yaşadıkları
iktidar mücadeleleri sebebiyle Kavalalı’nın desteklediği emir adayına karşılık
ailenin başka mensupları da İstanbul ile birlikte hareket ederek Emirlik
mücadelesine girişmeye başlamıştır. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte Mekke
emîrliği bir tarafta Bâbıâli ile Mehmed Ali Paşa’nın diğer tarafta da Benî
Hasan’ın Zevî Zeyd ile Zevî Avn kollarının mücadelesine sahne oldu ve emîrlik
İbn Avn ile Abdülmuttalib arasında gidip gelmeye başladı. Bu isimler şartlara
göre sürekli olarak Mehmed Ali Paşa ile Babıali arasında mekik dokuyorlardı.
İstanbul ise Hicaz’da hem askeri hem de siyasi anlamda otoritesi zayıfladığı
için sürekli olarak siyaset gütmek zorunda kalıyor ve Hicaz’da güçlü olan ismi
destekliyor, o kişi kendisine de isyan etmeye kalkışırsa yerine rakibi olan başkasını
tayin ediyordu. Kavalalı’nın ölümünden sonra İstanbul’da ikamet eden, burada
yetişen, Meclis-i Vükelâ, Şûrâ-yı Devlet gibi kurumlarda vazife verilen
şerifler Mekke emîri olmaya başlamışlardı. Osmanlı Devleti bu şekilde siyaset
gütmek suretiyle Hicaz bölgesinde ipleri elinde tutmaya çalışsa da bölgede
baskın güç olma yolunda hızla ilerleyen İngiliz ve Fransızlara mani olamıyor,
bilhassa İngilizler Şerifler üzerinde etkili olmaya başlıyordu.
Bu esnada II. Abdulhamid Hicaz
demiryolunu inşa etme işine girişti. Bu sayede Hicaz bölgesi ve havalesinde
merkezi otoritenin gücünü artıracaktı. Lakin demiryolu inşası için çok para
gerekmekteydi. Maliyeti böylesine yüksek bir projenin gerçekleştirilmesi için
finansman meselesinin Müslümanlardan toplanacak bağışlarla çözümlenmesine,
inşaatın başlangıcında ortaya çıkacak âcil para ihtiyacını karşılamak üzere de
Ziraat Bankası’ndan kredi alınmasına karar verildi. Akabinde bağış kampanyası
başlatıldı ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan Müslümanlar demiryolunun inşası
için bağışta bulunmaya başladılar. İçerisinde faizli haram paralarla
Müslümanların helal paralarının karıştığı şekilde sağlanan finans ile Demir
yolu inşası tamamlandı. Hicaz demiryolu zannediyorum tahvil yolu ile faizli
krediler kullanmak suretiyle inşa edilmeye çalışıldığı için Müslümanlar pek
hayrını göremediler. Rasul-i Ekrem trenin sesinden rahatsız olmasın diye altına
keçe döşendiği söylenen demiryolunda, faizli paraların kullanılması sebebiyle
sistemin çarklarının dönerken çıkardığı sesten duyulacak rahatsızlığı zamanın
devletlüleri düşünememiş olsa gerek.
Demiryolunun
tamamlanmasından hemen önce II. Meşrutiyet ilan edilmiş ve İttihat ve Terakki
Partisi devlet yönetiminde resmen söz sahibi olmaya başlamıştı. Hicaz
demiryolunun tamamlanması her ne kadar Osmanlı devletinin merkezi otoritesinin
güçlenmesine fayda sağlamış olsa da demiryolu sebebiyle ticaretleri zarar gören
Bedevi Arapların isyanı ile karşı karşıya kalmıştır. Gerek bedevi Arapların
isyanı gerekse de Arap kavmiyetçiliğinin bölgede güç kazanması İngilizlerin
iştahını iyice kabartıyordu. İştahı kabaran sadece İngilizler değildi. Kendi
iktidar hırsıyla fırsat kollayan ve zamanında isyancı faaliyetleri sebebiyle
Mekke’den tekrar İstanbul’a çekilen ve Şûrâ-yı Devlet’te kendisine makam ihdas
edilen ve kısa zaman sonra son isyan darbesinin başını çekecek olan Şerif
Hüseyin’in de yaşanan hadiseler iştahını kabartıyordu. Bu kabarık iştahı onu
kafirlerle ittifak kurmaya itecek ve Hicaz bölgesini kafirlerin işgaline açık
hale getirecekti.
Hicaz bölgesi bedevi
ayaklanmalarının karışıklığı ile uğraşırken Emirlik makamında da karışıklıklar
sürmekteydi. İttihat ve Terakki’nin yönetime resmen geçmesiyle beraber İttihat
ve Terakki’ye karşı olan dönemin Mekke Emiri Şerif Ali görevden alındı. Ekim 1908’de görevden
alınan Emîr-i Mekke Şerif Ali’nin yerine İstanbul’da bulunan amcası Abdullah
Paşa tayin edildi. Ancak Abdullah, Mekke’ye gitmek üzere hazırlık yaparken
vefat etti. İttihatçılar Ali Haydar Paşa b. Câbir’i Mekke emîrliğine atamayı
düşünüyorlardı. Şerif Abdullah ailenin en büyüğü olarak bu göreve layık olduğu
konusunda ikna ettiği babası Şûrâ-yı Devlet üyesi Şerif Hüseyin b. Ali’nin
emîrlik makamına tayini için Sadrazam Kâmil Paşa vasıtasıyla padişaha
ulaştırılmak üzere bir dilekçe verdi ve saltanat makamına da şöyle bir telgraf
çekti:
“Şu
an için münhal bulunan Mekke emîrliğine, hak sahibi olmam hasebiyle Sultan
hazretlerinin lütuflarıyla atanmayı ve babalarımın hakkı olan bu makamdan
mahrum bırakılmamayı umuyorum.”
Ertesi sabah saraya
çağrılan Şerif Hüseyin’in Mekke emîrliğine atanmasıyla Hasenîlerin Zevî Avn
kolunun Zevî Zeyd’e üstünlüğü tescil oldu.
Yeni emirin en önemli
görevi Hicaz demiryolunun kullanılmasıyla gelir kaybına uğrayan bedevîlerin
isyanını bastırmak ve hacıların emniyetini temin etmekti. Şerif Hüseyin bu
durumu fırsat bilerek batıl emellerine ulaşmak için Osmanlılar ve İngilizler
arasında mekik dokuyarak ve bölgedeki yerel unsurlara da kendini sevdirerek
sinsi siyasetini başlattı.
II. Meşrutiyetin
ilânından sonra 1908 yılında Mekke Emirliğine tayin edilen Şerif Hüseyin Paşa
devletin bir memuruydu. Ancak fırsat bulduğunda ayaklanmayı düşünen bu şahıs
Balkan Harbine kadar Osmanlı Devleti’ne bağlı görünmüş, hatta birtakım
hizmetlerde bulunmuştur.
Bir yandan da bölgedeki
otoritesini güçlendirmeye yönelik faaliyetler içerisine girmiştir. Osmanlı
Devleti tarafından atanan vali ve Hicaz muhafızlarını çeşitli oyunlarla
yerinden eden Şerif Hüseyin, 8 yıl içerisinde 5 tane valinin değişmesine sebep
olmuştur.
Osmanlı Devleti’nin
güçsüz bir anını bekleyen Şerif Hüseyin, uygun ortamı bulduğu an büyük bir Arap
İmparatorluğu kurmak istiyordu. Bu amaç doğrultusunda 1912 yılında İttihat Ve
Terakki partisinin güç kaybetmesini de fırsat bilerek aynı yıllarda İngiltere ile
ilk güçlü temasını kurmuştur.
Bir yandan da Osmanlı
Devleti’nin yönetimi içerisinde nüfuzunu kuvvetlendirmeye gayret etmiştir.1912 seçimlerinde
meclise iki oğlu Abdullah ile Faysal’ı Mekke ve Cidde temsilcileri sıfatıyla
Meclis-i Meb‘ûsan’a göndermeyi başarmıştır. 1913’te Asîr’e yapılan ikinci
harekâtta da başarılı olması Şerîf Hüseyin’i bölgede daha güçlü hale
getirmiştir.
Osmanlı idaresi,
faaliyetlerinden dolayı Mekke Emiri’nden şüphelenmişti. Bu yüzden onu dikkatle
izliyordu. Nitekim hükümet 1913 yılı sonlarında bu durumu kontrol altına
alabilecek nitelikte olan Vehib Bey’i Hicaz vali ve kumandanlığına tayin etti.
Şerif Hüseyin’in Arap krallığı kurma fikrini bilen hükümet Şerif Hüseyin’in
yerine Şerif Ali Haydar’ı tayin etmeyi tasarlıyordu. Vehib Bey, Şerif’in
muhalif bir hareketini gördüğünde, İstanbul’a bildirecekti. Böylece hükümet onu
Emaretten azledecekti. Vehib Bey hükümeten aldığı emir gereğince Şerif
Hüseyin’in faaliyetlerini izlemeye başladı. Vehip Bey, Mekke Emir’i Şerif
Hüseyin’i sık sık ziyaret ederek onun fikirlerini de öğreniyordu. Bu
görüşmelerin birinde Şerif Hüseyin, Osmanlı padişahlarının “hakkı hilafeti”
haiz olmadıklarını, çünkü hilafetin gasb suretiyle ele geçirilmiş olduğunu
söylemekten çekinmemiştir. Emir Hüseyin yeni valinin faaliyetlerinden çok
rahatsız olmuştu. Vali hakkında kötü propaganda yapmaya başladı. Nitekim çok
geçmeden, Vehib Bey’in icraatına karşı halkı isyana teşvik etti. Osmanlı
Hükümeti 1908’de Medine’ye kadar inşa ettiği Hicaz demiryolunu Mekke’ye kadar
uzatmak istiyordu. Bu hak devletin otoritesini bu şehre taşıyabilecekti.
Otoritesini kaybetmekten endişelenen Mekke Emiri, Mekke-Medine arasındaki
Urbanı (Çöl bedevisi) ayaklandırdı.
Bin kadar bedevi
demiryolunu yapılmamasını ve hacıların eskiden olduğu gibi develerle
taşınmasını istiyordu. Mazeretleri ise geçimlerini bu sayede sağlamaları idi.
Şerif Hüseyin, asileri “bütün faydalı şeyleri bu vali elimizden aldı” diyerek
kışkırtmış ve birçok gizli tertibat almıştı. Bölgede isyanı bastıracak kuvvet
olmadığından, hükümet yedi tabur piyade, iki batarya ve bir makinalı tüfek
bölüğünü Medine’ye gönderdi. Medine’nin kuşatılması ihtimaline karşı şehirde
bazı askeri tedbirler alındı. Bütün ikazlara rağmen asiler Medine-Yenbu
demiryolunu tahrip ettiler. İsyanın bastırılması paraya bağlı olduğundan bu
yapılamadı. Bundan başka asilerin istekleri olan bin beş yüz lira kendilerine
verildi. 27 Mayıs 1914’te demiryolunun uzatılmasından vazgeçildi. Böylece hem
Şerif Hüseyin amacına ulaşmış, hem de devletin aczi meydana çıkmış oluyordu.
Şerif Hüseyin bu
gelişmeler yaşanırken İngilizlerin desteğini kesin olarak alacağından emin
olmak istiyordu. Bu yüzden oğlu Abdullah’ı İngilizlerle görüşmesi için göndermeye
karar vermişti. Oğullarından Abdullah İngiltere’nin tarafını tutarken, küçük
oğlu Faysal ise başlarda Türklerin yanında yer almayı savunuyordu. Şerif ise
son derece maslahatçı bir zihinle denge politikası yürütmekteydi. 1914 senesi Şubat
ayında oğlu Abdullah’ı Kahire Yüksek Komiserliği (Lord Kitchner) ile görüşmeye
göndermişti. Bu görüşmede İngilizler’in olası bir isyanda kendisine destek
verip vermeyeceğini bir nevi ölçmüş kesin bir kanıya varamamıştı. Şerif
Abdullah, Nisan 1914’te tekrar Kahire’den geçerken İngiliz Doğu İşleri
Sekreteri Ronald Storrs ile bu hususu görüşmüştü. Ancak bu görüşmeler de muğlak
ifadelerle geçmiştir.
28 Temmuz 1914’te Birinci
Dünya Savaşı’nın başlamasından kısa bir süre sonra Osmanlı’nın da dahil olarak,
halife-padişahın “cihat çağrısı”, Mekke Emiri’ni zor bir seçim yapmak durumda
bırakmıştı. Türklerin savaşa girmesiyle Şerif Hüseyin’in önünde iki şık belirdi:
Ya cihat çağrısını kabul edip Türklerin yanında yer alacak ve savaşın sonunda
Türklerin Arapların isteklerini yerine getireceklerine umut bağlayacak, ya da
müttefiklerin yanı sıra savaşa girip onların Araplara bağımsızlık savaşında
yardım etmelerini bekleyecektir.
Osmanlı Devleti’nin
istihbarat ve yönetim kadrosunun bir kısmı Şerif Hüseyin’in faaliyetlerinden
dolayı onu bir hain olarak görürken kimisi de zararsız görmektedir. Her iki
görüş sahipleri de Hicaz bölgesinde ki bu hassas duruma binaen Şerif ile ılımlı
ilişki yürütmeyi tercih etmiş ve ona karşı sürekli olarak taltiflerde
bulunmuştur. İlan edilen seferberlik Mekke Emiri’ne duyuruldu. O buna verdiği
cevapta: “Hicaz’ın her türlü ahvalinden mutmain buyrulmasını” isteyerek,
hakkındaki övücü sözlere teşekkür etti. Daha sonra lüzum görülen yerlere
haberleşme amacıyla gerekli postalar teşkil edildiğini bildirdi. Ona göre,
Hicaz’a yeni kuvvet tahsisi de gereksizdir. Hatta gerekirse 22. Fırkanın tamamının
başka yerlere sevkini teklif ediyor ve kendisinin Hicaz’ı devletin yararına
muhafaza ve müdafaa edebileceğini iddia ediyordu.
Bu sırada İngiltere,
Fransa ve İtalya Kızıldeniz’den Hicaz’a erzak getiren gemilere mani olmaya başlamıştı.
Bab-ı Âlî bu endişesini Mekke Emiri Hüseyin’e bildirdi. Vali Vehib Bey ve Mekke
Emir’i bu konuda endişelenilmemesini ve gerekli tedbirlerin alındığı cevabını
verdiler. (17 Ağustos 1914). Şerif İstanbul’un kendisi üzerindeki şüpheleri
gidermek ve Vali Vehib Bey’i oyalamak için erzak getiren gemilerin sağ sağlim
Hicaz’a ulaşmasını sağlamıştı. Sadaret Hicaz hakkındaki endişesini Şerif’in bu
girişimleri karşısında gidermiş ve Şerif’ten çabalarının devamını istemiştir.
Şerif Hüseyin Hicaz bölgesine erzak temini için son derece gayret gösterirken
bir yandan da Osmanlı Devletine bağlılığını resmi yollarla defalarca
tekrarlamıştır. Böylece Osmanlı Devleti’ni şüpheye düşürmemek için elinden
gelen çabayı göstermiştir.
I. Dünya Harbi’nin
başlamasından iki ay sonra koşullar değişmişti. Osmanlı Devleti İngiltere ve
Rusya’ya karşı savaş ilan etmiş ve başta Süveyş Kanalı olmak üzere cephelerde
sıkıntıya gireceğini anlamıştı. Aslında İngilizler Çanakkale’ye yapılacak
çıkartmadan son derece ümitli oldukları için şark cephesinin de Çanakkale
geçildikten ve İstanbul düştükten sonra kendiliğinden çözüleceğini düşünüyorlardı.
Yine de önlem almayı ihmal etmemişlerdi. Bu yüzden Şerif Hüseyin ile isyanın
başlaması için yeniden görüşme kararı aldı. Eylül 1914’te İngiliz Savaş Bakanı
Lord Kitchener’ın talimatıyla Kahire’deki İngiliz yetkililer ile Şerif Hüseyin
arasındaki temaslar başladı. Ali Efendi isimli bir ulak, 1914 Ekim ayında
Kahire’den Mekke’ye gelerek İngiliz Doğu İşleri Sekteri Ronald Storrs
tarafından yazılan bir mektubu Şerif Hüseyin’e verdi. Storrs mektubunda Osmanlı
Devleti’nin İngiltere ile savaşa girmesi durumunda Şerif Hüseyin’in ne yönde
bir politika izleyeceğini sordu. Şerif ulağa verdiği cevapta şunları söylemişti;
“Bizim
Osmanlı İmparatorluğu'na karşı taahhüt ve vecibelerimiz varsa, onların da bize
karşı taahhütleri vardır. Onlar bizim hukukumuza tecavüz ettiler. Bunun
mesuliyeti, Huzur-ı İlahi'de kendilerine düşer. Biz de onların hukukuna riayet
etmez isek, bundan yine kendileri mesuldür…”
Şerif Abdullah da yine,
Ronald Storrs’a ulaştırması için ulağa bir mektup vermişti. Bu mektupta da;
işbirliği için İngiltere’nin Arabistan’ın iç işlerine müdahil olmayacağına ve
Osmanlı yönetiminden ya da dışarıdan gelen saldırılara karşı Şerif Hüseyin’i
koruyacağına dair garanti istenmişti. Buna cevaben Lord Kitchener tarafından
yazılan 31 Ekim 1914 tarihli mektupta Şerif Abdullah’ın istediği garantiler
verilmişti.
Şerif Hüseyin 1914 sonbaharında
İngiliz yetkililerle yaptığı görüşmelerden sonra bir süre hareketsiz kalmıştı.
Bu sırada Osmanlı Devleti Şerif’ten Kanal hareketine katılmasını istiyordu.
Başta sefeberlik ilanından berî tutulan Hicaz ve Asir’deki fırkalarından
seferberliğe dahil olmasını istese de Şerif’in isteği üzerine 22. Fırka
seferber olmadı. Şerif bir yandan Osmanlı Hükümetine bağlı gibi görünüyor diğer
yandan ise İngiltere ile kirli bir pazarlığa oturuyordu. Son derece korkakça
hareket eden emir İngiltere’nin desteğinden emin olmadıkça alenen isyan
bayrağını çekemiyordu. Bir yandan da ulağa verdiği cevapta görüldüğü üzere
isyanına bir kılıf, meşru bir zemin oluşturmaya çalışıyordu.
Bu esnada Osmanlı Devleti
Almanya’nın da tesiri ile Süveyş Kanalını ele geçirmeyi her şeyden önemli
görmekteydi. O yüzden Bahriye Nazırı olan Cemal Paşa 1914 tarihinde Suriye’deki
IV. Ordu Kumandanlığı’na tayin edilmişti. Bu durum Hicaz Fırkası’na ve Mekke
Şerifi’ne de bildirilmişti. Cemal Paşa Kanal Seferine mümkün olduğu kadar
kuvvet toplamaya çalışıyordu. Bu amaçla Hicaz’daki fırkanın da Vali Vehib Bey
kumandasında Kanal Seferine katılmasını istedi. Cemal Paşa’ya göre Hicaz’daki
kuvvetlerin bölge için fazla bir önemi yoktu. Hatta Emaretin de (Mekke
Emirliğinin de) Mısır Seferine iştirak edebileceğini söylüyordu. İngiltere
Arapları kazanmak için birtakım gayretler gösterirken Osmanlı Hükümeti de
gönderdiği adamlar vasıtasıyla İngiltere’nin peyki durumunda olan Mısır,
Hindistan, Somali ve Sudan’da İngiltere aleyhinde birtakım faaliyetlerde
bulunuyordu. Hicaz’a gelen hacılar arasında propaganda yapıyordu. Özellikle
güçlü iki kabile reisi olan İbnü Suud ve İbnü Reşid’in arasını düzelterek
onların da sefere katılmalarını sağlamaya çalışıyordu. Bu dönemde Vali Vehib
Bey, Şerif’in İngiltere yanlısı politika takip ettiğini bildiği için, onu idare
etmeye çalışıyordu.
Şerif Hüseyin Arap
krallığı hayalinde kendine rakip olarak gördüğü İbnü Suud ve İbnü Reşid’den son
derece rahatsız olduğu için onların bölgede bulunmasını istemiyordu. Bu yüzden
onlar arasında fitne çıkarıyor ve onları birbirlerine karşı kışkırtıyordu.
Diğer yandan Osmanlı Devleti’ni uyandırmamak için düzenlenecek sefere 1500
kişilik hecin süvari birliği (develi askeri birlik) ile yapılacak savaşa
katılma taahhüdü veriyordu. Cemal Paşa Hicaz bölgesinde kuvvet bulundurmayı
gereksiz gördüğünden bütün birlikleri Kanal cephesine çekme telaşındaydı. Hicaz
bölgesindeki İngiliz faaliyetlerini ve Şerif Hüseyin’in ikili oynadığı
meselesini Vehib Bey Cemal Paşa’ya bildirdiği halde o bu duruma kulak
asmamıştı. Başarısız bir siyaset miydi yoksa altında başka bir bit yeniği mi
vardı Allah bilir.
Cemal Paşa, Şerif’in de
bu sefere katılmasına çok ehemmiyet verdiğinden kendisinin gönlünü hoş tutmak
için Şerif’e Hicaz kuvvetinin başkumandanlığını teklif etmişti. Aynı zamanda bu
1500 kişilik hecin süvari birliğini hazırlaması için kendisine 60 bin altın
lira aktarılmıştı.
Şerif’in oğlu Ali’nin
komutasında bu birlik 1914’ün Aralık’ında Kanal Harekatı için kaydırılan Türk
birlikleri ile beraber Mekke’den Sina’ya hareket etmişti. Ancak Ali
komutasındaki bu kuvvet, Hicaz’ın emniyeti bahane edilerek Medine’de kalarak
Kanal Seferi’ne iştirak etmedi. Bu 1500 kişilik hecin süvari birliği ve almış
olduğu 60 bin altın lira ileride isyan için bir kuvvete dönüşecekti. Medine
ordusuyla birlikte kalan Şerif’in oğlu Ali Medine’nin iç işlerine karışmaya
başlamış ve aynı zamanda burada yer alan diğer Arap kabilelerini de tesiri
altında bırakmaya başlamıştı. Vali Vehib Bey bu propagandaları İstanbul Hükümetine
raporluyor ve Şerif ve ailesinin tutuklanarak Arap yarım adasından sürgün
edilmesi gerektiğini vurguluyordu. Ancak Cemal Paşa, Vehib Bey’in Kanal
harekatında faydalı olacağını düşündüğünden ve Şerif’in isyan başlatma
ihtimalini göz ardı ettiğinden Şerif’e en çok mani olabilecek insanın yani
Vehib Bey’in Mısır seferine katılması için kesin emir vermişti. Başkumandanlık
Vehib Bey’in yerine Hicaz Vali ve Kumandanlığına Galip Paşa’yı atamıştı.
Tayinin amacı, Şerif’in idare edilmesini layıkıyla sağlaması idi. Galip Paşa’ya
verilen talimat, Hicaz’ın en az bir sene daha sükunet ve emniyet altında
kalmasını sağlaması idi. Şerif Hüseyin ise bu gelişmeler üzerine daha fazla
dikkat çekmemek ve Mekke’de teşkilatlanabilmek için Şubat 1915’te oğlu Ali’yi
tekrar Mekke’ye çağırdı.
Bu esnada Kanal Harekâtı
14 Ocak 1915’te başlamış, 13 bin kişilik kuvvet zor şartlar altında Sina
Çölü’nü geçerek 2 Şubat’ta Kanal’a ulaşmıştır. Ancak harekât planlandığı gibi
icra edilememiş, çok küçük bir kuvvet Kanal’ı geçebilmiş ve bunlar da
İngilizlere esir düşmüştür. Mısır’da başlayacağı düşünülen isyan ise
gerçekleşmemiştir. Yaklaşık 1.300 kişi zayiat veren Osmanlı birlikleri Gazze’ye
geri çekilmek zorunda kalmıştır. Kanal harekatından alınan bu darbe Şerif
Hüseyin’in isyan hareketini hızlandıran etkenlerden biri olmuştur.
Şerif Hüseyin, Vali Vehib
Bey’in gitmesi üzerine beklediği fırsatı bulmuş ve başta Şam olmak üzere
bölgede bulunan Arap aşiretlerini kendi saflarına katmaya başlamıştı. 1915
yılının baharında oğlu Faysal’ı İstanbul’a göndererek Osmanlı Devleti’ne
bağlılıklarını bildirmesini istemişti. Çünkü Şerif Hüseyin henüz yeterince
güçlenmeden ve İngilizlerin kesin desteğini almadan İstanbul hükümetince
görevden alınacağı korkusunu taşıyordu. Faysal İstanbul’a giderken önce Şam’a
uğrayarak orada bulunan Cemal Paşa’ya bağlılığını bildirmiş ama aynı zamanda
yine Şam’da bulunan Arap ayrılıkçı hareketine mensup El-Fettat ve El-Ahd
cemiyetlerinin üyeleriyle görüşmüştü. Ardından İstanbul’a gittiğinde oradaki
havanın Şerif ve ailesine karşı soğuk olduğunu fark edince tekrar Mekke’ye
doğru yola çıkmıştı.
Şerif Faysal Mekke
dönüşünde tekrar Şam’a uğramış ve Arap ihtilalcileriyle yeniden bir araya
gelmişti. Görüşmelerde Faysal, bu cemiyetler tarafından hazırlanan Şam
Protokolü’nden haberdar olmuştur. Protokole göre;
-
Kuzeyde Adana-Mersin’den başlayıp, Birecik, Urfa, Mardin, Midyat, Cizre,
İmadiye hattını takip ederek İran sınırına, doğuda İran sınırından İran
Körfezi’ne, güneyde Hint Okyanusu’nda Aden’e ulaşan ve batıda Kızıldeniz ve
Akdeniz’i takip ederek tekrar Mersin’e ulaşan bölgede bağımsız bir Arap Devleti
kurulacak, Kapitülasyonlar kaldırılacak, Büyük Britanya ile kurulacak bağımsız
Arap devleti arasında bir savunma anlaşması yapılacak, Büyük Britanya’ya ekonomik
öncelik verilecektir.
Şam’da Arap
cemiyetlerinden destek sözü alan Faysal derhâl babasını durumdan haberdar
etmişti. Şerif Hüseyin’in İngilizlerle pazarlığa başlaması da aynı döneme denk
gelmiştir.
Bütün bunlar olup
biterken Şerif Hüseyin de Hicaz vali ve komutanlığına yeni tayin edilen Galip
Paşa’yı sindirme politikası güdüyordu. Galip Paşa Nisan 1915’te Şam’dan
Medine’ye gelip, bir süre kaldıktan sonra 12 Mayıs 1915’te topçu bataryası
takviyeli Piyade Alayı ile yürüyüş kararı alarak Mekke’ye hareket etmişti.
Yolda yer yer asilerin pusularıyla karşılaşmış ve üç şehit vererek ancak
Mekke’ye ulaşabilmişti.
Galip Paşa kendisine
düzenlenen bu suikastte Şerif’in parmağı olduğunu biliyordu, İstanbul’a da
böyle rapor etmişti. Ancak Osmanlı Devleti’nin İkinci Kanal seferi düzenleme
niyeti olduğundan Şerif Hüseyin ve ailesini küstürmemek için bu duruma sessiz
kalmayı yeğlemişti. Zira Şerif’in bu sefere katılmasının Osmanlı Devleti
açısından ehemmiyetli olduğunu düşünüyordu.
Tarih 1915 yılının Temmuz
ayını gösterdiğinde, Şerif Hüseyin, Suriye’deki Arap ayrılıkçı hareketinin
imzaladığı Şam Protokolünün kabulü için İngiltere ile yine temasa geçecekti. 14
Temmuz 1915’te Kahire’deki Ronald Storrs’a yazdığı mektupta protokolün kabulünü
ve kurulacak olan Arap Krallığının başına kendisinin geçirilmesini istediğini
belirtmişti.
Ancak Şerif’in talepleri
İngilizler tarafından çok abartılı bulunmuş, Mısır Müstemleke İdaresi Yüksek
Komiseri Henry McMahon tarafından gönderilen 30 Ağustos 1915 tarihli cevapta
halifeliğin Arap kavmine dönmesinin Londra tarafından desteklendiği ancak
sınırlarla ilgili konuların savaşın ateşi içinde ele alınmasının henüz çok
erken olduğu belirtilmişti. McMahon ayrıca Arapların henüz Türklere karşı
harekete geçmediğinden şikâyet emişti. Böylece tarihe McMahon-Şerîf Hüseyin
mektupları adıyla geçen müzakereler başlamıştı.
Şerif Hüseyin McMahon’un
bu cevabına karşı müteessir olduğunu dile getirmiş ve Arap aşiretlerinin
İngilizlerin desteğini dört gözle beklediğini ve yeterli destek sağlandığı
taktirde Osmanlı Devleti’ne karşı isyana net olarak başlayacağını dile getiren
yeni bir mektup yollamıştı.
McMahon İngilizlerin
bölgedeki en büyük müttefiki olan Fransızların çıkarlarına ters
düşemeyeceklerini, dolayısıyla çıkar çatışması yaşanmayacak bölgelerde Şerif
için bir teminat vereceğini söylemiştir. McMahon’a göre Mersin ve İskenderun
bölgeleri ile Şam, Hama, Humus ve Halep’in batısında kalan bölgede yaşayanlar
tam olarak Arap değildir ve Arap krallığı içine dâhil edilemez. Ayrıca İngiliz
hükûmeti, müttefiki Fransa’nın çıkarlarını gözetmek durumundadır. McMahon
yukarıdaki esasların kabul edilmesi durumunda Büyük Britanya’nın, Arap
liderleri ile var olan anlaşmalarına ters düşmeyecek şekilde ve “Fransa’nın
çıkarlarına zarar vermeden hareket etme serbestisine sahip olduğu yerlerde”,
Şerif Hüseyin tarafından teklif edilen sınırlar içerisinde Arapların
bağımsızlığını tanımaya ve desteklemeye hazır olduğunu bildirmiştir.
Şerif Hüseyin ise Adana
ve Mersin konusunda McMahon’un itirazlarını kabul etmekle birlikte cevaben
gönderdiği 5 Kasım 1915 tarihli mektubunda; Halep ve Beyrut bölgesi ve bunların
sahil şeritleri için isteklerini tekrarlamıştır. Şerif’e göre bu bölgede
yaşayan Hıristiyan Arapların diğer Araplardan bir farkı yoktur. Dünya üzerinde
ismi telaffuz edildiği takdirde yalnızca Müslümanlığın anlaşıldığı tek milletin
Türk Milleti olduğunun bir diğer göstergesi de budur. Zira geçmiş zamanlardan beri
Arap kavimleri arasında Hırıstiyan Araplar gerek nüfuz bakımından gerekse de
nüfus bakımından hatırı sayılır kuvvettedirler. Türk Milletinde ise ayrım
yıllarca “Türk müsün Gavur mu?” sorusu etrafında toplanmıştır. Aynı soru bu
isyan hazırlıklarının yaşandığı dönemde ne kadar canlıysa bugün de aynı
canlılıktadır. Türklüğe, Türk Sancağına, Türk Devletine yapılan isyan dolaylı
değil doğrudan İslam’a ve Müslümanlara da yapılmış olacaktır. İleride bahsi
geçeceği üzere Fahreddin Paşa’nın emrinde yer alan eratın üçte birinin Arap
etnik kökeninden olan Türklerden oluşması “Türk müsün Gavur mu?” ayrımında
“İngilizlerden ve İngiliz müttefiklerinden değilim, Türk sancağı altında cihad
edenlerdenim” diyen Müslümanlardan olduğunun en net göstergesidir. Türklüğün
bir kavim değil, bir etnik köken değil bir “Millet” olması bunu temin etmiştir.
McMahon Çanakkale
cephesinde durumun iyiye gitmemesinden dolayı ağırlığı Hicaz bölgesine vermek
istedikleri için Şerif’in sınır konusundaki isteklerini doğrudan reddetmediği,
muallak bıraktığı fakat 20 bin sterlinlik ilk ödemeyi göndereceğini beyan
ettiği bir mektup göndermiş ve tam bir mutabakat sağlamak istemiştir. (İsyan
süresi boyunca İngilizler Şerif Hüseyin’ e 2 milyon sterlini aşkın maddi destekte
bulunmuştur)
Şerif Hüseyin İngilizlerle
temel meselelerde mutabakat sağlandığına kani olunca son mektubunu 18 Şubat
1916 tarihinde göndermiş ve isyanın hızlanması için başta nakdi olmak üzere
gıda ve cephane yardımı talebinde bulunmuştur. Öte yandan Şerif Hüseyin bölgede
kendisi gibi güçlü aileler olan İbn Suud ve İbn Reşid ailelerinin de kendisine
engel olmalarına mani olunmasını istemiştir.
İngilizler Necd bölgesine
Osmanlı tarafından emir tayin edilen İbn Suud’a nakdi ve cephane desteğinde
bulunmuş ve irtibatlarını hiç koparmamıştır. Osmanlının yanında yer alan İbn
Reşid’in gücünü kırmak için İbn Suud’u İbn Reşid’in üzerine salmıştır. Böylece
İngilizler o bölgede hem Şerif Hüseyin’e hem de İbn Suud’a destek vermişlerdir.
İngiliz siyaseti gereğince bir ülke veya bölgede İngiltere’ye bağlı olan ve
fakat bölge içinde birbirine rakip olan en büyük iki güçlü unsur aynı anda
desteklenir. Böylece ibre hangisine dönerse onunla veya ilk desteklediği
kendisine isyan ederse diğer güçlü unsurla yoluna devam eder. Bugün de yine
aynı siyaseti hem İngilizlerin hem de Amerikalıların devam ettirdiği çok net
görülüyor.
Suudiler İngilizlerin
sunmuş oldukları teklifler karşısında Şerif Hüseyin liderliğindeki isyanın
yanında yer almasalar da isyana karşı Osmanlı Devleti’nin yanında da saf
tutmamışlardır.
Aynı tarihlerde Cemal
Paşa’nın yardımcısı sıfatıyla Ömer Fahreddin Paşa da Suriye’de Arap
kavmiyetçiliği maskesi altında Müslümanlara ihanet içinde olan cemiyetleri ve
üyelerini bastırıyor ve kurulan Divan-ı Harb-i Örfi’de idamlarına karar veriliyordu.
Aynı şeyin kendi başına da gelmesinden endişe eden Şerif Hüseyin, İngilizlerden
aldığı teminata da güvenerek bir nüshasını Cemal Paşa’ya bir nüshasını da Enver
Paşa’ya gönderdiği bir mektup kaleme almıştı. Mektupta geçen ifadeler Şerif’in
alenen isyan tehdidinde bulunduğu ilk resmi beyanı idi:
“Eğer
benim burada rahat durmaklığımı istiyorsanız Tebük’ten Mekke’ye kadar devam
eden Hicaz bölgesinde benim muhtariyet idaremi kabul ediniz ve imareti, büyük
evladıma geçmek şartıyla hayat boyunca bana veriniz. Bundan başka şimdi
muhakeme altına almış olduğunuz bazı muhti Arap ekabirinin kabahatlerini
affederek Suriye ve Irak’a şamil olmak üzere umumi bir af ilân ediniz.”
Şerif Hüseyin’in bu
hadsiz istekleri Cemal ve Enver Paşalar tarafında kabul edilemez bir deli
saçması olarak telakki edilmişti. Şerif ile Osmanlı Devleti arasında çıkan bu
gerginlik bölge açısından en karışık olduğu bir dönemde ortaya çıkmıştı. Zira
Kanal Seferi başarısızlıkla sonuçlanmış ve İngilizler Irak’a doğru ilerlemişti.
Bu nazik durumu bozmak istemeyen Enver ve Cemal Paşalar Şerif’in bu hareketini
görmezden gelmiş ve Medine’ye bir ziyaret düzenleme kararı almışlardı. O sıralarda
Şerif Faysal da Çanakkale’deki son durumu teftiş etmek üzere o bölgede
bulunuyordu. Babası isyanı başlatmak için Mekke’ye çağırdığı sırada Cemal ve
Enver Paşalarla birlikte onlar kendisine Medine’ye gitmeyi teklif edince bu
tekliflerini geri çevirememişti
4 Mart 1916
tarihinde Enver Paşa ve Cemal Paşa yanlarına
Şerif Faysal’ı alarak birlikte Medine’ye gelmiş ve Şerif Hüseyin’i birtakım
hediyeler ve madalyalarla taltif ederek onun gönlünü almaya çalışmışlardı. Şerif
Hüseyin de Çanakkale Cephesinde İngilizlerin yaşadığı mağlubiyet sebebiyle kısa
süreliğine isyanı tehir ederek bu hediyeler karşısında Osmanlıya bağlılığını
yinelemişti. Ancak isyan hazırlıklarına da gizliden gizliye hız kesmeden devam
ediyordu.
Şerif Hüseyin’in oğlu
Şerif Ali Medine’de bulunduğundan Medine Muhafızı Basri Paşa’nın işlerine
tamamen karışmaya başlamıştı. Kardeşi Şerif Faysal’ın da Medine’de bulunmasını
fırsat bilerek haddini iyice aşmıştı. Cemal Paşa’nın Faysal ile görüşerek
kardeşi Ali’nin hadsizliklerine bir son vermesini aksi takdirde üzerine kuvvet
göndereceğini söylemesi üzerine ortalık bir müddet durulmuştur. Fakat seferberlik
ilanından beri gidilmesi beklenen Mısır Seferine Şerif Faysal’ın çeşitli bahanelerle
isteksizliği üzerine Cemal Paşa, Şerif ve ailesini tedirgin etmeden ve kendi
politikası gereği tabiri caizse aileyi küstürmeden muhtemel bir isyanı önlemek
adına tedbir almak için sonradan “Türk Kaplanı” ünvanıyla tarih sahnesinde yer
alacak olan Ömer Fahreddin Paşa’yı Medine’ye davet etmişti.
“SELÂBET-İ DİNİYESİ VE
MUHABBET-İ VATANİYESİ İLE MEŞHUR HİCAZ KUVVE-İ SEFERİYESİ KUMANDANI ÖMER
FAHREDDİN PAŞA”
“Her türlü ihtimale karşı bir tedbir-i ihtiyati olmak üzere maiyetimdeki kolordu kumandanlarından selâbet-i diniyesi ve muhabbet-i vataniyesi ile meşhur On İkinci Kolordu Kumandanı Fahri Paşa’yı da Medine’ye gönderdim. Vaziyet-i hazırayı, bütün düşündüklerimi ve Şerif Hüseyin’in yakinen ihtilal edeceği hakkındaki şüphelerimi Fahri Paşa’ya söyledim. Ve daha sonra Basri Paşa ile Fahri Paşa’ya bir talimat-ı hafîye verdim. Bu kumanda tedbirlerinden başka her ihtimale karşı derhal Medine’ye sevk olunmak üzere Şam’da iki-üç tabur askerle bir-iki dağ bataryasını hazır bulundurdum.”
Cemal Paşa’nın Hatıralarından
Fahreddin
Paşa aldığı talimatla birlikte derhal yola çıkmıştı. Türk Kaplanı daha
Medine’ye ulaşmamışken onun geleceği haberini duyan Şerif’in ailesi dehşete
kapılmıştı. Şerif Abdullah, Hicaz Valisi Galip Paşa’yı anında ziyaret ederek,
Fahreddin Paşa’nın Şerif ailesini idam etmek üzere emir almış olarak geldiğini
bildiklerini oldukça sinirli ve telaşlı bir şekilde dile getirmişti: “Fahri Paşa, Mekke’ye gelince, kapınız
önünde bizi ipe çektirecektir. Şam’daki idamlardan sonra, sıra bize geldiğini
sanki bilmiyor muyuz?”
Ancak Fahreddin Paşa,
Şerif ailesini duruma uyandırmamak için Medine’ye sadece bir ziyaretçi gibi
gidecekti. Hiçbir işe karışmayacak, ne vakit kuvvet kullanmak zorunluluğu hasıl
olursa o zaman Medine’deki bütün kuvvetleri komutasına alarak, yönetime el
koyabilecekti. (Bu hususa ve yolculuğa dair Fahreddin Paşa’nın tuttuğu “1 numaralı
defter”deki notlarına bakabilirsiniz: https://docs.google.com/document/d/1DUlaoAk3Eg-LWgBbzPMG5jZ4-ptLPlTa/edit?usp=drivesdk&ouid=102245538492721721671&rtpof=true&sd=true)
Fahreddin Paşa Medine’ye
ayak bastığında kendisini Şerif Faysal karşılamıştır. Faysal hararetli bir
karşılama ile Fahreddin Paşa’yı önce yemeğe götürmek istese de Fahreddin Paşa
bu teklifi reddetmiş önce Ravza-yı Mutahhara’ya gideceğini akabinde Hz. Hamza
karargahında kendisi adına düzenlenecek yemeğe katılabileceğini söylemişti.
Şerif’in oğulları hedefte olduklarını bildiklerinden Fahreddin Paşa’yı oyalamak
için o vakit Medine Muhafızı olarak Medine’de bulunan Basri Paşa ile onları
birbirine düşürmek istemişlerse de her iki Paşa da bu tuzağa düşmeyecek kadar
agah kimseler idi.
Fahreddin Paşa
ziyaretlerini tamamladıktan sonra yemek için Hz. Hamza karargahına gitmişti.
Şerif Faysal ve Şerif Ali rahatsız edici düzeyde Fahreddin Paşa’ya hürmetkar
davranıyorlardı. Hiç şüphesiz bu davranış asıl niyetlerini perdelemek ve
Fahreddin Paşa’yı da aldatmak içindi. Ancak Fahreddin Paşa bu sahte gösteriye
tav olmayacak kadar tecrübeli idi. Paşa’nın bu yemek ve günü tetkik etmek için
Cemal Paşa’ya yazdığı telgrafta mesele detaylarıyla ele alınmıştı:
“Buraya
geldim geleli Şerif Ali ve Faysal Beyler’le gayet samimi münasebetlerde
bulunuyordum. Hattâ iki gün evvel beni mücahitler ordugahının kurulmuş
bulunduğu Hazreti Hamza’ya davet ettiler. Orada birlikte yemek yedik.
Mücahitler bir çok Bedevi oyunları oynadılar ve Kanal boyunda İngilizlere
indirecekleri kahramanca darbelerin şiddetine dair kasideler okudular. Dün gece
de Ali ve Faysal Beyler’in konaklarında misafir idim. İki güne kadar
mücahitlerinin ilk kafilesi şimendiferle Dera’ya sevk olunacaktı. Bu sabah
gayet garib bir değişiklik karşısında kaldım. Sabahleyin henüz giyinmiştim.
Şerif Bey’in adamlarından birisi bana birkaç mektup getirdi. Mektubun biri
bana, diğerleri Şerif Hüseyin Paşa tarafından siz ve üçüncüsü de yine Şerif
Şerif Hüseyin tarafından sadaret makamına yazılmış birer şifre idi. Şifreleri
şimdi çektireceğim, Ali Bey bana yazdığı mektubda diyor ki (Pederimden aldığım
emir mucibince mücahitlerin Filistin’e sevkleri geri bırakılmıştır. Binaenaleyh
burada boş yere vakit geçirmektense, mücahidlerle beraber Mekke’ye dönmeye
karar verdim. Zat-ı alileriyle veda etmeden harekat etmeye mecbur olduğumdan
dolayı çok müteesiffim. (Kusurumu affediniz!) Şerif Hüseyin Paşa’nın
şifrelerini tabi okuyamadım. Derakab mücahitlerin karargahına bir keşif kolu
gönderdim. Ordugahta hiç kimse bulunmuyordu. .... Bittabi talimat mucibince
hemen Medine’deki birliklerin kumandasını üzerime aldım. Şimdi de her türlü
ihtimallere karşı, her türlü müdafaa tedbirlerini aldım. Bizi kuvvetsiz
bırakmamanızı rica ederim.”
Şerif Hüseyin’in oğulları
Fahreddin Paşa’nın Medine’ye gelmesinden son derece tedirgin olmuş ve selam
dahi vermeden isyanı başlatmak için Mekke’ye babalarının yanına gitmişlerdi.
Fahreddin Paşa da derhal bütün yetkiyi eline almış ve Şam’da bekleyen askerleri
de Medine’ye davet ederek savunma düzeni almıştı. İşler bu raddeye geldiği
halde Cemal Paşa hala 20 Mayıs 1916 tarihinde gönderdiği telgrafta en hafif
tabirle “iyimser” tavrını korumakta, savunma düzeninden öte tedbir alınmaması
gerektiğini söylemekteydi:
“Mekke
Emiri’yle hükûmet arasında doldurulamaz bir uçurum açacak harekete hükûmet
tarafından başlanmamasına fevkalade dikkat edilmeli fakat Şerif tarafından
başlanacak olursa şiddetle mukabele edilmelidir”
1916 yılının Haziran
ayının ilk günlerine gelindiğinde Fahreddin Paşa bir yandan orduyu hem tahkim
hem de teçhiz etmeye çalışırken bir yandan da Şerif tarafından dağıtılan
İngiliz Sterlinlerine kanmayan Arap Şeyhleriyle görüşmeler sağlıyor onlara
Şerif’in teklif ettiği altından fazlasını veriyordu.
Bu esnada Osmanlı Devleti,
Şerif Hüseyin yerine Mekke Emiri olarak Şerif Ali Haydar Paşa’yı tayin etmeye
hazırlanmaktaydı. Durumdan haberdar olan Şerif Hüseyin hiç ara vermeksizin
isyanı hızlandırmıştı.
Şerif’in isyan hazırlığı Basri
Paşa tarafından Mekke valisi Galip Paşa’ya bildirilmişti. Zira isyanın
Mekke’den başlayacağı artık belli idi. Ancak Galip Paşa’nın da tıpkı Cemal Paşa
gibi basireti bağlanmış olacak ki Basri Paşa’nın uyarılarını dikkate almak
şöyle dursun Şerif’i temize çıkaracak şekilde cevap vermiştir:
“Emir
Hazretlerinden hiçbir veçhile şüphe edilmemesini. Böyle bir isyan hareketinin
vukuu ihtimali bulunmadığı, bu hususta elde edilen malumatın doğru olmadığını”
Galip Paşa’nın bu
boşvermiş tavrı Şerif’e Mekke’de daha rahat hareket etme imkanı tanımıştı.
Hicaz’da bulunan kuvvetlerin çoğu önceki Vali Vehip Paşa ile birlikte Kanal
Harekatına katıldığından Şerif’i destekleyen bedevilerin askeri anlamda da
kuvvet toplamasını kolaylaştırmıştı.
Şerif hazırlığını
tamamlayıp 10 Haziran 1916 tarihinde harekete geçmişti. Aynı gün içinde Mekke, Cidde
ve Taif başta olmak üzere Mekke bölgesindeki bir çok şehirde isyan başlamış
karakollar işgal edilmişti. Kaleler bir bir düşüyor hazırlıksız yakalanan Türk
kuvvetleri teslim olmak zorunda kalıyordu. Şehirlerin Anası Mekke hazırlıksız
yakalanması hasebiyle 12 Haziran 1916 tarihinde hızlıca işgal edilmişti.
Asırlar sonra ilk defa doğrudan kafirlerin ve onların emri altında bulunan
nifak sahiplerinin hamleleriyle Mekke-i Mükerreme küfrün işgaliyle karşı
karşıya kalmıştı.
Mekke bölgesinde yaşanan
bu gelişmeler karşısında alınan emirler doğrultusunda 14 Haziran 1916 tarihinde Fahreddin Paşa
Medine Muhafızı Basri Paşa’dan görevi kumanda etme görevini resmen devralmıştı.
Medine müdafa edilebilir ve hatta oradan zaferle çıkılabilirse Mekke ve bütün
hicaz bölgesi yeniden kurtarılabilirdi. Bu sebepten Fahreddin Paşa savunmayı
tahkim etmek için her türlü imkana başvuruyor ve her ihitimali değerlendirerek
savunma hattını kuvvetlendiriyordu. Mekke Cidde ve Taif’ten sonra sıranın
Medine’ye geleceğini bilmekteydi. Nitekim bedeviler vasıtasıyla zaman zaman
isyan ve işgal girişimleri aynı tarihlerde Medine’de yaşansa da Fahreddin Paşa
kumandasında Türk ordusu bu girişimleri püskürtmeyi başarmıştı.
Mekke bölgesinde
İngilizler nezdinde en önemli şehir Cidde şehriydi. Zira bir liman şehri olması
hasebiyle İngilizler liman vasıtasıyla hem Şerif Hüseyin’e daha rahat yardım
sağlayabilir hem de Kızıldeniz’e kıyısı olmasından dolayı Kızıldeniz
hakimiyetlerini sağlayabilirlerdi. Bu yüzden bir yandan İngilizler çok önceden
konuşlanan savaş gemileri vasıtasıyla doğrudan Cidde limanlarını bombalarken
diğer yandan içerden de Şerif’in askerleri şehri ele geçirmeye çalışmıştır.
Nitekim şehir daha fazla dayanamayarak 16 Haziran 1916 tarihinde düşmüştür.
Hicaz Valisi Galip Paşa
isyan başladığı sırada Taif’te bulunmaktaydı. Zira yaz aylarında Mekke çok
sıcak olduğu için Taif kalesinde ikamet ederdi. Cidde’den sonra Taif’i düşürmek
için Şerif Abdullah bütün kuvvetleriyle Taif’e doğru yöneldi. Taif Kalesi’ne
yüklenip bütün güçleri ile burayı muhasara eden Şerif Abdullah ve âsiler
karşısında afallayan Galip Paşa, üç saatlik topçu ateşinden sonra henüz direniş
imkânı olduğu hâlde:
“Bol
cephane ve yiyeceğimiz olmasına rağmen fazla kan dökülmesine mani olmak için
teslim şartlarını görüşmek üzere bir heyet gönderilmesini rica ederim.”
diyerek çatışmaya
girmekten kaçınır. Şerif Hüseyin’in isyana hazırlandığı, en yakınları ve
güvenilir şahıslar tarafından kendisine haber verilen Galip Paşa, ısrarlı
uyarılara ve gözler önünde olup bitenlere kayıtsız kalmayıp, gereken ve mümkün
olan en basit tedbirlere başvursaydı, Şerif Hüseyin isyana katiyyen imkân
bulamaz, en azından daha erkenden bazı tedbirler alınmış olurdu.
Taif’in de elden çıkması
sonucunda bedevileri Şerif Hüseyin’in liderliğinde isyana kışkırtan İngilizler,
Filistin cephesine yardımı kesmek ve Türk askerini Hicaz’a hapsetmek amacına
yavaş yavaş önce Mekke, Cidde ve en sonunda Taif’i ele geçirerek ulaşmışlardı.
Böylece bundan sonra mücadele tamamen Medine çevresinde gerçekleşecekti.
Nitekim bu hususu
İngiltere ile Şerif arasında önemli bir arabulucu olarak bildiğimiz Sir Ronald
Storrs, otobiyografisinde şöyle aktarır:
“Ayın
16’sında karadan saldırılan ve denizden H.M.S. Fox’la bombardımana tutulan Türk
garnizonu Cidde teslim oldu. Taif daha sonra düştü ama Fahri Paşa’nın savunduğu
Medine dayanıyordu...”
“KAFİRLE ÇATIŞMAYI GÖZE
ALAN MÜSLÜMANA TÜRK DENİR”
Şerif
Hüseyin Mekke, Cidde ve Taif’i işgal ettikten hemen sonra 27 Haziran 1916
tarihinde isyan beyannamesini yayınlar. Şerif Beyannamesine Muhammed Ümmeti’nin
birlik ve beraberliği için Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’ye ilk olarak biat
edenlerin Mekke emirleri olduğunu dile getirerek başlar. Hatta bizzat
kendisinin Osmanlı Devlet’ine itaat etmeyen Araplarla çatıştığını ve İslam
Devletine bağlanmaları için elinden geleni yaptığını anlatır. Akabinde Osmanlı
Devleti’nin artık İslam’dan saptığını
söyleyerek bu hususu isyanının sebebi olarak gösterir. İttihat ve
Terakki Cemiyeti’nin iktidarının gayri meşru işler yaptığını ve artık onların
paşalarına biat edilemeyeceğini kendi gerekçeleriyle anlatır. Beyannamenin
tamamı çok uzun olduğu için hepsini burada yayınlayamayacağım lakin misal teşkil
etmesi için bir bölümünü burada sizlere aktarıyorum. (Tamamını okumak
isteyenler için: https://docs.google.com/document/d/1umjkebiU1sjEip2_hb8OV4CsJJTNV1sO/edit?usp=drivesdk&ouid=102245538492721721671&rtpof=true&sd=true
) :
“İttihat
ve Terakki Cemiyetinin zuhuruyla devlet işlerini eline alması ve esas
itibarıyla kötü idaresi dâhili ve harici birçok karışıklıkların ortaya çıkmasına
ve herkesin bildiği üzere birçok muharebelere sebebiyet vermiş, azamet ve
şevket-i devleti haleldar eylemiş, bilhassa son harbe gereksiz atılmakla
devleti gayet tehlikeli bir vaziyete sürüklemiştir ki izahtan müstağnidir…
Osmanlı mevcudiyetinin birliği bozulmuş, bu suretle ahali malından, canından
mahrum bırakılmıştır… İttihatçılar bu kadarla da iktifa etmeyerek Saltanat-ı
Seniyye-i Osmaniye ile bütün Müslümanlar arasında yegâne bağ olan ‘Kitabullah’
ve ‘Sünneti Seniyye’yi ihlale cüret eylemişler… İslamiyet’in beş şartından
birini yıkmaya kalkışmışlardır… İslam dini ve kavmimizin mukadderatını
İttihatçıların eline oyuncak olarak bırakamayız”
Görüldüğü üzere Şerif
Hüseyin’in bizzat kendisi küfür ile iş birliği içerisinde olup Hıristiyan
Arapları da kardeşleri olarak addederek İslam’la bağını kopardığı ve tek gayesi
bir Arap krallığı kurmak olduğu halde İttihat ve Terakki Cemiyet’nin bazı gayri
meşru işlerini bahane ederek sıkıntılı zamanlardan geçen İslam Devleti’ne baş
kaldırmıştır. İttihat ve Terakki’nin bazı yaptığı yanlış işler bahsi diğer
olmakla beraber zaten Türkiye’de yaşayan aklı başında birçok Müslümanın da
gündeminde olan hususlardı. Şerif’in bizzat kendisi ve ailesi İstanbul’da doğup
büyüdüğü ve bu hususları hal yoluna koymak isteyen insanların varlığını bildiği
halde Müminlerle el birliği yapmak yerine kafirlerle iş birliği yapmak istemesi
zaten kalbindeki nifakı göstermektedir. Dert ettiği husus yalnızca dilindedir.
Kendisinde olan dini bilgiyi, fitnesini yaymak için hatipliğinin ve kaleminin kuvvetinden
destek alarak kullanmıştır. Bu da zaten münafıklığın bir gereğidir.
İslam beldelerinin dört
bir yanında aynı anda savaşa giren Türk Milleti, bir yandan topraklarını kafir
tasallutundan korumaya ve varlığını devam ettirmeye çalışırken öte yandan Milli
Yeminleri doğrultusunda bir Kur’an devleti kurmak arzusundaydılar. Ancak Türk Milleti’nin bu arzusunu yerine
getirecek; yapılacak işlerin lider sıfatıylave samimi bir niyyetle başını
çekebilecek; Şerif Hüseyin’in yaptığı gibi nice ucuz fitneleri bertaraf
edebilecek; Batı hayranlığını bir kenara bırakıp Batı’nın her anlamda
hegemonyasının karşısında durup Türk Millettinin ve samimi Müminlerin gönül
rahatlığı ile arkasından yürüyebileceği bir lider çıkmadı/çıkamadı. Çıkabilecek
olanlar da bir şekilde bertaraf edildi veya edilgen bir vaziyete sürüklendi. Bu
mesele daha çok su götüreceğinden buna da bahsi diğer deyip geçelim.
Şerif Hüseyin’in bu isyan
beyannamesini yayınladığı sıralar da askeri dehası, samimi Müslümanlığı ve
hitabet kuvvetiyle lider vasfını haiz olan Ömer Fahreddin Paşa da Medine-i
Münevvere’de ilk beyannamesini yayınlar:
“Osmanlı
ve İslamiyet’i boğmak emeliyle senelerden beri çalışmakta ve uğraşmakta olan
düşmanlarımızla sizler Osmanlılık ve İslamiyet namına Gelibolu’da, Erzurum’da,
Irak’ta, Tih Sahrası’nda kan can feda ederek kavga ederken, düşmanlarımızın
parasıyla harekete gelerek Medine-i Münevvere civarında saldırılarda bulunan
asiler yeni hücum için fırsat gözlüyorlar... İngilizlerden silah almışlar.
Silahlanıyorlar, top da bekliyorlar. Binaenaleyh: Hz. Allah’ın anv-ı inayetine
ve peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.S) Efendimizin imdad-ı ruhaniyetine istinad
ederek asiler üzerine taarruza karar verdim.”
Fahreddin Paşa, kafirle
uzlaşan ve kafirle iş birliği halinde olan Şerif Hüseyin ve onun askerlerine
karşı savunmadan taarruza geçme kararı almıştı. Birbirlerine karşı savaş
halinde olan iki tarafın aynı tarihlerde yayınladıkları beyannamelerde her
ikisinin de İslamlık vurgusu açıkça görülmektedir. Ne var ki bir tarafta Şerif
Hüseyin İngilizlerle yani gavurlarla iş birliği halinde olarak Müslüman
kalınabileceğini düşünürken Fahreddin Paşa , “Kafirle çatışmayı göze alarak”
Allah’ın yardımına ve Hz. Peygamberin imdad-ı ruhaniyetine sığınmıştır.
İsmet Özel’in işaret
ettiği, İstiklal Marşı Derneği’nin de şiar olarak kabul ettiği “Kafirle
Çatışmayı Göze Alan Müslüman’a Türk Denir” tanımı Türklük kimliğinin en sarih
tanımıdır. Bu tanımın geçerliliğini ve gerçekliğini bütün bir İstiklal Harbi
boyunca görmek mümkündür.
İstiklal Harbi’nin
başlangıcı olarak gördüğümüz Medine Müdafaasında ise hususen kendini belirgin
kılmıştır. Zira bir tarafta kendi devleti tarafından yalnız bırakıldıkları
halde kafirle çatışmayı göze alıp hiçbir mütarekeyi kabul etmeden İngilizlere
karşı cihad eden Müslümanlar
bulunuyorken diğer tarafta ise Müslüman olduklarını iddia ettikleri
halde kendi dünyevi çıkarları uğruna İngilizlerle iş birliği yaparak İslam
Devletine isyan eden Şerif Hüseyin ve avanesi bulunmaktaydı. Buradan
anlaşılıyor ki Kafirle çatışmayı göze almanın zıttı kafirle uzlaşmaya can
atmaktır. Kafirle uzlaşmanın birinci şartı ise Türk sancağı altında bulunuyor
olmaktan ve Türk olmaktan vazgeçmektir. Türklüğe karşı açıktan ya da kapalı bir
tavır almadığın müddetçe Dünya Sisteminin lordları hiçbir zaman sana bir uzlaşı
alanı tanımaz. Şerif Hüseyin de bunu pek âla bildiği için İstanbul’da doğup
büyümüş, eğitiminin önemli bir kısmını burada almış bir Şûrâ-yı Devlet üyesi
olduğu halde ne hikmetse bir anda unutmuş olduğu kavmini öne sürmek suretiyle
Türk’lerin karşısında yer aldı. Arap kavmiyetçiliği hayal ettiği iktidar için
ve İngilizlerden milyonları bulan sterlinleri alabilmek için tutunacağı tek
daldı. Açıktan Müslümanlığını reddettiğini dile getirmeyen veya bu kadarına
vicdanen cesaret edemeyen herkes çareyi Türk düşmanlığında buldu. Böylece hem sözde
Müslüman kalabilecekler hem de Kafirlerle iş birliği yapabileceklerdi.
(Kendiniz bilib dururken Hakkı baatıla karıştırıb da gerçeği gizlemeyin.
“Bakara Suresi, 42. Ayet”)
Eğer o gün Şerif Hüseyin
İngilizlerle anlaşmayıp emrindekilerle beraber İngilizlere karşı cephe almış
olsaydı bugün kendisi bir Arap isyancısı olarak değil kahraman bir Türk paşası
olarak anılacaktı. Bu yadsınamaz bir gerçektir. Fahreddin Paşa’nın emri altında
bulunan askerlerin 3’te 1’i etnik olarak Araplardan oluşuyordu. İngilizlerin
sterlinini reddederek kafirlerle çatışmayı göze alan o insanlar bütün insanlık nazarında
Türk olarak anılmıştır.
Dünya sistemi İslamiyeti
yeryüzünden silemeyeceğini çok iyi bildiğinden kendi güdümünde olan ve
kendisiyle bir uzlaşma sağlayan bir takım insanların açıktan Müslümanlık
iddiasında bulunmasından rahatsızlık duymamaktadır. Hatta bu tip bir
Müslümanlığı hem madden hem de başka şekillerde desteklemektedir. Şerif Hüseyin
de bunun tarihteki en net örneklerinden biridir.
Bugün de başta Türkiye
olmak üzere dünyanın her yerinde bu husus bütün sıcaklığı ile devam etmektedir.
Siyasi ve akademik kadrolarda yer alan insanlardan kafirle uzlaşmak isteyen
veya kafire yaranmak arzusu taşıyan birçok kişi Müslümanlıktan dem vururken
Türk kelimesine olabildiğince karşı durmaktadır. Bunun Medine’de Türklüğe karşı
olan tavırla doğrudan irtibatı bulunmaktadır. Dünya sistemi nasıl İslamiyet’i
yeryüzünden silemeyeceğini biliyorsa Türklüğü de tarih sahnesinden
silemeyeceğini bilmektedir. Bu sebepten Türklük kavramını mana yozlaşmasına
uğratmaktan geri durmamıştır. Bu yozlaştırmanın neferleri “Mehmetçiğin kanı
artık Arap çölleri için akmayacak” ifadesini bugün olabildiğince
parlatmaktadır. Mehmetçik herkes tarafından bilindiği üzere Türk askerinin
diğer adıdır. Bu ifade tarihte ilk defa Medine’de Hz. Peygamberin kabrini
Müdafaa eden Türk askerlerine ithafen Ömer Fahreddin Paşa tarafından
kullanılmıştır. Mehmetçik yani her biri birer küçük Muhammed. Medineyi Müdafaa
etmeleri sebebiyle Mehmetçik olarak anılan Türk Askerini Mekke’de, Medine’de ve
Filistin’de yani gavurların Orta Doğu olarak adlandırdığı o coğrafyada “Arap
Çöllerinde” görmek istemeyen kimlerse bu cümle de onlar tarafından
parlatılmaktadır. Hıristiyan takvimine göre 7 Ekim 2023 yılında başlayan
olaylardan da anlaşılacağı üzere Türk askerini NATO bünyesinde bile olsa Orta Doğu
topraklarında görmek istemeyen Yahudilerden başkası değildir.
Dünya Sistemi Türk’e
karşı ve Türk’e rağmen kurulan düzenin yine Türkler tarafından çöktürüleceği
endişesi ile kendini dinç tutmaktadır. Dünya Sisteminin ayakta kalması için
çaba harcayan Milletler topluluğunun diğer mensupları Otranto’dan Varna’ya,
Varna’dan Mekke’ye oradan Batum’a kadar bir gün “İleri ileri! Haydi ileri!
Alalım düşmandan eski yerleri” marşını bağıra bağıra söyleyerek Türk ordusunun
gelmesinden ve kurdukları paraya dayalı kapital düzeni başlarına yıkmasından
tir tir titremektedirler. İşte İstiklal harbi bu sebepten bitmemiştir. Yani
Türklerin eliyle gavurların korktuklarının başlarına gelmesi için İstiklal
Harbi hala devam etmektedir. Başladığı yerden, yani Medine’den yeniden
alevlenmeyi bekliyor.
“CAN VERİR CANANI VEREMEZ
TÜRKLER”
“Evladım, evladım, ne günler yaşamışsınız. Meğer neler olmuş... Biz burada uyurken ne kahramanlıklar, ne yiğitlikler yapılmış da haberimiz yokmuş... Gazanız mübarek olsun!.. Hey Medine hey!.. Senin o Harem-i Şerif’inle, mukaddes Ravza-i Mutahhara’nla elden gideceğin kimin aklına gelirdi? Hey Allah’ım hey, Türk’ün şu şehametine bak! Hangi millet, hangi ümmet peygamberine karşı böylesine bir hürmetle bağlılık göstermiştir? Benim Hicaz’a vazife ile gidişimden pek az sonra, o isyan akameti koptu. Ve bu kıyametle beraber Fahreddin Paşa da doğdu. Talihsizlikle Hicaz’da göremediğim bu ikinci Plevne kahramanını, yazık ki daha sonraları da o kadar özlediğim hâlde bir kerecik gözlerinden öpemedim. Ve onun için yazmak istediklerim de nasıl oldu bilemiyorum, kafamdan ve ruhumdan bir türlü çıkıp kâğıda dökülemedi.”
Mehmet Akif Ersoy
Osmanlı
Devleti isyan üzerine Şerif Hüseyin’i görevinden azledip yeni Şerif olarak Ali
Haydar’ı tayin etmişti. Osmanlı hükümeti bu tayin ile Şerif Hüseyin’in
başlatmış olduğu hareketi etkisiz hale getirmek istemektedir. Yeni Mekke Emiri
Şerif Ali Haydar Paşa, maiyetleri ve karargâh askerleri ile beraber
İstanbul’dan hareket ederek 26 Temmuz 1916’da Medine’ye gelir ve hususi bir
merasimle karşılanır. Şerif Ali Haydar Paşa Medine’ye ulaştığında bir beyanname
yayınlar. Yayınladığı beyannamesinde Şerif Hüseyin’in ihanetinden şöyle
bahsetmektedir:
“....Hal
böyle iken ve Cihâd ilân edilmiş olup düşman Hicaz’a nüfuzdan büsbütün ümitsiz
iken Hüseyin İbn-i Avn nam Şerif, alemi İslam’a adavetiyle meşhur olup Osmanlı
ile hali harpte bulunan bir devleti hiristiyaniye ile ittifak ederek Hicaz
kıta-i mübarekesini ve Beytü'l-Haram ile merkad-ı Enver-i Muhammedî’yi o
düşmanın zir-i himayesine atmaya teşebbüs etmiştir.....”
Şerif Ali Haydar Paşa’nın
yayınladığı bu beyannameden sonra İstanbul Hükümeti Ali Haydar Paşa’yı uyarmış
ve bundan sonra yayınladıkları beyannameleri İstanbul’dan izin almadan
yayınlamamasını istemiştir. Zira hala hükümet içerisinde Şerif Hüseyin’in
pişman olup af dileyeceği ihtimali düşünülmektedir. Alenen isyan etmiş olmasına
rağmen hala bir basiret bağlanması ile veya çaresizce bir ümitle Şerif
Hüseyin’in Osmanlı Devleti’nin yanında yer alacağı inancı isyanın ilk
günlerinde hala hükümet içinde yaşamaktaydı.
Şerif Hüseyin ise Mekke,
Cidde ve Taif’in düşmesinden sonra Medine’yi de çok rahat ele geçireceğini
zannetmekteydi. Bedeviler vasıtası ile yapılan her taarruzu Fahreddin Paşa ve
askerleri Allahın inayetiyle kolaylıkla püskürtmeyi başarmıştı. Bu durum Şerif
Hüseyin ve iş birlikçilerinin moralini bozmuştu. Osmanlı Başkumandanlığının
politikası isyan büyümeden bastırmak olduğu halde sözde müttefiki Almanya ise
Mekke ve çevresini kurtarmaktan çok Sina cephesinde İngilizlere saldırılması
taraftarıydı. Enver Paşa ise hem Sina’da saldırıya geçilmesini hem de Mekke’nin
geri alınmasını planlıyordu. Bu sebepten Cemal Paşa’ya Mekke’nin yeniden Türk
kuvvetlerinin eline geçmesi için saldırı emri verildi. Cemal Paşa Mekke’ye
saldırmak yerine en başında olduğu gibi İkinci Kanal harekatının daha
ehemmiyetli olduğu düşündüğünden isteksiz bir şekilde hazırlıklara başladı.
Mekke’nin işgalcilerden kurtulması için başkumandanlıktan takviye kuvvet
istedi. Cemal Paşa’nın bu isteklerini kabul eden başkumandanlık, takviye kuvvet
gönderilmesi konusunda karşılık verememiştir. Bunun nedeni olarak da diğer
cephelerin şartlarının da ağır olması gösterilmiştir. Dahası askerlerin
geleceği yol güzergahı boyunca yeterli emniyet de henüz sağlanamamıştır. Zira
bedeviler yeni gelen Şerif Ali Haydar Paşa’ya yeteri kadar biat etmemişlerdir.
Dolayısıyla demiryoluna sık sık saldırı düzenleyerek demiryolu vasıtası ile
Medine’ye gelmek isteyen insanları çoluk çocuk demeden katletmeye devam
etmekteydiler. Böylece Mekke’ye karşı yeniden taarruza geçme düşüncesi akim
kalmıştı. Ancak Medine ve çevresinin isyancılardan temizlenmesi kararı alınarak
Fahreddin Paşa’ya emir verilmişti.
Taarruz emrini Cemal
Paşa’dan alan Fahreddin Paşa hazırlıklarını tamamladıktan sonra temmuzun son
günlerinde taarruzu başlatmıştı. Takviye kuvvet gelinceye kadar elindeki asker
ve cephanelerle Medine çevresinde konuşlanan isyancılara karşı başlatılan
taarruzda Şerif Hüseyin’in oğulları Şerif Ali ve Şerif Faysal’ı geldikleri
bölgelerden geri püskürtmüştü. Bu hareketler sonucunda Medine çevresinde yüz
kilometrelik bir güvenlik hattı meydana getirildi. Medine’den fazla uzaklaşan
Fahreddin Paşa’nın kuvvetlerinde başta gıda ihtiyacı olmak üzzere birçok zorluklar
baş göstermişti. Bu durumu Fahreddin Paşa şöyle ifade etmektedir:
“Buraya
kadar nasıl gelebildiğimizi, susuzluktan ve açlıktan neler çektiğimizi,
hayvanların arpa ve ot fıkdanından dolayı ne hale geldiklerini tarif ve tasvir
edemem. Bu cihetleri bir Allah bilir, bir de biz. Asileri dört saatlik mesafeye
atabilmek için tam iki gün savaştık. Az kuvvetle çok iş başarmak hususundaki
azmimin Gayır ile Rahva’da maalesef sona erdiği maruzdur.”
Yaşanılan bu
gelişmelerden sonra Enver Paşa Mekke’nin dini ve siyasi açıdan öneminden dolayı
buranın kurtarılmasını istiyordu. Enver Paşa, Sina hareketine devam edilmesini
ve buradaki bir kısım kuvvetlerin Hicaz için kullanılmasını 26 Ağustos 1916’da
Cemal Paşa’ya emretti. Bu emir doğrultusunda Cemal Paşa develerin tamamını,
askeri takviye olarak Birinci Kuvve-i Seferiyye’den önemli miktarda destek
birliğini Hicaz Kuvve-i Seferiyyesine vermeye 27 Ağustos 1916’da karar verdi.
Ancak Hicaz bölgesine aktarılan bu kuvvetlere rağmen hareket için gerekli
miktarda kuvvet oluşturulamadı. Dahası İngilizlerin Filistin cephesinde
taarruza hazırlanmaları daha fazla kuvvetin buraya ayrılmasını engellemiştir.
Bu durum karşısında Enver ve Cemal Paşa 27 Eylül 1916’da Halep’te buluşarak
Mekke Seferi düşüncesini tekrar görüşerek şimdilik Hicaz’da savunmada kalınması
kararına vararak bu kararlarını Fahreddin Paşa’ya bildirmişlerdir.
Bu esnada isyancılar hız
kesmeden Fahreddin Paşa’nın oluşturduğu eminiyet hattına saldırma teşebbüsünde
bulunuyordu. Ancak Fahreddin Paşa her defasında saldırıları püskürtüyor bununla
da kalmayarak yeni bölgeleri de ele geçiriyordu. Şerif’in emrindeki ordu
esasında Türk ordusunu alt edebilecek kuvvette değildi. Ancak İngilizler her
anlamda Şerif’in ordusunu desteklemekteydiler. Türk kuvvetleri çarpışmalara
devam ederken iki İngiliz deniz uçağı Türk kuvvetlerinin ele geçirdiği yerleri
sürekli olarak bombardıman ediyordu. Ancak gerekli tedbirler alındığından fazla
zayiat verilmemişti. Fahreddin Paşa Medine’yi sonuna kadar savunmaya ve hatta
mümkün ise Mekke’yi de kurtarmaya kararlı idi.
“MEDİNE’NİN ANAVATANDAN
BİLHASSA FİLİSTİN’DEN AYRI GÖRÜLMESİNE KATİYYEN MUHALİFİM”
Şerif Hüseyin’in
isyanından sonra onun yerine Osmanlı hükümetinin Şerif Ali Haydar Paşa’yı tayin
ettiğini söylemiştik. Emaret’e Şerif Ali Haydar’ın tayini birçok umutlarla
birçok çözümün başlangıcı olarak düşünülmüştü. Ancak Şerif Ali Haydar,
Fahreddin Paşa kadar kuvvetli bir mücadele azmi taşımıyordu. Medine’de kaldığı
8 aylık süre boyunca Fahreddin Paşa ile sürekli olarak bir zıtlık yaşamaktaydı.
Medine’de Fahreddin Paşa, bütün kontrolü elinde tutmak isterken Şerif Ali
Haydar Paşa, yönlendirilmeye gelmek istemediğinden Talat ve Enver Paşalarla
birebir temasını sürdürerek, Cemal Paşa ve Fahreddin Paşa’dan bağımsız hareket
etmeye çalışmaktaydı. Bundan dolayı da düzenli olarak her fırsatta Fahreddin
Paşa’yı Bab-ı Ali’ye şikayet ediyordu. Fahreddin Paşa’nın Şerif Ali Haydar
Paşa’yı idare edemediği düşüncesi ve çok fazla takviye kuvvet istediği
gerekçesiyle, Fahreddin Paşa’nın yerine yeni birinin atanması ve Medine’nin
boşaltılması kararını gündeme getiren Cemal Paşa, Hicaz’dan adeta vazgeçerek
baştan beri ümit ettiği Mısır fatihi olmak arzusuna kapılır ve gözü başka bir
şey görmez olur. Enver Paşa’ya yazdığı mektubunda “Hicaz’ın mukadderatı
Filistin’in mukadderatına tabidir. Askerlikçe Filistin esas, Hicaz fer’idir.”
diyerek Medine’nin boşaltılması gerektiğini belirtir. Enver Paşa ise her ne
kadar bu durumun olmasını istemediğini belirtse de bu teklifi kabul eder.
Fahreddin Paşa, karar kendisine tebliğ edildiğinde beyninden vurulmuşa döner ve
ızdırap içinde Cemal Paşa’ya şu telgrafı çeker:
“Boşaltma
emrine boyun eğmekle beraber, Medine’nin anavatandan bilhassa Filistin’den ayrı
görülmesine ve demiryolunun birkaç yerde tahriplere uğramış olmasından başka
bir sebepten haberim olmadığı için böyle ansızın boşaltmaya karar verilmiş
olmasına mütehayyir ve katiyyen muhalifim. Eğer asıl maksat buradaki kuvvetten
şimalde faydalanmak ise acaba Medine için bir piyade alayı ile bir batarya
olsun bağışlanamaz mı? Ve bu kuvveti yaşatabilecek kadar Medine’ye erzak
gönderilemez mi? Benden yetki ve altın esirgemezseniz Hakk’ın inayeti ve
Peygamber’inin ruhaniyeti ile burada uzun müddet yaşayabileceğime ümidim
berkemaldir. Kısaca şimalde Medine’yi elimizden kati surette düşürecek bir elim
vaziyet henüz kendini göstermiş değilse, bu mukaddes şehri Hz. Peygamber’in Ravza-yı
Mutahhara’sını mühim ağırlıkların sevkinden sonra son dakikaya kadar muhafaza
ile ecdadımızın Medine’ye anavatanın kalbgâhına yerleştirmiş oldukları
bayrağımızın bana kaldırtılmamasını kemal-i hürmetle istirham ederim.”
Fahreddin Paşa bu
telgrafı ile Medine’yi müdafaa etmekten kati surette vazgeçmeyeceğini
bildirerek illa Medine’yi teslim etmek istiyorlarsa da bunu kendisine değil bir
başkasına yaptırmalarını istemiştir. Bunun üzerine Harbiye Nezareti, Fahreddin
Paşa’nın yerine Miralay İsmet Bey’i (İnönü) teklif eder. Cemal Paşa gençliği ve
tecrübesizliği sebebiyle bu teklifi reddeder ve bunun üzerine henüz kolordu
kumandanı olan Mustafa Kemal Paşa’yı teklif eder. Enver Paşa 15 Şubat 1917
tarihli yazdığı telgrafta bu teklifi kabul ettiğini belirterek 16 Şubat 1917
tarihinde Mustafa Kemal Paşa’yı Hicaz
Kuvve-i Seferiyyesine tayin eder. Mustafa Kemal aldığı emir üzerine
Diyarbakır’dan Şam’a gelir. Aynı gün Şam’da Büyük Viktorya Oteli’nde Cemal
Paşa, Ali Fuat Paşa (Erden) ve Mustafa Kemal Paşa bir araya gelerek durumu
müzakere ederler. Müzakere neticesinde
“Hem
Filistin’i müdafaa hem de Hicaz’ı muhafaza etmeye maddeten muktedir değiliz.
Kudüs düşerse Hicaz yolu da kesilecektir. Medine boşaltılırsa Filistin’i
kurtarmak ihtimali mümkün olur. Bu sebeple hem Filistin’i hem Hicaz’ı
kaybetmektense kati neticeyi temin edecek harekât dairesi olan Filistin’de
emniyetli bir müdafaa kurmayı tercih etmelidir.”
Kararı alınır. Bu karar üzerine Mustafa Kemal şöyle diyecektir:
“Madem ki Medine’nin tahliyesine karar verildi... bu kararı tatbik etmek
için kendisinin Medine’ye gitmesinin münasip olmayacağı ve şimdiye kadar
Medine’yi kim müdafaa etmişse tahliyeyi de onun yapması muhavık mantık olduğu...”
Mustafa Kemal Paşa esasen
daha farklı hedefleri olması nedeniyle Anadolu’dan fazla uzaklaşmak
istememektedir. Bilhassa Medine gibi dini ve siyasi açıdan kritik bir beldeyi
İngilizlere teslim etmiş bir paşa olarak anılmayı hiç istememektedir. Bu
nedenle Hicaz Kuvvetleri komutanı olmayı kesin bir dille reddetmiştir.
Fahreddin Paşa ise politik kaygılardan ziyade Ravza-i Nebiyi vatan-ı asliden
ayrı görmediğinden kafire teslim etmeyi kendisine bir zul olarak addetmekteydi.
Yaşanan bu gelişmeler neticesinde politik kaygılar Bab-ı Ali’yi de sarmıştı.
Böyle bir tahliye hükûmet aleyhinde büyük bir kampanyaya neden olabileceği gibi
isyanın geniş bir alana yayılmasına da neden olabilecektir. Nitekim Padişah
Sultan Reşad bu kararı büyük bir tepkiyle karşılar, Medine’nin tahliyesi
durumunda halifelik ve padişahlıktan istifa edeceğini söyler. Talat Paşa da
Padişah’ın arzusuna uygun olarak, Medine’nin mümkün olduğu kadar elde
tutulması, sadece Filistin Cephesi’nde ihtiyaç duyulan kuvvetin geri alınması
kanaatini bildirir. Böylece bir müddet Medine’nin tahliyesi fikri askıya
alınır. Fahreddin Paşa ise elindeki kıt kanaat imkanları kuvvetlendirmeye
çalışarak Medine’yi müdafaaya devam eder. Ancak Filistin ve Sina cephesinde
işlerin kötüye gitmesi ve Almanların askeri gücü bilhassa bu cephelere kaydırma
isteği ve baskısı nedeniyle bu müdafaa durumu fazla uzun sürmeyecek ve
Medine’nin tahliyesine kesin olarak karar verilecektir. Ancak Ömer Fahreddin
Paşa bu kararı tanımayıp Ravza-i Mutahhara’ya Dünya Sisteminin o zamanki metropolü
olan Britanyalı emperyalistlere ve onların kuklalarına teslim etmemekte
direnecektir.
“Ben, Peygamber’e bel
bağlamışım. Ne harbden ne kahttan, zerre kadar pervam yoktur. Bugünlerde,
âlem-i mânâda, Hazreti Peygamber’in, bana, büyük bir çuval ile buğday göndermiş
olması da fevkalade büyük, mühim bir beşarettir.”
Ömer Fahreddin Paşa’nın Şerif
Ali Haydar Paşa’ya yazdığı mektuptan
Medine’nin tahliyesi
hususu başkumandanlıkta sürekli olarak tereddütlü bir mevzu haline gelmişti.
Bir yandan orduyu tamamen Filistin ve Sina cephesine çekme düşüncesi ağır basarken
öte yandan Medine’nin her açıdan İslam Alemi için kritik ve politik bir belde
olması nedeniyle oranın kaybedilmesinin askerlerin ve Türk Milletinin tepkisini
çekme, onların morallerinin düşmesine neden olma tehlikesini göz ardı
edemiyordu. Fahreddin Paşa’nın da Müdafaa hususundaki ısrarı Başkumandanlığı
etkileyen diğer unsurlardan biriydi. Ancak Almanların Medine’nin tahliyesi
hususundaki baskıları hafife alınmayacak düzeyde ısrarlıydı. Boşaltılmasına
taraftar olanlar arasında bilhassa Sina Cephesi Kumandanı Von Kress, Karargahı
Umumi Harekat Şubesi Müdürü Yarbay Feldman, Başkumandanlık Vekaleti Erkan-ı
Harbiye Reisi Bronzart Paşa ve IV. Ordu Kurmayı Başkanı Ali Fuad (Erden)
sayılabilir. Hatta Almanlar bu hususta o kadar ileri gitmişlerdir ki Medine
Cephesinden ümitvar olmayı sağlayan en önemli yer olan Hicaz demiryolu için şu
hadsiz ifadeyi Von Kress’in vesilesiyle ağza almışlardır:
“Umarız
gelecek defa asiler o kadar büyük tahribat yaparlar ki tamir etmeye muvaffak
olamazsınız. Bu sayede Medine’den kurtulmuş oluruz’
İşte böylesine karışık
bir vaziyetteyken 1917 yılının Mart ayına gelindiğinde Filistin Cephesinde
İngilizler’in ciddi taarruzları başlamıştır. 26 Mart 1917 yılında gerçekleşen
bu taarruz Birinci Gazze Muharebesi olarak geçmektedir. Bu ciddi taarruzların
başlamasıyla Başkumandanlık Medine’nin yavaş yavaş tahliye edilmesini
istemiştir. Bu tahliye isteiğinin içerisinde subaylar, erat, seyyar ve sabit
hastaneler bulunmaktaydı. Bu boşaltma kararı Fahreddin Paşa’ya danışılmadan
alınmıştı. Fahreddin Paşa Medine’yi boşaltmamakta ve müdafaa etmekte
kararlıydı. Ancak bu tahliye emrini ne zamandır aklında olan Mukaddes
Emanetlerin İngilizlerin eline geçmeden önce Medine’den İstanbul’a nakledilmesi
hususunda bir fırsat olarak değerlendirdi. Böylece 2.000 asker eşliğinde
tutanak tutulmak suretiyle birçok mukaddes emanet sağ sağlim İstanbul’a
ulaşmıştı. Fahreddin Paşa mukaddes emanetlerin Medine’den çıkarılmasını
sağladıktan sonra başkumandanlıktan gelen diğer tahliye ve tasviye emirlerini
yerine getirmemiş ve müdafaaya devam edeceğini bildirmiştir.
Bütün bunlar olurken
isyancılar da saldırılarına devam etmekteydi. İsyancılar saldırılarında genelde
İngilizlerin taktik ve tavsiyelerine göre hareket etmekteydi. İngilizlerin
bölgedeki casusu olan Lawrence, Arapların karşı karşıya yapılacak bir savaşı kazanamayacaklarının
farkında olduğundan bedevilerden İngiltere adına sağlanacak yararı azamiye
çıkaracak olan hareketin Medine ile Şam arasındaki demiryolu hattında sürekli
saldırılar gerçekleştirmek olduğunu düşünüyordu. İngiliz aklı ve desteği ile
hareket eden Şerif kuvvetleri için de en kolay hedef Hicaz demiryolu idi. Grup
halinde demiryoluna bir taarruz gerçekleştiriyorlar ve tabiatları gereği hemen
arkasından kaçıyorlardı. Onlar bazen hat üzerindeki istasyonlara saldırıyorlar,
bazen de dinamit kullanarak rayları ve trenleri havaya uçuruyorlardı. Bu
saldırılar karşısında Türkler hiçbir zaman acze düşmüyordu. Askerler vakit
kaybetmeden saldırıların yapıldığı yerlere intikal ediyorlar, bedevi Araplar
kaçamamışlarsa çatışmaya giriyorlar ve arkasından tahrip edilen rayları kısa
bir sürede onarmayı başarıyorlardı. Diğer yandan Lawrence kendi komutasında
olan Araplar arasında Türkler aleyhine propagandalarına devam ediyordu. Hatta
Şerif Faysal’ın yanına gelen bedevilere şöyle yemin ettirmekte idi:
“Kendisi
(Faysal) bekledikçe beklemek, kendisi yürüyünce yürümek; hiçbir Türk’ün sözünü
dinlememek, Bağdatlı, Halepli, Suriyeli veya safkan Arap olsun olmasın bütün
Arapça konuşanlara karşı iyi davranmak......”
Lawrence’in bu talimatı
gösteriyor ki esas mesele Müslümanların Türk kimliği altında buluşmasına mani
olmak. Safkan Arap olmasa bile o bölgede yaşayan ve ekseriyeti Arapça konuşan
ve Müslümanlık iddiasında bulunan o insanları Türk sancağı altında toplanmaktan
alıkoymak ve o topraklarda İngiliz hakimiyetinin tesisini sağlamaktı.
Lawrence’in de belirttiği
üzere Arap İsyancılarının Fahreddin Paşa ve askerlerinin karşısında hiçbir
şansı yoktu. Ancak hem bölgede var olan İngiliz desteği hem de Devlet-i
Aliyye’nin tüm cephelerinin birbiri üzerindeki tesiri nedeniyle Türk cephesi
aleyhine birçok gelişme yaşanıyordu.
Gerek Bab-ı Ali’deki
Müdafaya yönelik çelişkili tutumlar gerekse de İsyancıların İngilizlerin
karadan ve denizden desteği sebebiyle saldırıları karşısında Fahreddin Paşa hem
düşmanlarının kalplerine korku salmak için hem de yan yana çarpıştığı
Mehmetçiğe manevi bir kuvvet olması için şu beyannameyi yayınlamıştı:
“Malumunuz
olsun ki, şeci ve kahraman askerin bütün İslamın teyid-i manevisiyle Hilafetin
gözbebeği olan Medine’yi son damla kanına, son nefesine kadar muhafaza ve müdafaaya
memurdur.” Buna askerce, Müslümancı azmü cezm etmiştir. Bu asker Medine’nin
enkazı altında ve nihayet “Ravza-yı Muhtaranın yeşil türbesi altında kan ve
ateşten mensuc kızıl bir kefenle gömülmedikçe Medine-i Münevere Kalesinin
burçlarında ve nihayet “Mescidi Saadet” minarelerinde ve yeşil kubbesinden
Türk’ün Albayrağı alınmayacaktır.”
Son nefese, son kurşuna
kadar Medineyi müdafa edeceklerini beyan ederek Müslümanca azmü cezm içeren bu
yemin ifadeleri hiç şüphesiz Misak-ı Milli’nin ilk adımları adeta bir
mukaddimesidir.
Yapamaz
Ertuğrul Evladı sensiz
Can
verir canânı veremez Türkler
Ebedi
hadimü’l-Harameyniniz
Ölsek
de ravzanı ruhumuz bekler
(Şiirin tamamını dinlemek için tıklayınız)
İlerleyen günlerde
Medine’nin teslim edilmesi emri resmi bir yazı ile Fahreddin Paşa’ya tebliğ
edilecektir. Paşa ise bu emre karşı cevaben Medine’yi ancak Sultanın/Padişahın
emri ile teslim edeceğini söyler. Hiç şüphesiz bu Medine’yi teslim etmemek için
Fahreddin Paşa’nın bir bahanesidir. Sultan derken dili dönemin Osmanlı
Padişahını söylese de gönlünden geçen tek Sultan Canların Cananı Seyyidül
Kevneyn’dir. O halde aşk ile bir daha;
“Canlar içinde Canan
ma’den-i ilm ü irfan
Ceddim ve pirim Sultan sensin ya Rasulallah”
“ÖLSEK DE RAVZANI RUHUMUZ
BEKLER”
“Biz,
İstiklâl Marşı Derneği olarak, her ne kadar teklif ettiğimiz haritada öyle
olduğunu gösteremesek de, Mekke ve Medine’yi Misâk-ı Millî hudutları dâhilinde
sayıyoruz. Ve ilâve ediyoruz: Cumhuriyetin ilânını ikinci Hicretimiz kabul
etmeliydik. Birinci Hicret'te sadece Mekke’den çıkarıldık. Oysaki ikinci Hicretimiz
biz Müslümanları hem Mekke’den, hem de Medine’den etti. Mekke ve Medine’yi
elimizden alan birkaç fanatik Vahhabi miydi? Hayır. Mekke ve Medine’yi Türk
korumasından koparıp alan o dönemdeki Dünya Sistemi’nin metropolü, yani
Britanyalı emperyalist oyunlar ve oyunculardı. Niçin Cumhuriyetin ilânını
ikinci Hicretimiz kabul edemedik? Çünkü III. Selim saltanatından bu yana Türk
topraklarında hüküm süren yönetici seçkinler Batılılaşmayı (Muasırlaşmayı?)
temel düstur kabul eden kimselerdi. Yıllar ilerledikçe temel düstur devletin
iskeleti şekline girdi. Öyle ki bugün Türk topraklarında hangi bakımdan olursa
olsun, ister iktisadî, ister malî, ister siyasi, ister artistik, ister kültürel
bakımdan olsun yükselmeniz Türk düşmanı bir tasarımın parçası haline gelmenizle
ancak mümkündür. Aksi halde burnunuz yere feci halde sürtülecektir.”
İsmet
Özel- 9 Rebiülahir
1447 (1 Ekim 2025)
Hicaz
Cephesi, Filistin Cephesi, Sina Cephesi, Irak Cephesi ve daha niceleri… Bu cephelerin
tamamı gelinen noktada birbirinden bağımsız düşünülemeyecek konumdaydı.
Filistin cephesinde yaşanılan her olumsuz gelişme Medine Müdafaasının terkini
Bab-ı Ali’de gündeme getiriyor ve fakat bu husus Fahreddin Paşa’nın
hamleleriyle akim bırakılıyordu. 1917 yılının Haziran ayına gelindiğinde
cephede önemli değişiklikler gerçekleşmişti. Osmanlı birlikleri General Eric
von Falkenhayn komutasında yeni kurulan Yıldırım Orduları Grubu altında yeniden
teşkilatlanmıştı. Bu grubun Filistin cephesinde müspet adımlar atabileceği
düşünülüyordu.Ancak yeni teşkil edilen grup da cephede istenen sonuçların
alınmasını sağlayamamıştır. Nitekim 31 Ekim 1917’de başlayan İngiliz taarruzu
başarılı olmuş, III. Gazze Muharebesi’nde mağlup olan Osmanlı birlikleri
Kudüs’ün kuzeyine çekilmek zorunda kalmıştır. Bu gelişmelere paralel olarak
Kızıldeniz kıyısındaki El-Vecih Ocak 1917’de, Akabe ise aynı yılın Temmuz
ayında Şerif Faysal kuvvetleri tarafından ele geçirilmiş ve isyan Maan’a
ulaşmıştır. Akabe Limanı, Kızıldeniz’in kuzeyindeki son noktadır ve Sina
Çölü’nün doğu kenarında bulunmaktadır. Şehir, stratejik konumu nedeniyle özel
önem taşımaktadır. Akabe’nin kaybıyla, İngilizler için Hicaz ile Sina
cephelerinin bağlantısı sağlanmıştır. İngilizlerin Arap isyancılarla doğrudan
bağlantı kurmaları, Medine ve demiryolu hattındaki Türk kuvvetlerini çok zor
duruma düşürmüştür. Akabe, isyancılar için önemli bir üs hâline gelmiş, Faysal
kuvvetleri doğrudan Filistin’deki İngiliz orduları komutanı General Allenby’nin
emrine girmiştir. Gelen bilgiler, isyancıların Maan’da toplandıkları ve İngilizlerle
birlikte Suriye üzerine yürüyecekleri yönündedir. Hicaz Kuvve-i Seferiyyesi de
Haziran 1917’de kurulduğunu belirttiğimiz Yıldırım Orduları Grubuna
bağlanmıştı. Grubun komutanı Falkenhayn Medine savunmasının gereksiz olduğunu
düşünenler arasındaydı. Buradaki kuvvetlerin Irak Cephesi’ne kaydırılması gerektiği
kanaatindeydi. Dolayısıyla Medine’ye istenen her takviye kuvveti engellemeye
çalışmaktaydı. Zaten başkumandanlıkla ilişkileri pamuk ipliğine bağlı bir
şekilde müdaafayı yürütmeye çalışan Fahreddin Paşa için bu yeni teşkilatlanma
işi daha da zorlaştırmıştı. Yaşanan bütün bu gelişmeler üzerine Enver Paşa,
Kasım 1917’de bir kez daha Medine’nin tahliyesini emretmişti. Bu emre göre
şehirde Fahreddin Paşa’nın kumandasında bir alay kalacak, diğer kuvvetler ise
Filistin Cephesi’ne çekilecektir. Ancak Filistin Cephesi’ndeki gelişmeler
nedeniyle tahliye planının uygulanmasına fırsat bulunamamıştır.
Bütün bu olayların
yaşandığı esnada Medine’yi Suriye ve Anadolu’ya bağlayan Hicaz demiryolu,
İngiliz casus Lawrence’in kılavuzluğuyla düzenli olarak tahrip edildiğinden,
1918 baharında Medine Müdafaasında kullanılan Maan ve Tebük arasındaki hat
kullanılmaz hâle gelir ve tren seferleri yapılamaz olur. Medine’ye ulaşan son
tren 8 Nisan 1918’de gelmiş ve 10 Nisan’da şehirden ayrılmıştır. Nisan 1918’de
kuşatma altına alınan Türk birlikleri, harbin sonuna kadar Medine’de kalmıştır.
Demiryolunun Maan ve
Tebük hattı kullanılamaz hale geldiğinden kuzeyden takviye alamayan Fahreddin
Paşa kumandasındaki birliklerin hareket alanı, şehrin sadece birkaç kilometre
çevresiyle sınırlı kalır. Medine’ye giremeyen âsiler, Medine’nin çevresini
kuşatarak, dışarıyla temasını keser. Medine dışından ikmal olarak alınanlar sadece
bedevilerden satın alınabilenlerle sınırlı kalır. Âsilerin saldırılarının seyrekliği,
Fahreddin Paşa’ya şehirde inşaat faaliyetleri yürütmek için zaman ve imkân
sağlar. Yeni yollar açılır, çeşmeler yaptırılır, sokaklar genişletilir,
elektrik ağı yaygınlaştırılır, telefon hatları kurulur. Fahreddin Paşa, askerlerini
zor ve tekdüze hayat şartlarına rağmen, maddi-manevi kuvvetli tutmaya
çalışmıştır.
Fahreddin Paşa ne
Şerif’in ne İngilizlerin ne de İstanbul’un Medine’yi teslim etme çağrılarına aldırır.
Bunun yerine şehri güçlendirmeyi yeğler. Mısırlı Albay Sâdık Yahyâ’nın
raporundan hareketle Kedourie, Medine’nin tesliminden önceki en zor dönemde
bile, Fahreddin Paşa’nın sergilediği yönetime dair şu ayrıntıları verir:
“Mülkiyet
haklarını koruyan, yiyecek dağıtımını sağlayan ve morallerin yüksek olduğu,
düzenli ve adaletli bir yönetim görüntüsü ortaya çıkar. Erzak miktarını
artırmak için Fahreddin Paşa, tarımı güçlendirmeye özen gösterir ve Medine’nin
dış mahallelerindeki araziye 6 ton buğday eker.”
Fahreddin Paşa şehir
içinde yönetimin kendisinde olmasına ve askerlerin zor durumda kalmış olmasına
rağmen şehirde yaşayan hiçbir vatandaşın malına ve erzağına el sürmemiştir.
Lüzumu olanı ücreti mukabilinde satın almıştır. Haklı davasını ve savaşını sürdürmek
için haksız bir faaliyette bulunmamıştır. Hatta Bazı Şerif destekçisi
tüccarların fahiş fiyat vermesine rağmen yine elinde kalan altınlarla satın
alarak Mehmetçiğin ihtiyacını gidermeye gayret etmiştir.
Lakin elde bulunan altın
ve paraların azalması nedeniyle satın alma imkanları da kısıtlı kalmıştı. Buna
tedbiren Altın paranın Medine’ye gönderilebilmesi için, Fahreddin Paşa,
Filistin Cephesinden uçarak Tebük’e gelecek uçaklara bir havaalanı yapılmasını
temin etti. Bu tedbir bir müddet tesirli olmasına rağmen meseleyi bütünüyle
halledemedi. Nitekim 27 Ağustos’ta subay, memur ve erlerin ekmek istihkakları
100 gram una indi. Türklerin iaşe sıkıntısı içinde olduklarını, 9 Teşrin-i Evvel
1918 tarihinde alınan şu kararla da ne noktaya geldiğini açıkça görmekteyiz: “Bu tarihten itibaren haftada üç gün ekmek
yerine yüz gram peksimet verilecek”
Yiyecek sıkıntısının
yanında temiz su kaynaklarına ulaşmak da çok zordu. Sıcaklığın getirdiği
durumla da beraber tifo, sıtma, ishal, iskorpit ve böbrek yetersizliği gibi
çeşitli hastalıklar da askerler arasında yayılmaya başlamıştı. Fahreddin Paşa,
Medine Muhafızlığından kalan “Yaralılar Hastanesi” ile sıhhi işlerini temin
etmeye çalışmışsa da bu zamanla yeterli kalmamıştır.
Bütün bu zor şartlara
rağmen Fahreddin Paşa ye’se kapılmamış, Rasul-i Ekrem’e olan muhabbeti
sebebiyle Allah’ın fazlu keremine sığınarak sebat etmiştir.
Mehmetçiğin de aynı iman
kuvvetiyle mukaddes toprakları muhafaza vazifesini yerine getirebilmeleri için
çeşitli emirnameler yayınlayarak askerlerin manevi yönünü de diri tutmaya
gayret göstermiştir:
“Evvelce
Harem-i Şerîfe vakfedilmiş ve el yevm kıraat olunmayarak metruk kalmış olan
Kuran’ı Kerimlerden mübarek gün ve gecelerde okunmak ve sevabından bir kısmı da
vakfedenin ruhuna ithaf edilmek üzere bölüklere üçer, taburlara ve alaylara
birer nüsha verilecektir. Mazbata ile menzile müracaat edilmesini rica ederim.”
Fahreddin Paşa’nın
şerefli bir Türk askeri olarak mertçe verdiği bu mücadele düşmanlarımız olan
isyancıların ve İngilizlerin istihbarat raporlarında bile yer etmiştir:
“Sessiz,
çalışkan bir asker. Milliyetçi ama İttihat ve Terakki üyesi değil… Önce
Lüleburgaz sonra da Çatalca’da Türkmen birliğine kumanda etti. İyi bir adam.
Son Eylül’de Kafkasya’ya gitmek için ayrıldı ve şimdide Cemal Paşa’nın
kumandasında 2. adam olarak bulunmakta…”
Medine Müdafaasının en
meşhur olaylarından biri olan çekirge vakası da tam bu esnada yaşanmaktadır.
Yaşanan çekirge baskınında, Fahreddin Paşa bu durumu Allah’ın bir mucizesi
olarak görüp askerlerin ihtiyaç duyduğu yiyecek kaynağı olarak çekirgelerden
istifade etme kararı alır. Fahreddin Paşa’nın yazışmalarından ve olaylara
yönelik verdiği tepkilerden fıkıh bilgisinin de kuvvetli olduğunu bildiğimiz
için askerlerin çekirgeden iğrenmemesi adına 7 Haziran 1918 tarihlinde
yayınladığı şu beyanname Fahreddin Paşa’nın “inanmış adam” olduğunu en sarih
şekilde ortaya koyuyor (Yazının tam bu sırasında yazıyı yazdığım odanın
penceresinden içeri avuç içi büyüklüğünde bir çekirge girmek suretiyle önümdeki
masanın üzerine kondu. Sırları faş etmek adetim değildir lakin yazıyı yazan
kadar okuyanın aynı yazıda hakkı vardır. Yazının sırrında da…) :
“Çekirgenin
serçe kuşundan ne farkı var, yalnız tüyü yok. Oda serçe gibi kanatlı ve uçuyor.
Bitki ile besleniyor, serçe gibi huysuz, serçe gibi asabi. Yediği şeyleri itina
ile seçiyor ve temiz şeyler yiyor....Hicaz, Asir, Yemen ve Afrika Araplarının
başlıca gıdası çekirgedir. Bedeviler sağ-lamlık ve zindeliklerini yedikleri
çekirgelere borçludur.... Müessir ve kati olan Şifa hastaları (dizlerinin bağı
çözülenlere, zayıflara, bünyevî hastalıklara, basuru olanlara) büyük tesiri
vardır...... çekirge her iklimde yenebilir, yenmesi sünnet-i seniyyedir..... .
Cenab-ı Peygamber Efendimiz (sas) bir hadis-i şerifinde “İki ölünün ve iki
kanlının yenmesi bize helal oldu.” buyurmuşlardır ki iki ölü balıkla çekirge,
iki kanlı da dalakla karaciğerdir. İmam Malik, yenmesine cevaz verilen çekirgenin
başının koparılmasını veyahut ateş üzerinde kavrulmasını şart kılmış ise de Hanefi
ulemasınca çekirgenin ölüsünün bile helal olduğu ve hiçbir kayda tabi
tutulmadığı Tenvirü’l-Ebsar’la bunu şerh eden Dürrü’lMuhtâr isimli kitaplarda
yazılıdır. Büyük bir dikkat ve ihtimam ile kendime mahsus titizlikle
yaptırdığım tecrübelerde tıbbî hassaları tahakkuk eden ve yenmesi sünnet olan çekirgeye
yan gözle bakmak ve ondan tiksinmek en hafif tabir ile ni’met tanımamazlıktır. Dün
karargâh sofrasında çekirge tavası vardı. Arkadaşlarımla beraber pek tatlı
yedim ve dil konservesinden pek iyi buldum. Hele zeytinyağı ve limon suyu ile
salatası pek nefis oluyor. Kısaca dün çekirgeyi bahçelerden yok etme
tedbirlerini düşünürken bugün çekirge geliyor mu diye yollarını gözlüyoruz. Hangi
bölgeye çekirge düşerse tarifime göre faydalanılmasını ve bana da hediye olarak
gönderilmesini arkadaşlarımdan rica ederim”
Bunun yanı sıra Fahreddin
Paşa yeni su kuyuları açtırmak suretiyle askerin su ihtiyacını da gidermeye
gayret göstermiştir. Hatta açtıkları su kuyularında kuyunun başında bekleyerek
askerlerini bizzat kendisi su ikram edecek kadar müşfik bir insandır.
Fahreddin Paşa hasta olan
askerlerin elinden tutar onları Ravza-i Nebiye götürür oranın temizliğini
yaptırır sonra da alnından öperek tekrar sipere gönderirdi. Hatıratlarda o
askerlerin Allah’ın izniyle şifaya kavuştuğu yazılmıştır. Gün içerisinde
askerlere ve Medine halkına Karagöz ve Hacivat oyunları oynatarak zor şartları
hafifletmeye çalışan Fahreddin Paşa içinde bulundukları durumla alakalı vermek
istediği mesajları varsa bunları da o oyunlar vasıtasıyla söylemiştir.
(Fahreddin Paşa’nın Medine müdafaasında hem Mehmetçik için hem de Müdafaanın
başarıya ulaşması için yaptıklarını anlatmak bu yazının hacmini aşacağından meselenin
genel hatlarıyla anlaşılmasını sağlayacak kadarını bu yazıda nakletmeye gayret
etmekteyim.)
“SANCAK-I ŞERİF : TÜRK
BAYRAĞI!”
“Türk
bayrağının eğer Rasûl-ü Ekrem’in sancak-ı şerifi ile aynı kumaştan olduğunu bilmiyorsak,
tarihi olarak bunu göremezsek Türk bayrağı da diğer işte iki yüz küsur ülke
bayrağı gibi bir bayraktır der çıkarız ve onun gölgesinin ne mana ifade
ettiğini kavramamız zordur bu bakış açısıyla. Türk bayrağı dünyada kâfirlerin
indiremediği tek bayraktır. Türk bayrağı haricinde bütün bayraklar kâfirlerin
çektiği, göndere çektiği bayraklardır. Bunu özellikle İslâm ülkelerinin
bayraklarına bakarsanız, yani oturup belki de bir adamın çalıştığı bayraklar
olduğunu net bir şekilde görebilirsiniz.”
Durmuş KÜÇÜKŞAKALAK - "TÜRK OLMAK" Paneli / 13/04/2019
Şerif
Hüseyin’in ısrarla İslam dininden dem vurmak suretiyle Türk devletini
eleştirdiği günlerde Fahreddin Paşa bir beldeye İslam Beldesi ünvanını
kazandıran Türk sancağına vurgu yapmak niyetindeydi. Türk sancağının altında
harp etmeyenlerin nifakını böylece ortaya çıkaracaktı. Aynı zamanda Türk
sancağının İslam’ın yegane sancağı olduğu gerçeğini de gözler önüne serecekti.
Böylece hem Mehmetçiğin manevi kuvvetini perçinleyecek hem de Şerif’in oyununu
bozacaktı. İşte bu sebep gereği müdafaanın en kritik döneminde askerler
arasında “Türk Bayrağı” konulu bir yazı müsabakası tertip etti. Bu müsabakaya
eli az çok kalem tutan herkes katılmıştı. Müsabaka da birinci olan metin o
günleri anlatan meşhur “Can verir cananı veremez Türkler” şiirinin şairi İdris
Sabih Bey’in yazısı oldu. Yazı hamasi edebiyatımızın en güzel örneklerinden
biri olmasının yanında Türk sancağının ve Türklüğün neye tekabül ettiğini de en
sarih şekilde ortaya koyan metinlerden biridir. Metinden bazı kısımları iktibas
edelim:
“... O
ecdadın pak ve mübarek kanlarıyla nescedüp (yoğurup) bize teslim eyledikleri
bir emanettir. O öyle bir çevredir ki; bütün Osmanlılığın mevcudiyetini şan ve
şerefini tarih ve mukaddesatını, kadınlarımızın ırz ve namusunu, kızlarımızın
bekâretini, çocuklarımızın saadetini çıkınlıyor. Biz onun üzerine nasıl
titremeyiz? Hepimize teneffüs hakkı veren odur. Heyet-i içtimaîyemize ifaza-i
hayat (hayatın bereketi) ve hararet eden hep onun asil ve civanmert kalbidir.
Eğer çarpmazsa bizim de nabzımız atmaz, göğsümüz vurmaz. Allah esirgesin, eğer
onun gül benzi hasara uğrarsa Kâbe’mizin kara gömleği yırtılır.
Peygamberimiz’in (sas) yeşil örtüsü çâk edilir. Analarımızın ak saçı yolunur,
kızlarımızın ırzı hetk olunur (yırtılır)… Asırlardır mefâhiriyle doldurmuş,
bütün bir Şark’a bir fecr-i sâdık (gerçek aydınlık) getirmiş, Allah’ın dava-yı
vahdaniyeti (birlik davası), Peygamber’in tarik-i hidayeti (kurtuluş yolu),
hakkından ve nefsinden emin olanlara has bir kahramanlıkla, her zaman bir
başına müdafaa etmiş, insaniyetin nısf-ı mazlumunu (mazlumlarının yarısını)
bağrına basmış olan sancağımıza layık olduğu zafer ve istikbâli Allah diriğ
etmeyecek!..”
Bayrak ve Sancak
hususunun Müslümanlar nezdindeki ehemmiyeti ve Türk sancağının Sancak-ı Şerif
ile olan bağı başlı başına bir yazı konusu olsa da Medine Müdafaası meselesinde
çok önemli bir yeri olduğuna değinmeden geçemeyeceğim. Bu önemi Fahreddin Paşa
da daha o zaman fark etmiş olacak ki böyle bir müsabaka tertip etmiştir. Nasıl
ki Türklük dediğimiz husus her türlü tahrifata rağmen “kafirle çatışmayı göze
alan Müslüman” şeklinde tanımlanan bir tarihi rolse ve bu husus ne yapılırsa
yapılsın Türklük dediğimiz kimlikten ayrıştırılamamışsa aynı durum Türk
bayrağının da başına gelmiştir. Türk bayrağı her türlü yozlaştırmaya rağmen -ay-yıldız’ın
önüne hilali gölgede bırakmak gayesiyle birtakım fotoğraf ve resimlerin
iliştirilmesine rağmen- İslam’ın sancağı tanımından ayrıştırılamamıştır. İslam
dini sembol ve ikonalara ehemmiyet vermekten uzak bir din olmasına rağmen tıpkı
Hıristiyanlık denince haç işareti, Yahudilik denilince de altı köşeli yıldızın
akla gelmesi gibi İslam’ın sembolü
deyince bütün dünyada akla ay-yıldız’ın
gelmesi Türk bayrağının İslam Sancağının silinmez bir mührü olduğu gerçeğinin
bir göstergesidir. Sabih Bey’in de belirttiği üzere Türk sancağı asırlardır bütün
İslam Beldelerinde Allah’ın vahdaniyyet davasının ve Peygamber’in hidayet
tarikinin aydınlatıcı bir meşalesi olmuştur. Bugün Müslümanların çoğunlukta
yaşadığı beldelerde Müslümanlar kafirler tarafından kendilerine uygulanan zulme
mukavemet gösterirken kendi ülkelerinin bayrağı dışında açtıkları tek bayrak
ay-yıldızlı Türk bayrağıdır. Yine bugün batıda İslamofobi adı altında yapılan
eylemlerde Kuran-ı Kerim’le beraber yakmaya cüret ettikleri şey hiç şüphesiz Türk
bayrağıdır.
Yazının ortalarında Mekke
ve Medine’de isyana yakın tarihlerde daha önce hiç olmadığı kadar bu şehirlerin
Türk bayraklarıyla donatıldığını söylemiştik. Zira o dönem Türk sancağının
dalgalanmadığı yer İngiliz hakimiyetinde olduğunun resmi olacaktı. Bugün de aynı
şey geçerlidir. Türk sancağının aslına münasip şekilde dalgalanmadığı her yer
Dünya Sisteminin bugün ki lordlarının dolaylı ya da doğrudan hakimiyeti
altındadır. Türk sancağı Mekke kalesinden indiği gün Kabe’mizin kara gömleği
yırtıldı ve onu betondan gökdelenlerin içine hapsettiler. Türk sancağı Medine
kalesinden indiği gün Peygamberimiz’in yeşil örtüsü çak edildi, orası üzerinde
Roma medeniyetini andıran mermerden bir şehir oldu. Türk sancağının Kudüs
kalesinden indiği gün Mesci-i Aksa’nın ak yüzü kan kırmızısına boyandı.
Kalelerinde asırlardır dalgalanan Türk sancağının kalesinden indiği her beldede
anaların ak saçları yolundu, kızlarımızın ırzları çiğnendi sonrası ise hep kan
kan kan… Türkiye Cumhuriyeti’nde ise Türk bayrağını tahrip ederek bayrağı doğan
hilalden batan hilale çevirip NATO’nun kanatları altına sokanların veya ay
yıldızın önüne birtakım resim ve fotoğraflar iliştirenlerin Mekke ve Medine
kalelerinden Türk bayrağını indirenlerden bir farkı var mı?
SYKES-PİCOT ANLAŞMASI VE
BALFOUR DEKLARASYONU
Şerif Hüseyin ile
İngiltere arasında yapılan görüşmeler ve anlaşmalar hilafına iki gelişme
yaşanmıştır. Ki bu gelişmeler gavurların Orta Doğu olarak adlandırdığı
toprakların bugünkü duruma gelmesinde en büyük role sahiptir. Bunlar 1916’da
imzalanan Sykes-Picot Anlaşması ve Kasım 1917’de açıklanan Balfour
Deklarasyonu’dur. Her ne kadar bu gelişmeler 1916 ve 1917 yıllarında yaşanmış
olsa da gizli anlaşmalar olması hasebiyle bunların varlığı ancak 1918 yılında
öğrenilmiştir.
Bilindiği gibi
Sykes-Picot Anlaşması, 16 Mart 1916’da İngiltere ve Fransa arasında yapılmış ve
Orta Doğu topraklarının bu iki ülke arasında paylaşımını konu almıştır. Antlaşmaya
göre Fransa ve İngiltere’nin istedikleri doğrultuda, doğrudan veya dolaylı
yönetimi tesis edebilecekleri Mavi ve Kırmızı bölgeler oluşturulmuştur.
Fransa’nın kontrolü altında kalacak olan Mavi bölge; İskenderun, Lazkiye,
Trablusşam, Beyrut, Sayda ve Kilikya ile Orta Güneydoğu Anadolu’nun büyük
kısmından; İngiltere’nin kontrolüne bırakılacak olan Kırmızı bölge ise Basra
Körfezi’ne kadar Bağdat vilayetinin büyük kısmı ile Akdeniz’de Akka’nın
güneyindeki küçük bir sahil diliminden müteşekkildir. Bunun dışında İngiltere
ve Fransa nüfusu altında kalacak iki kuşak belirlenmiştir. Fransa’nın nüfuzu
altında kalacak A bölgesi; Şam, Hama, Humus, Halep ve Musul’u ihtiva
etmektedir. İngiltere’nin nüfuzu altında kalacak B bölgesi ise; Şam’ın
güneyinden Kerkük’ün kuzeyine çekilecek bir hattın güneyini oluşturmaktadır.
İngiltere ve Fransa, tayin edilen A ve B nüfuz bölgelerinde bir Arap şefinin
hükümdarlığı altında müstakil bir Arap devleti veya Arap devletleri
konfederasyonunu tanımaya ve himaye etmeye hazırdırlar. Filistin ise Kahverengi
bölge olarak adlandırılmış ve burada uluslararası bir yönetim oluşturulması
öngörülmüştür.
İngiltere’de 1916’da iş
başına geçen Lloyd George Hükûmeti, Siyonist hareketle yakın ilişkiler
kurmuştur. Londra’nın bu ilişkiden önemli beklentileri vardır. Öncelikle ABD ve
Rus Yahudilerinin desteğini alabilmek hedeflenmiştir. Londra’ya göre Rus
Yahudileri savaş koşullarında iç karışıklıklar yaşayan Rusya’nın harbe devamında
etkili olabilecektir. Amerikan Yahudileri ise İngilizlerin savaş çabasına
önemli maddi destek sağlamaktadır. Ayrıca Filistin’in kontrolü, İngiliz
İmparatorluğu’nun bekası açısından stratejik önemde görülmeye başlanmıştır. Lloyd
Goerge’a göre Mezopotamya ile birlikte ele alınırsa Filistin İngiltere’ye,
Mısır’dan Hindistan’a uzanan karayolunu sağlamakta ve Afrika ile Asya
imparatorluklarını birleştirmektedir. Britanya’nın Doğu Alman Afrika’sını ele
geçirmesiyle İngiliz kontrolündeki topraklar Cape Town’dan Süveyş’e kadar
genişlemiştir. Filistin ile Mezopotamya’nın da eklenmesiyle İngiliz kontrolü
İran’dan Hindistan yoluyla Burma ve Malaya’ya ve Pasifik sömürgeleri olan
Avustralya ve Yeni Zelanda’ya kadar uzanacaktır. 1917’de Britanya
İmparatorluğu’nun Atlantik’ten Pasifik Okyanusu ortalarına kadar uzanan
zincirinde eksik olan halka Filistin’dir.
Bu bağlamda İngiliz
yönetimi, 2 Kasım 1917 tarihinde neşrolunan Balfour Deklarasyonu ile
Filistin’de bir ‘Yahudi yurdu’ kurulmasına destek vereceğini beyan etmiştir. Bu
beyan, İngilizlerin Şerif Hüseyin’e verdiği sözlerle uyuşmamaktadır. Ancak
Hüseyin, isyanın bağlı olduğu silah ve altın desteğinin devamı uğruna bu duruma
razı olmuştur. Suriye’nin ileri gelenleri deklarasyonu tepkiyle karşılarken
Şerif Hüseyin göze batacak kadar sessiz kalmıştır. Adeta Balfour
Deklarasyonu’nun sonuçlarına göz yummuştur. Ocak 1918’de İngiliz Arap Bürosu
Müdürü David Hogart ile yaptığı görüşmede “Siyonistlerin taleplerine herhangi
bir itirazı olmayacağını” söylemiştir. Ayrıca destekçilerini deklarasyonun Arap
bağımsızlığını kısıtlamayacağına ikna etmeye çalışmış ve oğullarını da bu işle
görevlendirmiştir. Değinilmesi gereken diğer bir olay ise Dünya Siyonist
Teşkilatının lideri Chaim Weizmann’ın 1918 başında Filistin’e gelerek Faysal
ile görüşmesidir. Weizmann’a göre Faysal’ın asıl hedefi Suriye’dir ve Filistin
ile ilgilenmemektedir. Görüşmeye katılan İngiliz subayı Yarbay Joyce’a göre
“(Faysal) eğer İtilaf Devletleri’ni kendisinin Suriye üzerindeki iddiasını
desteklemeleri konusunda etkileyecekse Yahudi Filistin’ini kabul edecektir.
1917 sonunda iki önemli olay
Osmanlı yönetimini Şerif Hüseyin ile temasa geçmeye sevk etmiştir. Bunlar
İngiltere tarafından Balfour Deklarasyonu’nun açıklanması ve Rusya’da yönetimi
ele geçiren Bolşevikler tarafından Sykes Picot Anlaşması’nın ifşa edilmesidir.
Bunun üzerine Cemal Paşa tarafından Faysal’a ve Hüseyin’in ordu komutanı Cafer
al-Askeri’ye birer mektup gönderilerek bir uzlaşma girişiminde bulunulmuştur.
Cemal Paşa mektubunda isyan eden Arapların İngilizler tarafından nasıl
aldatılmış olduklarının artık ortaya çıktığından bahisle Arap vilayetlerine tam
muhtariyet verilmek şartıyla bir uzlaşma teklifi yapmıştır. Bu teklifi reddeden
Şerif Hüseyin, Cemal Paşa’nın girişimini İngilizlere bildirmekten geri
durmamıştır.
Enver Paşa da Şerif
Faysal’la uzlaşmak için girişimde bulunmuştur. Ancak Şerif Faysal’ın uçuk
muhtariyet talepleri sebebiyle uzlaşma teklifi akim kalmıştır.
Cemal Paşa’nın Şerif’le
uzlaşma girişiminden kaygılanan İngiliz yönetimi harekete geçmiş ve Şerif’e
gerçek durumu yansıtmayan garantiler vermiştir. Kahire’deki İngiliz Yüksek
Komiseri Sir Reginald Wingate bir telgrafla, ifşa edilen Sykes-Picot
belgelerinin Müttefik Devletler arasında zorlukları önlemeye yönelik eski bir
görüşme ve geçici bir mutabakat zaptından ibaret olup bir anlaşma teşkil etmediğine
dair teminat vermiştir. Görünen o ki Şerif Hüseyin de bu garantilere inanmaya
meyillidir. Bir ihtimal, Orta Doğu’da savaş bitince geleneksel İngiliz-Fransız
rekabetinin tekrar ortaya çıkacağına, bu durumda Sykes-Picot Anlaşması’nın
hükümsüz kalacağına ve İngilizlerin Arapların tarafında olacağına kendini
inandırmıştır. Bu anlaşmaların ifşa edilmesinden hemen sonra Mondros Mütarekesi
de Osmanlı toprakları için gündeme gelecektir.
MÜTAREKEYE KARŞI İLK
MUKAVEMET: İSTİKLAL HARBİ MEDİNE'DE BAŞLADI!
“İstiklal
Harbi Medine'de başlamıştır. 29 Ekim 1918'de Birinci Dünya Savaşı Mondros’la
Osmanlı’nın mağlubiyetiyle bitti. Padişah emir üzerine emir gönderdi Fahreddin
Paşa’ya. ‘Bırak, İngilizlere teslim et gel!’ diye. Bu olmadı, doktorlar
gönderdiler Fahreddin Paşa’ya deli raporu yazdırarak görevden almak için. Savaş
bitmiş. Resmen de bitmiş, fiilen de bitmiş. Ama bir yerde savaş var, hem
Osmanlı’ya karşı, hem de İngilizlere karşı bir savaş başlamış. İstiklâl Harbi
orada başlamıştır. Dolayısıyla nasıl ki Türklük -İsmet Bey’in dediği gibi-
Mescid-i Dırar hadisesiyle başladıysa Türk Milliyetçiliği de Medine’de, aynı
yerde başlamıştır.”
Durmuş Küçükşakalak - Kafirler
ve Türk Milliyetçileri Panelinden – 8 Kasım 2014
Fahreddin
Paşa kuvvetlerinin 1918 ilkbaharında Suriye ile bağlantısı hemen hemen kesilme
noktasına gelmişti. Özellikle eylül ayından itibaren 4. Ordu birliklerindeki
geri çekilme hareketleri Medine’nin durumunu tehlikeli bir hale getirmişti. İngiliz
ve Arap kuvvetleri Suriye’de sürekli başarı gösteriyordu. Kısa bir müddet sonra
Şam ve Halep dahi işgal edilmiş, düşman Anadolu’ya gelip dayanmıştı. Birinci Cihan
Harbi’ne devam edemeyeceğini düşünen Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918’de çok ağır
şartları taşıyan Mondros Mütarekesi’ni imzalamıştı. Mütareke Fahreddin Paşa’nın
Mehmetçikle beraber müdafaa ettiği Hicaz bölgesiyle de ilgili madde içeriyordu.
Madde Hicaz’ın da İngilizlere teslimini emrediyordu. İslam Devletinin Merkezini
Ravza-i Nebi’yi Medine-i Münevvere’yi İnglizler’e teslim edecek maddenin altına
imza atılmıştı:
“Hicaz’da,
Asir’de, Yemen’de, Suriye’de ve Irak’ta bulunan muhafız kıtâa en yakın itilâf
kumandanına teslim olunacaktır. Ve Kilikya’daki kuvvetlerin intizâmı muhafazası
için muktezî nektarından maadası beşinci maddedeki şeraite’ tevfikan takarrür
ettirilecek vechle geri çekilecektir”.
Mütârekeyi aynı gün aynı saat
Sadrazam ve Harbiye Nazırı Ahmet İzzet Paşa imzalı acele bir telsiz-telgrafla
bütün kıtaata tebliğ etmiştir. Bu telgraf Fahreddin Paşa tarafından da alınmış
ve acı haber öğrenilmiştir. Paşa bu haberi erkân-ı harbiye ikinci şube müdürü
vekili ve istihbarat zabiti Naci Kaşif ile şifre zabiti İdris Behic Bey ile
paylaşmıştır. Fahreddin Paşa’nın mütarekenin imzalandığı haberini almasına
karşın tavrını Naci Kıcıman şöyle aktarır:
“Kumandan
Paşa’nın şahsiyetini bilmeyenler, ahval-i ruhiyesine vâkıf olmayanlar, simasında
gördükleri alâmetlerden ekseriya yanlış manâlar çıkarırlardı. Nitekim bugün de
öyle olmuştu. Paşa, gayet güler yüzlü, memnun ve müsterih gözüküyor, her günden
daha ziyade mültefit davranıyordu. Sofrada uzun müddet oturuyor, konuşuyor,
münakaşaları idare ediyordu. Bundan dolayı askerî ve siyasî vaziyette endişe
verici bir şey olmadığına hüküm olunabilirdi. Fakat Kale Kumandanı’nın, müdafaa
vazifesini daha iyi bir surette ifa edebilmek için kalbinde sakladığı acı
haberi dudaklarından akan tebessümü ve hançeresinden geçen sadanın
titrekliklerine karıştırmamak hususunda neler çektiğini kendisine sormalıydı... Söz arasında Kumandan’ın gayri
ihtiyarî daldığını ve meçhul bir noktaya bakarak düşündüğünü ve birdenbire
kendisini toplayarak söze karıştığını göremeyenler, söylenen lâkırdıların,
şeamet haberiyle yanan dimağında, hiçbir iz bırakmadan geçtiğini fark
etmeyenler tabii ki, bir şey anlayamazlardı. Paşa, mahrem olan iki zâbiti
makamına alıp kapıları kapattırdığı ve hiç kimsenin girmesine müsaade
edilmemesi hakkında kapıçavuşu Mercan’a emir verdiği vakit, gecenin yarısı
yaklaşmıştı. Kumandan çok mey’ustu. Fakat, bu ye’sini kendi kendine karşı
itirafa cesaret edemiyordu. Paşa’nın hâlinden, kapıların kapanmasından ve
başkalarının girmesine müsaade olunmamasından vaziyetin elem ve ıztırabı
hissediliyordu…”
Fahreddin Paşa gerek
hicaz cephesinin ve gerekse de bütün bir Türk vatanının gavura teslim
edileceğine dair imzalanan mütarekeyi dönüp dönüp okuyor kati surette bu durumu
kabullenemiyordu. Askerlere bu durumu bildirmiyor olmasının sebebi de mütareke
şartlarına uymamakta kararlı olmasıydı.
Mütareke haberi bütün cephelere
telgraf yoluyla aynı gün bildirilmiş ve üzerinden neredeyse bir hafta geçmiş
olmasına rağmen Hicaz cephesinde henüz teslim olma emri yerine getirilmemiştir.
Gönderilen telgrafın ulaşmamış olması ihtimaline binaen İngiliz Hükümeti
İstanbul Hükümeti’nden Fahreddin Paşa’ya tekrar bir telgraf çekilmesini
istemişti. Bunun için gerekli yardımı sağlayacaklarını da bildirmişti.
İstanbul Hükümeti,
Fahreddin Paşa ile doğrudan temas edecek vasıtalara sahip değildi. Bunun için
İngilizlere müracaat edildi. Mütarekeyi İngiliz Hükümeti adına imzalayan ve
tatbike başlayan Amiral Calthorpe ise Medine ve Güney Arabistan’daki Osmanlı
kıtalarının Osmanlı Hükûmeti’nden geldiğini bilmedikçe teslim olmaktan
kaçınacaklarından korktuğunu İngiltere’ye bildirerek Mısır’dan telsiz çekmek
üzere bir emir veya haber gönderilmesini istemiştir. Bundan hareketle 4 Kasım
1918’de Yenbu’l-Bahr’deki İngiliz telsiziyle mütareke maddeleri Yüzbaşı Garland
tarafından Fahreddin Paşa’ya bildirildi. Gerçekten de Fahreddin Paşa gelen
haberlere ehemmiyet vermeyerek, onlardan şüpheleniyordu. Bu husus dikkate
alınarak 6 Kasım 1918’de Ahmed İzzed Paşa imzasıyla şu emir yazılmıştır:
“Dört seneden ziyâde dîn
ve nâmûs uğrunda muhayyarü’l-ukûl fedâkârlıklar ibrazından sonra manzûme-i
ittifakiyyemizin mağlûb ve bi’t-tabî hezîmete giriftar olması Devlet-i
Osmaniye’mizi Düvel-i ittifakiyye ile mütârekeye icbâr etti. Mütârekenâmenin
bir maddesinde Hicaz, Asir ve Yemen’de bulunan Osmanlı kıtaat ve
garnizonlarının en yakın itilâf kumandanına teslimi merbuttur. Vazîfe namusunu
senelerden beri îfâ etmiş olan siz asker arkadaşlarımın bu hükm-i elîme rıza
göstermek ancak mâder-i vatanı mevt-i muhakkaktan kurtarmak gibi bir hiss-i
vatanperverîden münba’is olduğu elbette takdîr buyrulur. Hasımlarımızın bile
hayret ve takdirini celbeden fedâkar-i azimeyi bu ağır yüke kemâl-i metanet ve
itaat ile tahammül ederek tervic edeceğinize eminim. Senelerden beri muhârib
bulunmaklığımıza rağmen hakkımızda elân hayırhahı ibrazından hâli kalmayan
İngiltere devlet-i fehimânesinin hissiyâtı alicânibâne ve halisânesinden emîn
olmamızı rica ve ankarîb vatan-ı azize salimen avdetinizi lutf- ı hakdan
temennî eder ve cümlenizin gözlerinden öperim”.
Bu emir 8 Kasım’da
Mısır’da Port-Said’den Medine’ye ulaşmıştır. Ancak Fahreddin Paşa bütün telsiz
telgraflarına rağmen hiçbir şey olmamış gibi faaliyetlerine devam ediyordu.
Medine Kumandanı teslim fikrini asla kabul etmek istemiyordu. Bu haber onu
fazlasıyla üzmüştü. Bu sebeple de telgrafları aldığını İstanbul’a
bildirmiyordu. Ancak emrin alındığı Kaymakam Emin Bey tarafından Fahreddin
Paşa’dan izin alınmaksızın İstanbul’a bildirilmişti. Bu itaatsizliği sebebiyle Emin
Bey Fahreddin Paşa tarafından cezalandırılmıştır. Fahreddin Paşa bu emri şöyle
karşılık vermiştir:
“Emirde ‘Kemal-i metanet’
fıkrasından sonra ‘itaat’ kelimesinin İlâvesi ters bir manayı telkin etmiyor
mu? Asker mafevkinden aldığı her emre itaat mecburiyetinde iken burada aynı
kelimenin tekrarına ne lüzum var? Yoksa bu bir istisna mı teşkil ediyor?
Ankarib vatan-ı azize salimen avdet fıkrası bir garibe değil mi? Bizim
senelerden beri müdafaa ettiğimiz şu kale vatanımız değilse niçin bu kadar
kurban verdik? Halbuki biz onu harim-i vatandan bir parça tanımıyor muyuz?...”
İstiklal Harbi’nin
Medine’de başladığının en sarih işareti bu ifadelerdir. Kendini bilen her Türk
tarafından Harim-i Vatandan anlaşılan hiç şüphesiz ki Misak-ı Milli’dir.
Fahreddin Paşa Medine’nin de Harim-i Vatan’dan bir parça olduğunu beyan etmek
suretiyle bunun aksinin olmayacağını da eklemiştir. Fahreddin Paşa’nın sorusunu
İstiklal Harbinin bitmediğini ifade edenler olarak içinde bulunduğumuz ahvale
göre yorumlayıp biz de tekrar soralım: “Seneler boyunca müdafaa edilip nice
şehitler verilen Medine kalesi bugün işgal altında değilse biz niçin bu kadar
kurban verdik?
Fahreddin Paşa’nın
telgraflardan haberdar olduğu ve kendi inisiyatifiyle Medine’yi teslim etmekten
imtina ettiği artık anlaşılmıştı. İngilizler bunun üzerine Fahreddin Paşa’ya
bir teklif gönderme kararı aldılar.
4 Kasım 1918’de
Mısır’daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Reginald Wingate, Medine’deki Fahreddin
Paşa’ya resmî bir mektup göndermiştir.. Mektupta, Şerif Hüseyin’in daha önce
gönderdiği ve Medine’nin teslim edilmesi hâlinde Fahreddin Paşa ve adamlarının
güvenli bir şekilde Mısır’a ulaşmasının sağlanacağını belirttiği mektuptan
bahsediliyordu. Wingate şunları eklemişti:
‘Medine’yi uzun süre savunarak, bir asker ve bir Türk vatanseveri
olarak, hükümdarınız, ülkeniz ve kişisel onurunuz için elinizden gelen her şeyi
yaptınız. Yukarıda söylediklerimi ve askerî durumunuzun ümitsizliğini göz önüne
alarak, daha fazla direnmenizin bir işe yaramayacağını ve çok sayıda insanın
hayatına mal olacağını dikkate almanızı sizden rica ederim.’
Fahreddin Paşa bir müddet
idare ettiği hususu artık gerek İstanbul Hükümeti’nden gerekse de İngiliz
Hükümeti’nden gizlemediği için Mehmetçiğe de anlatma kararı almıştı. Zaten söz
konusu mütareke Mehmetçik arasında da artık yayılmaya başlamıştı.
Fahreddin Paşa 6 Aralık
1918’de ayakta kalan subay ve neferlerin bir kısmını, biraz daha güç ve cesaret
verebilmek için Harem-i Şerif’e davet etti. Her bölükten on beş nefer birer
subay kumandasında silahlı olarak geldiler. Özellikle yapılmış bir çağrı olduğu
için Harem-i Şerif iyiden iyiye dolmuştu. Herkes büyük bir sabırsızlıkla
kumandanın söyleyeceği sözleri bekliyordu. Fahreddin Paşa, Hz. Peygamber’in baş
tarafına yakın Bâbu’t-Tevbe önündeki Ravza-i Mutahhara’da oturuyordu. Cuma
hutbesi okunuyor, padişaha ve askerlere dualar ediliyor, İslam birliğine dair
hadisler okunuyordu. Tesirli, ruhları sakinleştiren hutbenin ardından namaz eda
edildi. Tesbih duasından sonra Paşa’nın yanında oturan Miralay Necib Bey,
Ellibeşinci ve Kırkikinci Alay sancaklarını muhafızlarıyla birlikte Hz.
Peygamber’in kabri önüne getirdi. Sancaklar biri sağa, diğeri sola olmak üzere
minber kapısının iki tarafına dikildi. Mekke’de Mescid-i Haram’da ve Medine’de
Mescid-i Nebi’de minberin iki kenarına bayrak dikilmesi savaş öncesi dönemden
gelen eski ve dikkate değer tarihi bir uygulamadır. Fahreddin Paşa,
Bâbu’t-Tevbe önünden huşu ile ayrılarak ağır ağır minbere doğru yöneldi.
Duyguları çok yoğun olmasına rağmen minberde, hutbesini metanetle ve gür bir
sesle okudu. Nâci Kâşif Kıcıman’ın aktardığı bu hutbenin bazı bölümleri
şöyledir:
“Ey
Ümmet-i Muhammed!..
…
Mısır’daki İngiliz generali Ragnel Doncet güya şahsî menfaatimi düşünürcesine hayatım
hakkında teminatlar vererek şu beyannâme ile beni iğfale çalıştı. (Bu sırada beyânnameyi
minberin sağından yere atmış ve orada bulunanlar aynen okumuşlardır) sonra
Medine’ye sekiz saat mesâfede «Cifir» de bulunan İngiliz yüzbaşısı Garlend de
şu mektuplarla beni taciz etmektedir. (Mektupları zarflariyle birlikte
minberden attı. Cemaatten bazıları alıp okudular.) Ben bu muaccizlere şu cevabı
verdim: «Muhammedîyim, Türküm ve Askerim, Tefâhuru sevmem. Fakat icbar ettiniz
de söylüyorum. Osmanlı Tarihi’nin pek iyi tanıdığı «Bâli Bey»
oğullarındanım!...» Bununla onlardan korkmadığımızı ve bizi hiçbir zaman
korkutamıyacaklarını anlattım. Padişahımız ve Halifemiz de «Medine’deki hukuk-u
mukaddesenizi, Zat-i Şâhânelerinden irade-i kat’iyenin gelişine kadar müdafaa
edeceğime ahd-ü peymân ederim» dedim ve bu telgrafı atabe-i seniyelerine takdim
eyledim… Kardeşlerim sizin bana ve benim size itimadım oldukça sabır ve sebat
edip düşmana boyun eğmeyeceğiz. Şerif’in “Cifir” deki oğlu Ali, karargahına
Osmanlı Bayrağı rekzetti. Bu mukaddes sancağı çadırına diken o hainler yarın
hükümetimize itaat etmek mecburiyetinde kalacaklardır. Almanlar bize; “Siz
Medine’yi müdafaa edemezsiniz, tahliye ediniz...” diye birkaç defa teklifte
bulundular. Ben bu teklifleri reddettim ve bugüne kadar Hazreti Peygamberin
mübarek kabrini siz kahramanlarla müdafaa ettim. Gerçi pek çok ümidsiz günler
geçirdik, fakat Cenabı Hakk’ın yardımı Resulünün şefaat ve ruhaniyeti sayesinde
düşmanımıza boyun eğmedik ve bundan sonrada inşallah eğmeyeceğiz. Sayiniz
meşhur olsun. Çektiğimiz zahmet ve meşakkatlerin mükafatını göreceğiz! Bununla beraber
bütün müşkülât sona ermemiştir. Vazifemiz pek mühimdir. Sabır ve sebat edip
düşmanlarımızı itaate mecbur edeceğiz. Arazi-i mukaddesede padişahımızın
hükümran hakkının devam ve bekasını temin için çalışacağız. Hatta bu uğurda
icabederse öleceğiz!.. Sizden ve benden sabr-ü sebat ve devam-ı mukavemet,
Cenâb-ı Hakk’tan hidâyet, Peygamberden şefaat!...”
Fahreddin
Paşa, hutbeyi bitirip merdivenlerden inerken alay sancaklarını gösterdi ve:
“Benim sevgili kardeşlerim!.. Şu mukaddes sancaklarımızı esir etmiyeceğiz!..” dedi…”
Fahreddin Paşa direnme
kararında ısrarcı olduğu için Medine civarında bulunan bütün mevkilerdeki
kuvvetleri Medine’ye çekerek Ravza-i Nebi’yi teslim etmemekte kararlıydı.
Mütarekenin duyulmasından sonra askerden firar edenlerin sayısının artması
hasebiyle firar eden veya teşebbüste bulunan askerlere ağır müeyyideler
uygulamaya başladı. Türklerden yana saf tutan birçok Arap Seyyidi ve
Şerif’inden altın ve yiyecek yardım talebinde bulunarak Medine de bir müddet
daha müdafaa imkanı sağlayacak bir zaman temin etmeye çalıştı. Esas gaye ise
başta İbn Suud olmak üzere hangi tarafta olduğunu belirtmeyen Arap kuvvetlerinden
oluşan bir birlik kurarak Şerif Hüseyin’in adamlarını ve İngiliz işgalcilerini
Hicaz’dan püskürtmekti.
Fahreddin Paşa’nın
İstanbul’dan aldığı emirlere itaat etmemesi İngilizleri oldukça
endişelendirmiştir. İngiltere’nin Kahire Yüksek Komiseri Wingate bu konuda
hükümetine şunu tavsiye ediyordu:
“Türk
yönetiminden daha önceki direktiflerini Fahri’ye bildiği bir şifre ile
tekrarlanması ve ona en yakın bağlaşık kumandan olan Emir Ali’ye teslimini
emretmesi istenmelidir”
İngiliz Hariciyesi
birinci sekreteri George Kidston ise bu yazıya eklediği derkenarda, Medine’de
askerî bir tedbir alınamayacağını 16’Kasım’da hükümetine bildirdi. Fahreddin
Paşa’nın İbn-i Suud’dan yardım beklediğini veya aldığını iddia ediyordu.
Gerçekten de Fahreddin Paşa, Emir İbn-i Suud’a (Bugünkü Suud-i Arabistan’ın
kurucu lideri) bir mektup yazarak yardım istemiştir. Bu mektupta Suud’un kuvvetleriyle
Medine’ye gelmesi ve beraberce Şerif Hüseyin isyanının bastırılması teklif
ediliyordu. İbn-i Suud bu mektuba verdiği cevapta, “Alman ve Avusturya
İmparatorları benim emirliğime ait hudutları tasdik etsinler, o zaman gelirim”
demiştir. Fahreddin Paşa bu mektubu yakışıksız bularak önce hizmetin
yapılmasını, sonra mükâfatın istenmesini öğütleyen bir mektup yazdı:
“Osmanlıların ecdadı
Selçuklu ordularına yardım etti, bu suretle onun düşmanını yenmesini sağladı.
Buna karşılık Selçuk hükümdarı da kendilerine Söğüt ve Domaniç yaylalarını
verdi. Sen öyle bir talepten önce bir hizmet yap ki ona istinaden padişaha arz
edip sana bir mükâfat vermesini temin edelim.”
Necd Emiri İbn Suud bu
ikinci mektuba cevap vermedi. İbn Suud her an İngilizler’den bir teklif beklediği
için elbette Türklerin yanında saf tutmayacaktı. Ancak bu mektuplaşma dahi
İngiltere’yi o kadar endişelendirdi ki, Wingate mektupların ele geçirilmesi
vazifesini Albay Basset’e vermiştir.
Fahreddin Paşa’nın
mütareke şartlarına uymaması İngiliz Hükûmeti’ni daha etkili tedbirler almaya sevketti.
İngiltere bilhassa güneyde General Allenby vasıtasıyla Babıâli’ye baskı yapmaya
çalışıyordu. İngiltere Fahreddin Paşa’nın teslim olmamasını ve mütareke
hükümlerinin uygulanmasındaki yavaşlıkları öne sürerek, İstanbul’da İtilaf
Devletleri yanlısı olabilecek Ahmet Tevfik Paşa kabinesinin kurulmasını temin
etti. İngilizlerin en büyük endişesi bir şekilde Medine teslim olmazsa burada
başlayacak olan hareketin bütün cephelere sirayet etmesi meselesiydi.
İngilizlerin İstanbul’daki
Yüksek Komiseri Calthorp tekrar Osmanlı Devleti Hariciye Nezareti’ne verdiği
notada, Medine’nin 15 Kanûn-i evvele kadar teslim olmaması durumunda
Boğazlardaki istihkamların tahrip edileceği tehdidinde bulundu. Bu nota
karşısında Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa tehdidi protesto ederek,
Fahreddin Paşa’nın isyan halinde bulunduğunu İstanbul Hükümeti’yle bir bağının
kalmadığını ifade etti.
İngilizler her ne kadar
Fahreddin Paşa’nın İstanbul hükümetinden bağımsız olarak Medine müdafaasında
ısrarcı olduğunu bilse de Devlet üzerindeki baskısına devam etmekte kararlıydı.
Yeniden Boğazlara saldırıda bulunulacağı tehdidinin yanında verilen süre içerisinde
Medine İngilizler’e teslim edilmezse Şerif Hüseyin ve emrindeki isyancıları
tutmayacak ve bütün desteği ile Medine üzerine saldırıya yollayacaklarını da
belirtmişlerdi. Söz konusu bu durum hem İstanbul’a hem de Fahreddin Paşa’ya
iletilmişti.
Fahreddin Paşa’nın
İngiliz telsizleri vasıtasıyla gelen emirlere itaat etmeyeceğinin anlaşılması
üzerine, İngiltere usulüne uygun olarak hazırlanmış bir irâdenin Medine’ye
gönderilmesini Babıâli’den istemişti. 6 Aralık 1918’de Amiral Calthorpe
tarafından iletilen bu istek yapılan görüşmeyi müteakip kabul edilmiştir.
İngiltere, gönderilecek subayın salimen ve hızlı bir şekilde Medine’ye
ulaşmasını sağlayacaktı. Bu iş için Harbiye Nazırının Yaveri Yüzbaşı Ziya Bey
seçildi. Bu subay bir destroyerle Porl Said’e, oradan da deniz uçağı ile hedefe
ulaştırılacaktı. Hükümetten yazılı emri alan yüzbaşı 9 Aralık Salı günü
İstanbul’dan İngiliz Hinti destroyeri ile İskenderiye’ye hareket etti. Diğer
yandan İngiltere Medine’nin 15 Aralık’a kadar teslim olmasını Osmanlı Hükümeti’nden
istemeye ve tehditlerini sürdürmeye devam ediyordu. Ziya Bey’in Hicaz’a en
hızlı şekilde varabilmesi için bir İngiliz kurmay yol boyunca refakat etti.
İngilizler Ziya Bey’e Fahreddin Paşa’yı ikna edemezse Boğaz’daki istihkamları
vuracakları tehdidini yol boyunca tekrarlıyordu. Ziya Bey 15 Aralık’a kadar
verilen sürenin yeterli olmayacağını belirterek 72 saat daha süre istemişti.
Yenbu’l-Bahr’den bir
İngiliz subayı refakatinde ayrılan Türk elçisi 56 saatlik deve yolculuğundan
sonra Arap kuvvetlerinin karargâhı olan Bir-i Derviş’e geldi. Burada iken
İngiliz hükümetinden 23 Aralık’a kadar müddet istemesi kabul edildi. Bir-i
Derviş’den hareketle Medine ileri mevzisi Cüleycile’ye geldi. Medine’ye
yaklaştıkça Ziya Bey’i binbir korku ve endişe sarmıştı. Bir yandan Türk
Kaplanı’nın karşısına çıkıp Medine’yi teslim et demenin korkusunu yaşıyor bir
yandan da red cevabı gelirse gerek İstanbul Hükümeti’ne ve gerekse İngilizlere
ne diyeceğini düşünüyordu. Bütün bu karmaşık duyguların hakim olduğu bir ruh
hali ile Medine-i Münnever’e gelmişti.
Ziya Bey şehre girdiği
andan itibaren Medine’de bulunan askerlere yakınlarından mektuplar ve hediyeler
dağıtmış ve yakın zamanda memleketlerine gidebileceklerini kendince
müjdelemişti. Elçinin gelişi Fahreddin Paşa’ya derhal bildirilmiş ve Paşa 19 Aralık
gecesi elçiyi kabul etmişti.
Ziya Bey Medine
Kumandanı’nın huzuruna çıkar çıkmaz Harbiye Nazırı Abdullah Paşa’nın
selamlarını ve hükümetin emrini tebliğ etmişti. Paşa henüz daha ağzını açmadan
eğer Medine’yi teslim ederse İngilizlerin de kendisine teslime karşılık elli
bin altın hediye edeceklerini belirtmişti. Fahreddin Paşa da ne olursa olsun emre
uymayacağını daha ilk dakikalarda elçiye söyleyerek sabaha kadar sürecek
hummalı tartışmanın fitilini ateşlemişti.
O gece Ziya Bey Medine
teslim edilmezse başta Boğazlar olmak üzere vatana gelebilecek zararları
Fahreddin Paşa’ya sıralamıştı. Fahreddin Paşa ise bu sözde endişeleri samimi
bulmamış, mütarekeyi kabul etmenin zararın bizzat kendisi olduğunu düşünerek
elçiye kendi nazarından vaziyeti anlatmıştı. Lakin ne Ziya Bey kendi dediğinden
dönmüş ne de Fahreddin Paşa Medine’nin müdafaasından vazgeçmişti.
Görüşmelerin sonunda Fahreddin
Paşa, Ziya Bey vasıtası ile gönderilmek
üzere İstanbul Hükümetine bir mektup yazmıştı. Mektupta Fahreddin Paşa her ne
kadar Padişah emri olmadan Medine’yi teslim etmeyeceğini belirtse de aslında
hem padişaha hem de hükümetteki yetkili mercilere Medine’nin neden teslim
edilmemesi gerektiğini anlatmaya çalışmıştı. Paşa, İstanbul’a yazdığı cevapta,
Medine Kalesi’nin herhangi kaleye benzemediğini, şehrin kutsiyeti hasebiyle
‘Hilafet’ sıfatının mesnedini teşkil ettiğini ve asırlardan beri ‘Halife’ ve
‘Hakan’ namına muhafaza ve müdafaa olunan Makam-ı Mukaddes’in tahliye ve
teslimi için ancak İrade-yi Seniye’ye itaat edilebileceğini ve başka şekilde
hiçbir emri kabul edemeyeceğini bildirmiştir. Fahrettin Paşa, Ziya Bey’e
şunları söylemiştir:
“Burası yalnız bir kale değil Medine’dir.
Kucağında Peygamberin mukaddes türbesini taşıyan Medine-i Münevvere’dir. Onu
İslam Halifesine, yüksek efendilerine karşı isyan eden küçük bir haydut
şebekesine veya bir İngiliz yüzbaşısına teslim edemem”
“YÂ RESÛLALLAH, BEN SENİ
BIRAKAMAM!”
“Fahreddin
Paşa'nın son savunma hattı Kutsal Türbe olacaktır. Oraya büyük ölçüde mühimmat
ve iaşe topladı. Ravza-i Mutahhara'da açtığı bir kuyu ile de su problemini
halletmiştir. Medine'yi asilere teslim etmektense, cephanenin üzerine oturarak
Türbe'yi havaya uçurmak kararındadır.”
Yüzbaşı Ziya Bey’in Harbiye Nezaretine
Yazdığı Mketuptan Bir Madde
Fahreddin Paşa askeri
terbiye ile yetişmiş ve bu terbiyeye uymakta titizlik gösteren bir kumandandı.
Bu yüzden her ne kadar Medine’yi teslim etmemekte kararlı da olsa Harbiye Nezareti’nden
gelen emirleri aktarmak için karargahındaki kıdemli subayları topladı. Onlara
Harbiye Nazırı’nın emrini okuyarak kutsal şehri ancak Halifenin iradesi olmadan
ve Meclis-i Mebusan tarafından tasdik edilmedikçe teslim etmeyeceğini söyledi,
ayrıca teslim olunsa dahi Yenbu’ya kadar giderken, bedevilerin saldıracağı
endişesini belirtti. Toplantıdaki subayların çoğu müsbet veya menfi bir fikir
beyan etmediler, yalnız Erkan-ı Harp Reisi vekili Kaymakam Emin Bey, Hükümetin
verdiği emri uygulamanın zor olmakla beraber, içinde bulunulan zorluklar,
gıdasızlık ve ilaçsızlık yüzünden günde 150 kişinin öldüğünü açıkladı. Bu
şartlarda bir an evvel hükümetin emrine uyulması gerekiyordu. Ayrıca meşrutî
bir idarede emirler doğrudan doğruya hükümetten geldiğinden, padişahın
iradesine gerek olmadığını söyleyerek, mütarekeye uyulmasını teklif etti.
Fahreddin Paşa, toplantıyı müteakip ilk iş olarak Emin Bey’i vazifesinden
uzaklaştırdı. Kıtalara yayınladığı tamimde ise, birlik olunması çağrısında
bulunarak, İstanbul ile haberleşilmeye çalışıldığını, günlük yiyeceklerin
artırıldığını söylüyordu ve sabredilmesini tavsiye ediyordu.
Vazifesinden
uzaklaştırılan Emin Bey Medine’deki birlikleri Fahreddin Paşa’ya isyan etmesi
yönünde kışkırtmak üzere faaliyetlere girişmişti. Gerek kıdemli subaylar ve
gerekse de askerler arasında fikir ayrılıkları başlamıştı. Fahreddin Paşa
vaziyetin kötüye gittiğini fark ettiğinden “Mehmetçik” hitabının ilk defa
semalarda yankılanacağı o meşhur hutbesini irad etme kararı aldı. Ancak bu şekilde
içinde bulunulan vaziyetin anlaşılabileceğini düşünüyordu.
O haftanın Cuma günü
geldiğinde her bölükten seçilmiş 15 er ve birer subayı Harem-i Şerif’e davet
etmişti. Namazdan sonra ağır ağır kalkarak Ravza-i Mutahhara’nın önünde
kendinden geçmiş şekilde bir müddet dua ettikten sonra, büyük bir al sancağı
göğsüne dolayarak metin adımlarla, sessizce minbere çıktı. 1300 sene önce bir
İslam devleti kurmak ve tekrar dönüp Mekke’yi müşriklerin elinden almak için
Medine’ye hicret ederken “Karısını dul çocuklarını yetim bırakmak isteyen
ardımdan gelsin” diyen Hz. Ömer’in bütün o heybetini üzerine toplamış bir
vaziyette Muhammed ümmeti’nin ikinci hicretinden hemen önceki son Hutbeyi
münevver olan Medine’den çıkarılmadan önceki son hutbeyi Hz Peygamber’in hutbe
makamından irad edecekti. Rasul-i Ekrem’in
Hz. Ömer’i kast ederek söylediği “Allah Teâla, hakkı Ömer’in diline ve
kalbine koymuştur.” sözü 1300 sene sonra yine aynı yerde Medine’ de bir başka
Ömer’in (Ömer Fahreddin Paşa’nın) dilinde ve kalbinde tebarüz edecekti. Herkes
tarihî bir gün yaşamakta olduğunun farkında, adeta nefes almayarak bekliyordu.
Birden gök gürültüsünü andıran bir gürleyişle Fahreddin Paşa’nın sesi duyuldu…
Fakat devam edemedi, bir an geldi ki ağlıyordu, sesi masum çocukların ağlamadan
evvelki hâlini hatırlatıyordu. Söze Hazret-i Peygamberimiz’in (s.a.s) hitabıyla
başlamıştı:
“Ey
nass!... Size bin üç yüz yıl bu kubbeleri çınlatan İlahî mukaddes sesiyle hitab
ediyorum. Ve mübarek kabrinde hayy olan Peygamber-i zişanımız Hazret-i Muhammed
(sallallahu aleyhi vesellem) huzurunda ahd-i Peyman ederek diyorum ki biz ne
kadar kuvvetler karşısında bulunursak bulunalım Allahu Teala’nın izni ve
Resul-i Ekrem’in şefaati ile zerre kadar fütur getirmeden mukaddes bildiğimiz
mücadelemize devam edeceğiz.
İngiliz
altınlarına karşılık, İslâm kanı dökmekten zevk alan karşımızdakiler Medine’nin
Suriye ile tek bağlantı yolu olan demiryolunu muhtelif yerlerden kestikten
sonra bedevilerin şehre erzak getirmelerini men ile Medine’yi cebren
alacaklarından bahisle şimdiden teslim olmamızı teklif ediyorlar.
Ey
nass!.. Malumunuz olsun ki şeci ve kahraman askerlerim, bütün İslâm’ın sırtını
dayadığı yer, manevî gücünün desteği, Hilafetin gözbebeği olan Medine’yi son
fişeğine, son damla kanına, son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya
memurdur. Buna Müslümanca, askerce azmetmiştir. Bu asker Medine’nin enkazı ve
nihayet Ravza-i Mutahhara’nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten dokunmuş bir
kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet
Mescid-i Saadet minareleri ile yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır!..
Allahu Teala bizimle beraberdir. Şefaatçimiz O’nun Resulü Peygamberimiz
Efendimiz’dir. Ey bütün tarihi eşsiz kahramanlıklar, şan ve şerefle dolu Türk
ordusunun yiğit zabitleri! Ey her cenkte cihanı tir tir titretmiş, asla kimseye
boyun eğmeyerek daima namus ve din borcunu kanıyla ödemiş şeci MEHMETÇİKLERİM!
Kardeşlerim,
evlatlarım, gelin hep beraber Allah’ın ve işte huzurunda huşu ve vecd içinde
gözyaşları döktüğümüz Peygamber’inin karşısında hep beraber, aynı yemini tekrar
edelim ve diyelim ki, YÂ RESÛLALLAH, BİZ SENİ BIRAKAMAYIZ!.. YÂ RESÛLALLAH, BEN
SENİ BIRAKAMAM!..”
Yazımın bu kısmında devam
edebilmek için sükunete kavuşabilmek adına bir müddet beklediğmi siz
okuyucularla paylaşmaktan geri durmayacağım. O gün Fahreddin Paşa ve
Mehmetçiğin gözlerinden bugünse bendenizin gözünden damlayan göz yaşları
acziyetimizin bir göstergesi değildir. Türk topraklarının, İslam topraklarının
ve Muhammed Ümmeti’nin geldiği hali gören her Türk’ün gözünden damlayan
yaşların, şehitlerimizin kanıyla sulanan hatta sıksan şüheda fışkaracak olan
bir toprağa düştüğü unutulmasın. Bizim gözyaşlarımızın her bir damlasını şüheda
kanıyla sulanmış toprağa kavuşturan her bir melek Esma-i Celile’den “Ya
Müntekim” ism-i şerifin zikri ile taşır. Dünya Sisteminden alacağımız intikamın
gününü bekliyoruz. O gün Dünya Sisteminin lordları İnglizlerdi. Bugünkü adı,
tebellür etmiş hali Amerikan Medeniyeti’dir. Belasını biz Türklerin elinden
bulmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyoruz.
“Bekleyin! Şüphesiz biz
de beklemekteyiz.” Hud/122
Fahreddin Paşa hutbede bu
sözleri Mehmetçiğe naklettikten sonra teslim olmaktan başka çare kalmazsa
yapılacak son hamlenin ne olacağını da tek tek anlatmıştı. Bu hamlenin ne
olduğunu Naci Kıcıman’dan aktaralım:
“Müdafaadan
ümit kestiğimiz en son dakikada bütün silâh arkadaşları abdest alıp «Harem-i
Şerif» Bahçesi’nde ve etrafında toplanacak vazife-i diniye ve vataniyesini bihakkın
ifa ettiğine Allah ve Peygamberi şâhid tutacak, minarelerden salat-ü selâmlar,
etraftan tekbir ve tehlil okunacak, Hak Teâlâ’dan ihsan, Resül-ü Ekreminden
şefaat dilenecek, bütün bu merâsim-i diniyyenin sonunda mevki muzıkası «Osmanlı
Marşını» terennüme başlayacak. Paşa tabancasını çekip Harem-i Şerif’in
bahçesinde yığılı cephaneyi ateşleyecek ve bütün kuvve-yi seferiyye kılıçlarını
düşmana teslim etmektense mavzer kurşunları, top mermileri, bomba infilâkleri
arasında dumanlara karışarak Alsancak’a sarılarak semâya çıkacak. O hiç yere
düşmeyen ve hattâ hiç eğilmeyen mukaddes bayrağı yâdellerde örselenmiş
görmektense, cennetteki meleklere, hûrilere, esna-yı ibadette nâmahreme karşı
saçlarını siper etmek üzere başörtüsü makamında hediye edilecekti.”
Fahreddin Paşa Ravza-i
Nebi’yi İngilizler’e teslim etmektense havaya uçurmayı göze almıştı. Paşa’nın
bu tutumu bana Maraş’ın müdafasında Kınalızade Zeki Bey’in Maraş’ı Ermeni ve
Fransız gavurlarına teslim etmektense bütün evleri yakmayı teklif etmesini hatırlattı.
Maraş’ta birçok ev içerisinde Fransız ve Ermeni askerlerinin bulunduğu halde
yakılmıştı. Hatta bazılarının kendi hane halkı içindeyken bile ateşe verildiği
vakidir. Bu da yine tıpkı İstanbul’dan ümit tamamen kesilecek olursa Ayasofya
Camiinin havaya uçurulması kararının alınması gibidir. Memleketin birçok
yerinde birbirlerinden habersizce alınan bu benzer kararlar Türklerin
tasavvurunda vatan dediğimiz şeyin taştan topraktan maldan ve mülkten hatta
sevdiğimiz insanlardan oluşan bir şey olmadığının; Vatan dediğimiz yerin
Müslümanların hakim millet olarak bulunduğu ve bunun muhafazası uğrunda
ölündüğü yer olduğunun göstergesidir.
Canını, sevdiklerini, malını mülkünü hatta bütün varlığını feda etmeyi göze
aldığın yerde Vatanından cüda olma endişesi duymanın başka izahatı olmaz.
Merhum Mehmet Akif’in İstiklal Marşımızda kaleme aldığı bu husus yazılmak için
yazılmış bir mısra değildir. İstiklal Harbi boyunca Türklerin hayata, dünyaya
ve ölüme bakışının bir hulâsâtü’l-hulâsasıdır:
“Canı,
cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin
tek vatanımdan beni dünyada cüda.”
“BEN GİTMİYORUM, ZORLA
GÖTÜRÜYORLAR. ŞAHİT OLUN MEDİNE SOKAKLARI. YOLLAR, SOKAKLAR ŞAHİTTİR. PEYGAMBER
EFENDİMİZ (S.A.V.) ŞAHİTTİR. BEN GİTMİYORUM ZORLA GÖTÜRÜYORLAR.”
Ziya Bey, Fahreddin
Paşa’nın bu hutbesinden sonra Medine’deki bu durumu İstanbul Hükümetine
bildirme kararı aldı. 2 Ocak’ta Harbiye Nezareti’ne Yenbu’dan mahrem bir mektup
yazdı. Bu mektup 14 Ocak 1919’da İstanbul’a ulaşmıştır. Yazılan mektupta
meseleler birkaç madde halinde şu şekilde sıralanmıştır:
1- Fahreddin Paşa
kendisine irade gönderilse bile bütün askerleri ve silahlarıyla birlikte
İstanbul'a dönmesine müsaade edilmez ise Medine'yi terk etmeyecektir.
2- Medine'de altı ay veya
bir yıl yetecek kadar gıda maddesi ve iki-üç yıl yetecek mühimmat
bulunmaktadır.
3- Askerler tamamen
bitkindir. Günde 80 gr. un, bir miktar hurma, pirinç ve bazen az miktarda et
verilmektedir. Askerler iklim ve hastalık yüzünden savaşacak durumda değildir.
Askerlerin çoğu İspanyol gribinden muzdariptir. Hastaneler tamamen doludur.
4- Medine'de askerleri
ayakta tutan kumandanın büyük bir avantajla kullandığı kuvvet Peygamberin
yakınlığından husule gelen yüksek dinî güçtür.
5- Fahreddin Paşa'nın son
savunma hattı Kutsal Türbe olacaktır. Oraya büyük ölçüde mühimmat ve iaşe
topladı. Ravza-i Mutahhara'da açtığı bir kuyu ile de su problemini
halletmiştir. Medine'yi asilere teslim etmektense, cephanenin üzerine oturarak
Türbe'yi havaya uçurmak kararındadır.
6- Fahreddin Paşa çok
dindar bir insandır. Medine ve mukaddes türbe kelimeleri dudaklarından
dökülürken, gözlerinden yaşlar boşanıyor. Ona nazikâne davranmalıdır…
Ziya Bey’den Medine’nin
teslim edilmeyeceğini öğrenen Wingate bu haberi 23 Aralık’ta hükümetine
bildirdi. İngiltere, Türk Hükümetinin iyi niyetinden şüphelenmeye başladı.
Hicaz’a askerî bir hareket yapmaya çekindiğinden, Fahreddin Paşa’ya tekrar bir
elçi gönderme kararını aldı. Bu yeni elçi yüksek rütbeli bir Türk subayı
olacak, gerekirse Fahreddin Paşa’nın yerini alacaktı. Beraberinde padişahın
iradesini de götürecekti. Gönderilecek mektup General Calthorpe tarafından
kontrol edilecekti.
İngilizler yeni bir elçi
gönderilmesine karar vermekle beraber bu elçilerin gidip gelmesinin manasız
olduğunu düşünüyorlardı. Aslında verilen süre de dolduğundan, Hicaz’da “savaş
hali” de başlamıştı. Onlara göre, Türk Hükümeti sorumluluklarından kaçıyordu.
26 Aralık’ta yeni elçi
gönderilme isteği Osmanlı Hükûmeti’ne bildirildi. İngiltere’nin baskısı
hükümeti harekete geçirdi. Bunun üzerine sabık Hicaz Fırkası Kumandanı Miralay
Ahmed Lütfi Bey yeni elçi olarak tespit edildi. Her ihtimale karşı da Fahreddin
Paşa yerine Hicaz Kuvve-i Seferiyyesi Kumandanlığı’na tayin edildi. Ahmed
Bey’in yanına bazı nasihatlerde bulunmak üzere Adliye Nazırı Haydar Molla da
dâhil edildi. Oluşturulan bu elçilik heyeti hızlı bir savaş gemisiyle Yenbu’ya
gönderildi. Heyetin içinde Hicaz’ın tesliminin şer’an bir beis olmayacağını
belirtmek ve bildirmek üzere fetvaya hazır hocalar da vardı. Haydar Molla’nın
nasihatleri de zaten bu yönde olacaktı. Devletin her zaman için yapacağı gayri
meşru işlere fetva verecek hocaları olmuştur ve halen de olmaktadır. Yeter ki
para ve makam konusunda tatmin edilsinler.
Fahreddin Paşa hiçbir
şekilde teslim olmayı düşünmemesine rağmen, gönderilen elçilik heyetlerinin
etkisiyle iaşe yetersizliği, hastalıklar yüzünden yorgun düşmüş askerde yavaş
yavaş muhalefet oluşmasına neden olmuştur. Muhalefetin başını Erkan-ı Harbiye
Reis-i Vekili Kaim-i makam Emin Bey çekiyordu. Emin Bey bunu yalnızca kendi inisiyatifiyle
değil aynı zamanda mütareke sonrası yeni Harbiye Nazırı olan Cevat Paşa’nın
emriyle yapıyordu. Emirde Fahreddin Paşa’nın, teslim emrini dinlemezse âsi
sayılarak, yakalanıp teslim edilmesi ve bu emre uymayanların da âsi sayılacağının
birlik komutan ve subaylarına duyurulması ve bu emre göre gereğinin yapılması
ibareleri yer alıyordu. Emin Bey Fahreddin Paşa’yı yakalayıp teslim
edilebilmesi için kendi yanında saf tutacak asker ve kıdemli subayları
kışkırtma gayretindeydi. Nitekim muhalifler 27 Kanûn-i Evvel 1918 tarihinde bir
toplantı yaparak, Fahreddin Paşa’ya yönelik bir isyan planı yaptılar. Plana
göre 42. ve 52. Alaylardan gelecek kuvvetlerle Fahreddin Paşa’nın karargahı
basılarak emir ve kumanda salahiyeti elinden alınacaktı. Aynı toplantıda
Heyet-i Merkezi imzasıyla bir beyanname hazırlanarak 28 Kanûn-i Evvel’de
dağıtılan beyanname şöyle idi:
“Hicaz Kuvve-i Seferiyesi’nden başka bütün
dünya iki aydır Sulh halindedir. Memleketimiz için yapılan Sulh, Teşrin-i evvel
ayının otuz birinci günü imzalandı. Evet, bize nazaran “sulh” diyoruz. Halbuki
onun ismi “mütarekedir.” Bizim için tamamiyle bir “sulhname”dir. Evet, sulh
diyoruz, bu mütarekenameye nazaran bütün ordularımız efradı kamilen terhis
edildi. Yalnız hazeri ve pek küçük bir kuvvet silah altında bırakıldı. Irak,
Suriye, Hicaz, Asir, Yemen tamamı ile bizden ayrıldı. Dersaadet’ten gelip avdet
eden Topçu Yüzbaşısı Ziya Bey vasıtasıyla gönderdiği vesaike itaat etmeyen
yalnız Hicaz Kuvve-i Seferiyyesi Kumandanı ile birkaç dalkavuğu kaldı. O
beyinsizlerde iyice kanidirler ki iş olup bittikten sonra burada ölmek, her
veçhile beyhudedir ve cinayettir. Mütakere ahkamınca donanmamız muvakkaten
itilaf’a teslim edildi. İtilaf Donanması Dolmabahçe önünde yatıyor. İtilaf
kuvvetleri Boğazları, İstanbul’u işgal etti... Netice maksatsızdır. Burada
açlıktan öleceğiz! Niçin ve hangi maksatla.....”
Evet mütareke imzalandıktan
hemen sonra o vakitler mütareke emrine itaat etmeyen ve fiilen karşılık veren
Fahreddin Paşa ve yanında bulunan subaylar ve erattı. Fahreddin Paşa mütarekeye
karşı direnirken henüz Maraş’ta ilk kurşun sıkılmamış, Adana’da düşman
kovalanmamış, Antep ve Urfa’da mücadele verilmemişti. Türk topraklarında ilk
kurşun Muhammed Ümmetinin anavatanında İslam Devleti’nin ilk kurulduğu yerde
Medine’de atılıyordu.
Fahreddin Paşa’ya karşı
ayaklanma kararı alanlar bu beyannamenin Paşa’nın eline geçmesiyle, Emin Bey
başta olmak üzere 31 Kanûn-i Evvel’de Uyun İstasyonu’nda toplanmışlardı. Burada
verilen karar gereğince, müdafiileri kumandana karşı cesaretlendirmek, sağ
kalma kudreti olmayan on dört bin insanı kurtarmak ve hükümetin emirlerini bir
an önce yerine getirmek maksadıyla, 52. Alaya bağlı 2. bölük ile birlikte
Bi’r-i Derviş’teki Emir Ali karargahına sığındılar. Emin Bey, kumandan ve ona
inanan beş-on kişinin geride kaldığını Harbiye Nezaretine bildirdi. Nihayet 4
Kanûn-i sâni 1919 tarihinde Miralay Necib, Miralay Abdurrahman, Kaymakam Sabri
ve Baştabib vekili Yüzbaşı Kemal Beylerden teşekkür eder bir heyet Bi’r-i Derviş’te
İngiliz Yüzbaşısı Garland ile teslim görüşmesi yapmak üzere harekete geçti. Bu
heyeti Bi’r-i Derviş’de Şerif Ali ve Şerif Abdullah karşıladı. Hemen
görüşmelere başlandı. 6 Kanûn-i Sâniye kadar devam eden görüşmeler anlaşma ile
sonuçlandı. 7 Kanûn-i Sâni’de Mondros Mütarekesi’nin 16. Maddesine göre; Haşimi
Hükümeti adına Emir Ali, İtilaf devletleri adına Yüzbaşı Garland ve Hicaz
Kuvve-i Seferiyyesi Heyeti arasında Medine’nin tahliyesi ile ilgili bir
şartname imzalandı.
Hicaz’ın teslimi artık
resmi bir vesika ile sağlanmıştı. Geriye yalnızca Fahreddin Paşa’yı Ravza-i
Nebi’yi havaya uçurmadan önce tevkif etmek kalıyordu. Medine’yi ar etmeksizin
gavura teslim edenler ile İngilizler arasında gerçekleşen bu toplantıyı ve
Fahreddin Paşa’nın tevkif edilmesini Türk Kaplanı’nın bizzat kendi
hatıratlarından aktaralım:
“…Bu
dört kişinin âsilerin karargâhında iken ‘kendi beynlerinde (aralarında)’ bir ahitname
yapıp imza ve teati eylemiş olduklarını ve bunun mantûkunca şayet ben
Medine’den çıkıp gitmezsem beni tutup âsilere teslim edeceklerini, ümera ve
zabitanın Necib Bey’i kumandan tanımış olduklarını haber aldım. Artık benim
için Medine-i Münevvere Kalesi’nde son ilticagâh olarak kararlaştırmış olduğum
Harem-i Şerif’ten başka emin bir yer kalmamıştı. Kaymakam Tevfik Bey’in el-Ula’dan
gelip yetişmesi için de iki-üç gün daha lazımdı. Bu zamanı kazanırım
hülyasıyla, Harem-i Şerif’e gittim ve İspanyol nezlesinden yeni kurtulduğum ve
sol bacağımda patlayan damarın ıztırabatından pek yorulduğum cihetle, biraz
istirahate muhtaç olduğumu söyleyerek Harem-i Şerif’te bir odaya girip yattım.
Necib Bey, derhâl Harem-i Şerif’i jandarmadan nöbetçilerin nezareti altına
koymuş. Beni hapsettiğini, bir emr-i yevmi ile kıtaata ilan etmiş ve erkân-ı
harbiyemden rey ve emir almak üzere yanıma gelmek isteyenleri men etmiş.
Geceleyin yedi-sekiz kişiden mürekkep bir heyet-i sıhhiye, mumaileyhin emriyle
odama gelerek beni muayene etmek istedi. Reis, operatör Fuad Bey idi. Biraz
istirahate muhtaç olduğumu başka bir rahatsızlığım olmadığını söyledim, avdet
ettiler. Sabahleyin henüz yatağımda idim. Jandarma Kumandanı Yüzbaşı Muhyiddin
Efendi, odamın kapısından yaverime, Necib Bey’in görüşmek üzere gelmiş olduğunu
haber verdi. Müsaade ettim. Necib Bey içeriye girince yatağımın yanına çöküp
dizlerimi, ayaklarımı ve mumaileyhin arkasından odaya giren zabitandan birkaçı
(bunlardan Topoğraf Binbaşı Hafız İsmail ve Menzil İdare Reisi Binbaşı Nuri’yi
hatırlıyorum.) ellerimi öpmeye başladılar. Harem-i Şerif’ten çıkmaklığımı
kemal-i tazarru (yakarış) ile niyaz ediyorlardı. Odaya giren zabitandan birkaçı
da (Menzil Müfettişi Abdurrahman Bey’i, Topçu Kumandanı Binbaşı Tevfik
Efendi’yi hatırlıyorum) duvarda ve yastığımın altında bulunan silahlarımı
dışarıya veriyorlardı. Beni yalvararak, aynı zamanda zorlayarak yatağımdan
kaldırmaya çalışan zabitanın ellerinden kurtulmak üzere silkindim. Bu sırada
Abdurrahman Bey, ‘Bitti bitti!’ dedi. Meğer silahlarımın alındığını, korkacak
bir şey kalmadığını arkadaşlarına anlatmak istiyormuş. Bunun üzerine kapıdan
dört jandarma girdi. Tatlı tatlı yanıma sokuldular. İkisi bir bileğimden diğer
ikisi de öbür bileğimden yakaladılar. Deminden beri dizlerimi, ayaklarımı,
ellerimi öperek yalvaran fakat bu perde altında ellerimi, kollarımı ellerine
geçirmiş olan zabitanın niyazları artık nihayetlendi. Söylendim. Yüzlerine
tükürdüm. Fakat artık yatağımdan kaldırılıyor ve odadan ceketsiz, başı açık,
yalınayak çıkarılıyordum. Tevbih ve tekdirim (azar ve paylamam) üzerine
kalpağımı, ceketimi getirdiler. Odanın dışarısında giydirdiler. Merdivenden
aşağı indirdiler. Harem-i Şerif avlusuna çıkarıldığım zaman, tüfenklerine süngü
takmış 30-40 kadar jandarmanın, Kuvve-i Seferiye İdare Reisi Bağdatlı Sabri
Bey’in kumandası altında (şayet silahla müdafaa-i şeref ve haysiyete vakit
bulursam) beni süngü ile Harem-i Şerif’ten çıkarmak üzere emre muntazır
bulunduklarını gördüm. Onlara da tükürdüm ve lanet okudum. Fakat yine
yürütülüyordum. (Beni Harem-i Şerif’te bastırdıkları sırada yaverim de bir
tarafta sıkıştırılıp, tutulmuş ve gece nöbetinden dolayı sabahleyin henüz
uyumakta bulunan emir zabitim gözlerine kum atılıp bastırılarak hareketten men
edilmiş. Ve emirberler sabahleyin vakadan evvel birer birer dışarıya çıktıkça,
yakalanıp hapis olunmuş.) Babürrahme’ye yaklaştığım zaman şebeke-i Resulullah’a
son bir defa daha yüz sürmeyi arzu eyledimse de Necib Bey, ‘Uzaktan Fatiha’
dedi ve duanın, Fatiha’nın uzadığını görünce de ‘Bu kadar yeter! Buyurun!’
diyerek jandarmalara hareket işaretini verdi. Babürrahme’den çıkarıldım. Menaha
Meydanı’nda Bâbü’l- Mısri önüne getirildim. Otomobilime bindirildim. Yanıma
Kaymakam Sabri Bey, önüme bir jandarma yüzbaşısı, şoförün yanına da bir
jandarma çavuşu bindirildi ve otomobil Necib Bey’in emriyle hareket etti. Ve
beni âsilerin ordugâhına, Bi’r-i Derviş’e götürdü…”
Fahreddin Paşa
götürülmeden hemen önce kılıcını düşmana teslim etmemek için Rasul-i Ekrem’in
türbesinin başına bırakmıştır. Hıristiyan takvimine göre 10 Ocak 1919 tarihinde
bir Cuma gününün sabahında Fahreddin Paşa Medine’den çıkarılmıştır. Bu tarih
Türk’ün dört yüz senedir elinde olan Hicaz bölgesinin elden çıktığı ve aynı
zamanda üç yıldır devam eden Hicaz müdafaasının da bittiği tarihtir.
Günlerden Cuma olması
hasebiyle Türk hadimi olduğu Medine’nin son Cuma namazı kılındı. Gözler her
Cuma olduğu gibi Bâbu’t-Tevbe önünde Fahreddin Paşa’yı aradı, fakat bulamadı. O
sırada yaşanan hüzünlü hal Naci Kıcıman tarafından şöyle aktarılmıştır:
“Hatip, ağır ağır
Minber-i Saadet’e çıkmış, hutbe okunmağa başlamıştı. Münacaat kısmında sıra
«Halife-yi Rûyi- Zemîn» ve askerine nusratler tazarrû ve niyâz ederken tahammül
edemedi, ağlamağa başladı. Hatiple beraber binlerce asker de ağlıyordu.
Ağlamamak gayri mümkün, fakat ağlamak da gayri kâfi idi. Gözyaşları seller gibi
aksa bile müdafaa tarihine sürülen lekeyi temizlemek kabil değildi. Hatip,
heyecanından hutbesini tamamlamaya muvaffak olamadı. Bîhûş bir halde
merdivenlerden indi. Minber-i Saadet’in gümüş anahtarlı kapısı Türkler için
belki son defa olmak üzere ve belki de muvakkaten kapanmıştı”
Fahreddin Paşa'nın
Medine'den çıkarılmasını takiben Şerif Hüseyin İngilizler’in kendisiyle işinin
bittiğini bilmeden İngiliz Kralına teşekkürlerini içeren bir telgraf çekmişti:
"Britanya
Majesteleri Kral ve İmparator’a:
Fahri
teslim oldu. Her şeyini Büyük Britanya'nın lütfuna borçlu olan Araplar, şu anda
tam bağımsızlıklarına eksiksiz bir şekilde kavuşmuşlardır ve bu vesileyle
Majestelerine en samimi tebriklerimi sunar; Tanrı'dan, Majestelerine refah ve
bereket ihsan etmesini niyaz ederim.”
Tarihler 13 Ocak’ı
gösterdiğinde Şerif Abdullah Medine’ye giriş yapmıştı. Teslim hadisesinden
sonra Medine’deki işlerle Şerif Abdullah ilgilenmişti. Şerif Abdullah’la
beraber şehre giren bedeviler bütün bir Medine’yi yağmalama telaşına
kapılmışlardı. Fahreddin Paşa’nın bütün o savaş şartlarına rağmen Türkleri
desteklesin veya desteklemesin canlarını ve mallarını muhafaza ettiği Medine
sakinlerinin evleri 12 gün boyunca yağmalandı. Medine savunmasında karşılıklı
çatışma altında kalmak istemeyen ve şehri geçici olarak terk eden Medine
halkının Fahreddin Paşa tarafından kilitlenerek muhafaza altına alınan 5 bine
yakın evi yağmacılar tarafından kilitleri kırılarak yağmalanmıştı. Evlerin
sadece sekizde biri yağmalanmaktan kurtulabilmişti. Hiçbir düzen olmayan bu takribi
1 aylık süre içerisinde Medine’nin hali içler acısıydı. Fahreddin Paşa’nın
kutsal emanetleri İstanbul’a götürmesini hırsızlıkla yaftalayan Birleşik Arap
Emirlikleri Dışişleri Bakanı Zayed'in dedeleri de muhtemelen bu yağmacıların
içindedir.
Daha sonra idare Emir
Ali’ye devredildi. Hükümet-i Hâşimiye’nin veliahdı Şerif Ali, 2 Şubat 1919
Pazartesi günü sabah saatlerinde hususi bir merasimle Medine’ye geldi. Şerif
Ali bir zafer gösterisi olarak Fahreddin Paşa’nın oturduğu eve yerleşti.
Medine’yi ve Merkad-i Risalet’i binlerce zorluk içinde müdafaa edenler, tel
örgülerin arkasına doldurulurken; Türk sancakları Medine-i Münevvere
surlarından indiriliyor, Hükümet-i Hâşimiye’nin kırmızı, siyah, yeşil ve beyaz
renkli bandırası hususi bir merasimle göndere çekiliyordu.
Bu bayrak Hicaz
cephesinde görevlendirilen İngilizlerden birisi olan aynı zamanda Sykes Picot
anlaşmasında İngilizleri temsil eden diplomat Sir Mark Sykes tarafından
tasarlanmıştır. Mark Sykes aynı zamanda tabiri caizse Osmanlı uzmanı olarak anılmaktadır.
Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan ve Müslüman olan, etnik köken olarak da
Arap ve Kürt olan Müslümanları Türklerden koparabilmek adına çalışmalar yapmış bütün
Kürt ve Arap aşiretlerinin listesini çıkarmıştır. Bu adam tarafından düzenlenmiş
olan üç parçalı Frenk bayraklarını andıran bayraklar bugün bütün Arap
devletleri tarafından benimsenmiştir. İngilizlerin desteği ile kurabildikleri
devletlerinin bayrakları da hiç şüphesiz İngiliz mahsulü olacaktı. Son
zamanlarda Gazze’de yaşanan olaylar nedeniyle İslam Davasının mukaddes bir
alemi gibi ellerde dolaştırılan ve yakalara rozet yaptırılan Filistin Bayrağı
da yine aynı adamın yani dolayısıyla İngilizlerin mahsulüdür. Filistin Cephesi
ile alakalı yazmağa niyetlendiğim bir başka yazıda bu meseleleri de etraflıca
incelemeyi düşünüyorum.
Medine müdafaasının sona
ermesinin ardından Türklerin Hicaz’dan ayrılması da tam bir matem havası içinde
geçmiştir. Askerler şehirden ayrılmadan önce son defa Harem-i Şerif’i ziyaret
ederek Ravza-i Mutahhara’da dualar ediyor, veda ziyareti yapıyorlardı. Bu
ayrılışlardan sonra Medine’de sadece bir Türk şehitliği kalacaktı. Bu arada
Medine’de kalarak aylarca süren muhasaranın her türlü sıkıntısını çeken, açlığa
dahi katlanan yerli Araplar ise yaşananlardan dolayı son derece üzgün
ağlıyorlardı. 26 Şubat 1919’da Hicaz müdafilerinin son kafilesi el-Mübarek’ten
hareket ederek Yenbu’l-Bahr’e gelmiş ve 28 Şubat’ta Hicaz toprağıyla vedalaşmak
suretiyle bütün kıt’alar vapurlara bindirilmişti. Türk askerleri Hicaz’dan
ayrılırken sahilde, Frenk bayraklarını andıran o dört renkli bandıra gözlerine
çarpıyor ve hilalsiz olması ruhlarını bir kat daha incitiyordu. Kandemir, bu
manzarayı şöyle aktarmıştır:
“Harpten
önce şu binaların üstünde gözleri okşayarak şan ve şerefle dalgalanan
ayyıldızlı bayrak yerinde siyah, yeşil, beyaz ve kırmızı renkli solgun ve küçük
boyda Haşimi bayraklarının sallandığını görür gibi oluyoruz. Fakat limandaki
gemilerle, daha ötelerdeki askerî binalar ve telsiz istasyonu gibi yerlerde
sıra sıra görülen bayraklar, hep İngiliz ve Fransız gibi yabancı devletlerin
rengini taşıyor. Her tarafa hâkim görünen bu renkler Yenbu’a bir sömürge havası
veriyor.”
Türk askerlerini Yenbu’da
limanda bekleyen vapura aktarmak üzere bir İngiliz binbaşısı karşılamıştı. Türkler
Hicaz için ilk olarak Haremeyn’i Portekiz saldırılarına karşı korumak maksadıyla
harekete geçmişlerdi. Ve dört yüz yıl sonra Hicaz’dan Şerif Hüseyin bir yana,
yine bir Avrupalı güçle, İngilizlerle savaşarak ayrılmak zorunda kalmışlardı.
Fahreddin Paşa 10 Ocak’ta
tutuklanmasının akabinde 27 Ocak 1919’da Mısır’a, 5 Ağustos 1919’da da Malta’ya
sürgün edilmiştir. Paşa’nın bu sürgünü esnasında İstanbul’da kurulan Nemrut
Mustafa Paşa divanında yapılan gıyabi yargılamada da idama mahkûm edilmişti.
Medine’de başlamış olan İstiklal Harbi Anadolu topraklarında da devam
ettiğinden ve sabık hükümet devrilip Hilafet ve Saltanat makamı Büyük Millet
Meclisi uhdesine alındığından neyse ki bu idam kararı ilga edilmiş oldu.
Fahreddin Paşa sonrasında birçok devlet görevinde yer almış olmasına karşın
Türkiye sınırları içerisinde faal olmasına yeni rejimin pek razı olmadığını
görüyoruz. Sebeplerini anlamak zor olmasa gerek.
“KRALLIKTAN SÜRGÜNLÜĞE”
“Ben
velinimetime isyan etmiş asi bir kulum. Kral olacağımı sandım. Allah beni
sürgünlüğe düşürdü. Hasta oldum. Duyduğum vicdan azabının şiddeti büsbütün
artsın. Bu dünyada çektiğim ıstıraptan artan vicdan azabıyla büsbütün
ağırlaşsın, ta ki Cenab-ı Hak bu günahkâr kulunu dünyada affederek, ahirette
hesap gününde daha büyük cezadan korusun.”
Şerif Hüseyin
Medine’nin tesliminden
sonra Şerif Hüseyin kendini Arap Krallığının Kralı ilan etmişti. Yaşadığı güç
zehirlenmesinden dolayı aslında İngilizlerin desteğiyle ulaştığı zaferin kendi
otoritesinin bir mahsulü olduğu zehabına kapıldı. Şerif sadece Hicaz’la
yetinmek istemiyordu. Filistin’den Irak’a bütün bir Arap coğrafyasının Kralı olmak
istiyordu. Bu da Balfaour Deklarasyonunun ve Sykes Picot anlaşmasının zıttına
olan bir husustu. Lakin kendisinin Arap dünyasında herkesçe kabul edilen bir
erk olduğunu düşündüğü için İngilizlerin çaresizce kendisinin bu fikrine destek
vereceğini zannetmişti. Medine’nin tesliminden hemen sonraki bir tarihte
yapılan Paris Barış Görüşmeleri’ne Şerif Hüseyin de katılmıştı. Lakin Paris’te
beklediği itibarı asla göremedi. Ancak Şerif Arap topraklarında İngiltere’nin
söz sahibi olabilmesi için kendisine, yani Haşimiler’e muhtaç olduğunu
düşünüyordu. Bu yüzden Balfaour deklarasyonu ve Sykes Picot antlaşmalarının
esnetilebileceğini hatta geçersiz kılınacağını zannediyordu. Bu yüzden
Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasına rıza göstermeyeceği hususunu daha
yüksek sesle dile getirmeye başladı. Şerif, İngilizler için artık bir sorun
olmaya başlamıştı.
İngilizler Şerif'e, savaş
esnasında kendilerine sunduğu hizmetten bağımsız olarak, yeni gerçekliği
onaylaması için sert önlemler almaya hazırlandıklarını bildirdi. Yeni
Sömürgeler Bakanı Winston Churchill'in Ortadoğu'daki bütün İngiliz amilleriyle
görüştüğü Mart 1921 tarihli Kahire Konferansı sonrasında, T.E. (“Arabistanlı”) Lawrence, Britanya'nın
Filistin'deki Siyonist sömürgeci projesini kabul etmesini sağlamak üzere rüşvet
vermek ve kendisini korkutmak için Şerif'le görüşmeye gönderildi. Başlangıçta
Lawrence ve İmparatorluk, 80,000 rupi önerdi. Şerif bunu açıkça reddetti.
Lawrence bunun üzerine kendisine 100,000 sterlinlik yıllık ödeme önerdi. Şerif
uzlaşmayı yine reddetti.
Kendisinin mecburen
muteber kabul edilmesi gerektiği düşüncesiyle otoritesini İngilizler’e dikte
etmeye kalkınca İngilizler en başından beri adeta yedek olarak tuttuğu İbn Suud
ve ailesini devreye sokmuştu. Zaten
İngilizler en başından beri Hicaz bölgesinin uzun süreli yönetimi olarak İbn
Suud ailesini düşünmüşlerdi. İbn Suud Şerif Hüseyin’e nazaran daha uzun yıllar
boyunca kendi içinde bir devlet geleneği olan ve Şerif Hüseyin gibi -İngilizler
nazarında- ütopik hayalleri olmayan biriydi. Gertrude Bell, Arnold Talbot
Wilson ve Percy Cox gibi İngiliz Diplomasisinde önemli yer tutan isimler bu
görüşü en başından beri savunmaktaydı. Şerif Hüseyin adeta Türkler’e karşı
verilecek mücadelede kullanılan bir piyon görevi görmüştü.
Rüşvetle Şerif'i ikna
etmek mümkün olmayınca Lawrence onu, İbn Suud'u kendisinin yerine geçirmekle
tehdit etti. Lawrence, “siyasi ve askeri açıdan, Hicaz'ın sürdürülebilir bağımsız
bir Haşimi krallığı olarak hayatta kalması tümüyle, bölgedeki kendi
egemenliğini koruma ve sürdürme araçlarına sahip olan Britanya'nın siyasi
iradesine bağlıdır” iddiasında bulundu. Şerif'le yürütülen müzakerelerin
arasında Lawrence, Arap Yarımadası'ndaki başka liderleri ziyaret etmeye de
zaman ayırdı ve kendilerine, İngiliz çizgisini izlememeleri ve Şerif'le
ittifaka girmekten kaçınmamaları halinde İmparatorluk'un, Britanya'nın “her
arzusunu yerine getirmeye hazır olan” İbn Suud'un ve ona bağlı Vehhabilerin
önünü açacağını söyledi.
İngilizler Şerif’in bu
tavrına karşı yalnızca İbn Suud’u öne sürmekle yetinmedi. Aynı zamanda Şerif
Hüseyin’in oğulları Abdullah ve Ali’nin de akıllarını çelerek Şerif’i yalnız
bırakmıştı. İngiltere ve Fransa Birinci Cihan Harbi’nin bitmesinden ve bilhassa
hicaz bölgesinin tesliminden sonra bizim için cephe konumunda olan bölgeleri
hızlıca devletleştirerek böl-parçala-yut sistemini devreye sokmuşlardı. Bunun
neticesinde Suriye, Lübnan, Ürdün, Irak ve Filistin devletleri kuruldu.
Bunlardan Irak krallığını Şerif Ali’ye Ürdün Krallığını ise Şerif Abdullah’a
vererek Şerif Hüseyin’in otoritesini tümüyle sarsmıştı. Birleşik Krallık Şerif
Ali’den ve Şerif Abdullah’tan Sykes Picot Antlaşması’na ve Balfour Deklarasyonu’na
itiraz etmeme yönünde taahhüt almıştı.
Şerif Hüseyin her ne
kadar kendini Birleşik Arap Krallığının Kralı ilan etse de başta İbn Suud olmak
üzere bir çok Arap aşireti tarafından tanınmadı. Türkiye’de hilafetin
ilgasından sonra Şerif Hüseyin krallık ünvanı tutmayınca kendisini 6 Mart 1924
tarihinde halife ilan etse de İbn Suud Şerif Hüseyin’in bütün askeri gücünün
tamamını neredeyse kırdığından Şerif Hüseyin Ürdün Kralı oğlu Abdullah’ın
yanına gidinceye kadar Kıbrıs’ta sürgün hayatı yaşadı. Yukarıda naklettiğimiz sözlerini
de bu esnada dile getirmişti. Söz konusu bu nedamet içeren cümleler firavunun
tövbesi gibi mi yoksa Yezid’in tövbesi gibi mi bilinmez lakin sebep olduğu
şeylerin ceremesini bugün hala Muhammed Ümmeti çekmektedir. Mahşer gününde
elbet hesabı sorulur. Doğrusunu en iyi Allah bilir.
3. KISIM:
3. KISIM: “HİCAZDA
MÜTECAVİZ BİR HÜKM-Ü ŞAHSİ: SUUD-İ AMERİKA YA DA TÜRK OLAMADIYSAN OLDUN
AMERİKALI”
“Biz
Mekke ve Medine’nin yeniden İslâm beldesi olması için uğraşıyoruz. Türkiye
bunun için var. Türkiye Cumhuriyeti bunun için var. Başka bir gerekçe
göstermeye kalkarsanız kâfirsiniz.”
İsmet Özel – Üç Cari Bela İsimli Panelden
– 26 Ocak 2013, Ankara
Yazımızın
üçüncü ve son bölümünde Hicaz topraklarını günümüzde ifsad eden son hükmü şahsi
olan (devlet demeğe dilim varmadı) Suudi Arabistan’ın mukaddes toprakları nasıl
ele geçirdiğini ve burada bulunduğu sürelerde yaptığı bazı faaliyetlerden
dolayı neden hala işgal altında olduğunu anlatmaya gayret edeceğim. Tabi birçok
münasebetleri olmasına karşın yazının daha da hacimli hale gelmemesi için
yalnızca yazı konumuzla kifayet edecek kadar bazı meseleleri ele alacağım.
İslam ülkeleri olarak adlandırılan Müslümanların veya Müslüman’a benzer
insanların çoğunlukta yaşadığı bu ülkeler hakkında tafsilatlı bir yazı dizisi
yazmayı düşündüğüm için yalnızca değinip geçmek ve meselenin en azından şüphe
kalmayacak kadar anlaşılması niyetindeyim. “Suudi Amerika” tabiri benim
bulduğum bir kullanım değil elbette. Özellikle 1980 yıllarında Türkiye’de
yaşayan bazı insanların Suud ailesi için münasip gördüğü bir tabirdir. İstiklal
Harbi’nden sonra Türk Milleti varlığını net olarak ortaya koyamasa da yok
olmadığını da bazen bu tür şeylerle dünyaya bildiriyor. Allah Türk Milleti’nin
varlığını kavi kılsın. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.
Esasen
Suud ailesi ilk defa Şerif Hüseyin’den sonra Hicaz’da kendini göstermiş
değildi. Yazımızın ikinci bölümünün başlarında anlattığımız üzere Hıristiyan takvimine göre 1744 yılında Suud-Vehhabi
ittifakı ile Türkleri ehl-i bidat olmakla suçlamış ve bu ittifaktan doğan güç
kısa süre sonra Kabe’yi işgal etme girişimlerine dönmüştü. Vehhabilik dediğimiz
unsur Suud ailesinin siyasi varlığını bir otorite olarak kabul ettirebilmek
için tutunmuş olduğu bir unsur oldu. Şerif Hüseyin’in aksine pan-arabizm Suud ailesinin
kuvvetle dayandığı bir husus olmadı. Onun yerine Vehhabilik akımı ile dini
bağlamda bir birlik kurarak bu akımın/mezhebin görüşleriyle uyuşmayanları
küfürle isnad edip onlara karşı “cihad” ilan etmeyi tercih etti. Tabi bu Arap
kavmiyyetçiliğini hiç yapmadıkları anlamına gelmemektedir. Yalnızca tercih
edilen ana unsur değildir. Bölgedeki en büyük güç olan Osmanlı Devleti ile
mücadelede elbette Suudlar da her asi aşiret kadar kavmiyetçilik iddiası
gütmüştür. Esasen Suud’lar üç kez devlet kurma teşebbüsünde bulunmuştur.
Bunların ilki az önce bahsettiğimiz Vehhabilik ile ilk kuvvetli bağları
neticesinde kurulmuş ve Osmanlı tarafından Mekke ve Medine’den çıkarılmak ve Abdullah
b. Suud’un İstanbul’a getirilip başının kesilmesi suretiyle idam edilerek son bulmuştur.
Akabinde 1818 yılında tekrar Necid bölgesine, doğdukları yere gönderilen Suud
ailesi burada ikinci Suud devletini kurma teşebbüsünde bulundu -diğer adıyla
Necid Emirliği-. Emirliğin başında olan Faysal b. Türki’nin 1818 yılında Riyad’ı
tekrar ele geçirmesi emirliğin kuruluşu olarak kabul edilmektedir. Suud
ailesinin bu ikinci devlet kurma teşebbüsünde Suudlar Osmanlı Devleti’nin
otoritesini kabul ederek bazı yerleri ele geçirip Vehhabi emirliğini yine ilan
etmişti. Bu devletin sonunu da yine o bölgede güçlü olan diğer bir Arap aşireti
Reşidiler getirmiştir. Reşidiler (diğer adıyla Cebel-i Şemmer Emirliği) o
bölgede bir nevi Osmanlı Devletinin garantörlüğünü yaptığı bir kabile-devletti.
Osmanlı Devleti Suudi/Vehhabi tehlikesine karşı Reşidileri desteklemiş
Reşidiler ise Osmanlı Devleti’ne daima sadakat göstermiştir. Zaten Reşidi
liderleri Osmanlı’nın bölgede yeniden güçlü ve hakim bir unsur olmasını
istiyorlardı. Medine’nin İngilizler’e ve dolayısısyla Şerif Hüseyin’e karşı
müdafaasında da son ana kadar Türklerden
yana olmuş ve İngilizler’in anlaşma teklifini reddetmiştir. Bu yüzden bir çok
Reşidi emiri İngilizler tarafından hunharca katledilmiştir.
Suudların kurduğu ikinci
devlet işte bu Reşidiler ile yapılan savaş sonunda bozguna uğratılınca 1892
yılında yeniden yıkıldı. Riyad, Reşidi emirliğine geçmiş oldu. Suud ailesinin
üyeleri de bu savaştan sonra İngilizlerin kontörlünde olan Kuveyt’e sığındılar.
Suud ailesi Kuveyt
emirinin ve İngilizlerin desteği ile burada tekrardan güçlenerek 1902 yılında Riyad
şehrini tekrar ele geçirdi ve böylece üçüncü Suud devletini ilan etti.
Kayıtlarda Riyad Emirliği olarak da geçmektedir. 1906 yılında Reşidilerin
emirini öldürerek diğer Arap aşiretleri nazarında gücünü ispat etmiş oldu.
Osmanlı Devleti buna bir önlem almak istese de yeteri kadar başarılı olamadı.
Suudiler de Osmanlı Devleti ile uğraşmaktansa Necid bölgesinde diğer Arap
aşiretleri ile uğraşmayı, kendi emiri altında olan bölgeleri artırmayı
hedefledi. Ancak Haşimilere, yani Şerif Hüseyin’e karşı başarılı olamadı. Bu
yüzden bölgedeki en büyük rakibi olan Şerif Hüseyin’e karşı güçlenebilmek için
Bedevilerden oluşan topluluk/ordu kurmayı hedefledi. Bu yüzden Bedevîleri
Vehhâbîliğin yaygın olduğu tarım bölgelerine yerleştirdi. Yaptığı düzenleme
sonunda, her biri 10.000 nüfuslu 150 koloni teşekkül etti. Bu radikal topluluğa
“İhvan” hareketi adını verdi. Bu Vehhabi teşkilatı ile Suudilerin lideri
Abdulaziz b. Suud 1912 yılında Necid Mutasarrıflığın merkezi olan Lahsa’yı ele
geçirdi. Osmanlı Devleti yeniden güçlenen Suudilere İngilizlerle münasebet
kurmaması için Necid Valiliği görevini vermek durumunda kaldı. Abdülazîz,
yapılan anlaşma ile, dış işleri hariç tamamıyla bağımsız oldu. İngilizlerle
münasebetlerini sürdürerek I. Dünya Savaşı’nda Osmanlılara muhalif bir
hareketin içine girdi. Savaşın başından itibaren İngiltere ile anlaştı. Osmanlı
padişahının “cihâd-ı ekber” ilânına hiç aldırış etmedi; fakat Osmanlı davasına
sadık kalan İbnü’r-Reşîd ailesiyle uğraştığı için de İngilizlere doğrudan
yardımda bulunamadı. Abdülazîz, Ocak 1915’te İbnü’r-Reşîd ile yaptığı savaşta
yenilgiye uğradı. 1915-1916 yılları boyunca Acmân aşiretlerinin isyanını
bastırmakla meşgul oldu ve bu sıkıntılı dönemde İngilizlerin ve Kuveyt Şeyhi
Mübârek b. Sabâh’ın yardımlarını gördü. 26 Aralık 1915’te İngilizlerle bir
anlaşma yaptı. Darin Anlaşması diye de adlandırılan bu anlaşmada İngilizler
Suudileri bir devlet olarak tanıdıklarını ve kendi himayelerine aldıklarını
belirttiler. Karşılığında Birinci Cihan Harbi’nde Osmanlının yanında değil
İngilizlerin yanında saf tutacakları sözünü Suudilerden aldılar. Aynı zamanda
İbn Reşid’in Osmanlının yanında yer alması sebebiyle İbn Reşid ile mücadele
etmesi için Suudiler önce peşin 20 bin sterlin ve aylık 5 bin sterlin
vereceklerini taahhüt ettiler ve verdiler. Yine İngilizlerin himayesinde olan
diğer Arap aşiretlerine ve bölgelerine dokunmamaları da anlaşma şartında yer
alıyordu. Ancak Suudiler Şerif Hüseyin’i kendilerine rakip olarak gördükleri
için sadece Medine’yi Osmanlı’dan alıncaya kadar dokunmayacaklarını sonrasında
böyle bir sözleri olmadığını belirttiler. Zaten İngilizler Medine’yi aldıktan
sonra başta da belirttiğimiz üzere Suudiler ile devam etmeyi düşünüyorlardı.
Zira Suudiler Şerif Hüseyin gibi ütopik hayalleri olan bir aile değildi. Daha
sinsi ve kendi çıkarlarını gözeten bir yapıları vardı. Nitekim Fahreddin
Paşa’nın müdafaa esnasında Suudilerden istediği destek karşısında kendi
krallıklarını tanıtma sözü almaya çalışmaları bu sinsiliklerinin bir diğer göstergesidir.
Abdulaziz Bin Suud avını
bekleyen tilki gibi uzaktan Şerif ile Fahreddin Paşa’nın mücadelesini izledi.
Şerif Hüseyin şehri teslim aldıktan ve krallığını ilan ettikten sonra Suudiler
bu krallığı tanımadı. Şerif’in başıbozuk tavırları ile Irak, Suriye ve Filistin
konusundaki ısrarlı tavırları nedeniyle Şerif İngilizlerin gözünden düştü.
Suudiler bunu fırsat bilerek ve İngilizlerden aldığı açık destekle Haziran
1920’de de Asîr’i işgal etti. Yine aynı yıllarda İbn Reşid’in toprakları
Filistin ve Irak sınırlarına kadar genişlediğinden İbn Reşdi’i haritadan
silmesi için Kahire Konferansı'nda Churchill, bir imparatorluk görevlisi olan
Sir Percy Cox'la, “İbn Suud'a ‘Hail'i işgal etme fırsatı verilmesi' gerektiği”
konusunda mutabakata vardı. İbn Suud’a gerek asker gerekse de silah yardımı
yapmakla birlikte aylık verdiği 5 bin sterlini 15 bin sterline çıkardı. 1919
yılından itibaren İngilizler Şerif Hüseyin'e yapılan maddi yardımları kademeli
olarak azaltmış ve 1920'lerin başlarında askıya almış, bu tarihten itibaren İbn
Suud'a yapılan yardımlar ise sürmüştü. Amman ve Londra'da yapılan üç yeni
müzakere turunun ardından Birleşik Krallık Hüseyin'in hiçbir zaman Filistin'i
Büyük Britanya'nın Siyonist projesine teslim etmeyeceğini ve Arap topraklarında
yeni bölünmeleri hiçbir zaman kabul etmeyeceğini anladı. Mart 1923'te
İngilizler İbn Suud'a, kendisine yapılan maddi yardımların kesileceğini
bildirdi; ancak bir yıllık maddi yardıma denk düşen 50 bin sterlinlik bir ön
ödeme “hibe” olarak verildi.
Mart 1924'te,
İngilizlerin İbn Suud'a “hibe” sunmasından bir yıl sonra İmparatorluk, Şerif
Hüseyin'le bir anlaşmaya varma yönündeki bütün tartışmaları sonlandırdığını
duyurdu. Haftalar içerisinde İbn Suud güçleri ve onun Vehhabi takipçileri,
İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon'ın Şerif Hüseyin'e “son tekme” olarak
adlandırdığı şeyi gerçekleştirmeye başladı ve Hicaz topraklarına saldırdı.
Şerif Hüseyin son ümit olarak diğer Arap aşiretlerinin desteğini alabilmek
adına 6 Mart 1924’te kendisini halife
ilân etmesi üzerine de Eylül 1924 itibariyle İbn Suud, Şerif Hüseyin'in yaz
başkenti Taif'i ele geçirmişti. İmparatorluk bunun üzerine, Şerif'in Irak ve
Ürdün'de krallıkla ödüllendirilmiş olan oğullarına yazarak, kuşatma altındaki
babalarına hiçbir şekilde destek vermemelerini söyledi; yahut kendilerine
diplomatik bir dille, “Hicaz'a hiçbir ilgi ve müdahalede bulunmamaları”
söylendi. Taif'te alışılagelmiş katliamlarını gerçekleştiren İbn Suud'un Vehhabi
ordusu, kadınları ve çocukları katlettiği gibi, camilere girip İslam alimlerini
de öldürdü. Ardından 16 Ekim’de Mekke kan dökülmeden alındı. Böylece Hicaz
bölgesi Vehhâbîler’in eline geçti. Ürdün ve Irak sınırları ile ilgili olarak
İngilizlerle anlaşmalar yaptıktan sonra, Hâşimîlerin elinde kalan şehirlerden
Medine (5 Aralık 1925) ve Cidde’yi de (22 Aralık) aldı. Bu yaşananlardan sonra
İbn Suud 10 Ocak 1926’da Hicaz kralı ilân edildi.
“CİDDE ANTLAŞMASI”
Suudiler krallıklarının
ilanından sonra İngiltere ile bir devlet sıfatıyla resmi olarak tekrar masaya oturmuşlardı.
Tarihlere Cidde Antlaşması olarak geçen bu antlaşma isminden de anlaşılacaığı
üzere Cidde’de yapılan görüşmeler neticesinde 20 Mayıs 1927'de Birleşik Krallık
adına Sir Gilbert Clayton ve Hicaz ve Necd Krallığı adına Prens Faysal bin
Abdülaziz tarafından imzalandı. Yapılan antlaşmaya göre Suudi Arabistan devleti
İngiltere tarafından resmi olarak tanındı. Akabinde Avrupa devletleri de
sırayla Suudilerin bu yeni devletini tanımıştı. Bunun karşılığında Suudi
devleti ise İngiltere’nin aleyhine olan hiçbir işe imza atmayacak ve hiçbir
aleyhte işin içerisinde olmayacaktı. Yine Suudi Arabistan’da yaşayan İngilizler
için de ayrıcalıklar tanınacaktı. Suudiler Birleşik Krallık’tan tam koruma
içeren bir güvenlik anlaşması yapmak ve bu maddeyi Cidde Antlaşması’na eklemek
istemişlerdi. Birleşik Krallık görüşmelerin başında bu teklifi kabul etmişti
ancak ilerleyen süreçte bu fikrinden vazgeçmiş, karşılığında yalnızca Suudilere
silah satışının bütün Avrupa ülkeleri nezdinde önünü açmayı taahhüt etmişti.
Suudilerin tam koruma isteğinin reddedilmesi ilerleyen süreçte onları yeni bir
“sahip” aramaya itecekti.
“İHVAN ‘CİHADI’ SONA
ERİYOR”
Abdulaziz B. Suud, İhvan
isimli Vehhabi teşkilatla aslında kendilerince “Cihad” etme gayesiyle birçok
yere saldırıp ele geçirmişti. Yani onlar nazarında Vehhabi itikadında olmayan
her yer kendilerini İslam’a nispet etseler de ya kafir ya da bidat ehli idi.
Bundan dolayı da saldırdıkları her yere fetih gözüyle bakıyorlardı. 1926
yılında açtıkları sözde “cihad” bayrağı ile Suudi Arabistan devleti İngiltere’nin onayı ve desteği ile bugünkü
sınırlarına kavuşmuş oldu. Devletin sınırları açıktan İngiltere’nin mandasında
olan Kuveyt, Irak, Ürdün ve Filistin’e dayanınca İhvan mensupları buraların da
fethedilmesi gerektiğini, gerek sapkın görüşlerin yönettiği ve gerekse
İngilizlerin yönettiği yerler olduğundan Cihada buraların da dahil edilmesi
gerektiğini vurgulamıştı. Ancak Suudiler’in
İngilizlerle olan anlaşmaları sebebiyle buralara dokunmaması
gerekiyordu. İhvan Vehhabilerinin gözünde Arabistan’ın kuzeyi, bilhassa
Şiilerin yurdu güney Irak, hala “şirk ve bidat toprakları” vasfını koruyordu.
İmamları İbn Suud’un ‘İngiliz kafirlerle’ ya da Kuveytli veya Mısırlı ‘müşrik
yöneticilerle’ olan ilişkileri ve tesis ettiği antlaşmalar İhvan tarafından
dine aykırı icraatlar olarak algılanmaktaydı. İhvan, İbn Suud’un koymuş olduğu
yasağa rağmen Irak ve Kuveyt’e karşı askeri harekatlarını sürdürdü. İngilizler
bu durumdan son derece rahatsız olduğundan Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’la
Mekke-Medine topraklarının geleceği hakkında görüşmeler yapmaya başlamıştı.
İngiltere yine piyonlarını birbirine kırdırma derdindeydi. İngiltere’nin bu
operasyonlara karşılığının sert olması ve olanlardan İbn Suud’u sorumlu tutması
nedeniyle İbn Suud ile cihat yanlısı bazı İhvan reisleri ister istemez karşı
karşıya geldiler. 30 Mart 1929’daki Sebile savaşı ve ertesi yıl Ahsa
eyaletindeki operasyonlar sonucunda İbn Suud, İhvan teşkilatını tamamen ortadan
kaldırdı. İhvan reislerinin en önemlileri katledildi. Çatışmalardan sağ çıkan
İhvan askerleri ise yargılandılar. Bir kısmı idam edildi, bir kısmı hapsedildi.
İsyana katılan hicreler boşaltıldı. İçlerinden en büyükleri olan Ertaviyye ve
Ğatğat yerle bir edildi. Ele geçen mallar müsadere edildi. Bu mallar isyana
katılmayıp İbn Suud’un yanında çarpışan İhvan üyeleri arasında ganimet olarak
paylaştırıldı. Bugünkü Suudi Arabistan'ın iki parçalı ordu yapısının bir kısmını
oluşturan Suudi Kraliyet Milli Muhafızlarının ilk çekirdeği, isyana
katılmayarak İbn Suud’a sadık kalan bir grup İhvan mensubu ile oluşturuldu.
Personelini günümüzde de Necdli kabile unsurlarından temin eden Milli
Muhafızlar, bilhassa iç tehditlere karşı Suudi kraliyetinin güvenliğinin
sağlanmasında önemli bir işleve sahiptir.
1930 sonrası dönem
İhvan’ın tasfiyesi ile birlikte Vehhabiliğin radikal denilen özelliğini
kaybetmesine ve kurumsallaşmasına tanık oldu. Vehhabi ulemanın temsil
kabiliyeti, büyük ölçüde resmi kurumlar bünyesine alındı. Özellikle ticaret, iş
ve kamu yönetimi alanlarındaki seküler kanunlaştırma faaliyetleri, petrolün
1938’de çıkmasından sonra ABD ve Avrupa devletleriyle her alanda gelişen
ilişkiler, eğitimde modernleşme hamleleri yer yer Müslümanların tepkilerini
çekse de ‘resmi’ ulemanın verdiği onayla meşrulaştırıldılar. Suudi Arabistan
için kırılma noktası olan bu İhvan tasfiyesinden ve ılımlı Vehhabilikten sonra
Suudi Arabistan devleti Suudi Amerika olma yolunda önemli adımları açıktan
atmaya başlayacaktı.
“KABE ARABIN OLSUN
ÇANKAYA BİZE YETER VEYA MİSAK-I MİLLİ’DEN EN ÇOK TAVİZİ HANGİ EKİP VERDİ?”
10 Ocak 1926 tarihinde
Abdulaziz B. Suud’un krallığını ilan etmesinden hemen sonra ve hatta aynı
günlerde bu krallığı tanıyan ilk devletin Türkiye Cumhuriyeti olması işin
ilginç yanıydı. Zira devletin üzerinde kurulduğu toprakların elimizden hazin
bir şekilde çıkmasının üzerinden henüz on yıl bile geçmemişti. Türkiye Cumhuriyeti’nin
yönetiminde olan rejim Aynı yılın Ocak ayı içerisinde tanımasının hemen
ardından Cidde’de bir maslahatgüzarlık açtı. 7 Mayıs 1926’da Reisi Cumhur
Mustafa Kemal imzalı bir kararname ile İbn Suud nezdinde mümessil sıfatıyla bir
şehbender olarak Süleyman Şevket Bey atandı. Bu gelişmelere binaen İsmet İnönü
şu şekilde trajik bir açıklama yapacaktı:
“Biz,
millî mücadeleye başladığımız zaman, Araplara gösterilebilecek saf yürek ve iyi
niyet delilini hiçbir tereddüde mahal vermeyecek surette göstermiştik. Bizim
bulduğumuz hâl şekli şudur: Osmanlı İmparatorluğu'ndan çıkan Türk milleti,
Araplar üzerinde herhangi bir amaç iddiasından kesin surette vazgeçiyor ve Arap
milletini kendi evinde, kendi kaderinin sahibi olarak yaşamak salahiyetinde
görüyor ve gösteriyordu…”.
Ana vatan bildiğimiz
Beytullah yani Allah’ın evi dediğimiz Haremeyn için Arap milletinin evi
şeklinde tanımlamıştı. “Kabe Arabın olsun Çankaya bize yeter” söylemi belli ki
yalnızca bir mısra değil aynı zamanda rejimin resmi görüşüydü. Bazı kaynaklarda
İbn Suud’u tanımanın Şerif Hüseyin’e yönelik bir hamle olduğu yazsa da bu pek
gerçekçi değildir. Zira aynı hükümet Şerif’in oğlu olan Ürdün Kralı Şerif
Abdullah ile de yakın ilişkiler kurmuş ve devlet olarak onu tanımıştır.
Haremeyn’den bu kadar kolay vazgeçmek esasen Misak-ı Milli’den verilen
tavizlerden biridir. Zira Milli Misak’ın daha ilk maddesinde şöyle geçmektedir:
“Devlet-i
Osmâniyye’nin münhasıran Arab ekseriyetiyle meskûn olub 30 Teşrîn-i evvel
[Ekim] 1918 tarihli Mütârekenin hîn-i akdinde muhâsım orduların işgali altında
kalan aksâmının mukadderâtı, ahâlisinin serbestce beyân edecekleri ârâya
tevfîkan tâyin edilmek lâzım geleceğinden, mezkûr hatt-ı mütâreke dâhil ve
haricinde dînen, irfanen, emelen müttehid ve yekdiğerine karşı hürmet-i
mütekâbile ve fedakârlık hissiyatıyla meşhûn ve hukuk-i ırkiyye ve
ictimâiyyeleriyle şerâit-i muhîtiyyelerine tamamiyle riâyetkâr, Osmanlı İslâm
ekseriyyetiyle meskûn bulunan aksâmın hey’et-i mecmuâsı hakîkaten veya hükmen
hiçbir sebeble tefrîk kabul etmez bir külldür.”
Madde metninde açıkça
ifade edildiği üzere Müslüman çoğunluğun birbirlerine isteyerek veya mecburi
olarak bağlı bulunduğu yerler birbirlerinden ayrılmaz bir külldür (bütündür).
Mekke ve Medine şehirleri hususi önemi sebebiyle ve maddede yer alan şartlar
gereğince Misak-ı Milli’nin hudutları dahilinde kabul edilir. Bir an için
Haremeyn’in bunun dışında tutulduğu zehabına kapılmış olunsa bile yine aynı
Madde gereğince burada bir rey verme işlemi yapılmalı idi. Birçok karışıklığa
ve baskıya maruz kalınan bu topraklarda meskun olan insanların reyine başvurulmamıştır.
Sahi Türkiye’de dahi Türk Millet’nin reyi o tarihten sonra bir anlam ifade
etmiş miydi?
Mayıs 1926’da diplomatik
temsilci atanmasını takiben bir diğer önemli gelişme, Haziran 1926’da Mekke’de
toplanan Hicaz Meseleleri Kongresi'ne Kral’ın mektubuyla Mustafa Kemal’in
doğrudan ve resmen davet edilmesi, buna mukabil Ankara’nın Edip Servet (Tör)
Bey’i (Halife Abdülmecid Efendi'nin eski seryaverlerinden, o sırada İstanbul
mebusu) Türkiye’yi temsilen delege olarak göndermesidir. Bu noktada, Türk
delegesinin resmî sıfatla mı yoksa gayriresmî surette gözlemci olarak mı
gittiği/gönderildiği hususunda iki ayrı görüş bulunur. Türk dış politikası
tarihçisi Armaoğlu, Türkiye’nin kongreye “gayri resmî temsilci” gönderdiğini
ifade ederken Mustafa Kemal’e yakın isimlerden Falih Rıfkı Atay ise Edip Servet
Bey’in kongreye bizzat Mustafa Kemal tarafından seçilerek kendisini temsilen
gönderdiğini ve Türkiye’nin “Batılı ve laik” kimliğini İslam dünyasından
katılan hâzirûna vurgulamak için özel olarak talimatlandırıldığını rivayet
eder. Hatta Kemal Tahir Kurt Kanunu kitabında bir gazete haberi olarak
paylaştığı yerde Mustafa Kemal’in Edip Servet’e “Hicaz’da kesinlikle şapkanı
çıkarmayacaksın” şeklinde sıkı emir verdiğini de nakleder. Hicaz’da şapka
giymek ölüm cezası gerektiriyormuş, yardan mı serden mi geçmeli diye de
düşünmüş Edip Servet. Hicazda yapılan bu
toplantı esasen aynı yılın Mayıs ayında Kahire’de toplanan “Hilafet Kongresine”
alternatif olarak tertip edilmiş bir kongreydi. Türkiye o kongreye
katılmamıştır. Bu kongre de yine bir bahsi diğer olsun diyelim.
Türkiye ile Suudiler
arasındaki yine diğer ilginç olan kısım ise Cumhuriyet idaresinin Suudiler ile
bu kadar dostane ve samimi ilişkiler kurarken Türk Milleti’nin Mekke ve Medine
ile yeniden bir bağ kurulmasına Cumhuriyet idaresi tarafından mani olunmasıydı.
Hac resmi olarak hiç yasaklanmadı ancak 1924-1947 yılları arasında yaklaşık bir
çeyrek yüzyıl Türk pasaportuyla ve resmi yolla hacca gitmek ya da buna teşebbüs
etmek hiç mümkün olmadı. Türkiye Cumhuriyeti topraklarında bu yıllarda
Müslümanların birçoğu Hacca gitme teşebbüsünde zaten bulunmuyordu. Zira çoğu
Medine’nin tesliminden sonra Harameyn’in işgal altında olduğunu bildiği için bu
durumun mümkün olmayacağı kanaatindeydi. Ancak buna rağmen Türklerin tekrar
Mekke ve Medine topraklarına gitmemesi için alenen fiili bir yasak da mevcuttu.
Rejim yanlısı gazeteler “Hac ibadetinin geçmişte kalan bir ziyaret olduğunu”
bile yazmıştı. Yine her türlü konunun ele alındığı hutbelerde Hac ibadeti hiç
anılmamıştı. Kasti olarak insanların zihninden silme çabası gözle görülüyordu.
Her ne kadar mübarek
toprakların elimizden çıktığını bilse bile o toprakların hasretine dayanamayan
veya oraları boş bırakmak içine sinmeyen ya da Şerif’ten sonra Suudi hükümetini
merak eden Türk Milleti’nden bazı Türkler Hac mevsiminde Hicaz topraklarına
gitmişse de bu da yine resmi yollardan değil ancak kaçak yollardan, komşu ülkelerden
sahte nüfus cüzdanı çıkararak veya tüccar sıfatıyla gitmiş, gitmeye
çalışmıştır. Birçoğu dönüşlerinde takibata maruz kalmış hatta sırf Hicaz
topraklarına gitti diye “memalik-i ecnebiyyeye gitme” suçundan yargılananlar
dahi olmuştur. Binbir zahmetle Hicaz özlemine dayanamayıp hacca giden Türk
hacılarının o topraklardan getirdiği hurma ve zemzemler “sıhhi mahsur”
bahanesiyle ülke içine sokulmayıp hacıların geldikleri gemilerin tuvaletlerine
döküldüğü de o zamanların hatırat kitaplarında yazılıdır.
Siz okuyucular bu ne
perhiz bu ne lahana turşusu demeden önce henüz çok taze yayınlanmış ya da ifşa
edilmiş Amerikan istihbarat raporlarında nakledilen ve havuç turşusu tesiri
yapacak bir bilgiyi daha paylaşmış olayım. 1929 yılında imzalanan Türk-Suudi
Dostluk Antlaşması’nın ardından 1930’da Fahreddin Paşa gizli bir görevle Suudi
Arabistan’a tekrar gönderilmiştir. Raporda gizli görevin Türk sistemine uygun
bir jandarma teşkilatı kurmak ve bölgede İngiliz etkisini kırmak olduğu
yazmaktadır.
Hatta bu hususta Amerikan
askeri ataşesi diyor ki Fahreddin Paşa, İbn Suud üzerinde öyle bir etki kurdu
ki Necid'deki bütün askeri birlikler onun emrine girdi. Ayrıca Türkler İngiliz
etkisini kırmak için top ve mühimmat da gönderdiler.
Fahreddin Paşa’nın Hicaz’a
tekrar hangi niyetle gidip faaliyet gösterdiği hususunda bir şüphe yok ama Cumhuriyet idaresinin niyeti
hususunda haklı şüpheler akla gelmektedir. Zira bu faaliyetler Hicaz’da Türk
tesirini artırmak gayesiyle yapılmış olsaydı Türk Milleti’nin hicazla bağ
kurmasını engellemek için bu denli şedid önlemler alınmazdı. İnkılaplar da
cümlemizin malumu. Burada olup bitenin ne olduğu da yapanlarca malumdur. Belki
bunları da açıklayan henüz yayınlanmamış ya da kasten gizli tutulan belgeler ya
da raporlar mevcuttur, bilemiyoruz. Fakat o tarihlerden sonra dünyada siyasetin
ilerleyişine baktığımızda birtakım çıkarımlarda bulunabiliriz. Dünya Sisteminin
merkezinin Londra’dan New York’a kaymasından 15 sene önce yaşanan bu hadiselerin
de Amerika’nın Orta Doğu’da İngiltere hakimiyetini zayıflatma çabaları olduğunu
düşünmemek işten bile değil. Belli ki Cumhuriyet idaresinin de merkezin kaymakta olduğu hususunda birtakım
öngörüleri olmuş ki İngiltere’nin tesirini kırma noktasında başka ittifaklar ve
antlaşmalar yapmış. Yoksa başka türlü yorumlamak şizofrenik bir tarih okuması
olacaktır. Nitekim Amerika’nın o yıllarda İngiltere ile doğrudan savaşa girmesi
durumunda ortaya ne gibi sonuçların çıkacağını raporladığı çalışmaları da
bulunmaktaydı. Amerika’nın Petrol bakımından zengin olan topraklarda
İngiltere’nin sömürülerini ele geçirme niyeti her zaman vardı. Buradan
anlıyoruz ki bugün NATO’nun ve Amerika’nın Orta Doğu olarak adlandırdıkları
topraklarda Türk askerini kendi bünyesinde en makul ve tesirli bir askeri güç
olarak görmesi ve bu yönde adımlar atması zannedilenden daha eskiye dayanıyor.
Doğrusunu Allah bilir.
Aynı tarihlerde Suudi
Arabistan da Dünya Sisteminin merkezinin Amerika’ya kayacağını öngörmüş veya
birileri tarafından onlara öyle telkin edilmiş olacak ki petrol bakımından
zengin olan topraklarda petrol arama imtiyazını verme tercihini İngiltere’den
yana değil Amerika’dan yana kullanmıştır. Bu imtiyazın verilme tarihinden çok
değil 15 sene önce Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası sırasında İngiltere’ye
ve Şerif Hüseyin’e karşı birlikte mücahede etme teklifini hadsiz bir karşılıkla
reddeden İbn Suud -ki o zaman kabul etmiş olsaydı Şerif’in birlikleri bozguna
uğratılabilinirdi- yine aynı İngilizlere karşı Amerikalıları tercih etmekte hiç
tereddüt göstermemiştir. Medine Müdafaasında Fahreddin Paşa ve Mehmetçiklerle
beraber Türk olamayan Suudiler, petrol ve dolar için ABD ile Amerikalı
olmuştur. Ne demişti Şair Türk: “Türk Olamadıysan Oldun Amerikalı”.
“AMERİKA İST WUNDERBAR”
"Allah’a hamd olsun ki bugün Suudi Arabistan ve ABD dünyanın iki kutbu. Suudi Arabistan lideri Kral Selman ve ABD Başkanı Donald Trump liderliğindeki bu iki güç, dünyayı güvene, barışa, kalkınma ve refaha taşıyorlar."
Suudi Arabistan Hükümeti’nde Kabe’nin Baş İmamı Abdurrahman es-Sudeys – 2017
1920
yılında Amerikan Standart Oil şirketi yöneticisi W. Fairish, ABD’li senatör
Henry Cabot Lodge’a bir mektup yazarak Teksas ve Oklahoma petrol rezervlerinin
tükenmekte olduğunu belirtmiştir. Aynı yıllarda Büyük Britanya da eski Osmanlı
topraklarında petrol aramak için girişimler başlatmış ve kurulan İngiliz-Pers
petrol şirketi aracılığıyla Suudi Hanedanı’ndan petrol arama imtiyazı
istenmiştir. Ancak Suudiler bu imtiyazı ABD’li senatörün girişimiyle ABD’ye
vermeyi tercih etmiştir. ABD, Birleşik
Krallık ve Fransa tarafından Birinci Cihan Harbi’nden 1930’lu yıllara kadar
Mezopotamya olarak adlandırılan topraklardan kasıtlı olarak uzak tutturulmak
istenmişse de ABD’nin ısrarcı girişimleri ile bu mümkün olmamıştır.
1933 yılında petrol arama
imtiyazı verilmesinden sonra, İkinci Cihan Harbi’nin sonuna kadar imtiyaz
kuvvetlenerek devam etmiş ve harbin neticesinde Dünya Sisteminin merkezi
Londra’dan New York’a kaymıştı. Dolayısıyla gavurların Orta Doğu olarak adlandırdığı
petrol ve birçok değerli maden açısından bol olan bu topraklar İngiltere’nin
zayıflamasıyla ABD için tamamen açık hedef haline gelmişti. Bu gelişmeler,
Suudi Arabistan ve ABD’yi ortak bir zeminde buluşturan temel dinamikleri
oluşturdu. İkinci Cihan Harbi’nin ABD lehine ilerlediği süreçte, 1944 yılının
Ocak ayında, Arabian-American Oil Company (ARAMCO) kuruldu. Esasen bu 1933
yılında imtiyaz verilen California-Arabian Standard Oil Co’nun isminin değişmiş
haliydi.
Suudiler bu anlaşma
neticesinde Birleşik Krallık’tan Cidde Antlaşması ile alamadığı tam koruma
garantisini ABD’den almıştı. 1944’te Arap-Amerikan petrol şirketi ARAMCO
kurulmuştur. ARAMCO’nun Suudi Arabistan-ABD ilişkileri üzerindeki etkisi bir
yana, Suudi Arabistan’ın batılı tarzda ekonomik, sosyal ve eğitim
programlarının hayata geçirilmesinde de çok büyük etkisi olmuştur.
İlerleyen Suudi-Amerika
ilişkisinin neticesinde 14 Şubat 1945’te Kızıldeniz’de demirleyen Quincy
zırhlısında gerçekleştirilen Roosevelt-İbn Suud görüşmesi, “petrol karşılığı
güvenlik” esasına dayanan zımni bir paktın ortaya çıkmasını sağladı. Suudiler
Cidde Antlaşması ile Birleşik Krallık’tan alamadıkları garantiyi ABD’den
almışlardı. ABD bu antlaşmayla yalnızca petrolü elinde tutmamış, aynı zamanda
Bretton Woods sisteminin işleyişini de kuvvetlendirmek istemişti. Petrolün bütün
dünyada dolara entegre olduğu bir yerde doların rezerv para birimi olmasını
hızlandıracaktı.
Amerika Suudiler’den
petrol almak için Suudi’leri dolara boğarken Suudi ailesinin ve devletinin bu
denli para gücüne sahip olmasını da elbette istemeyecekti. Dolayısıyla “petrol
karşılığı güvenlik” antlaşmasına petrole karşılık verdiği doları aynen geri
alabileceği sinsi bir madde eklemişlerdir. Söz konusu anlaşmaya göre ABD
Suudilerden petrol alacak ve Suudilerde her yıl düzenli olarak ABD’den silah
almak suretiyle sözde savunma sanayine yatırım yapacaktı. Mevcut anlaşma 1973
yılında Kral Faysal’ın dönemi dışında hiçbir zaman sekteye uğramadan günümüze
kadar gelmiştir. Suudi Devleti sözde satıp kazandığı petrolün karşısında hiçbir
zaman kendi adına kullanamadığı milyar dolarlık silahı ABD’den satın almaktadır
(Silahların Suudilere geçtiği de meşkuk). Böylece ABD, petrolün
çıkarılmasındaki iş gücü ve maliyeti Suudiler’in üzerine yıkmakla kalmıyor,
aynı zamanda güya petrol için bir cebinden çıkarıp verdikleri dolarları silah
karşılığı tekrar alıp öteki cebine koyuyordu. Hatta geçtiğimiz 2025 yılı
içerisinde Trump’ın gerçekleştirdiği ilk yurtdışı ziyareti Suudi Arabistan’a
olmuştu. Bu ziyarette değeri 142 Milyar dolar olan tarihin en büyük silah
anlaşması imzalandığını bir müjde olarak sunmuştu Donald Trump. Yalnızca savuma
sanayi değil aynı zamanda teknoloji enerji ve kritik mineraller adı altında
hepsinin toplamı 600 Milyar doları bulan bir anlaşma imzalandığını belirtmişti.
Amerika’ya da başka şeytanlık yaraşmazdı. Bu cin fikirliliği ABD’nin üstün
stratejisi olarak görenleriniz varsa bilin ki bu Amerika’nın üstün stratejisi
değil Suudilerin düşük ahlakıdır. Suudiler bunca zamandır asil tarafların içinde yer aldığı bir savaşa
girmediğine göre sözde aldığı bu silahları kendi savunması için aldığını
söyleyen olursa ona da ancak gülerim. 7 Ekim 2023 tarihinde başlayan İsrail’in
saldırılarına karşılık vermek için kullanılmayan bu sözde silahlar Müslümanların
yararına mı kullanılacak? Bu petrol-dolar-silah üçgeninde Suudiler lehine bir kâr
doğuyorsa bu da ancak Suudi ailesinin refahı için doğuyordur. Aksinin
olmadığını görmek isteyenlerin umre ya da hacca gittiğinde Kabe’yi ve Ravza-i
Nebi’yi dört bir yandan saran gökdelenlerin arkasında kalan mahallelere
gitmeleri yeterlidir.
“ÖLDÜRÜLEN KRAL”
Suudiler ile ABD arasında
devam eden bu Petrol-Dolar-Silah üçgeni şeklindeki ticari ağ (ticari
bağımlılık) Filistin diye adlandırılan bölgede kurulan İsrail devletinin
saldırıları ve Krallığın başına geçen Kral Faysal B. Abdülazîz’in siyasi tavrı
nedeniyle ciddi anlamda zedelenecekti. İsrail’in Siyonist politikaları ve Arap
devletlerinin Arap kavmiyetçiliği birbirleriyle çatışmaya başlamıştı. Hıristiyan
takvimine göre 1973 tarihine gelindiğinde tarihe Yom Kippur Savaşı olarak da
geçen Arap-İsrail savaşı başlamıştı. Esasen bu savaş 1967 yılında İsrail’in
Sina yarım adası ile Golan tepelerini ele geçirmesi sebebiyle İsrail’e karşı
açılmış bir savaştı. Bu savaşta Mısır ve Suriye askeri anlamda malubiyetle
karşılaştığından OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) petrolü bir silah
olarak kullanma kararı aldı. Amerika savaş boyunca açıktan İsrail’i
desteklediğinden İsrail’e bir geri adım attırma niyetiyle petrol fiyatları
yüzde 130 oranında arttırıldı. Bu bir nevi ambargo anlamına gelen eyleme Suudi
Devleti’ni temsilen Kral Faysal da katılmış hatta tam destek vermişti. Bunu
yalnızca Arap kavmiyetçiliğini güderek değil İslami söylemi ağır basacak bir
düzeyde yapmıştı. Keza Faysal döneminde İslam Zirve Konferansı toplanmış ve bu
konferansta Kudüs’ün de bir İslam beldesi olduğu vurgulanmıştı. Petrol
fiyatları konusunda ABD ile Suudiler arasındaki anlaşmanın hilafına olan bu
tutum sebebiyle İsrail’e geri adım attırılmış aynı zamanda elde edilen petrol
geliri nedeniyle OPEC üyesi ülkeler epeyce kazanç elde etmiştir. Ancak OPEC
üyesi ülkelerde bu işe imza atan devlet başkanlarının neredeyse tamamı hazin
bir sonla karşılaşmıştır. Kral Faysal da 1975 yılında bir halk görüşmesi
esnasında kendi ailesindeki üyeler aracılığı ile suikaste uğramıştır. Kral
Faysal hayat görüşü itibariyle sağlıklı bir İslam anlayışına sahip olmasa bile
Amerika ile en ufak bir ters düşmesi onun ölümüne sebep olmuştur. Suud ailesinin
ABD ile bu denli yakın ilişkiler kurması ve yıllarca petrolü ABD’ye peşkeş
çekmesinden, halk içinde İslami kaygılar sebebiyle rahatsız olan çevreler
bulunuyordu. Bu çevreler Kral Faysal’ı adeta bir kahraman ilan etmişti. Bu
çevrelerin Mekke ve Medine gibi önemli bir yerde Batılı düşünceden ve
Amerika’nın Ilımlı İslam projesinden uzak bir İslami söyleme sahip olması
Amerika için bir tehditti ve onların icabına bakılmalıydı. Bu yüzden Türkiye de
dahil neredeyse bütün dünyada Amerikan müdahelesinin olduğu 1980 yıllarında
Amerika Suudi Arabistan’a da müdahale edecek ve bu “aykırı” seslerin tamamen
kesilmesine, bu sesi çıkaranların “terörist” ilan edilmesine sebebiyet verecek
bir suni kalkışmayı devreye sokacaktı.
“1979 DARBESİ İLE KABE
BASKINI”
“1979'a
kadar (Kabe Baskınına Kadar) biz de diğer Körfez ülkeleri gibi normal bir hayat
sürüyorduk, kadınlar araba kullanıyordu, sinemaya gidiliyordu.”
Prens
Selman’ın (Şu anki Kral) 2018 Yılında Time Dergisinde Verdiği Röportajdan Bir
Kesit
ABD,
sömürüsü altına aldığı topraklarda yalnızca askeri ve ticari operasyonlar yapmıyor
aynı zamanda o toprakların eğitim ve kültürüne de müdahele ediyordu ARAMCO’nun
kuruluşunun hemen akabinde Suudi Arabistan devletinde Batılı anlamda eğitim
sistemi de tesis edilmişti. Tabi Batılı anlamda dediğimiz eğitim, bir seviyeyi
ya da kaliteyi değil, bir düşünme biçimini o ülkenin insanları arasında
yaygınlaştırma anlamına gelmektedir. Böylece Batı Hegemonyası o topraklarda
daha iyi yerleşecek ve insanların kendisi bu hegemonyaya itaat ve hizmet etme
konusunda birbirleri ile yarışır hale gelecektir. Lakin her zaman bu akıma
kendisini kaptırmayan, kendi düsturuna sahip çıkan insanlar da olmaktadır.
Amerika da bu insanları etkisiz hale getirmek için “bilgi soysuzlaştırması”
diye tanımlanan faaliyeti devreye sokmaktadır. Bu faaliyet ile Amerika kendi
hegemonyasını sarsacak her türlü düşünme biçimini bizzat kendi finanse ettiği,
geçmişi ve bugünü kirli olan insanlar eliyle, o düşüncenin temsilcileri bu
kirli insanlarmış gibi kamoyuna lanse ederek, hatta ciddi ve büyük bir hareket
başlatarak bir daha o düşüncenin insanlar nezdinde dile getirilememesini
sağlamaktadır. Aynı zamanda o kirli insanları bahane ederek kendi hegemonyasına
samimi ve temiz niyetle karşı çıkan insanları da etkisiz hale getirmekte ve
hatta yok etmektedir. Bir taşla birden fazla kuş avlayan Amerika, Suudi
Arabistan’da başlayan ve Suudilerin başta Amerika olmak üzere batılı
devletlerle bu denli yakın ve samimi ilişkiler kurmasını samimi ve temiz
niyetlerle eleştiren, bu durumun İslam’a mugayir bir şey olduğunu dile getiren
insanları hedefine almıştı. İkinci bir Kral Faysal vakasını ya da kendileri
açısından daha beterini yaşamamak adına 1979 yılında planlı ve kontrollü bir
hareket başlatılmıştır.
Suudi Arabistan’ın Ulusal
Muhafızları kurumunda uzun yıllar görev yapmış olan Cuheyman El Uteybi isimli
eski bir asker ile onun Mehdiliğini ilan eden kayınbiraderi Muhammed bin
Abdullah el-Kahtânî isimli iki kişinin başını çektiği silahlı bir örgüt (?) ile
Mescid-i Haram basılarak Suudi rejimine karşı açıkça savaş ilan edilmiştir. Bu
ekip kendilerini 1926 yılında yine İngilizlerin isteklerine karşı geldikleri
için Suudiler tarafından “ehlileştirilen” İhvan topluluğunun devamı olarak
addetmektedir. Hatta Cüheyman isimli lider İhvanın eski komutanlarından birinin
de torunudur. Bu hareketin kimler tarafından fonlandığı, kullandıkları metotlar,
başındaki isimlerin Mehdilik ilanı dahil olmak üzere uçuk kaçık marjinallikleri
bir yana, esas dikkat çekilmesi gereken yer hareketin Suudilerden ve bölge
halkından talepleridir. Hareketin ileri sürdüğü talepleri maddeler halinde
sunacak olursak:
1. Batıdan ithal edilen
kültür, taklid ve değerlere son verilerek İslamiyetin adaletini tesis ederek
İslam’ın kültür ve değerlerinin yerleştirilmesi, öğretilerinin uygulanması ve
emperyalist batılı ülkelerle bütün ilişkilerin kesilmesi.
2. Babadan oğula geçen
kraliyet düzeninin yıkılarak İslam devletinin kurulması, hain Suud ailesinin
yargılanması ve halktan çaldıklarının geri verilmesi.
3. Kral Halid ve ailesi
ve onları destekleyen ümera ve ulemanın tamamı fasık ve zalimdir., Ülkeyi
emperyalistler ve yabancı firmalara otlak yapmış olup mürted olup olmadıkları
hususunda yargılanmalıdırlar.
4. İslam’ın ve
Müslümanların baş düşmanı olan ABD ’ye petrol ihracatının derhal durdurulması
gerekir. Milli servet israf edilmemeli, petrol üretimi sınırlandırılmalıdır.
5. Arap yarımadasını
ellerine geçiren bütün yabancı askeri uzmanların ve danışmanların yurt dışı
edilmesi, yabancı askeri üslerin kaldırılması.
Maddeler halinde
bahsedilen bu istek ve talepler o topraklarda yaşayan her aklı başında
Müslümanın öncelikli olarak öne sürmesi gereken hususlardır. Nitekim o dönem
Hicaz topraklarında bu hususları dile getiren meclislerinde konuşan ne
yapılabileceğine dair mutedil ölçülerde istişare eden ve insanlara bu hususları
adeta tebliğ eden toplumun her kesiminden insanlar vardı. Cuheyman ve kendini
Mehdi ilan eden Kahtani öncülüğünde başlayan silahlı hareket sebebiyle veya vasıtasıyla
bu insanlara da müdahale Suudi yönetimi tarafından meşrulaştırılmış oldu. Bu
samimi insanlar tıpkı Türkiye’deki İstiklal Mahkemeleri gibi Suudi Arabistan’da
da Şeriat Mahkemeleri’nde yargılanarak idama, tutsaklığa veya sürgün hayatına
mahkum edildi. Esasen gerek Suudilerin gerekse Amerikalıların ve İngilizlerin
hedefinde de bu samimi insanlar vardı. Nitekim hedeflerine de ulaştılar.
Suudiler o günden sonra Siyasal İslam’a benzer bir takiyye (?) ile bugüne kadar
geldiler. Geçen süre zarfında korku hegemonyası ile o topraklarda yaşayan
insanların böyle şeyleri dile getirmesinin veya dile getirilse bile
yaygınlaşmasının önüne geçtiler. Kapitalizmin getirdiği paraya ve lüks hayata
tamahla da birlikte bu gibi İslami istek ve talepler artık neredeyse konuşulmaz
noktaya geldi. Hatta yeni kral Kral Selman artık böyle bir “tehlike”nin
kalmadığını düşünüyor olmalı ki bir çok kurala esneklik getirmeye de başladı.
Suudi Arabistan’da ilk defa konserler düzenlenmeye, kadın-erkek karışık eğlence
ortamları tesis etmeye başlanıldı. Öyle ki Hıristiyan takvimine göre 2025’ten
2026’ya geçildiği yıl başı arifesinde noel kutlamanın caiz olduğuna dair resmi
fetva dahi yayınladılar. Acaba Kral Selman bu akılları Epstein adasında bulunduğu zamanlarda Jefreyy Epstein'den mi alıyordu? Konuyu daha fazla dağıtmadan kaldığımız yerden devam
edelim:
Cüheyman Suudi rejimin
ordusunun eski bir elemanı olması sebebiyle Kabe baskınını destekleyen ciddi
bir sayıda Suudi Kraliyet Muhafızları bulunmaktaydı. Zaten bu kadar
desteklenmiş olmasa Mescid-i Haram’a bu kadar silahlı insan giremezdi. Dolayısıyla
Krallık muhafızlardan hangilerinin kendilerini desteklediğini, hangilerinin
Cüheyman’ı desteklediğini kestiremiyordu. O esnada Cüheyman ise insanları,
Mehdi ilan ettiği kayınbiraderine biat etmeye çağırmaktaydı. Suudi rejimi
Cüheyman ve ordusuna birkaç kez müdahale etmeye çalışsa da onları Mescid-i
Haram’ın içerisinden çıkaramamıştı. Bütçesinden çok büyük bir payı savunma
harcamalarına ayıran Suudi devleti bir avuç eylemci karşısında çaresiz
kalmıştı. Kral Halid bu çıkmazı aşmak için son çare olarak Fransa’dan yardım
talebinde bulundu. Kralın Fransız Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing’e bizzat
yazdığı mektupta neye ihtiyaç duyulduğu belirtiliyordu. Fransa bu talebe
gecikmeden cevap verdi. Askeri uzmanlardan oluşan bir takım ve GIGN’e (Groupe
d’Intervention de la Gendarmerie Nationale) bağlı iyi yetiştirilmiş bir askeri
tim kutsal topraklara gönderildi. Suudi devleti bu bir avuç eylemci için
kafirlerin girmesi yasak Mescid-i Harem’in içini Fransız askerleri ile
doldurmuştu. Hatta rivayete göre halkın tepkisini çekmemek için müdahaleye
gelen Fransız askerlerine Mescid-i Harem’in kapısından içeri girmeden kelime-i
şehadet getirtildiği bile söylenir. Zaten Suudiler Mescid-i Harem’in içinde
silahlı bir müdahalede bulunabilmek için fetva çıkarmışlardı. Söz konusu fetva
Heyetü Kibâri’l-Ulemâ meclisi tarafından bir bildiri şeklinde yayımlanmıştı.
Hz. Peygamber’in Mekke sadece fetih günü bir saat için bana helal kılınmıştır,
Fetihten sonra tekrar haramdır, hadisini de zikrettikten sonra:
“ Onlar sizinle savaşmadıkça
Mescid-i Haramda siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar orada size karşı savaş
açarlarsa, derhal onları öldürün. Böyledir kafirlerin cezası” [Bakara Suresi
(2): 191].
Hz. Peygamber de şöyle
buyurdu: “Siz birlik halinde iken size gelip de birliğinizi bozmak,
bütünlüğünüzü parçalamak isteyen biri olursa boynunu vurun”. Bu hadisi Ebu
Müslim rivayet etmiştir.
Şeklinde bir çok ayet-i
kerime ve Hadis-i Şerif’i zikrederek müdahale için fetva vermişlerdir.
Fetva’nın temelini Müslümanların birlik ve beraberliğini bozma unsuru
oluşturmaktadır. Suudiler yukarıda zikrettiğimiz şekildeki talepleri ve
beyanlarında zahiren tamamen haklı olan bir grup için bile bu kadar rahat ve
profesyonelce fetva verebiliyorken Türkiye’de yaşayan hocaların “1916 sonrası
Hac farizasının durumu?” sorusuna hiddetlenerek cevap verememeleri ya da bu
hususu hiç mevzu etmemeleri fıkıh dediğimiz meselenin sadece Allah’ın hayır
murad ettiği kullarına verdiği bir meziyet olduğuna bir kez daha kani oluyoruz.
Ne zaman Medine müdafaası
konu olsa Türkiye’deki hocalar haccın durumunu konuşacaklarına hac turizminden,
banka fetvalarından ve daha nice işlerinden dolayı sağını solunu altını üstünü
Amerikan dolarlarıyla doldurduğu “safe-zone” kürsülerinden sloganlar atmaya
bayılıyor: “Fahreddin ne büyük bir paşa be birader!”
“LADİN ŞİRKETİ USAME’NİN
MEKTUBUNA NE DER?”
1980 yılında İran-Irak
savaşı başladığında Suudiler ABD’nin izlediği politikaya uyarak Irak’a destek
vermişti. 8 yıl süren bu savaş neticesinde işler görünürde Irak’ın istediği
şekilde neticelenmemişti. Dış borçları sebebiyle petrol zengini olan diğer Arap
ülkelerinden maddi destek beklemişti. Fakat bu destek sağlanmayınca Saddam
Hüseyin 1990 yılında Kuveyt’i işgal etti. Suudi Arabistan devleti bu işgalden
sonra sıradaki ülkenin kendileri olacağını düşünüyordu. Bu işgalden sonra 1991
yılında ABD’nin müdahalesiyle başlayan Körfez savaşında ABD Irak’a yönelik sert
müdahalelerde bulunabilmek için bölgedeki en büyük ortağı -ya da taşeronu- olan
Suudi Arabistan sınırları içerisinde 300 bin kişilik Amerikan ordusunu
konuşlandırdı. Amerikan askerleri ülkede kaldıkları süre boyunca yaptıkları
taşkınlıklarla içerisinde Mekke ve Medine’nin de bulunduğu bir zamanlar bizim
olan topraklarımızda gövde gösterisi yapmışlardı. Suudilerin izlediği bu politika
birçok tepkiyi de beraberinde getirmişti. Suudi devletine itaatkar olan sözde
alimler bu durumun İslama mugayir olmadığını belirtmek için “Allah bu dine
kafirler eliyle de yardım eder” hadis-i şerifini öne sürerek Amerikan
askerlerinin ülkede konuşlanmasına ve Irak’ta Müslüman avlamasına fetva
vermişlerdi. Bu husus bile tek başına Mekke ve Medine’nin İşgal altında
olduğunu göstermeye yeter. Fakat ABD bu söylemin yaygınlaşmasını önlemek
istiyordu. Tıpkı 10 sene önce Cüheyman hadisesinde olduğu gibi bilgi soysuzlaştırmasını
yine devreye sokma niyetindeydi. Bu yüzden tam bu sırada Suudi Arabistan’ın
dolar milyarderi Ladin ailesinin genç jenerasyonundan Usame Bin Ladin devreye
girmiş, Afganistan’dan ülkesi olan Suudi Arabistan’a dönmüştü. Sovyetler
Birliği’nin, işgal ettiği Afganistan’dan 1988’de askerlerini çekmesiyle
birlikte Cihat başarıyla sona ermiş oluyordu. İlk defa 1979’da Afganistan’a
giden Usame Bin Ladin, geçen on sene içinde hem sıcak çatışmaların tam
ortasında siperlerde elinde silah savaşıyorken, hem de savaşmaya gelen Arap
gençlerini Peşaver’de geri planda cepheye hazırlıyorken büyük tecrübeler
kazanmıştı. Dokuz bin adama komuta ettiği bu dönemi, “iki yılda cephede
yaşadıklarımı başka yerde yüz yılda yaşayamazdım” diye anlatıyordu. Savaş tecrübesini
kazanmış olan Usame Bin Ladin Suudi Arabistan’da yaşanan olaylardan sonra
El-Kaide’yi kurmaya giden bu süreçte bütün söylemini 'işgal edilmiş kutsal topraklar’ tezi
etrafında toplamıştı. İşgali gerçekleştirenleri ise ‘Haçlı-Siyonist ittifakı’
şeklinde tanımlayarak güçlü bir söylemle öne çıkmıştı. Hatta kuracağını iddia
ettiği ordunun adını “Haremeyn Ordusu” olarak isimlendiriyordu. Babasının
milyar dolarlarını reddederek kendini cihada adamış bir genç, bir mücahid
profili çizen Usame Bin Ladin bir daha bu söylemlerin ağza alınmasını
engellemek için harika bir profildi. 11 Eylül olayının yaşanmasından beş sene
önce 1996 yılının Ağustos ayında Suud ailesinin başında bir İngiliz şövalyesi bulunduğu
esnada Usame Bin Ladin “İki Şerefli Beldenin -Mekke ve Medine’nin- İşgalcisi
Amerika’ya Karşı Cihat İlanı” başlıklı fetva yayınlamıştı. Bu fetva aynı
zamanda El-Kaide’nin temelini oluşturuyordu:
“...Hz.
Muhammed’in (a.s.) vefatından bu yana Müslümanların uğradığı en son ve en büyük
tecavüz, İslam dininin kuruluş ve vahyin geliş yeri, ilahi çağrının kaynağı,
şerefli Kabe'nin ve bütün Müslümanların kıblesinin bulunduğu mekan olan İki
Haram Belde’nin (Harameyn’in) Amerikan haçlı orduları ve onların müttefikleri
tarafından işgal edilmesidir....
Yarım
asır önce (Suudi) yöneticileri İslam Ümmetine Müslümanların ilk kıblesinin
(Mescid-i Aksâ'nın) geri alınacağı sözünü vermişlerdi. Fakat geçen elli yıl
üzerinden yeni bir nesil geldi ve verilmiş söz değişti.
Ümmetin
orada almış olduğu yara hala kanıyorken Mescid-i Aksâ Siyonistlere teslim
edildi. Ümmetin, ilk kıblesini ve Hz. Muhammed'in (a.s.) miraca çıktığı yeri
yitirdiği bu süreçte, söz konusu gerçeklere rağmen, Suudi rejimi geri kalan iki
mukaddes beldedeki, (yani) kutsal şehir Mekke'deki ve Peygamber Şehri'ndeki
Müslümanları, rejimi savunmak için Hıristiyan ordusunu çağırarak şaşırttı.
Haçlılar Harameyn topraklarına ayak bastılar. Kral Fahd’ın göğsüne haç madalyonu
takmış olması bu açıdan şaşırtmadı (Kraliçe Elizabeth’in Suudi Arabistan’ı
1986’da ziyareti sırasında Kral Fahd’a taktığı İngiliz Şövalye Nişanı haç
şeklindeydi.)
Ülke
kuzeyden güneye, doğudan batıya Hafit kuvvetlerine açıldı. Topraklarımız, ABD
ve müttefiklerinin askeri üsleriyle doldu. Bu üslerin yardımı olmadan Suudi
rejimi kontrolü sağlayamaz oldu. Siz herkesten daha çok, bölgedeki Amerikan
üslerinin varlığının büyüklüğünü, onların niyetini ve yarattıkları tehlikeyi
biliyorsunuz. Rejim, Müslümanlara karşı onlara yardım ederek, onları
destekleyerek ümmete ihanet etti ve kafirlere katıldı. İyi bilinmektedir ki
İslamileşmeye mani olmak insanı dinden çıkartan on amelden birisidir.
Arabistan’ın
kapılarını Haçlılara açmakla rejim, Allah Resulü’nün emirlerine karşı çıkmış,
bu direktifleri tanımamış olmaktadır. O (a.s.) ölüm döşeğindeyken şöyle
demişti: "Müşrikleri Arabistan’dan çıkarın [Buhâri rivayeti]. Yine şöyle
buyurmuştu: “Eğer daha yaşarsam, inşaallah, Yahudi ve Hıristiyanlan
Arabistan’dan atacağım [Sahîhu Câmi’i’s-Sağîr rivayeti]. Haçlıların ülkede
bulunmasının bir zaruret ve Kutsal Topraklar’ı korumak için geçici bir önlem
olduğu yönündeki iddianın artık geçerliliği ve kabul edilir bir tarafı
kalmamıştır.
...Mescid-i
Aksâ ve Mescid-i Haram’ı (Kabe’yi) onların ellerinden kurtarmak, ordularını bütün
İslam alemiden çıkarıp atmak, mağlup etmek ve Müslümanlar üzerindeki
tehditlerini etkisizleştirmek için, yapılması mümkün olan her ülkede bunu
yapabilecek güce sahip her bir Müslümanın, Amerikalıları ve müttefiklerini
-sivil veya asker- öldürmesi boynundaki dini bir borçtur”
Evrensel İslami Cephe adı
altında verilen bu fetva ve beyanların son derece ustalıkla hazırlandığı
aşikardır. Müslümanlar nezdinde gayet makul ve meşru gerekçeler barındıran bu
beyanlar vatansız, milliyetsiz, milletsiz hatta devletsiz bir ekip tarafından
gerek marjinal gerekse de mantıksız ve manasız çözüm yolları öne sürerek, bu
haklı istek ve söylemleri geçersiz ve müdahaleye açık bir hale getirerek bir
daha samimi Müslümanlar tarafından da ağza alınmayacak hale getiriliyordu. Bu
söylemlerin sonu bir dönem gündemden hiç düşmeyen El-Kaide örgütüne ve oradan
da 11 Eylül ikiz kuleler olayına varmıştı. Ne gariptir ki -ya da olağan olarak
mı demeli- korkaklıkları sebebiyle pire
için yorgan yakmaları ile meşhur olan Amerika bu sözde büyük düşmanları olan
Usame Bin Ladin’in ailesinin milyar dolarlık inşaat şirketine bütün yaşanılanlara
rağmen dokunmadı. Hatta o zamanlar için bile milyar dolarlık işler yapan Ladin
şirketi bugün Zemzem Tower da dahil olmak üzere Harameyn’in etrafında hadsizce
yükselen binaların neredeyse tamamının da inşaatını gerçekleştirmiştir. Melanetin
hangi boyutlara ulaştığı melunların malumudur fakat müminlerin agah olma
zarureti bu melanete göz yummamayı da beraberinde getirir.
O zamanların da meşhur
melunlarından biri olan Amerika Başkanı George W. Bush 11 Eylül olayların
akabinde şu cümleyi sarf etmişti: "Her ulus, her bölge için, şimdi karar
verme zamanıdır. Ya bizimlesiniz ya da bize karşı!" Bush’un “bize
karşı” diye tanımladığı elbette
kendilerinin finanse ettiği global-cihadçı çeteler değildi. “Bize karşı” olarak
tanımladığı kişiler Batıyı bulundukları yere hapsetmiş. Modern dünya
kendilerine tepki olarak doğmuş ve bugün gavurların can pazarı haline getirdiği,
işgal ettiği başta Mekke, Medine ve Kudüs olmak üzere bütün o topraklarda
yüzlerce yıl hüküm süren Türk Milleti’nden başkası değildir. Gavurların Orta Doğu
diye adlandırdıkları o toprakların sulhu salah bulması ve Modern Dünya
Sisteminin çarkları altında ezilen İnsanlığın insanca bir hayatın var
olabileceğini görmesinin yegane yolu Türklerin yeniden tarih sahnesinde yer
almasıdır. Bu yalnızca tarihi bir vakıa olduğu için değil aynı zamanda gelinen
noktada kaçınılmaz bir gerçek olduğu için böyledir. Bugün Türkiye
Cumhuriyeti’nin yönetim kadrolarında bulunan insanların veya orduyu temsil eden
kimselerin veyahut herhangi bir siyasi partinin bu yönde alenen veya gizli bir
iddiası olmamasına rağmen Netenyahu’nun geçtiğimiz günlerde “Erdoğan” hitabının
arkasına sığınıp Türkleri kast ederek:
“(Kudüs)
Bu bizim şehrimiz Erdoğan. Sizin şehriniz değil. Bizim şehrimiz. Her zaman
bizim şehrimiz olacak. Bir daha bölünmeyecek” demesi ve yine İsrail-Yunanistan
ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yapılan üçlü zirvede Türk Milletine atıfta
bulunarak:
“…İmparatorluklarını
ve topraklarımız üzerindeki hakimiyetlerini yeniden kurma hayali kuranlara
diyorum ki: Bunu unutun. Bu gerçekleşmeyecek. Aklınızdan bile geçirmeyin" diyerek
bu gerçekliği bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bugün kafirlerden kaçırılmış
son toprak parçası olan Türkeli’nde ayakları bir vatana basılı olarak: “Neyi kaybettiğimizin farkına vardık. 1920
yılından kaldığımız yerden devam edeceğiz hicret ederek ayrıldığımız Mekke ve
Medine’yi yeniden İslam hakimiyetine almakla başlayacağız” nidasıyla ortaya
çıkan ve emrini yalnızca Allah’tan alan bir Türk Milleti olduğunda Muhammed
Ümmeti’nin hayrına olacak şekilde yaşanabilecek şeyleri bir düşünün. İşte bu
yaşanabilecekler yaşanmasın diye yaşanmış hadiseleri yaşayarak anlatmaya gayret
ettiğim yazımın sonuna gelmiş bulunuyorum.
“KABENİN YOLLARI BÖLÜK
BÖLÜKTÜR”
Muharrem
ayından bu yana yedi aya yakın süredir yazmaya gayret ettiğim “Fahreddin Paşa
Hangi Turizm Şirketiyle Hacca Gitti?” serlevhalı yazı dizisinin son satırlarını
okumaktasınız. Bu yaklaşık yedi aylık süre boyunca hayatımı idame ettirdiğim esnada
-hatta rüyalarımda bile- zihnimin bir yerinde sürekli devam eden Medine
Müdafaası da yerini Medine Zaferi’ne bırakma ümidiyle sona ermiş oldu. Medine Müdafaası
hususunu ilk defa bahis konusu eden tabii ki ben değilim. Hatta her yıl çeşitli
vesilelerle ulusal medyada, sosyal medyada, konferans ve sempozyumlarda bu konu
anılır. Yaşanılanlara dair şeyler hakkında o meselenin anıldığı ortamın nabzına
göre tercih edilen bir üslupla bilgiler verilir. Lakin hiç kimse yaşanılan
hadiselerin neden yaşandığını ve sonrasında neler olduğunu söylemez ve aslında
ne olması gerektiğine dair mülahazalarda bulunmaz. Onlar için Medine Müdafaası
geçmişte kalmış dramatik ve aynı zamanda epik bir nostalgidir. Müdafaa onlar
için sadece büyük bir azmin ve hırsın örneğidir. Yaşanmış ve bitmiştir. Ortada
siyasi ya da itikadi bir mesele yoktur. Davası güdülecek bir intikam yoktur. Bir
film sahnesi gibi anlatılır yaşanılanlar ve tıpkı bir filmden etkilenildiği
gibi etkilenilir, hüzünlenilir veya heyecanlanılır. Ve sanki devamını seyirciye
bırakmış gibi anlatılan onca şey, Fahreddin Paşa’nın bütün heybetiyle kılıcını
Ravza-i Nebiye bırakıp Medine’yi teslim etmesiyle sonrası yokmuş gibi sona
erer. Sonrasında bir şeyler yaşanmamış da seyircinin hayal dünyasına bırakılmış
gibi. Aksi halde Müdafaa esnasında yaşanılan şeyleri bilen birisi bugün nasıl
hiçbir şey olmamış gibi mukaddes topraklara gönül rahatlığı ile gidebilir?
Aklımızla dalga geçercesine takip edilen bu anlatma üslubuna rağmen henüz temiz
kalmış yanlarımın törpülenmediği çocukluk yıllarımda Fahreddin Paşa’nın
Medine’yi İngilizlere mecburi teslimini duyduktan sonra “Peki sonra Müslümanlar
olarak nasıl almışız geri Kabeyi?” diye sorduğum zaman Müdafayı anlatan Siyasal
İslamcı abilerden bir ses gelmezdi. Peşi sıra diğer soruyu sorardım “ Yani
gavurlardan geri alamadıysak nasıl hacca gidebiliyoruz o zaman?” Sessizlik.
“Mekke ve Medine’deki devlet bizim devletimiz mi?” Yine sessizlik. Belli ki bu
soruları onlar da hiç sormamıştı. Zira sormuş olsalardı bir sorumluluk alanları
doğacaktı. Temiz bir akılla bu sualleri kendileri de tevcih edip istişarelerde
bulunsalardı büyük bir mesuliyet alanı doğacaktı. Sorduğum sorulara alamadığım
cevapları “Fahreddin Paşa Hangi Turizm Şiketiyle Hacca Gitti?” sorusunu
sorduğum yazı dizisiyle bugün kendim vermeye gayret ediyorum. Yazımın başlığını
“Mekke ve Medine’nin Kısa Siyasi Tarihine Türkçe Bakış” şeklinde de
koyabilirdim. Lakin istihza içeren ve anokrizmi andıran bir başlığı tercih
ettim. Zira akıllarıyla alay edilmesine alışmış, mesuliyet doğar endişesiyle
soru sormaktan kaçınmış bir kalabalığa belki alışık oldukları müstehzi bir
üslup ile soru tevcih edersem sorunun yanlışlığını fark ederler diye düşündüm
(Sert konuşmaktan kaçınacağımı ifade etmiştim ama biraz da olsa sitem etmeğe
hakkım var diye düşünüyorum). Aksi halde “Fahreddin Paşa” ile “Turizm”
kelimelerini yan yana getirmekten bile ar ederim. “Turizmi teşvik için gitmedik
Yemen çöllerine” diyen Şair Türk’ün kurduğu derneğe mensup olduğum unutulmasın.
Akademik üsluptaki
ayrıntılara girmeden fakat meselenin ehemmiyetine binaen yaşanan olaylardaki
detayları atlamadan yazmaya gayret ettiğim bu yazıyı bu denli uzun tutmamın
sebebi neydi? Elbette Hırgür Atölye’deki bir yıllık yazı kotamı doldurmak için
yapmadım bunu. En kestirmeden verilecek cevap Mekke ve Medine’nin hamiliğini
üstlenerek, kimliği bütün dünya nezdinde sarahate kavuşmuş olan Türkler için Medine Müdafaası ile başlamış olan İstiklal
Harbi’nin hala bütün sıcaklığı ile devam ettiğini göstermek olabilir. Bugün dünyada,
bilhassa coğrafyamızda yaşanan her olay Birinci Cihan Harbi ve sonrasında
aldığımız yenilgilerin devam eden hamleleridir. Kafirlerin kendi açılarından
bitirici hamleyi o tarihlerde yapamamış olmasını gösteren yegane şey kafirlerden
kaçırdığımız tek toprak parçası olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bugün geldiğimiz
aşamada Dünya Sisteminin Lordları kendi iç çekişmeleri haricinde hala son
noktayı koyamadılarsa İstiklal Harbi’nin her şeye rağmen bitmemiş olmasıdır.
İstiklal Harbi’nin başladığı yere, yani kaldığımız yere dönecek olursak hatta
dönmeye meyledecek olursak o zamanlarda yaşanan hadiselerin ne kadar sıcak
olduğunu bütün netliği ile görebiliriz. Nasıl ki o tarihlerde Hicaz’da,
Filistin’de, Suriye’de, Libya’da Mısır’da ve Türkeli’nin bütün cephelerinde
verilen mücadele birbirlerine göbek bağı ile bağlı ise, birinde yaşanan gelişme
diğerlerini de aynı derecede etkiliyorsa bugün de coğrafyamız aynı şekilde
birbirine aynı kuvvetle bağlıdır. Yüzyıllar boyunca Türk sancağının
dalgalandığı bu yerler Türk sancağının indiği günden bu yana hiçbir zaman gün
yüzü görmedi. O topraklarda görünmeyen gün, bugün Türkiye için de kerahat
vaktine girmiş durumda. Kafirlerden kaçırdığımız bu son toprak parçasında Türk
Milleti olarak Milli yeminimize sadakat gösteremezsek zifiri bir karanlığın
içinde kaybolacağız demektir. Dün Medine Müdafaası esnasında tarafsız olmak
nasıl mümkün değilse bugün de mümkün değildir. O zamanlar Türk olamayan Türk sancağı altında mücahedeye
katılmayan kim olursa olsun sırtını sıvazlayan bir İngiliz bulduysa bugün de
Türk olamayan birisi kendini kapitalizmin çarkını çeviren bir el ya da
çarklarında öğütülen bir kurban olarak bulacaktır.
Gelinen noktada Mekke ve
Medine’nin USA&UK işgalinde olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. İşgal
altında olan Haremeyn’de işgalden kurtarılmadan haccedilebileceğini düşünmek
Amerika rüyasının bir parçasıdır. “1916 sonrası haccın farziyeti” hususunda
dört hak mezhebin kitaplarını karıştırıp usul ve esasında bir şey bulamayan
hocalardan “Bu mesele öyle basit değildir girme o işlere” diyerek bize reddiye
yazacaklara şimdiden söylüyorum: Sizler, Muktedirlerin batıl işlerine karşı
çıktıkları için zindanlarda işkence ile öldürülen dört büyük imamın değil,
Fahreddin Paşa’nın yanında her şeye rağmen Medine’yi Müdafaa eden askerleri
müdafaadan yüz çevirmek için İstanbullardan iknaya gelen “Medine’nin teslimi
caizdir” diyen mollaların mezhebindensiniz. Üzülerek söylemeliyim ki dinde
hayır murad edilenlere nasip olan fıkıh sizlere nasip olmamış.
Dinde anlayışlılığın
olmadığı bir yerde dillere pelesenk edilmiş “İslam Davası” gibi iddialı bir kavram
da Amerikan Rüyasının bir parçası olmaktan kendini kurtaramıyor. Siyasal
İslamcılar eliyle hiçbir yere varmayan dahası hiçbir yerden başlamayan içi boş
hamasi söylemler ve tamamen dünya menfaatine dönük tutumlar sebebiyle bugün
alnı secdeye değen insanlar tarafından bile “İslam Davası” tamlaması –duyulduğunda-
ciddiye alınmayan bir kavram oldu. Elli küsür yıldır hiçbir yere varamayan bu
kavramın en büyük sıkıntısı temeli sağlam olan bir başlangıç yerinin olmayışı. Türkiye’de
“İslam Davası” kavramını sahiplenen kesim, yaşadıkları toprağı bir vatan olarak
ve bu toprağın vatanlaştırılma hadisesini de bir merkez olarak ittihaz
etmedikleri için -solcu aktivistlerin gündemini meşgul eden- “Kudüs” mukaddes
davanın mücahidlerinin “ilk gündem”i olarak yerini aldı. Gelinen noktada
davanın verdiği en büyük mücadele kahveci dükkanının önünde İngiliz mahsulü
Filistin bayrağını sallamak ya da yeterli kınamayı yapmayan devlet başkanlarına
“sert mesaj” vermek oldu. Şu Birleşmiş Milletler’e şikayet etmeli mesajlardan. Bu
meseleyi Filistin cephesini anlatacağım yazıda ele alacağımı söylemiştim ancak
bu yazıyla da önemli bir bağı olduğu için değinmek istedim. Ortada bir İslam
Davası varsa ve bunun ilk gündemi Mekke ve Medine olmak yerine Kudüs oluyorsa
burada bir bit yeniği yok mu? Mekke ve
Medine’yi kendi jargonlarıyla “kurtarılacak yerler” olarak görmeyen bir zihin
hangi saikle Kudüs’ü kurtarılması gereken yer olarak görüyor? Eğer İsrail’in
yaptığı katliamları dile getirecek olursanız ben de size İbrani-Hıristiyan
Medeniyetinin yüzlerce yıldır her fırsatta zaten bunu yaptığını söylerim.
Özünün gürleşmesi için sloganlar atılan Filistin’de katliam sona ererse dava
hitama mı ermiş olacak? Nedir Filistin’in gürleşmesi istenen özü? Trump’ın
teklif ettiği gibi bilim ve eğlence merkezi, harika bir tatil beldesi yapılmış
bir Gazze mi? Sorun bunu Trump’ın teklif etmesi mi yoksa teklifin bizzat kendisi
mi? Soruların ardı arkası kesilmeyecek. Fakat Türkiye’de yaşayan samimi
Müslümanların boş vaatlerle sömürülen enerjileri artık kesilme noktasına geldi.
Artık iddiası olan bir Müslüman neredeyse kalmadı. Hangi camiaya, tarikata,
vakfa vs. bakarsanız bakın hepsinde bir hissizlik, hepsinde bir donukluk,
hepsinde bir boşvermişlik görürsünüz. O Müslüman neşvesi neredeyse bitmiş
durumda. İstiklal Harbi verirken yazılan “hamaset destanının” yerinde zaten
yeller esiyor. Ufkunda öncelikli olarak Mekke ve Medine bulunmayan bir İslam
Davası’nın bereketlenmesini beklemek de zaten beyhudeydi. Fakat her şeye rağmen
ümitsiz olmamak, Allah’tan ümit kesmemek kaybedilen neşveye ulaşmanın ilk
basamağıdır. Bu aynı zamanda başta Fahreddin Paşa olmak üzere İstiklal Harbi veren
şehidana ve gaziyana olan borcumuzdur. Fahreddin Paşa ‘nın Medine’yi teslim
etmeyeceğine dair Mehmetciğe söylediği sözleri kendi sözümüz, ümidini kendi
ümidimiz olarak biliyoruz:
“Bir söz verdik, Kutsal Şehri isyancılara
vermeyeceğiz! Elimizden ne geliyorsa yapmalıyız. Tâ ki son mermi, son er ve son
damla kana dek... Bu azim, bu kararlılık bize dayanma gücü verecek. Bunu hiç
unutmayın! Ümitsiz olmayın!”
Peki ümitlerimizin boşa
çıkmaması için ne yapacağız? Öncelikle neyi kaybettiğimizi hatırlamamız gerekiyor.
Bu hatırlama faaliyeti bize kaldığımız yeri de gösterecek. Kaldığımız yer aynı
zamanda başlamamız gereken yerdir. Bir İstiklal Harbi vererek vatan sahibi
olduğumuz bu topraklar yani Türkiye Cumhuriyeti Muhammed Ümmetinin ikinci
hicretidir. Yani kuvvet toplayıp yeniden hücuma kalkmak için bu vatan
Anayasamızla da resmiyete kavuşturduğumuz şekliyle Hıristiyan takvimine göre
1920’de bir İslam devleti olarak
kuruldu. Bahse konu olan kaldığımız yer işte tam olarak burasıdır. Biz birinci
hicretimizde Mekke’den çıkmak ve Medine’de devlet kurmak mecburiyetinde
bırakılmıştık. Ve sonunda Mekke’yi fethettik. İkinci hicretimizde ise hem
Mekke’den hem de Medine’den çıkmak mecburiyetinde kaldık. Eğer “İslam Davası”
kullanımını doğru bir kullanım kabul edersek bu dava ancak kaldığımız yerden
devam etmekle yani Mekke ve Medine’yi yeniden bir İslam beldesi yapmak için bütün
gayretimizi sarf etmekle güdülebilir. Rasul-i Ekrem’in Medine’de inşa ettiği
devletin Türkiye Cumhuriyeti’nde yeniden kurulmasının yolu ise Misak-ı Milli’ye
olan sadakatten geçer. Milli ahdimize göstereceğimiz vefa bizi Türkiye’den
Türkeli’ne kavuşturacak. İslam olmaklığını ciddiye alan Müslümanlar için
ayakları yere basan bir başlangıç noktası işte tam olarak burasıdır. Kaybedilen
Müslüman neşvesi de boşa çıkmayacak gayretler de buradan başlayacaktır.
Başlangıç hususunu andığım esnada belirtmekte fayda gördüğüm bir meseleyi de
anmadan geçemeyeceğim. Başlangıç addettiğimiz yer nasıl ki Mekke ve Medine ise
başlayacağımız ilk faaliyet de Mekke ve Medine’de doğmuş olan, Kuran-ı Kerim
ile bizlere öğretilen Kur’an Harfleridir. İlk inen ayet-i kerimelerden birinin “Ki O, kalemle yazmayı öğretendir”
olması dikkate değer. Bu ayet-i kerime ilkimizin ne olması gerektiği hususunda
bir işaret olarak kabul edilmelidir. 100 küsür sene önce kaldığımız yerde
kalakalmamıza sebebiyet veren darbelerin ilkinin yazımıza ve harflerimize de olduğu
unutulmasın. Allah’tan bize, biz Türk Milleti’ne yeniden yazımızı öğretmesini,
yazımıza dönmeyi nasip etmesini niyaz ediyoruz.
Yazılarımda hamasi bir üslubu
bilerek kullandığım doğrudur. Zira Batı hegemonyasının karşısında “bir hamaset
destanı” vererek ayakta duracağımız kanaatindeyim. Hem İstiklal Harbi’nin ruhuyla
yaşayan benim hamasetten uzaklaşabilmem de -hafazanallah- mümkün değil. Milli
yeminimizi ve intikamımızı unutmamak adına her gün gözlerinin içine baktığımda
bana yeminimi hatırlatsın diye ilk evladımın adını Ömer Fahreddin koymayı Allah
bana nasip etti. İnanıyorum ki yine bir Ramazan ayında Mehmetçiklerle beraber
selam kapısından içeri girmek evlatlarımla birlikte bana da nasip olacak. Nasıl
ki 1400 sene önce Peygamberimiz Medine halkı tarafından “Taleal Bedru Aleyna”
ilahisi ile karşılandı ise yakın bir zamanda Türk ordusunun ellerinde göğe
yükselen Rasul-i Ekrem’in sancağı yine Medine’de aynı ilahilerle ve marşlarla
karşılanacaktır. Bu sahnenin ağırlığını, Beştepe’de Hıristiyan itikadınca
“Peygamber” olarak kabul edilen Papa’yı “Taleal Bedru Aleyna” ilahisi ile karşılamaya
cüret edenler veya bunda bir beis görmeyenler yahut bunu dilediklerince tevil
edenler anlayamazlar.
Naci Kıcıman Medine Müdafaasını
yazdığı hatıratında Türk bayraklarının Medine kalesinden indiği ve Türk
askerinin Medine’yi terk ettiği anı anlatırken şöyle bir ifade kullanır: “Minber-i Saadet’in gümüş anahtarlı kapısı
Türkler için belki son defa olmak üzere ve belki de muvakkaten kapanmıştı”
ben bu kapının muvakkaten kapandığına inananlardanım. Çünkü Hakk’ın va’dettiği günlerin olduğuna ve
bugünlerin doğacağına ayn-el yakin, ilm-el yakin ve Hakk-al yakin iman
edenlerdenim. Minber-i Saadet’in kapısı, önündeki Amerikalılardan
İngilizlerden, Yahudilerden hasılı cümle ehl-i küfürden temizlenmek suretiyle
bizlere açılacak. Fahreddin Paşa’ya -kendi anlattığı üzere- âlem-i manada Hz
Peygamber tarafından bir beşaret müjdesi olarak gönderilen buğday çuvalının
sırtlayıcıları bizler olacağız biiznillah.
Yunus Emre’nin bir
nutkunda sehl-i mümteni ile hem Mekke yolunun şeklini tarif ettiği hem Allahu
alem her renkten Kabe’ye akın eden Müminleri anlattığı ve hem de Müminlerin bir
seyr-i süluk ile kendi içlerinde katettiği yollara dikkat çekmek için yazdığı
“Kabenin yolları bölük bölüktür” mısraı ufkumda Mekke ve Medine olduğu günden
beri benim zihnimde Kabe yollarına dizilmiş bölük-bölük, tabur-tabur bir Türk
ordusunu canlandırıyor. Hatta o ordunun zihnimde bir nizam içinde hep bir
ağızdan bu ilahiyi yeniden yorumlayarak söylemelerine -belki de ilahinin
söyleniş tarzından dolayıdır- mani olamıyorum: “Uygun adım marş!
Kabenin yolları bölük
bölüktür
Düşman siperleri delik
deşiktir
Amerika dedikleri bir
kirliliktir
Canım Kabem varsam sana
Türk’ün sancağını diksem
taşına”
Bütün yazı boyunca yaşananları ve yaşanması arzu
edilenleri betimleyen ben, işte bu son satırlarda Rabıta-i Nebi’den sayılsın
diye kendimi Ravza-i Mutahhara’da Çihar-ı Yar-i Güzin’in ilk ikisi olan Hz Ebu
Bekir ile Hz. Ömer’i selamlayarak Rasul-i Ekrem’in huzur-u pakinde diz çökmüş
ve iki büklüm halde oturmuş ellerimle demir parmaklıklara tutunarak ve yüzümü
O’nun nuruyla nurlansın diye kabrinin başında yazan ve Cennet’in girişinde de
yazıldığı bildirilen Kelime-i Tevhid’e çevirmiş bir vaziyette buluyor ve
geçmişteki yaşanılanların mahzunu ve gelecekteki zaferlerin muzafferlerinden
bir muzaffer olma ümidiyle O’na Akifçe seslenerek yazımı hitama erdiriyorum:
“Demir
nikâbını kaldır mezâr-ı pâkinden;
Bu
hasta rûhumu artık ayırma hâkinden!
Nedir
o meş’ale? Nûrun mu? Yâ Rasûlallah!..”
Essalâtü vesselâmü aleyke
yâ Rasulallah
Essalâtü vesselâmü aleyke
yâ Habiballah
Essalâtü vesselâmü aleyke
yâ Nura arşillah… SON
Ahmet TÜFEKÇİ




Yorum Gönder