Fahreddin Paşa Hangi Turizm Şirketiyle Hacca Gitti? -2. Bölüm


Oğlum Ömer Fahreddin’e ithafen…
İçindekiler +Giriş
+1. Kısım
+2. Kısım
+3. Kısım


Giriş

 

O nûru gönder, İlâhî, asırlar oldu, yeter!

Bunaldı milletin âfâkı, bir sabâh ister.

İnâyetinle halâs et ki, dalga dalga zalâm

İçinde kaynamasın çarpınıp duran İslâm!

Bu secde-gâha kapanmış yanan yürekler için;

Bütün solukları feryâd olan şu mahşer için;

Harîm-i Kâbe’n için; sermedî Kitâb’ın için;

Avâlimindeki âyât-ı bî-hisâbın için;

Nasîb-i dâimi hüsran kesilmiş ümmet için;

Şu hâk-i pâke bürünmüş semâ-yı rahmet için;

Biraz ufukları gülsün cihân-ı İslâm’ın!

Hudûdu yok mu bu bitmez, tükenmez âlâmın?

O, çünkü, âleme hâkim yegâne kudret iken,

Bir inkılâb ile mahrûm olunca azminden,

Esâretin ne kadar şekli varsa katlandı...

Vatanlarında garîb oldu kendi evlâdı!

O azmi sen vereceksin ki eylesin sereyan,

Soluk benizlere kan, inleyen göğüslere can.

O rûhu ver ki, İlâhî, kıyâm edip dînin,

Zemîne feyzini yaysın hayât-ı mâzînin.....

 

“BÜTÜN BİR MEMLEKETE BAĞIRA BAĞIRA ANLAT BUNLARI!”

Yazımızın ilk bölümüne başlarken küfür alemine olan öfkemin tesiri altında olduğumu söylemiştim. Muhatabım Müslümanlar olduğu için, sert bir dilim olmasın diye Ravza-i Nebi’den bir rahmet yeli eserse öfkem yerini hilme ve rıfka bırakır belki diye de eklemiştim. Muharrem ayının tam ortasında bir gece vakti kaleme almaya başladığım yazının bu ikinci kısmında çam kokusunun yoğunlukta olduğu serin bir rüzgar esmeğe başladı. Maraş’ın garbi yeli mi yoksa Medine’den meleklerin nefesiyle gelen yel midir bu bilmem lakin halet-i ruhiyeme iyi geldiğini itiraf etmekten geri duramayacağım. Maraş’ın o hafif rüzgarının insanın içine letafet verdiğini, zannediyorum her Maraşlı itiraf edecektir. Rasul-i Ekrem’in “Rüzgara sövmeyiniz ve emrolunduğu şeyin hayrını isteyiniz” Hadis-i şerifini işittiğim günden beri her esen yelin Rahmet yeli olduğuna hüsn-ü zan ederim. Hak Teala zannıma göre rüzgarını halk etmiş olacak ki içimdeki öfke ayakları yere basan hamaset, intikam ve ümit duygularıyla perçinleşti. Medine müdafilerinin o imanını, azmini ve şuurunu gücüm yetse de ev-ev okul-okul dükkan-dükkan gezsem ve her mümine anlatsam da son ziyanın meşalesini tutan sağlam bir el olsam diye kıvranıyorum. Medine müdafaası esnasında Medine’de Hilal-i Ahmer’de (Kızılay) sıhhiye görevlisi olarak bulunan Feridun Kandemir, müdafaa sonrası İstanbul’a geldiğinde Bâbıâli’de bir gazete idarehanesinde aralarında Süleyman Nazif ve Yahya Kemal’in de bulunduğu bir dost meclisinde Hicaz’da ve Medine’de olup bitenleri heyecanla ve coşkuyla anlattığında Süleyman Nazif -bundan 100 yıl kadar önce benimle aynı hisleri paylaşmış olacak ki- ayağa kalkarak ve Kandemir’e dönerek: “Çocuk! Çocuk! Neler söylüyorsun sen! Bunlar burada anlatılmaz, bir meydana koş bütün İstanbul’a, bütün bir memlekete bağıra bağıra anlat bunları.” demiştir.

Evet, Süleyman Nazif haklıdır. Haremeyn’de yaşanılan o mücahade bütün bir memlekete anlatılmalı. Zira Mekke ve Medine’nin elimizden çıkan şehirler olduğu bilincine ulaşmamız bize nereden başlamamız gerektiğinin en net işareti olacaktır. Biz Hıristiyan takvimine göre 1916 yılında Mekke’yi, 1919 yılında ise Medine’yi terk etmek zorunda kaldık. İstiklal Harbi’nin neticesinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, İslam Ümmetinin ikinci hicretidir.  Bizim birinci hicretimiz Allah Rasulü’nün muhacirlerle beraber Medine’ye hicret etmesidir. Bu Hicretin gayesi hiç şüphesiz bir İslam Devleti kurmak ve başta Mekke olmak üzere nice beldelere fetihler düzenleyip cihad etmek, iktisadi, içtimai ve siyasi zeminde bir Müslüman hegemonyası tesis etmektir. Yazımızın konusu olan bu ikinci hicretimizde ise biz hem Mekke’den hem de Medine’den olduk. Dolayısıyla bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin bütün hayatı ve bütün ümidi Mekke ve Medine’nin yeniden Müslüman hakimiyetine kavuşmasını sağlamaya dönük olmalıdır. Tefrik etmemiz gereken yer, devam ettirilmesi gereken yer, kaldığımız yer burasıdır. Tepeden tırnağa katledilmiş bir tarih anlatımı ve pozitivist eğitim anlayışıyla iğdiş edilmiş zihinlere bu bilginin bir şimşek etkisi yaratacağı kanaatindeyim. Bu mesele anlaşıldığı taktirde tarihî bir vakıa olan Türk kimliğinin, Türk Sancağının, Türkiye Cumhuriyetinin ve nihayetinde Türkeli’nin neye tekabül ettiğini anlama işi kendiliğinden gerçekleşecektir.

Yazımızın ilk bölümünde Haremeyn’in Müslüman hakimiyetinde olmadığı taktirde hac meselesi hakkında birtakım mülahazalarda bulunmuş, mevcut haliyle alakalı serzenişlerimizi dile getirmiştik. Bu bölümde ise “Nasıl olur da her yıl milyonlarca kişinin hac ve umre niyetiyle dolup taşırdığı Mekke ve Medine elimizden çıkmış olur? Elimizden çıkmış olsa bu olabilir miydi? “sorularına cevap bulmak adına Hulafa-i Raşidin devrinden Hıristiyan takvimine göre 1916 yılına kadar geçen sürede Mekke ve Medine’nin idaresi hususuna kısaca değinecek akabinde Medine müdafaasında yaşanılanları daha geniş şekilde anlatacak ve en nihayetinde Mekke ve Medine’yi elimizden alanların en başından beri bize “el” olduğunu ve “elimiz” ifadesindeki “biz” in kim olduğunu tefrik edemeyen biçarelerin  kalplerine sihirli ellerle değil Türk eliyle dokunmuş olacağım. Bu kadar çok el dediysem elim elim epenek oyunu oynadığım zannedilmesin. Nihayetinde ne yapacaksak eli düşman, düşmanı el bilerek biz yapacağız. El pençe divan durarak değil, el açarak ya da el altından değil el birliği ile biz yapacağız. Türkeli’ne doğru. Aksi taktirde Türk Milleti’nin ruhuna el-fatiha...

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde bir iz süreceğimi beyan etmiştim. İz sürdüğüme göre bir yolculuğa çıktığımı da söylemiş oluyorum. Malumunuzdur ki yolculuğun bir diğer adı da seferdir. Lisanımızda sefere çıkmak deyince savaş için yola revan olmak manası da anlaşılır. Her anlamını da kast ederek Yunus Emre’nin şu dörtlüğü ile yazımın ilk meselesine başlamış olayım. Gayret bizden, tevfik Allah’tan:

“Bir mübarek sefer olsa da gitsem

Kabe yollarında kumlara batsam

Hub cemalin bir kez düşte seyretsem

Ya Muhammed canım arzular seni”

 

1. KISIM:


1. KISIM:” HARAMEYNİN EBEDİ HADİMİ VE MÜDAFİİ OLARAK TARİH SAHNESİNDEKİ YERİ KAVİ HALE GELEN NECİP MİLLET: TÜRK MİLLETİ!”

Mekke ve Medine.  Haremeyn yani iki harem, korunmuş, saklanmış yer anlamına gelen ya da namahrem elin değmesi yasaklanmış mabedleri içinde barındıran bu iki şehirden ilki şehirlerin anası olan Mekke’dir. Bu adın veriliş sebebi, orada haksızlık, zulüm ve isyana kalkışmaları halinde zorbaların boyunlarını ezmesinden dolayıdır. (Abdullah b. ez-Zübeyr der ki: Buraya herhangi bir zorba kötülük etmek kastıyla geldi mi, mutlaka aziz ve celil olan Allah onun boynunu kırar.) Mükerrem olan bu şehir Müslümanların ilk mescidi olup aynı zamanda da son kıblesidir. Kabe’nin inşasından bu vakte kadar şehrin kendisi bizzat harem kabul edilmiş olup üzerindeki zalimlerin boynunu ezmeyi sabırla beklemektedir. İki haremden ikincisi olan Medine ise hicretten önce Yesrib olarak anılmaktaydı. Fakat Rasul-i Ekrem’le beraber Müslümanların hicret edip burada bir İslam Devleti kurmasıyla Medine adını aldı. Allah Rasulü hicret sonrası bu şehirde akışı Kur’an hükümleriyle gerçekleşen bir hayat kurduğu için biz Müslümanlar bu şehre “aydınlanmış şehir” anlamına gelen Medine-i Münevvere dedik. Müslümanların zihni modernleşmeyle iğfal edilmeden önce şehirlerin aydınlığı parlak caddeleri, ışıltılı gökdelenleri ile değil Rasulullah’ın Nuruyla anlaşılıyordu. Nur-u Nebi ile aydınlanan Medine-i Münevvere hicretle beraber Rasul-i Ekrem tarafından harem ilan edilmiştir. Yani Medine bir İslam vatanı hüviyetine kavuştuğunda harem olmuştur. Allah Rasulü fetihten sonra  doğduğu şehir olan Mekke’ye her gittiğinde orada namazlarını seferi kıldı. Zira vatan-ı asli dediğimiz yer İslam’ın her anlamda hayatın kendisi olarak yaşanıldığı yerdir. Medine, bir İslam Devletinin merkezi hatta bizzat kendisi olduğu için Allah Rasulü vatanından ayrıldığı andan itibaren namazlarını seferi olarak eda etmiştir. Bu durum Vatan mefhumunun bize ne olduğunu öğreten en net tavırdır. İşte bu iki şehir de biz Türklerin anavatanıdır. Zira Allah Rasulünün mutahhar zevceleri bizim annelerimiz olduğundan ve annelerimiz de Mekkeli ve Medineli olduklarından ve dahası biz Muhammed Ümmetinin ilk vatanı Medine olduğundan bizim anavatanımız da burasıdır. Biz anavatanımız olan bu iki mübarek şehrin, Haremeyn’in hadimi olduğumuzu ilan etmek suretiyle Türklük sıfatımızı kemale erdirdik.

Haremeyn’in idaresi Allah Rasulü’nden ve Cihar Yar-i Güzin’den sonra Rasul-i Ekremin Buyurduğu Ahmed Bin Hanbelin Müsned’inde rivayet edildiği şekilde ısırıcı saltanatların iktidar kavgaları arasında kalmıştır. Hilafetin Hz. Hasan’dan Muaviye Bin Ebu Süfyan’a  geçmesiyle beraber başlayan bu süreç yaşanmaması gereken birçok savaşlara, kan dökmelere şahitlik etmiş hatta Kabe’nin muhasara altına alınarak mancınıkla taşlanması hadisesi dahi yaşanmıştır. Bu “Isırıcı Saltanat” mevzuu çok su götüreceğinden ayrı bir yazı olarak ele alınması gerektiği kanaatindeyim. Bu sebepten kelimelerin kifayetsiz kalacağı bu mevzuya yazımızda bu kadar değinmekle kifayet ediyorum.

Raşid halifeler devrinde Mekke, Medine’den atanan valilerce idare edilmekteydi. Ancak Fitnenin önünde bir kapı gibi duran Hz. Ömer’in şehadetiyle Mekke ve Medine’de işler karışacaktı. Karışık işlerin sonu bir Emevi Devleti’yle neticelendi. Emevi döneminde hilafetin merkezi Şam’a taşındığı için Mekke ve Medine’ye atanan valiler orada müstakil bir yönetimi esas alarak Emir sıfatıyla anıldılar. Emevi döneminde Haremeyn’e atanan bu emirlerin hepsi Ümeyyeoğulları ailesindendi. Emevi devleti yıkılıp Abbasilerin dönemi başladığında Abbasi Devleti Emeviler kadar asabiyyetçilik yapmayarak Mekke ve Medine Emirliğine ailesinden başka isimleri de tayin ettiler. Tabi burada Abbasi devletinin Müslümanların çoğunlukta yaşadıkları bölgelerde tam olarak otoritesini sağlayamamasından dolayı Mekke ve Medine’deki otoritesini korumak gayesiyle Haremeyn’in kara ve deniz yoluyla dünyaya açılan kapısı konumunda olan Mısır’a yakın ailelerden emir tayin etmesinin de büyük ölçüde rolü olduğu unutulmamalıdır.

Abbasi devleti İslam topraklarında kendi otoritesini korumak istese de bu mümkün olmadı.  Bağımsız ya da yarı bağımsız birçok devlet yapılanmaları Abbasi sınırları içinde var oldu. Her biri de İslam Dünyasında  kendi otoritelerini güçlendirmek için Hicaz Bölgesini kendi idareleri altına almak gayesiyle gayret sarf etmiş veya en azından niyet etmiştir. Mısır’da ortaya çıkan Tolunoğulları Hanedanlığı -halifeye bağlı olduğunu bildirse de- ayrı bir devlet yapılanmasının ilk örneğidir. Mısır’ın Hicaz üzerinde etkisinin büyüklüğü göz önüne alındığında Abbasiler’in Hicaz’daki tesiri ilk darbesini yemiştir. Tolunoğulları’ndan sonra Mısır’da önemli bir güç haline gelen İhşidiler bağımsızlıklarını ilan etseler de Abbasi Devletiyle yakın ilişkiler kurmuş ve ilk ile orta dönemlerinde Abbasilere bağlılığını ilan etmiştir. O dönemde Mekke’de hutbeler hem Abbasi halifesi adına hem de İhşidi yöneticileri adına okutulmuştur. Bu karışıklığı yakinen takip eden Şii Fatımi devleti güç bölünmelerinden kaynaklı otorite boşluğunu avını bekleyen avcı gibi kollamıştır.

Mekke ve Medine her ne kadar ısırıcı saltanatların iktidar mücadelelerine şahitlik etse de 1916 yılına kadar hiçbir zaman açıktan küfrünü izhar eden bir devletin işgaline maruz kalmamıştır. Ancak varlığını Emevi döneminde hissettiren ve Abbasi döneminde çok daha güçlü şekilde ortaya çıkan Şiiliği benimsemiş devlet yapılanmalarının tahakkümü altında kalmıştır.

O dönemde  kendilerine Al-i Fatıma diyen Haseni ve Hüseyniler olarak ikiye ayrılan aile mensupları Medine’de yaşadıkları miras kavgaları sebebiyle silahlı çatışmaya varan ihtilaf neticesinde, içlerinden Haseniler Mekke’ye yerleşmek durumunda kalmışlardı. Zaman içerisinde Mekke’de önemli bir güç haline gelen Haseniler, Mekke’de söz sahibi konumuna yükseldiler. İhşidiler’e kadar Mekke, Abbasilere bağlılıklarını sürdürdü. Ancak başka bir Şii unsuru olan Karmatîler’in bir hac döneminde Mekke’yi işgal edip birçok Müslümanın ölümüne sebebiyet veren olayla birlikte Hicaz bölgesinin hakimiyeti Abbasilerin elinden çıkmış oldu. Abbasiler, -tamamen kaybettikleri güç neticesinde- başka bir Şii devleti olan Büveyhiler’e  askerî ve siyasî olarak neredeyse bağlanmış, hilafet ancak sembolik bir güç olarak elinde kalmıştır.

Bölgede bulunan Haseniler, Abbasilerin güç kaybetmesini ve İhşidilerin sükutunu da fırsat bilerek Hicaz’da yönetimi ele geçirmek için harekete geçmişlerdi. Hz. Hasan’ın dokuzuncu kuşaktan torunu Ca‘fer b. Muhammed’in Mekke’yi hâkimiyeti altına alıp hutbeyi Fâtımîler adına okutmasıyla şehir Abbâsîler’in ve Büveyhi’lerin kontrolünden çıktı. Ca‘fer’in Mekke’ye hâkim olmasından itibaren halifenin yanında Mekke’nin yerel yöneticileri olan şeriflerin adının hutbelerde anılması âdet haline geldi. Her ne kadar bağımsız bir devlet olmasa da Mekke Emirliği o tarihten itibaren Hicaz bölgesi için yerel bir otorite haline gelmiştir. Mekke emirleri hangi devletin yöneticisine bağlanır ve onun adına hutbe okutursa Hicaz bölgesinin hakimiyeti de ona ait oluyordu. Bu dönem içerisinde Emirler o dönem Mısır ve Suriye’yi elinde bulunduran Fatımiler adına ya  da Yemen Süleyhi Hükümdarı adına ya da zaman zaman Abbasi halifeleri adına dahi hutbe okuturlardı.

Şii devletlerinin keyfi ve sapkın uygulamaları ve kafire karşı cihad etmek yerine kendi otoritesini düşünen Abbasilerin güç tutkusu altında adeta ruhaniyeti incinen Hicaz bölgesi mahzun bir vaziyet almış, hac ve umre vazifelerini yerine getirmek isteyen Müslümanların can ve mal eminiyeti kalmamıştır.

Bütün bu kargaşaların olduğu esnada Diyar-ı Rum olarak bilinen Anadolu toprakları tarih sahnesine Müslüman olarak ortaya çıkan Türkler tarafından, Gaza Beylikleri vasıtasıyla Dar’ul İslam haline getirilmeye başlanmıştı. Batıda Roma’ya karşı doğuda ise Moğollara karşı cihad eden Türkler Haremeyn’in Şii unsurlar tarafından rahatsız ve hatta işgal edilmesini infilak etmeğe hazır bir bomba gibi takip etmişlerdir.

Abbasi halifesi Kāim Biemrillâh bütün bu yaşananlardan rahatsız olduğu için Selçuklu Sultanı Tuğrul Bey’i Bağdat’a davet etmişti. Tuğrul Bey bu davetten iki yıl sonra, 446/1054 senesinde el- Kâim’e gönderdiği mektupta davetini kabul ettiğini bildirmiştir. Bağdat’a gelerek Abbâsî Devleti’ni Büveyhî sultasından kurtaracağını bildiren Sultan, başka bir amacının da Mekke’ye giderek Hac yapmak olduğunu söylemiştir. Tuğrul Bey, Bedevîler’in saldırılarına maruz kalan hac yollarının güvenliğini sağlama konusundaki kararlılığını ve Mısır’daki Fâtımî halifeliğine son verme niyetini de mektubunda ifade etmiştir. Neticede Sultan, hem Halife’nin taleplerini yerine getirmek hem de kendi niyetlerini gerçekleştirmek amacıyla Aralık 1055’te Bağdat’a girmiştir.

Selçukluların devreye girmesiyle Fatımiler’in Hicaz üzerindeki otoritesi sarsılmıştır. Selçuklular, Mekke emîrlerini kendilerine bağlamak ve şehri yeniden Sünnî hâkimiyetine sokmak için mücadele etmişlerdi. Bu çabalar sonucunda Mekke Emîri Ebû Hâşim Muhammed b. Ca‘fer, 462 (1069-70) yılında oğlunu ve elçisini Sultan Alparslan’a yollayarak hutbenin Fâtımîler adına okunmasına son verip Abbâsî Halifesi Kâim-Biemrillâh ile kendisi adına okuttuğunu bildirdi. Bunun üzerine Alparslan Mekke emîrine kıymetli hil‘atler ile 30.000 dinar göndermiş, ayrıca yıllık 10.000 dinar tahsisat bağlamıştı. Sultan Melikşah zamanında da Mekke’deki Sünnî hâkimiyeti kesintilerle devam etti.

Selçuklu Türkleri Mekke ve Medine’yi toprakları arasına katmadılar fakat bütün dünyaya şu mesajı verdiler: “Bu iki şehre gerek maddi ve gerekse batıl inançlarını dayatmak suretiyle itikadî zararı kim vermeğe kalkışırsa cezasını ben vereceğim” Yıllar sonra Fahreddin Paşa ve Mehmetçiklerine ilham olacak olan bu düstur bugün biz Türklerin nereden başlanabilir sorusuna da en güzel cevap mahiyetindedir.

Selçukluların akabinde Eyyubilerin resmen hakimiyetine giren Mekke bu dönemde Fatımilerin hakimiyetinden tamamen çıkmıştır. Mekke’de Eyyûbî hâkimiyeti, bazan Yemen hükümdarları adına hutbe okunması veya Mekke şeriflerinin bağımsız hareket etme arzuları yüzünden kesintiye uğramakla birlikte Hıristiyan takvimine göre 1252 yılına kadar sürdü.

I. Baybars’ın, Moğol istilâsıyla ortadan kaldırılan Bağdat Abbâsî hilâfetini Mısır’da yeniden kurmasıyla Mekke Emirliği Memlükler’e bağlandı.

“HARAMEYN’E UZATILAN İLK FRENK ELİ”

Haremeyn’in Memlükler’in hakimiyeti altında bulunduğu yıllarda İspanyollar ve Portekizliler de Coğrafi keşiflere başlamıştı. Portekizliler ve İspanyollar coğrafi amaçlı keşiflere çıkarken Papalık makamından izin almışlardı. Bu iznin gerekçelerinden ikisi de çok önemliydi: Biri Uzakdoğu’dan Avrupa’ya giden meşhur baharat yolunu kendi kontrolleri altına almak; diğeri Müslümanların kutsal mekanlarını, yani Haremeyn-i Şerifeyn’i işgal ederek tahrip etmek veya ortadan kaldırmaktı. Böylece Hıristiyanlığın dini merkezi olan Kudüs’ü ellerinde tutan Müslümanlara önemli bir darbe indirilmiş olacaktı. Bu sebeple Katolik Hıristiyanlığın Portekiz ve İspanya’ya yüklediği önemli rolün, İslam’ın kıblegâhını ortadan kaldırmaya yönelik olduğu görülmektedir. Portekizliler Müslümanlara yönelik ilk saldırılarına Papalığın desteği ile 1317 yılında başlamışlardır. Bu sözde keşiflerde Kuzey Afrika’da birçok yeri işgal etmiş ve ticaret yollarını ele geçirmişlerdir. Donanmaları ile Hint Denizi’ne iner inmez ilk uğrak noktaları Kızıldeniz olmuştur. Portekizliler Babü’l-Mendeb’ten geçtikten sonra Kızıldeniz’e önemli üsler kurmuş pek çok yeri işgal ederek donanmalarıyla Cidde üzerine yürümüşlerdir. Burada asıl hedef Cidde üzerinden Mekke ve Medine’yi işgal etmektir. Donanma bakımından yeterli olmayan Memlükler Portekizlilere karşı koymakta zorluk çekmekteydiler. Tarih Hıristiyan takvimine göre 1513 yılını gösterdiğinde Portekizli komutan Alfonso d’Albuquerque Hz. Peygamber’in Kabr-i Şerif’ini Hıristiyan topraklarına kaçırmak ve rehin almak üzerine bir plan dahi yapmıştı. Memlük devlet başkanı Sultan Gavri, Haremeyn’i bu namahrem ele karşı müdafa etmek için zaten müdahele etmeye hazırlanmış olan Osmanlı Devlet’inden yardım istemişti. Kurulan bu ittifak neticesinde Osmanlı Denizcisi Salman Reis öncülüğünde 1513’ten 1517’ye kadar verilen mücadele neticesinde Cidde ve büyük ölçüde Kızıldeniz Portekizli haçlı ordusundan temizlenmişti. Böylece Haremeyn’in itikaden müdafisi olan Türkler aynı zamanda bu toprakların kafirlere karşı muhafızı olduğunu bütün dünyaya ilan etmiş oldu. Ancak “ısırıcı saltanat” her ne kadar kafirlerin gerilemesinde rol oynasa da ısırıcılığından bir şey kaybetmemişti. Aynı tarihlerde Memlükler ile Osmanlılar arasında da iktidar mücadelesi başlamıştı. Al-i Osman’ın dokuzuncu Padişahı I. Selim, Mısır’ı Memlükler’in elinden alarak Memlük devletine son verdi. Mısır’ın Osmanlı Devleti tarafından alınmasıyla birlikte o sırada Mekke Emîri Şerif Berekât b. Muhammed el-Hasenî müşterek emîr olan oğlu Şerif Ebû Nümey’i bir elçilik heyetle Kahire’ye göndererek Mekke’nin anahtarlarını Osmanlı padişahına takdim ederek itaatini arz etmesiyle Haremeyn Osmanlı hâkimiyetine girdi. Kahire’ye giden heyet Mekke’ye dönünce Mekke Emîri Şerif Berekât’ın “Hâdimü’l-Haremeyn” sıfatıyla andığı Sultan I. Selim’in gönderdiği hil’ati giyerek Mescid-i Harâm’da adına hutbe okumasıyla Haremeyn’de 1916 yılına kadar sürecek olan Osmanlı hakimiyeti resmen başlamıştı.

Bu yazımızın gayesi olarak her şeyi yerli yerine koymak ve Türkler olarak kaldığımız yeri hatırlatmak, yarım kalan işimizin tamamlanması için başlanacak yeri işaret etmek olduğunu söylemiştik. Görüldüğü üzere Hıristiyan takvimine göre 1054 yılından 1916 yılına kadar 8 asırdan fazla süre boyunca Türkler Mekke-i Mükerreme’nin ve Medine-i Münevvere’in hem muhafızlığını hem de hizmetçiliğini yapmış ve bunu iftihar kaynağı, aynı zamanda varlık sebebi olarak addetmiştir. Türkiye Cumhuriyetin’in ilanından bu yana 100 yılı aşkın süredir bu husus her ne kadar sekteye uğramış olsa da Hakk’ın va’dettiği günlerin olduğuna ve bu günlerin doğacağına inanan Mü’minler vesilesiyle bu vetire nihayete erecek ve şairin de şiirinde söylediği üzere Ebedi olarak Hadimü’l-Harameyn olma vasfımızı yerine getireceğiz. Kaldığımız yer doğacağını ümit ettiğimiz ve inandığımız bu günlerin imsak vaktidir.

“Doğacaktır sana va'dettiği günler Hakk'ın, Kim bilir, belki yarın, belki yarından da yakın”

 

2. KISIM:


2. KISIM: “TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNE GİRİŞ VEYA MÜTAREKEYE KARŞI İLK MUKAVEMET: İSTİKLAL HARBİ MEDİNE’DE BAŞLADI!”

“YETER EY KABE’MİZİ ELİMİZDEN ALANLAR”

“Türkler kendi bileklerinin gücüne değil, meleklerin yardımına iman edenler idi. 1916’ncı Hıristiyan yılında Mekke kalesinden Türk bayrağını indirenler ise meleklerin değil müttefiklerin yardımına güvenmişlerdi. Dünyanın bugün aldığı şekli işaret edip güvenlerinde ne kadar haklı oldukları iddiasıyla kendilerini avutuyorlar. Domuzdan post olmaz diyenleri bidat ve hurafe ehli sayıp servetlerini her gün biraz daha müttefiklerin müttefiki olmaktan edindiler. Bu minval üzere sebeplerdendir ki Türk üstünlüğünün kabul görmediği sahaların tamamında İslam’ın neye taalluk ettiği gayr-i Müslim otoritelerin insafına terk edildi.”

İsmet Özel – Kalın Türk İsimli Kitabından


Abbasiler devrinden beri emirlik hâlinde gelen ve Fatımilerden itibaren de Mısır’a bağlanan Hicaz bölgesinin, asırlarca Hz. Peygamber (s.a.v.) soyundan dört aile tarafından idare edildiğini söylemiştik. 1517’de İkinci Selim’in Mısır’ı almasıyla, hilafetin Al-i Osman’a geçtiği esnada, bu ailelerden Benî Katâde yönetimdedir. Ancak, Osmanlı padişahlarının Arap Yarımadası üzerindeki kontrolü 16. yüzyıldan 19. yüzyıla kadar büyük ölçüde sembolik düzeyde kalır; asıl idare şeriflerde, Hz. Peygamber’in soyu olan Hâşimî nesillerinden seçilen Mekke emirlerindedir. Emirler ilk başlarda umumiyetle Osmanlı Otoritesini kabul etmekteydiler. Osmanlı Devleti, yapmış olduğu imar faaliyetleri, hacılara yönelik maddi destekleri ve kurdukları vakıflar vasıtasıyla varlığını düzenli olarak bölgede hissettirmiştir. Lakin zaman içerisinde bu bağ zayıflamış ve devletin merkeze uzak tebası farklı arayışlara dalmıştır. İlk kopuşların Lale devrinden sonra olması da manidar. Hicazda tarih kitaplarına konu olan çeşitli isyan faaliyetleri olsa da İstanbul ile Hicaz arasındaki ilk ciddi kopuş Necid’de dinî bir hareket olarak ortaya çıkan Suûd ailesinin benimsemesiyle de siyasi bir hüviyet kazanan Vehhâbîlerin emirlere olan baskısıyla 1744 yılında başlamıştır. Gerek emirlerin yetersizlikleri ve gerekse başlangıçta Vehhâbîleri tehdit unsuru olarak tasavvur edemeyen Osmanlı idaresinin iç kargaşalıklar ve diğer sebeplerden dolayı etkin tedbirler alamaması, başlangıçta basit dinî bir hareket iken zaman içerisinde kuvvetli bir siyasi güce dönüşerek mühim bir tehdit unsuru haline gelen Vehhâbileri, Osmanlı, 1798’de Şerif Gâlib’in yaptığı bir antlaşmayla resmen tanıdı. Bu tanıma hadisesi İstanbul ile kopuşu resmi hale getirdi. Vehhabilik itikadi bir mezhep iddiasında olup mahiyeti başka bir yazının konusu olsun. Lakin kuvvet bulmasının esas nedeni mezhebin ileri sürdüğü görüşten ziyade siyasi anlamda kullanışlı olmasıyla ilgilidir. Nitekim bugün Mekke ve Medine’nin sınırları içinde bulunduğu devletin yönetimi olan Suud ailesi, bu Vehhabilik hareketini kullanmış ve istediğine ulaştıktan sonra hareketin bütün gücünü sönümlendirmiştir. Yazımızın devamında bu husus detaylarıyla incelenecek olup sırayı bozmadan devam edelim.

Suud ailesinin baskıları neticesinde Hicaz’daki baskın güç zaman zaman Suud ailesinde zaman zaman ise Osmanoğlu ailesinde oluyordu. Lakin Suud ailesinin ciddi anlamda tehdit unsuru olması durumu mevcuttur. Bununla birlikte Osmanlı Devleti’nden askeri anlamda yardım gelmesi hususunda ümidini kesen Şerif Galip, emirlik makamında kalmak şartıyla şehri Suud ailesi nezdinde Vehhabilere teslim etmiş ve Osmanlı Sultanlarının adına hutbe okumayı bid’at olması gerekçesiyle yasaklamıştı. Türkleri ehl-i bid’at olarak gören bu güruh İngilizlerin açtığı kucağa koşmakta çok gecikmeyecekti.

Hicaz’daki bu Vehhabi hareketinin bitmesi için Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa görevlendirilmişti. İstanbul’la bağlantısını hemen hemen kesen ve nerdeyse bağımsız bir devlet gibi hareket eden Kavalalı, Mekke’ye doğrudan müdahale etmiş ve 25 sene boyunca Hicaz bölgesinde görevlendirilen emir ve muhafızlar üzerinde tahakküm kurmuştu. Kavalalı’nın müdahalesiyle Hicaz’da İstanbul’un etkisi iyice azalmış ve yine Mısır burada tesirli bir konuma geçmişti. Mekke emirlerinin her geçen gün merkezden uzaklaşmasıyla başına buyruk hareket ettiği dönemde Mısır’ın 1882 tarihinde İngilizler tarafından işgali ile İngiltere bütün batılı devletlerin göz diktiği ve bugün yine batılı devletlerin Orta Doğu olarak adlandırdığı topraklara resmen girmişti. Aslında Osmanlı Batılılaşması hareketi Osmanlı toprakları içerisinde ilk ve en çok Mısır topraklarında karşılık bulmuştu. Başta Fransa olmak üzere İngiltere ve Amerika’nın tesiriyle yürütülen Mısır’daki modernleşme hareketiyle aslında Mısır kültürel hegemonya bakımından çoktan işgal edilmişti. Dünya sistemi açısından orta ve uzun vadede son derece stratejik öneme sahip olan bu topraklar başta İngiltere olmak üzere Fransa ve İtalya’nın da fiili olarak hedefiydi. Sadece itilaf devletlerinin değil aynı zamanda Osmanlı Devleti’yle sözde aynı safta görünen Almanların da hedefinde yine bu topraklar vardı. İngilizlerin fiilen bu topraklara girmesiyle birlikte Arap aşiretleri/aileleri arasında var olan iktidar mücadeleleri adeta İngilizlerin arayıp da bulamadığı bir nifak tohumu idi. İngilizler, asırlardır Türk sancağı altında cem olmuş olan  Müslümanlar’ın ittihadını bozmak için Rasul-i Ekrem’in ayakları altına aldığı asabiyyetçilik ve kavmiyetçiliği daha da yaymak adına faaliyetlerine başlamakta hiç gecikmeyecekti.

“KÜFR OLUR, BAŞKA DEĞİL, KAVMİNİ SÜRMEK İLERİ”

Hiç şüphesiz etnik köken olarak Arap olan insanlar arasında asabiyet ve kavmiyetçilik hareketlerinin başlamasında Batı kültürünün bilhassa tesiri bulunmaktadır. Arapçılık hareketinin ortaya çıkışında Osmanlı Devleti’nin tebaası olan Hıristiyan Araplar öncü rolü oynamıştır. Arapçılık akımı, önemli bir kaynağını Mısır ve Suriye’de kurulan Hıristiyan misyoner okullarında bulmuştur. Beyrut Amerikan Koleji (Suriyeliler Protestan Koleji) ve Fransız Cizvit Koleji (Saint Joseph Üniversitesi) gibi misyoner okullarında eğitim gören Arap gençleri Arapçılık akımının etkisinde kalmıştır. Bu okullarda gerek Arap geçmişini ve kültürünü bilen, gerekse Avrupa kültürü etkisinde kalan yeni bir nesil yetiştirilmişti. Misyoner okullarında eğitim göre Hıristiyan Araplar, Suriye ve Mısır’da gazete ve dergiler çıkararak fikirlerini yaymaya çalışmışlardı.

Arap kavmiyetçiliğinin Müslüman Araplar arasında Hıristiyan Araplar’a nazaran yayılması kolay olmamıştır. Zira Müslüman olan ve başı küfürle hiç hoş olamayan her mümin Türk kimliği altında buluşmuştu. Avrupa devletleri savaş meydanında karşısında yer alan kişiyi etnik kökenine bakmaksızın Türk bilmiş ve kafirle çatışmayı göze alan her mümin ise kavmini göz ardı etmek suretiyle Türk sancağı altında Türk olarak savaşmış veya savaşa hazır vaziyette yaşamıştır. Dolayısıyla Araplığını ön plana çıkararak Türk kimliğinin karşısında yer almanın kafirin yanında yer almaktan başka manaya gelmeyeceğini bilen aklı başında Müslüman Araplar bu akıma kapılmaya direnmişlerdir. Ancak bu direnmeyi kırmak için İslami söylemler içeren ve bir yandan da Arap kavmiyetçiliği yapan cemiyetler de bilhassa kurulmuştur. Yine bu cemiyetlerin dışında Arap kavmiyetçiliğini Arap dünyasında yaymak adına İngiltere ve Fransa destekli birçok cemiyet kurulmuş çeşitli faaliyetlerde bulunmuştur.

Mekke ve Medine için de artık büyük bir tehlikenin habercisi olan bu kavmiyetçilik hareketi her an Haremeyn topraklarına da sıçrayabilir hatta İngilizlerin işgaline uğrayabilirdi. Nitekim yazımızın başında bahsettiğimiz Portekizlilerin girişimi bunun ilk örneğidir.

Birinci Selim Mekke ve Medine topraklarını Osmanlı Devleti sınırları içine kattığında bu topraklarda kendi devletinin sancağını çekmemiş ve Osmanlı hanedanı uzun yıllar da bu tutumu korumuşlardır. Ancak 19. yüzyılın başlarında gelinen noktada Türk sancağının dalgalanmadığı yerler ya İngiliz’in ya Fransız’ın ya Rus’un ya da bilmem hangi küfür devletinin işgalinde olduğu anlamına geliyordu. Asırlardır bütün dünyada İslam’ın siyasi ve askeri gücü anlamına gelen Türk kimliği 19. yüzyılda artık İslam’ın tek mümessili haline gelmiş ve bu durum kaçınılmaz bir vakıa olmuştur. Türk sancağı artık tam anlamıyla Rasul-i Ekrem’in Sancak-ı Şerifi hükmündeydi. İslam topraklarında Türk sancağının indirildiği yerde hangi bayrak göndere çekilirse çekilsin -isterse üzerinde kelime-i tevhid yazılı olsun- Türk’ü/Türk kimliğini karşısına aldığı müddetçe küfürle uzlaşmak suretiyle ancak semalarda yerini alabilecekti. Üzerinde yazacak olan Kelime-i Tevhid de ancak Napolyon Bonaparte’ın 1798 yılında Mısır’ı işgal ederken Mısır halkını manipüle etmek gayesiyle yayınladığı beyannamelerin başına Besmele ile Kelime-i Şehadet yerleştirmesi gibidir.

Türk kimliği, etnik kökeni ne olursa olsun Müslümanlığından gocunmayan ve tek gayesi İslam’ın muzafferiyeti olan her Müslüman için ulaşılmak istenen ve altında cem olunacak bir sıfat durumundadır. Gayesi Müslümanca yaşamak dışında dünyalık hevesleri olanlar, İngiliz ve Fransız’ın attığı yeme bile bile tav olarak kendi kavimlerini öne sürme derdine düşmüşlerdir. İngilizin ve Fransızın gözüne girebilmek için Türk’ün karşısında yer aldıklarını, Türk sıfatını geride bırakıp kendi kavimlerini öne sürerek göstermişlerdir.

İşte bu sebep gereği Mekke ve Medine topraklarında yalnızca kalelerin burçları değil aynı zamanda bütün sokakları, binaları törenler eşliğinde Türk sancakları ile donatılmış, küfür ve nifak alemine “Bu mübarek topraklar küfürle hiçbir zeminde uzlaşmayacak olan Müslümanların toprağıdır”  mesajı verilmiştir. Yıllar sonra Ravza-i Nebiyi müdafaa eden Ömer Fahreddin Paşa Alsancak için şu ifadeleri kullanacaktı:

“O hiç yere düşmeyen ve hattâ hiç eğilmeyen mukaddes bayrağı yâdellerde örselenmiş görmektense, cennetteki meleklere, hûrilere, esna-yı ibadette nâmahreme karşı saçlarını siper etmek üzere başörtüsü makamında hediye edilecekti”

Cennete-i alada Meleklere hediye olarak Türk sancağını vermeyi arzulayan Türkler, o Meleklerin yardımına güvenerek Mekke ve Medine’yi muhafaza ederken, Şerif Hüseyin ve avanesi müttefiklerinden aldıkları para ve askeri yardımlarla ve onlara duydukları güvenle o habis ellerini nazlı hilale ilk defa Mekke’de uzatacaklardı.

“insan savaşır sonuna kadar

  yine de kılıç

  meleğin elindedir”

“GİT, VATAN! KÂ'BE'DE SİYÂHA BÜRÜN!”

Abbasilerden beri Hicaz bölgesinde her zaman için bir iktidar mücadelesi olan Mekke emirliği makamında Kavalalı’nın müdahalesiyle Mısır’ın baskın hale geldiğini belirtmiştik. Mekke Emirliği makamına talip olan Haşimi ailesinin üyelerinin kendi arasında yaşadıkları iktidar mücadeleleri sebebiyle Kavalalı’nın desteklediği emir adayına karşılık ailenin başka mensupları da İstanbul ile birlikte hareket ederek Emirlik mücadelesine girişmeye başlamıştır. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte Mekke emîrliği bir tarafta Bâbıâli ile Mehmed Ali Paşa’nın diğer tarafta da Benî Hasan’ın Zevî Zeyd ile Zevî Avn kollarının mücadelesine sahne oldu ve emîrlik İbn Avn ile Abdülmuttalib arasında gidip gelmeye başladı. Bu isimler şartlara göre sürekli olarak Mehmed Ali Paşa ile Babıali arasında mekik dokuyorlardı. İstanbul ise Hicaz’da hem askeri hem de siyasi anlamda otoritesi zayıfladığı için sürekli olarak siyaset gütmek zorunda kalıyor ve Hicaz’da güçlü olan ismi destekliyor, o kişi kendisine de isyan etmeye kalkışırsa yerine rakibi olan başkasını tayin ediyordu. Kavalalı’nın ölümünden sonra İstanbul’da ikamet eden, burada yetişen, Meclis-i Vükelâ, Şûrâ-yı Devlet gibi kurumlarda vazife verilen şerifler Mekke emîri olmaya başlamışlardı. Osmanlı Devleti bu şekilde siyaset gütmek suretiyle Hicaz bölgesinde ipleri elinde tutmaya çalışsa da bölgede baskın güç olma yolunda hızla ilerleyen İngiliz ve Fransızlara mani olamıyor, bilhassa İngilizler Şerifler üzerinde etkili olmaya başlıyordu.

Bu esnada II. Abdulhamid Hicaz demiryolunu inşa etme işine girişti. Bu sayede Hicaz bölgesi ve havalesinde merkezi otoritenin gücünü artıracaktı. Lakin demiryolu inşası için çok para gerekmekteydi. Maliyeti böylesine yüksek bir projenin gerçekleştirilmesi için finansman meselesinin Müslümanlardan toplanacak bağışlarla çözümlenmesine, inşaatın başlangıcında ortaya çıkacak âcil para ihtiyacını karşılamak üzere de Ziraat Bankası’ndan kredi alınmasına karar verildi. Akabinde bağış kampanyası başlatıldı ve dünyanın çeşitli yerlerinde yaşayan Müslümanlar demiryolunun inşası için bağışta bulunmaya başladılar. İçerisinde faizli haram paralarla Müslümanların helal paralarının karıştığı şekilde sağlanan finans ile Demir yolu inşası tamamlandı. Hicaz demiryolu zannediyorum tahvil yolu ile faizli krediler kullanmak suretiyle inşa edilmeye çalışıldığı için Müslümanlar pek hayrını göremediler. Rasul-i Ekrem trenin sesinden rahatsız olmasın diye altına keçe döşendiği söylenen demiryolunda, faizli paraların kullanılması sebebiyle sistemin çarklarının dönerken çıkardığı sesten duyulacak rahatsızlığı zamanın devletlüleri düşünememiş olsa gerek.

Demiryolunun tamamlanmasından hemen önce II. Meşrutiyet ilan edilmiş ve İttihat ve Terakki Partisi devlet yönetiminde resmen söz sahibi olmaya başlamıştı. Hicaz demiryolunun tamamlanması her ne kadar Osmanlı devletinin merkezi otoritesinin güçlenmesine fayda sağlamış olsa da demiryolu sebebiyle ticaretleri zarar gören Bedevi Arapların isyanı ile karşı karşıya kalmıştır. Gerek bedevi Arapların isyanı gerekse de Arap kavmiyetçiliğinin bölgede güç kazanması İngilizlerin iştahını iyice kabartıyordu. İştahı kabaran sadece İngilizler değildi. Kendi iktidar hırsıyla fırsat kollayan ve zamanında isyancı faaliyetleri sebebiyle Mekke’den tekrar İstanbul’a çekilen ve Şûrâ-yı Devlet’te kendisine makam ihdas edilen ve kısa zaman sonra son isyan darbesinin başını çekecek olan Şerif Hüseyin’in de yaşanan hadiseler iştahını kabartıyordu. Bu kabarık iştahı onu kafirlerle ittifak kurmaya itecek ve Hicaz bölgesini kafirlerin işgaline açık hale getirecekti.

Hicaz bölgesi bedevi ayaklanmalarının karışıklığı ile uğraşırken Emirlik makamında da karışıklıklar sürmekteydi. İttihat ve Terakki’nin yönetime resmen geçmesiyle beraber İttihat ve Terakki’ye karşı olan dönemin Mekke Emiri Şerif  Ali görevden alındı. Ekim 1908’de görevden alınan Emîr-i Mekke Şerif Ali’nin yerine İstanbul’da bulunan amcası Abdullah Paşa tayin edildi. Ancak Abdullah, Mekke’ye gitmek üzere hazırlık yaparken vefat etti. İttihatçılar Ali Haydar Paşa b. Câbir’i Mekke emîrliğine atamayı düşünüyorlardı. Şerif Abdullah ailenin en büyüğü olarak bu göreve layık olduğu konusunda ikna ettiği babası Şûrâ-yı Devlet üyesi Şerif Hüseyin b. Ali’nin emîrlik makamına tayini için Sadrazam Kâmil Paşa vasıtasıyla padişaha ulaştırılmak üzere bir dilekçe verdi ve saltanat makamına da şöyle bir telgraf çekti:

“Şu an için münhal bulunan Mekke emîrliğine, hak sahibi olmam hasebiyle Sultan hazretlerinin lütuflarıyla atanmayı ve babalarımın hakkı olan bu makamdan mahrum bırakılmamayı umuyorum.”

Ertesi sabah saraya çağrılan Şerif Hüseyin’in Mekke emîrliğine atanmasıyla Hasenîlerin Zevî Avn kolunun Zevî Zeyd’e üstünlüğü tescil oldu.

Yeni emirin en önemli görevi Hicaz demiryolunun kullanılmasıyla gelir kaybına uğrayan bedevîlerin isyanını bastırmak ve hacıların emniyetini temin etmekti. Şerif Hüseyin bu durumu fırsat bilerek batıl emellerine ulaşmak için Osmanlılar ve İngilizler arasında mekik dokuyarak ve bölgedeki yerel unsurlara da kendini sevdirerek sinsi siyasetini başlattı.

II. Meşrutiyetin ilânından sonra 1908 yılında Mekke Emirliğine tayin edilen Şerif Hüseyin Paşa devletin bir memuruydu. Ancak fırsat bulduğunda ayaklanmayı düşünen bu şahıs Balkan Harbine kadar Osmanlı Devleti’ne bağlı görünmüş, hatta birtakım hizmetlerde bulunmuştur.

Bir yandan da bölgedeki otoritesini güçlendirmeye yönelik faaliyetler içerisine girmiştir. Osmanlı Devleti tarafından atanan vali ve Hicaz muhafızlarını çeşitli oyunlarla yerinden eden Şerif Hüseyin, 8 yıl içerisinde 5 tane valinin değişmesine sebep olmuştur.

Osmanlı Devleti’nin güçsüz bir anını bekleyen Şerif Hüseyin, uygun ortamı bulduğu an büyük bir Arap İmparatorluğu kurmak istiyordu. Bu amaç doğrultusunda 1912 yılında İttihat Ve Terakki partisinin güç kaybetmesini de fırsat bilerek aynı yıllarda İngiltere ile ilk güçlü temasını kurmuştur.

Bir yandan da Osmanlı Devleti’nin yönetimi içerisinde nüfuzunu kuvvetlendirmeye gayret etmiştir.1912 seçimlerinde meclise iki oğlu Abdullah ile Faysal’ı Mekke ve Cidde temsilcileri sıfatıyla Meclis-i Meb‘ûsan’a göndermeyi başarmıştır. 1913’te Asîr’e yapılan ikinci harekâtta da başarılı olması Şerîf Hüseyin’i bölgede daha güçlü hale getirmiştir.

Osmanlı idaresi, faaliyetlerinden dolayı Mekke Emiri’nden şüphelenmişti. Bu yüzden onu dikkatle izliyordu. Nitekim hükümet 1913 yılı sonlarında bu durumu kontrol altına alabilecek nitelikte olan Vehib Bey’i Hicaz vali ve kumandanlığına tayin etti. Şerif Hüseyin’in Arap krallığı kurma fikrini bilen hükümet Şerif Hüseyin’in yerine Şerif Ali Haydar’ı tayin etmeyi tasarlıyordu. Vehib Bey, Şerif’in muhalif bir hareketini gördüğünde, İstanbul’a bildirecekti. Böylece hükümet onu Emaretten azledecekti. Vehib Bey hükümeten aldığı emir gereğince Şerif Hüseyin’in faaliyetlerini izlemeye başladı. Vehip Bey, Mekke Emir’i Şerif Hüseyin’i sık sık ziyaret ederek onun fikirlerini de öğreniyordu. Bu görüşmelerin birinde Şerif Hüseyin, Osmanlı padişahlarının “hakkı hilafeti” haiz olmadıklarını, çünkü hilafetin gasb suretiyle ele geçirilmiş olduğunu söylemekten çekinmemiştir. Emir Hüseyin yeni valinin faaliyetlerinden çok rahatsız olmuştu. Vali hakkında kötü propaganda yapmaya başladı. Nitekim çok geçmeden, Vehib Bey’in icraatına karşı halkı isyana teşvik etti. Osmanlı Hükümeti 1908’de Medine’ye kadar inşa ettiği Hicaz demiryolunu Mekke’ye kadar uzatmak istiyordu. Bu hak devletin otoritesini bu şehre taşıyabilecekti. Otoritesini kaybetmekten endişelenen Mekke Emiri, Mekke-Medine arasındaki Urbanı (Çöl bedevisi) ayaklandırdı.

Bin kadar bedevi demiryolunu yapılmamasını ve hacıların eskiden olduğu gibi develerle taşınmasını istiyordu. Mazeretleri ise geçimlerini bu sayede sağlamaları idi. Şerif Hüseyin, asileri “bütün faydalı şeyleri bu vali elimizden aldı” diyerek kışkırtmış ve birçok gizli tertibat almıştı. Bölgede isyanı bastıracak kuvvet olmadığından, hükümet yedi tabur piyade, iki batarya ve bir makinalı tüfek bölüğünü Medine’ye gönderdi. Medine’nin kuşatılması ihtimaline karşı şehirde bazı askeri tedbirler alındı. Bütün ikazlara rağmen asiler Medine-Yenbu demiryolunu tahrip ettiler. İsyanın bastırılması paraya bağlı olduğundan bu yapılamadı. Bundan başka asilerin istekleri olan bin beş yüz lira kendilerine verildi. 27 Mayıs 1914’te demiryolunun uzatılmasından vazgeçildi. Böylece hem Şerif Hüseyin amacına ulaşmış, hem de devletin aczi meydana çıkmış oluyordu.

Şerif Hüseyin bu gelişmeler yaşanırken İngilizlerin desteğini kesin olarak alacağından emin olmak istiyordu. Bu yüzden oğlu Abdullah’ı İngilizlerle görüşmesi için göndermeye karar vermişti. Oğullarından Abdullah İngiltere’nin tarafını tutarken, küçük oğlu Faysal ise başlarda Türklerin yanında yer almayı savunuyordu. Şerif ise son derece maslahatçı bir zihinle denge politikası yürütmekteydi. 1914 senesi Şubat ayında oğlu Abdullah’ı Kahire Yüksek Komiserliği (Lord Kitchner) ile görüşmeye göndermişti. Bu görüşmede İngilizler’in olası bir isyanda kendisine destek verip vermeyeceğini bir nevi ölçmüş kesin bir kanıya varamamıştı. Şerif Abdullah, Nisan 1914’te tekrar Kahire’den geçerken İngiliz Doğu İşleri Sekreteri Ronald Storrs ile bu hususu görüşmüştü. Ancak bu görüşmeler de muğlak ifadelerle geçmiştir.

28 Temmuz 1914’te Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasından kısa bir süre sonra Osmanlı’nın da dahil olarak, halife-padişahın “cihat çağrısı”, Mekke Emiri’ni zor bir seçim yapmak durumda bırakmıştı. Türklerin savaşa girmesiyle Şerif Hüseyin’in önünde iki şık belirdi: Ya cihat çağrısını kabul edip Türklerin yanında yer alacak ve savaşın sonunda Türklerin Arapların isteklerini yerine getireceklerine umut bağlayacak, ya da müttefiklerin yanı sıra savaşa girip onların Araplara bağımsızlık savaşında yardım etmelerini bekleyecektir.

Osmanlı Devleti’nin istihbarat ve yönetim kadrosunun bir kısmı Şerif Hüseyin’in faaliyetlerinden dolayı onu bir hain olarak görürken kimisi de zararsız görmektedir. Her iki görüş sahipleri de Hicaz bölgesinde ki bu hassas duruma binaen Şerif ile ılımlı ilişki yürütmeyi tercih etmiş ve ona karşı sürekli olarak taltiflerde bulunmuştur. İlan edilen seferberlik Mekke Emiri’ne duyuruldu. O buna verdiği cevapta: “Hicaz’ın her türlü ahvalinden mutmain buyrulmasını” isteyerek, hakkındaki övücü sözlere teşekkür etti. Daha sonra lüzum görülen yerlere haberleşme amacıyla gerekli postalar teşkil edildiğini bildirdi. Ona göre, Hicaz’a yeni kuvvet tahsisi de gereksizdir. Hatta gerekirse 22. Fırkanın tamamının başka yerlere sevkini teklif ediyor ve kendisinin Hicaz’ı devletin yararına muhafaza ve müdafaa edebileceğini iddia ediyordu.

Bu sırada İngiltere, Fransa ve İtalya Kızıldeniz’den Hicaz’a erzak getiren gemilere mani olmaya başlamıştı. Bab-ı Âlî bu endişesini Mekke Emiri Hüseyin’e bildirdi. Vali Vehib Bey ve Mekke Emir’i bu konuda endişelenilmemesini ve gerekli tedbirlerin alındığı cevabını verdiler. (17 Ağustos 1914). Şerif İstanbul’un kendisi üzerindeki şüpheleri gidermek ve Vali Vehib Bey’i oyalamak için erzak getiren gemilerin sağ sağlim Hicaz’a ulaşmasını sağlamıştı. Sadaret Hicaz hakkındaki endişesini Şerif’in bu girişimleri karşısında gidermiş ve Şerif’ten çabalarının devamını istemiştir. Şerif Hüseyin Hicaz bölgesine erzak temini için son derece gayret gösterirken bir yandan da Osmanlı Devletine bağlılığını resmi yollarla defalarca tekrarlamıştır. Böylece Osmanlı Devleti’ni şüpheye düşürmemek için elinden gelen çabayı göstermiştir.

I. Dünya Harbi’nin başlamasından iki ay sonra koşullar değişmişti. Osmanlı Devleti İngiltere ve Rusya’ya karşı savaş ilan etmiş ve başta Süveyş Kanalı olmak üzere cephelerde sıkıntıya gireceğini anlamıştı. Aslında İngilizler Çanakkale’ye yapılacak çıkartmadan son derece ümitli oldukları için şark cephesinin de Çanakkale geçildikten ve İstanbul düştükten sonra kendiliğinden çözüleceğini düşünüyorlardı. Yine de önlem almayı ihmal etmemişlerdi. Bu yüzden Şerif Hüseyin ile isyanın başlaması için yeniden görüşme kararı aldı. Eylül 1914’te İngiliz Savaş Bakanı Lord Kitchener’ın talimatıyla Kahire’deki İngiliz yetkililer ile Şerif Hüseyin arasındaki temaslar başladı. Ali Efendi isimli bir ulak, 1914 Ekim ayında Kahire’den Mekke’ye gelerek İngiliz Doğu İşleri Sekteri Ronald Storrs tarafından yazılan bir mektubu Şerif Hüseyin’e verdi. Storrs mektubunda Osmanlı Devleti’nin İngiltere ile savaşa girmesi durumunda Şerif Hüseyin’in ne yönde bir politika izleyeceğini sordu. Şerif ulağa verdiği cevapta şunları söylemişti;

“Bizim Osmanlı İmparatorluğu'na karşı taahhüt ve vecibelerimiz varsa, onların da bize karşı taahhütleri vardır. Onlar bizim hukukumuza tecavüz ettiler. Bunun mesuliyeti, Huzur-ı İlahi'de kendilerine düşer. Biz de onların hukukuna riayet etmez isek, bundan yine kendileri mesuldür…”

Şerif Abdullah da yine, Ronald Storrs’a ulaştırması için ulağa bir mektup vermişti. Bu mektupta da; işbirliği için İngiltere’nin Arabistan’ın iç işlerine müdahil olmayacağına ve Osmanlı yönetiminden ya da dışarıdan gelen saldırılara karşı Şerif Hüseyin’i koruyacağına dair garanti istenmişti. Buna cevaben Lord Kitchener tarafından yazılan 31 Ekim 1914 tarihli mektupta Şerif Abdullah’ın istediği garantiler verilmişti.

Şerif Hüseyin 1914 sonbaharında İngiliz yetkililerle yaptığı görüşmelerden sonra bir süre hareketsiz kalmıştı. Bu sırada Osmanlı Devleti Şerif’ten Kanal hareketine katılmasını istiyordu. Başta sefeberlik ilanından berî tutulan Hicaz ve Asir’deki fırkalarından seferberliğe dahil olmasını istese de Şerif’in isteği üzerine 22. Fırka seferber olmadı. Şerif bir yandan Osmanlı Hükümetine bağlı gibi görünüyor diğer yandan ise İngiltere ile kirli bir pazarlığa oturuyordu. Son derece korkakça hareket eden emir İngiltere’nin desteğinden emin olmadıkça alenen isyan bayrağını çekemiyordu. Bir yandan da ulağa verdiği cevapta görüldüğü üzere isyanına bir kılıf, meşru bir zemin oluşturmaya çalışıyordu.

Bu esnada Osmanlı Devleti Almanya’nın da tesiri ile Süveyş Kanalını ele geçirmeyi her şeyden önemli görmekteydi. O yüzden Bahriye Nazırı olan Cemal Paşa 1914 tarihinde Suriye’deki IV. Ordu Kumandanlığı’na tayin edilmişti. Bu durum Hicaz Fırkası’na ve Mekke Şerifi’ne de bildirilmişti. Cemal Paşa Kanal Seferine mümkün olduğu kadar kuvvet toplamaya çalışıyordu. Bu amaçla Hicaz’daki fırkanın da Vali Vehib Bey kumandasında Kanal Seferine katılmasını istedi. Cemal Paşa’ya göre Hicaz’daki kuvvetlerin bölge için fazla bir önemi yoktu. Hatta Emaretin de (Mekke Emirliğinin de) Mısır Seferine iştirak edebileceğini söylüyordu. İngiltere Arapları kazanmak için birtakım gayretler gösterirken Osmanlı Hükümeti de gönderdiği adamlar vasıtasıyla İngiltere’nin peyki durumunda olan Mısır, Hindistan, Somali ve Sudan’da İngiltere aleyhinde birtakım faaliyetlerde bulunuyordu. Hicaz’a gelen hacılar arasında propaganda yapıyordu. Özellikle güçlü iki kabile reisi olan İbnü Suud ve İbnü Reşid’in arasını düzelterek onların da sefere katılmalarını sağlamaya çalışıyordu. Bu dönemde Vali Vehib Bey, Şerif’in İngiltere yanlısı politika takip ettiğini bildiği için, onu idare etmeye çalışıyordu.

Şerif Hüseyin Arap krallığı hayalinde kendine rakip olarak gördüğü İbnü Suud ve İbnü Reşid’den son derece rahatsız olduğu için onların bölgede bulunmasını istemiyordu. Bu yüzden onlar arasında fitne çıkarıyor ve onları birbirlerine karşı kışkırtıyordu. Diğer yandan Osmanlı Devleti’ni uyandırmamak için düzenlenecek sefere 1500 kişilik hecin süvari birliği (develi askeri birlik) ile yapılacak savaşa katılma taahhüdü veriyordu. Cemal Paşa Hicaz bölgesinde kuvvet bulundurmayı gereksiz gördüğünden bütün birlikleri Kanal cephesine çekme telaşındaydı. Hicaz bölgesindeki İngiliz faaliyetlerini ve Şerif Hüseyin’in ikili oynadığı meselesini Vehib Bey Cemal Paşa’ya bildirdiği halde o bu duruma kulak asmamıştı. Başarısız bir siyaset miydi yoksa altında başka bir bit yeniği mi vardı Allah bilir.

Cemal Paşa, Şerif’in de bu sefere katılmasına çok ehemmiyet verdiğinden kendisinin gönlünü hoş tutmak için Şerif’e Hicaz kuvvetinin başkumandanlığını teklif etmişti. Aynı zamanda bu 1500 kişilik hecin süvari birliğini hazırlaması için kendisine 60 bin altın lira aktarılmıştı.

Şerif’in oğlu Ali’nin komutasında bu birlik 1914’ün Aralık’ında Kanal Harekatı için kaydırılan Türk birlikleri ile beraber Mekke’den Sina’ya hareket etmişti. Ancak Ali komutasındaki bu kuvvet, Hicaz’ın emniyeti bahane edilerek Medine’de kalarak Kanal Seferi’ne iştirak etmedi. Bu 1500 kişilik hecin süvari birliği ve almış olduğu 60 bin altın lira ileride isyan için bir kuvvete dönüşecekti. Medine ordusuyla birlikte kalan Şerif’in oğlu Ali Medine’nin iç işlerine karışmaya başlamış ve aynı zamanda burada yer alan diğer Arap kabilelerini de tesiri altında bırakmaya başlamıştı. Vali Vehib Bey bu propagandaları İstanbul Hükümetine raporluyor ve Şerif ve ailesinin tutuklanarak Arap yarım adasından sürgün edilmesi gerektiğini vurguluyordu. Ancak Cemal Paşa, Vehib Bey’in Kanal harekatında faydalı olacağını düşündüğünden ve Şerif’in isyan başlatma ihtimalini göz ardı ettiğinden Şerif’e en çok mani olabilecek insanın yani Vehib Bey’in Mısır seferine katılması için kesin emir vermişti. Başkumandanlık Vehib Bey’in yerine Hicaz Vali ve Kumandanlığına Galip Paşa’yı atamıştı. Tayinin amacı, Şerif’in idare edilmesini layıkıyla sağlaması idi. Galip Paşa’ya verilen talimat, Hicaz’ın en az bir sene daha sükunet ve emniyet altında kalmasını sağlaması idi. Şerif Hüseyin ise bu gelişmeler üzerine daha fazla dikkat çekmemek ve Mekke’de teşkilatlanabilmek için Şubat 1915’te oğlu Ali’yi tekrar Mekke’ye çağırdı.

Bu esnada Kanal Harekâtı 14 Ocak 1915’te başlamış, 13 bin kişilik kuvvet zor şartlar altında Sina Çölü’nü geçerek 2 Şubat’ta Kanal’a ulaşmıştır. Ancak harekât planlandığı gibi icra edilememiş, çok küçük bir kuvvet Kanal’ı geçebilmiş ve bunlar da İngilizlere esir düşmüştür. Mısır’da başlayacağı düşünülen isyan ise gerçekleşmemiştir. Yaklaşık 1.300 kişi zayiat veren Osmanlı birlikleri Gazze’ye geri çekilmek zorunda kalmıştır. Kanal harekatından alınan bu darbe Şerif Hüseyin’in isyan hareketini hızlandıran etkenlerden biri olmuştur.

Şerif Hüseyin, Vali Vehib Bey’in gitmesi üzerine beklediği fırsatı bulmuş ve başta Şam olmak üzere bölgede bulunan Arap aşiretlerini kendi saflarına katmaya başlamıştı. 1915 yılının baharında oğlu Faysal’ı İstanbul’a göndererek Osmanlı Devleti’ne bağlılıklarını bildirmesini istemişti. Çünkü Şerif Hüseyin henüz yeterince güçlenmeden ve İngilizlerin kesin desteğini almadan İstanbul hükümetince görevden alınacağı korkusunu taşıyordu. Faysal İstanbul’a giderken önce Şam’a uğrayarak orada bulunan Cemal Paşa’ya bağlılığını bildirmiş ama aynı zamanda yine Şam’da bulunan Arap ayrılıkçı hareketine mensup El-Fettat ve El-Ahd cemiyetlerinin üyeleriyle görüşmüştü. Ardından İstanbul’a gittiğinde oradaki havanın Şerif ve ailesine karşı soğuk olduğunu fark edince tekrar Mekke’ye doğru yola çıkmıştı.

Şerif Faysal Mekke dönüşünde tekrar Şam’a uğramış ve Arap ihtilalcileriyle yeniden bir araya gelmişti. Görüşmelerde Faysal, bu cemiyetler tarafından hazırlanan Şam Protokolü’nden haberdar olmuştur. Protokole göre;

- Kuzeyde Adana-Mersin’den başlayıp, Birecik, Urfa, Mardin, Midyat, Cizre, İmadiye hattını takip ederek İran sınırına, doğuda İran sınırından İran Körfezi’ne, güneyde Hint Okyanusu’nda Aden’e ulaşan ve batıda Kızıldeniz ve Akdeniz’i takip ederek tekrar Mersin’e ulaşan bölgede bağımsız bir Arap Devleti kurulacak, Kapitülasyonlar kaldırılacak, Büyük Britanya ile kurulacak bağımsız Arap devleti arasında bir savunma anlaşması yapılacak, Büyük Britanya’ya ekonomik öncelik verilecektir.

Şam’da Arap cemiyetlerinden destek sözü alan Faysal derhâl babasını durumdan haberdar etmişti. Şerif Hüseyin’in İngilizlerle pazarlığa başlaması da aynı döneme denk gelmiştir.

Bütün bunlar olup biterken Şerif Hüseyin de Hicaz vali ve komutanlığına yeni tayin edilen Galip Paşa’yı sindirme politikası güdüyordu. Galip Paşa Nisan 1915’te Şam’dan Medine’ye gelip, bir süre kaldıktan sonra 12 Mayıs 1915’te topçu bataryası takviyeli Piyade Alayı ile yürüyüş kararı alarak Mekke’ye hareket etmişti. Yolda yer yer asilerin pusularıyla karşılaşmış ve üç şehit vererek ancak Mekke’ye ulaşabilmişti.

Galip Paşa kendisine düzenlenen bu suikastte Şerif’in parmağı olduğunu biliyordu, İstanbul’a da böyle rapor etmişti. Ancak Osmanlı Devleti’nin İkinci Kanal seferi düzenleme niyeti olduğundan Şerif Hüseyin ve ailesini küstürmemek için bu duruma sessiz kalmayı yeğlemişti. Zira Şerif’in bu sefere katılmasının Osmanlı Devleti açısından ehemmiyetli olduğunu düşünüyordu.

Tarih 1915 yılının Temmuz ayını gösterdiğinde, Şerif Hüseyin, Suriye’deki Arap ayrılıkçı hareketinin imzaladığı Şam Protokolünün kabulü için İngiltere ile yine temasa geçecekti. 14 Temmuz 1915’te Kahire’deki Ronald Storrs’a yazdığı mektupta protokolün kabulünü ve kurulacak olan Arap Krallığının başına kendisinin geçirilmesini istediğini belirtmişti.

Ancak Şerif’in talepleri İngilizler tarafından çok abartılı bulunmuş, Mısır Müstemleke İdaresi Yüksek Komiseri Henry McMahon tarafından gönderilen 30 Ağustos 1915 tarihli cevapta halifeliğin Arap kavmine dönmesinin Londra tarafından desteklendiği ancak sınırlarla ilgili konuların savaşın ateşi içinde ele alınmasının henüz çok erken olduğu belirtilmişti. McMahon ayrıca Arapların henüz Türklere karşı harekete geçmediğinden şikâyet emişti. Böylece tarihe McMahon-Şerîf Hüseyin mektupları adıyla geçen müzakereler başlamıştı.

Şerif Hüseyin McMahon’un bu cevabına karşı müteessir olduğunu dile getirmiş ve Arap aşiretlerinin İngilizlerin desteğini dört gözle beklediğini ve yeterli destek sağlandığı taktirde Osmanlı Devleti’ne karşı isyana net olarak başlayacağını dile getiren yeni bir mektup yollamıştı.

McMahon İngilizlerin bölgedeki en büyük müttefiki olan Fransızların çıkarlarına ters düşemeyeceklerini, dolayısıyla çıkar çatışması yaşanmayacak bölgelerde Şerif için bir teminat vereceğini söylemiştir. McMahon’a göre Mersin ve İskenderun bölgeleri ile Şam, Hama, Humus ve Halep’in batısında kalan bölgede yaşayanlar tam olarak Arap değildir ve Arap krallığı içine dâhil edilemez. Ayrıca İngiliz hükûmeti, müttefiki Fransa’nın çıkarlarını gözetmek durumundadır. McMahon yukarıdaki esasların kabul edilmesi durumunda Büyük Britanya’nın, Arap liderleri ile var olan anlaşmalarına ters düşmeyecek şekilde ve “Fransa’nın çıkarlarına zarar vermeden hareket etme serbestisine sahip olduğu yerlerde”, Şerif Hüseyin tarafından teklif edilen sınırlar içerisinde Arapların bağımsızlığını tanımaya ve desteklemeye hazır olduğunu bildirmiştir.

Şerif Hüseyin ise Adana ve Mersin konusunda McMahon’un itirazlarını kabul etmekle birlikte cevaben gönderdiği 5 Kasım 1915 tarihli mektubunda; Halep ve Beyrut bölgesi ve bunların sahil şeritleri için isteklerini tekrarlamıştır. Şerif’e göre bu bölgede yaşayan Hıristiyan Arapların diğer Araplardan bir farkı yoktur. Dünya üzerinde ismi telaffuz edildiği takdirde yalnızca Müslümanlığın anlaşıldığı tek milletin Türk Milleti olduğunun bir diğer göstergesi de budur. Zira geçmiş zamanlardan beri Arap kavimleri arasında Hırıstiyan Araplar gerek nüfuz bakımından gerekse de nüfus bakımından hatırı sayılır kuvvettedirler. Türk Milletinde ise ayrım yıllarca “Türk müsün Gavur mu?” sorusu etrafında toplanmıştır. Aynı soru bu isyan hazırlıklarının yaşandığı dönemde ne kadar canlıysa bugün de aynı canlılıktadır. Türklüğe, Türk Sancağına, Türk Devletine yapılan isyan dolaylı değil doğrudan İslam’a ve Müslümanlara da yapılmış olacaktır. İleride bahsi geçeceği üzere Fahreddin Paşa’nın emrinde yer alan eratın üçte birinin Arap etnik kökeninden olan Türklerden oluşması “Türk müsün Gavur mu?” ayrımında “İngilizlerden ve İngiliz müttefiklerinden değilim, Türk sancağı altında cihad edenlerdenim” diyen Müslümanlardan olduğunun en net göstergesidir. Türklüğün bir kavim değil, bir etnik köken değil bir “Millet” olması bunu temin etmiştir.

McMahon Çanakkale cephesinde durumun iyiye gitmemesinden dolayı ağırlığı Hicaz bölgesine vermek istedikleri için Şerif’in sınır konusundaki isteklerini doğrudan reddetmediği, muallak bıraktığı fakat 20 bin sterlinlik ilk ödemeyi göndereceğini beyan ettiği bir mektup göndermiş ve tam bir mutabakat sağlamak istemiştir. (İsyan süresi boyunca İngilizler Şerif Hüseyin’ e 2 milyon sterlini aşkın maddi destekte bulunmuştur)

Şerif Hüseyin İngilizlerle temel meselelerde mutabakat sağlandığına kani olunca son mektubunu 18 Şubat 1916 tarihinde göndermiş ve isyanın hızlanması için başta nakdi olmak üzere gıda ve cephane yardımı talebinde bulunmuştur. Öte yandan Şerif Hüseyin bölgede kendisi gibi güçlü aileler olan İbn Suud ve İbn Reşid ailelerinin de kendisine engel olmalarına mani olunmasını istemiştir.

İngilizler Necd bölgesine Osmanlı tarafından emir tayin edilen İbn Suud’a nakdi ve cephane desteğinde bulunmuş ve irtibatlarını hiç koparmamıştır. Osmanlının yanında yer alan İbn Reşid’in gücünü kırmak için İbn Suud’u İbn Reşid’in üzerine salmıştır. Böylece İngilizler o bölgede hem Şerif Hüseyin’e hem de İbn Suud’a destek vermişlerdir. İngiliz siyaseti gereğince bir ülke veya bölgede İngiltere’ye bağlı olan ve fakat bölge içinde birbirine rakip olan en büyük iki güçlü unsur aynı anda desteklenir. Böylece ibre hangisine dönerse onunla veya ilk desteklediği kendisine isyan ederse diğer güçlü unsurla yoluna devam eder. Bugün de yine aynı siyaseti hem İngilizlerin hem de Amerikalıların devam ettirdiği çok net görülüyor.

Suudiler İngilizlerin sunmuş oldukları teklifler karşısında Şerif Hüseyin liderliğindeki isyanın yanında yer almasalar da isyana karşı Osmanlı Devleti’nin yanında da saf tutmamışlardır.

Aynı tarihlerde Cemal Paşa’nın yardımcısı sıfatıyla Ömer Fahreddin Paşa da Suriye’de Arap kavmiyetçiliği maskesi altında Müslümanlara ihanet içinde olan cemiyetleri ve üyelerini bastırıyor ve kurulan Divan-ı Harb-i Örfi’de idamlarına karar veriliyordu. Aynı şeyin kendi başına da gelmesinden endişe eden Şerif Hüseyin, İngilizlerden aldığı teminata da güvenerek bir nüshasını Cemal Paşa’ya bir nüshasını da Enver Paşa’ya gönderdiği bir mektup kaleme almıştı. Mektupta geçen ifadeler Şerif’in alenen isyan tehdidinde bulunduğu ilk resmi beyanı idi:

“Eğer benim burada rahat durmaklığımı istiyorsanız Tebük’ten Mekke’ye kadar devam eden Hicaz bölgesinde benim muhtariyet idaremi kabul ediniz ve imareti, büyük evladıma geçmek şartıyla hayat boyunca bana veriniz. Bundan başka şimdi muhakeme altına almış olduğunuz bazı muhti Arap ekabirinin kabahatlerini affederek Suriye ve Irak’a şamil olmak üzere umumi bir af ilân ediniz.”

Şerif Hüseyin’in bu hadsiz istekleri Cemal ve Enver Paşalar tarafında kabul edilemez bir deli saçması olarak telakki edilmişti. Şerif ile Osmanlı Devleti arasında çıkan bu gerginlik bölge açısından en karışık olduğu bir dönemde ortaya çıkmıştı. Zira Kanal Seferi başarısızlıkla sonuçlanmış ve İngilizler Irak’a doğru ilerlemişti. Bu nazik durumu bozmak istemeyen Enver ve Cemal Paşalar Şerif’in bu hareketini görmezden gelmiş ve Medine’ye bir ziyaret düzenleme kararı almışlardı. O sıralarda Şerif Faysal da Çanakkale’deki son durumu teftiş etmek üzere o bölgede bulunuyordu. Babası isyanı başlatmak için Mekke’ye çağırdığı sırada Cemal ve Enver Paşalarla birlikte onlar kendisine Medine’ye gitmeyi teklif edince bu tekliflerini geri çevirememişti

4 Mart 1916 tarihinde  Enver Paşa ve Cemal Paşa yanlarına Şerif Faysal’ı alarak birlikte Medine’ye gelmiş ve Şerif Hüseyin’i birtakım hediyeler ve madalyalarla taltif ederek onun gönlünü almaya çalışmışlardı. Şerif Hüseyin de Çanakkale Cephesinde İngilizlerin yaşadığı mağlubiyet sebebiyle kısa süreliğine isyanı tehir ederek bu hediyeler karşısında Osmanlıya bağlılığını yinelemişti. Ancak isyan hazırlıklarına da gizliden gizliye hız kesmeden devam ediyordu.

Şerif Hüseyin’in oğlu Şerif Ali Medine’de bulunduğundan Medine Muhafızı Basri Paşa’nın işlerine tamamen karışmaya başlamıştı. Kardeşi Şerif Faysal’ın da Medine’de bulunmasını fırsat bilerek haddini iyice aşmıştı. Cemal Paşa’nın Faysal ile görüşerek kardeşi Ali’nin hadsizliklerine bir son vermesini aksi takdirde üzerine kuvvet göndereceğini söylemesi üzerine ortalık bir müddet durulmuştur. Fakat seferberlik ilanından beri gidilmesi beklenen Mısır Seferine Şerif Faysal’ın çeşitli bahanelerle isteksizliği üzerine Cemal Paşa, Şerif ve ailesini tedirgin etmeden ve kendi politikası gereği tabiri caizse aileyi küstürmeden muhtemel bir isyanı önlemek adına tedbir almak için sonradan “Türk Kaplanı” ünvanıyla tarih sahnesinde yer alacak olan Ömer Fahreddin Paşa’yı Medine’ye davet etmişti.

“SELÂBET-İ DİNİYESİ VE MUHABBET-İ VATANİYESİ İLE MEŞHUR HİCAZ KUVVE-İ SEFERİYESİ KUMANDANI ÖMER FAHREDDİN PAŞA”

“Her türlü ihtimale karşı bir tedbir-i ihtiyati olmak üzere maiyetimdeki kolordu kumandanlarından selâbet-i diniyesi ve muhabbet-i vataniyesi ile meşhur On İkinci Kolordu Kumandanı Fahri Paşa’yı da Medine’ye gönderdim. Vaziyet-i hazırayı, bütün düşündüklerimi ve Şerif Hüseyin’in yakinen ihtilal edeceği hakkındaki şüphelerimi Fahri Paşa’ya söyledim. Ve daha sonra Basri Paşa ile Fahri Paşa’ya bir talimat-ı hafîye verdim. Bu kumanda tedbirlerinden başka her ihtimale karşı derhal Medine’ye sevk olunmak üzere Şam’da iki-üç tabur askerle bir-iki dağ bataryasını hazır bulundurdum.”

Cemal Paşa’nın Hatıralarından


Fahreddin Paşa aldığı talimatla birlikte derhal yola çıkmıştı. Türk Kaplanı daha Medine’ye ulaşmamışken onun geleceği haberini duyan Şerif’in ailesi dehşete kapılmıştı. Şerif Abdullah, Hicaz Valisi Galip Paşa’yı anında ziyaret ederek, Fahreddin Paşa’nın Şerif ailesini idam etmek üzere emir almış olarak geldiğini bildiklerini oldukça sinirli ve telaşlı bir şekilde dile getirmişti: “Fahri Paşa, Mekke’ye gelince, kapınız önünde bizi ipe çektirecektir. Şam’daki idamlardan sonra, sıra bize geldiğini sanki bilmiyor muyuz?”

Ancak Fahreddin Paşa, Şerif ailesini duruma uyandırmamak için Medine’ye sadece bir ziyaretçi gibi gidecekti. Hiçbir işe karışmayacak, ne vakit kuvvet kullanmak zorunluluğu hasıl olursa o zaman Medine’deki bütün kuvvetleri komutasına alarak, yönetime el koyabilecekti. (Bu hususa ve yolculuğa dair Fahreddin Paşa’nın tuttuğu “1 numaralı defter”deki notlarına bakabilirsiniz: https://docs.google.com/document/d/1DUlaoAk3Eg-LWgBbzPMG5jZ4-ptLPlTa/edit?usp=drivesdk&ouid=102245538492721721671&rtpof=true&sd=true)

Fahreddin Paşa Medine’ye ayak bastığında kendisini Şerif Faysal karşılamıştır. Faysal hararetli bir karşılama ile Fahreddin Paşa’yı önce yemeğe götürmek istese de Fahreddin Paşa bu teklifi reddetmiş önce Ravza-yı Mutahhara’ya gideceğini akabinde Hz. Hamza karargahında kendisi adına düzenlenecek yemeğe katılabileceğini söylemişti. Şerif’in oğulları hedefte olduklarını bildiklerinden Fahreddin Paşa’yı oyalamak için o vakit Medine Muhafızı olarak Medine’de bulunan Basri Paşa ile onları birbirine düşürmek istemişlerse de her iki Paşa da bu tuzağa düşmeyecek kadar agah kimseler idi.

Fahreddin Paşa ziyaretlerini tamamladıktan sonra yemek için Hz. Hamza karargahına gitmişti. Şerif Faysal ve Şerif Ali rahatsız edici düzeyde Fahreddin Paşa’ya hürmetkar davranıyorlardı. Hiç şüphesiz bu davranış asıl niyetlerini perdelemek ve Fahreddin Paşa’yı da aldatmak içindi. Ancak Fahreddin Paşa bu sahte gösteriye tav olmayacak kadar tecrübeli idi. Paşa’nın bu yemek ve günü tetkik etmek için Cemal Paşa’ya yazdığı telgrafta mesele detaylarıyla ele alınmıştı:

“Buraya geldim geleli Şerif Ali ve Faysal Beyler’le gayet samimi münasebetlerde bulunuyordum. Hattâ iki gün evvel beni mücahitler ordugahının kurulmuş bulunduğu Hazreti Hamza’ya davet ettiler. Orada birlikte yemek yedik. Mücahitler bir çok Bedevi oyunları oynadılar ve Kanal boyunda İngilizlere indirecekleri kahramanca darbelerin şiddetine dair kasideler okudular. Dün gece de Ali ve Faysal Beyler’in konaklarında misafir idim. İki güne kadar mücahitlerinin ilk kafilesi şimendiferle Dera’ya sevk olunacaktı. Bu sabah gayet garib bir değişiklik karşısında kaldım. Sabahleyin henüz giyinmiştim. Şerif Bey’in adamlarından birisi bana birkaç mektup getirdi. Mektubun biri bana, diğerleri Şerif Hüseyin Paşa tarafından siz ve üçüncüsü de yine Şerif Şerif Hüseyin tarafından sadaret makamına yazılmış birer şifre idi. Şifreleri şimdi çektireceğim, Ali Bey bana yazdığı mektubda diyor ki (Pederimden aldığım emir mucibince mücahitlerin Filistin’e sevkleri geri bırakılmıştır. Binaenaleyh burada boş yere vakit geçirmektense, mücahidlerle beraber Mekke’ye dönmeye karar verdim. Zat-ı alileriyle veda etmeden harekat etmeye mecbur olduğumdan dolayı çok müteesiffim. (Kusurumu affediniz!) Şerif Hüseyin Paşa’nın şifrelerini tabi okuyamadım. Derakab mücahitlerin karargahına bir keşif kolu gönderdim. Ordugahta hiç kimse bulunmuyordu. .... Bittabi talimat mucibince hemen Medine’deki birliklerin kumandasını üzerime aldım. Şimdi de her türlü ihtimallere karşı, her türlü müdafaa tedbirlerini aldım. Bizi kuvvetsiz bırakmamanızı rica ederim.”

Şerif Hüseyin’in oğulları Fahreddin Paşa’nın Medine’ye gelmesinden son derece tedirgin olmuş ve selam dahi vermeden isyanı başlatmak için Mekke’ye babalarının yanına gitmişlerdi. Fahreddin Paşa da derhal bütün yetkiyi eline almış ve Şam’da bekleyen askerleri de Medine’ye davet ederek savunma düzeni almıştı. İşler bu raddeye geldiği halde Cemal Paşa hala 20 Mayıs 1916 tarihinde gönderdiği telgrafta en hafif tabirle “iyimser” tavrını korumakta, savunma düzeninden öte tedbir alınmaması gerektiğini söylemekteydi:

“Mekke Emiri’yle hükûmet arasında doldurulamaz bir uçurum açacak harekete hükûmet tarafından başlanmamasına fevkalade dikkat edilmeli fakat Şerif tarafından başlanacak olursa şiddetle mukabele edilmelidir”

1916 yılının Haziran ayının ilk günlerine gelindiğinde Fahreddin Paşa bir yandan orduyu hem tahkim hem de teçhiz etmeye çalışırken bir yandan da Şerif tarafından dağıtılan İngiliz Sterlinlerine kanmayan Arap Şeyhleriyle görüşmeler sağlıyor onlara Şerif’in teklif ettiği altından fazlasını veriyordu.

Bu esnada Osmanlı Devleti, Şerif Hüseyin yerine Mekke Emiri olarak Şerif Ali Haydar Paşa’yı tayin etmeye hazırlanmaktaydı. Durumdan haberdar olan Şerif Hüseyin hiç ara vermeksizin isyanı hızlandırmıştı.

Şerif’in isyan hazırlığı Basri Paşa tarafından Mekke valisi Galip Paşa’ya bildirilmişti. Zira isyanın Mekke’den başlayacağı artık belli idi. Ancak Galip Paşa’nın da tıpkı Cemal Paşa gibi basireti bağlanmış olacak ki Basri Paşa’nın uyarılarını dikkate almak şöyle dursun Şerif’i temize çıkaracak şekilde cevap vermiştir:

“Emir Hazretlerinden hiçbir veçhile şüphe edilmemesini. Böyle bir isyan hareketinin vukuu ihtimali bulunmadığı, bu hususta elde edilen malumatın doğru olmadığını”

Galip Paşa’nın bu boşvermiş tavrı Şerif’e Mekke’de daha rahat hareket etme imkanı tanımıştı. Hicaz’da bulunan kuvvetlerin çoğu önceki Vali Vehip Paşa ile birlikte Kanal Harekatına katıldığından Şerif’i destekleyen bedevilerin askeri anlamda da kuvvet toplamasını kolaylaştırmıştı.

Şerif hazırlığını tamamlayıp 10 Haziran 1916 tarihinde harekete geçmişti. Aynı gün içinde Mekke, Cidde ve Taif başta olmak üzere Mekke bölgesindeki bir çok şehirde isyan başlamış karakollar işgal edilmişti. Kaleler bir bir düşüyor hazırlıksız yakalanan Türk kuvvetleri teslim olmak zorunda kalıyordu. Şehirlerin Anası Mekke hazırlıksız yakalanması hasebiyle 12 Haziran 1916 tarihinde hızlıca işgal edilmişti. Asırlar sonra ilk defa doğrudan kafirlerin ve onların emri altında bulunan nifak sahiplerinin hamleleriyle Mekke-i Mükerreme küfrün işgaliyle karşı karşıya kalmıştı.

Mekke bölgesinde yaşanan bu gelişmeler karşısında alınan emirler doğrultusunda  14 Haziran 1916 tarihinde Fahreddin Paşa Medine Muhafızı Basri Paşa’dan görevi kumanda etme görevini resmen devralmıştı. Medine müdafa edilebilir ve hatta oradan zaferle çıkılabilirse Mekke ve bütün hicaz bölgesi yeniden kurtarılabilirdi. Bu sebepten Fahreddin Paşa savunmayı tahkim etmek için her türlü imkana başvuruyor ve her ihitimali değerlendirerek savunma hattını kuvvetlendiriyordu. Mekke Cidde ve Taif’ten sonra sıranın Medine’ye geleceğini bilmekteydi. Nitekim bedeviler vasıtasıyla zaman zaman isyan ve işgal girişimleri aynı tarihlerde Medine’de yaşansa da Fahreddin Paşa kumandasında Türk ordusu bu girişimleri püskürtmeyi başarmıştı.

Mekke bölgesinde İngilizler nezdinde en önemli şehir Cidde şehriydi. Zira bir liman şehri olması hasebiyle İngilizler liman vasıtasıyla hem Şerif Hüseyin’e daha rahat yardım sağlayabilir hem de Kızıldeniz’e kıyısı olmasından dolayı Kızıldeniz hakimiyetlerini sağlayabilirlerdi. Bu yüzden bir yandan İngilizler çok önceden konuşlanan savaş gemileri vasıtasıyla doğrudan Cidde limanlarını bombalarken diğer yandan içerden de Şerif’in askerleri şehri ele geçirmeye çalışmıştır. Nitekim şehir daha fazla dayanamayarak 16 Haziran 1916 tarihinde düşmüştür.

Hicaz Valisi Galip Paşa isyan başladığı sırada Taif’te bulunmaktaydı. Zira yaz aylarında Mekke çok sıcak olduğu için Taif kalesinde ikamet ederdi. Cidde’den sonra Taif’i düşürmek için Şerif Abdullah bütün kuvvetleriyle Taif’e doğru yöneldi. Taif Kalesi’ne yüklenip bütün güçleri ile burayı muhasara eden Şerif Abdullah ve âsiler karşısında afallayan Galip Paşa, üç saatlik topçu ateşinden sonra henüz direniş imkânı olduğu hâlde:

“Bol cephane ve yiyeceğimiz olmasına rağmen fazla kan dökülmesine mani olmak için teslim şartlarını görüşmek üzere bir heyet gönderilmesini rica ederim.”

diyerek çatışmaya girmekten kaçınır. Şerif Hüseyin’in isyana hazırlandığı, en yakınları ve güvenilir şahıslar tarafından kendisine haber verilen Galip Paşa, ısrarlı uyarılara ve gözler önünde olup bitenlere kayıtsız kalmayıp, gereken ve mümkün olan en basit tedbirlere başvursaydı, Şerif Hüseyin isyana katiyyen imkân bulamaz, en azından daha erkenden bazı tedbirler alınmış olurdu.

Taif’in de elden çıkması sonucunda bedevileri Şerif Hüseyin’in liderliğinde isyana kışkırtan İngilizler, Filistin cephesine yardımı kesmek ve Türk askerini Hicaz’a hapsetmek amacına yavaş yavaş önce Mekke, Cidde ve en sonunda Taif’i ele geçirerek ulaşmışlardı. Böylece bundan sonra mücadele tamamen Medine çevresinde gerçekleşecekti.

Nitekim bu hususu İngiltere ile Şerif arasında önemli bir arabulucu olarak bildiğimiz Sir Ronald Storrs, otobiyografisinde şöyle aktarır:

“Ayın 16’sında karadan saldırılan ve denizden H.M.S. Fox’la bombardımana tutulan Türk garnizonu Cidde teslim oldu. Taif daha sonra düştü ama Fahri Paşa’nın savunduğu Medine dayanıyordu...”

“KAFİRLE ÇATIŞMAYI GÖZE ALAN MÜSLÜMANA TÜRK DENİR”

Şerif Hüseyin Mekke, Cidde ve Taif’i işgal ettikten hemen sonra 27 Haziran 1916 tarihinde isyan beyannamesini yayınlar. Şerif Beyannamesine Muhammed Ümmeti’nin birlik ve beraberliği için Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’ye ilk olarak biat edenlerin Mekke emirleri olduğunu dile getirerek başlar. Hatta bizzat kendisinin Osmanlı Devlet’ine itaat etmeyen Araplarla çatıştığını ve İslam Devletine bağlanmaları için elinden geleni yaptığını anlatır. Akabinde Osmanlı Devleti’nin artık İslam’dan saptığını  söyleyerek bu hususu isyanının sebebi olarak gösterir. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin iktidarının gayri meşru işler yaptığını ve artık onların paşalarına biat edilemeyeceğini kendi gerekçeleriyle anlatır. Beyannamenin tamamı çok uzun olduğu için hepsini burada yayınlayamayacağım lakin misal teşkil etmesi için bir bölümünü burada sizlere aktarıyorum. (Tamamını okumak isteyenler için: https://docs.google.com/document/d/1umjkebiU1sjEip2_hb8OV4CsJJTNV1sO/edit?usp=drivesdk&ouid=102245538492721721671&rtpof=true&sd=true ) :

“İttihat ve Terakki Cemiyetinin zuhuruyla devlet işlerini eline alması ve esas itibarıyla kötü idaresi dâhili ve harici birçok karışıklıkların ortaya çıkmasına ve herkesin bildiği üzere birçok muharebelere sebebiyet vermiş, azamet ve şevket-i devleti haleldar eylemiş, bilhassa son harbe gereksiz atılmakla devleti gayet tehlikeli bir vaziyete sürüklemiştir ki izahtan müstağnidir… Osmanlı mevcudiyetinin birliği bozulmuş, bu suretle ahali malından, canından mahrum bırakılmıştır… İttihatçılar bu kadarla da iktifa etmeyerek Saltanat-ı Seniyye-i Osmaniye ile bütün Müslümanlar arasında yegâne bağ olan ‘Kitabullah’ ve ‘Sünneti Seniyye’yi ihlale cüret eylemişler… İslamiyet’in beş şartından birini yıkmaya kalkışmışlardır… İslam dini ve kavmimizin mukadderatını İttihatçıların eline oyuncak olarak bırakamayız”

Görüldüğü üzere Şerif Hüseyin’in bizzat kendisi küfür ile iş birliği içerisinde olup Hıristiyan Arapları da kardeşleri olarak addederek İslam’la bağını kopardığı ve tek gayesi bir Arap krallığı kurmak olduğu halde İttihat ve Terakki Cemiyet’nin bazı gayri meşru işlerini bahane ederek sıkıntılı zamanlardan geçen İslam Devleti’ne baş kaldırmıştır. İttihat ve Terakki’nin bazı yaptığı yanlış işler bahsi diğer olmakla beraber zaten Türkiye’de yaşayan aklı başında birçok Müslümanın da gündeminde olan hususlardı. Şerif’in bizzat kendisi ve ailesi İstanbul’da doğup büyüdüğü ve bu hususları hal yoluna koymak isteyen insanların varlığını bildiği halde Müminlerle el birliği yapmak yerine kafirlerle iş birliği yapmak istemesi zaten kalbindeki nifakı göstermektedir. Dert ettiği husus yalnızca dilindedir. Kendisinde olan dini bilgiyi, fitnesini yaymak için hatipliğinin ve kaleminin kuvvetinden destek alarak kullanmıştır. Bu da zaten münafıklığın bir gereğidir.

İslam beldelerinin dört bir yanında aynı anda savaşa giren Türk Milleti, bir yandan topraklarını kafir tasallutundan korumaya ve varlığını devam ettirmeye çalışırken öte yandan Milli Yeminleri doğrultusunda bir Kur’an devleti kurmak arzusundaydılar.  Ancak Türk Milleti’nin bu arzusunu yerine getirecek; yapılacak işlerin lider sıfatıylave samimi bir niyyetle başını çekebilecek; Şerif Hüseyin’in yaptığı gibi nice ucuz fitneleri bertaraf edebilecek; Batı hayranlığını bir kenara bırakıp Batı’nın her anlamda hegemonyasının karşısında durup Türk Millettinin ve samimi Müminlerin gönül rahatlığı ile arkasından yürüyebileceği bir lider çıkmadı/çıkamadı. Çıkabilecek olanlar da bir şekilde bertaraf edildi veya edilgen bir vaziyete sürüklendi. Bu mesele daha çok su götüreceğinden buna da bahsi diğer deyip geçelim.

Şerif Hüseyin’in bu isyan beyannamesini yayınladığı sıralar da askeri dehası, samimi Müslümanlığı ve hitabet kuvvetiyle lider vasfını haiz olan Ömer Fahreddin Paşa da Medine-i Münevvere’de ilk beyannamesini yayınlar:

“Osmanlı ve İslamiyet’i boğmak emeliyle senelerden beri çalışmakta ve uğraşmakta olan düşmanlarımızla sizler Osmanlılık ve İslamiyet namına Gelibolu’da, Erzurum’da, Irak’ta, Tih Sahrası’nda kan can feda ederek kavga ederken, düşmanlarımızın parasıyla harekete gelerek Medine-i Münevvere civarında saldırılarda bulunan asiler yeni hücum için fırsat gözlüyorlar... İngilizlerden silah almışlar. Silahlanıyorlar, top da bekliyorlar. Binaenaleyh: Hz. Allah’ın anv-ı inayetine ve peygamberimiz Hz. Muhammed (S.A.S) Efendimizin imdad-ı ruhaniyetine istinad ederek asiler üzerine taarruza karar verdim.”

Fahreddin Paşa, kafirle uzlaşan ve kafirle iş birliği halinde olan Şerif Hüseyin ve onun askerlerine karşı savunmadan taarruza geçme kararı almıştı. Birbirlerine karşı savaş halinde olan iki tarafın aynı tarihlerde yayınladıkları beyannamelerde her ikisinin de İslamlık vurgusu açıkça görülmektedir. Ne var ki bir tarafta Şerif Hüseyin İngilizlerle yani gavurlarla iş birliği halinde olarak Müslüman kalınabileceğini düşünürken Fahreddin Paşa , “Kafirle çatışmayı göze alarak” Allah’ın yardımına ve Hz. Peygamberin imdad-ı ruhaniyetine sığınmıştır.

İsmet Özel’in işaret ettiği, İstiklal Marşı Derneği’nin de şiar olarak kabul ettiği “Kafirle Çatışmayı Göze Alan Müslüman’a Türk Denir” tanımı Türklük kimliğinin en sarih tanımıdır. Bu tanımın geçerliliğini ve gerçekliğini bütün bir İstiklal Harbi boyunca görmek mümkündür.

İstiklal Harbi’nin başlangıcı olarak gördüğümüz Medine Müdafaasında ise hususen kendini belirgin kılmıştır. Zira bir tarafta kendi devleti tarafından yalnız bırakıldıkları halde kafirle çatışmayı göze alıp hiçbir mütarekeyi kabul etmeden İngilizlere karşı cihad eden Müslümanlar  bulunuyorken diğer tarafta ise Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde kendi dünyevi çıkarları uğruna İngilizlerle iş birliği yaparak İslam Devletine isyan eden Şerif Hüseyin ve avanesi bulunmaktaydı. Buradan anlaşılıyor ki Kafirle çatışmayı göze almanın zıttı kafirle uzlaşmaya can atmaktır. Kafirle uzlaşmanın birinci şartı ise Türk sancağı altında bulunuyor olmaktan ve Türk olmaktan vazgeçmektir. Türklüğe karşı açıktan ya da kapalı bir tavır almadığın müddetçe Dünya Sisteminin lordları hiçbir zaman sana bir uzlaşı alanı tanımaz. Şerif Hüseyin de bunu pek âla bildiği için İstanbul’da doğup büyümüş, eğitiminin önemli bir kısmını burada almış bir Şûrâ-yı Devlet üyesi olduğu halde ne hikmetse bir anda unutmuş olduğu kavmini öne sürmek suretiyle Türk’lerin karşısında yer aldı. Arap kavmiyetçiliği hayal ettiği iktidar için ve İngilizlerden milyonları bulan sterlinleri alabilmek için tutunacağı tek daldı. Açıktan Müslümanlığını reddettiğini dile getirmeyen veya bu kadarına vicdanen cesaret edemeyen herkes çareyi Türk düşmanlığında buldu. Böylece hem sözde Müslüman kalabilecekler hem de Kafirlerle iş birliği yapabileceklerdi. (Kendiniz bilib dururken Hakkı baatıla karıştırıb da gerçeği gizlemeyin. “Bakara Suresi, 42. Ayet”)

Eğer o gün Şerif Hüseyin İngilizlerle anlaşmayıp emrindekilerle beraber İngilizlere karşı cephe almış olsaydı bugün kendisi bir Arap isyancısı olarak değil kahraman bir Türk paşası olarak anılacaktı. Bu yadsınamaz bir gerçektir. Fahreddin Paşa’nın emri altında bulunan askerlerin 3’te 1’i etnik olarak Araplardan oluşuyordu. İngilizlerin sterlinini reddederek kafirlerle çatışmayı göze alan o insanlar bütün insanlık nazarında Türk olarak anılmıştır.

Dünya sistemi İslamiyeti yeryüzünden silemeyeceğini çok iyi bildiğinden kendi güdümünde olan ve kendisiyle bir uzlaşma sağlayan bir takım insanların açıktan Müslümanlık iddiasında bulunmasından rahatsızlık duymamaktadır. Hatta bu tip bir Müslümanlığı hem madden hem de başka şekillerde desteklemektedir. Şerif Hüseyin de bunun tarihteki en net örneklerinden biridir.

Bugün de başta Türkiye olmak üzere dünyanın her yerinde bu husus bütün sıcaklığı ile devam etmektedir. Siyasi ve akademik kadrolarda yer alan insanlardan kafirle uzlaşmak isteyen veya kafire yaranmak arzusu taşıyan birçok kişi Müslümanlıktan dem vururken Türk kelimesine olabildiğince karşı durmaktadır. Bunun Medine’de Türklüğe karşı olan tavırla doğrudan irtibatı bulunmaktadır. Dünya sistemi nasıl İslamiyet’i yeryüzünden silemeyeceğini biliyorsa Türklüğü de tarih sahnesinden silemeyeceğini bilmektedir. Bu sebepten Türklük kavramını mana yozlaşmasına uğratmaktan geri durmamıştır. Bu yozlaştırmanın neferleri “Mehmetçiğin kanı artık Arap çölleri için akmayacak” ifadesini bugün olabildiğince parlatmaktadır. Mehmetçik herkes tarafından bilindiği üzere Türk askerinin diğer adıdır. Bu ifade tarihte ilk defa Medine’de Hz. Peygamberin kabrini Müdafaa eden Türk askerlerine ithafen Ömer Fahreddin Paşa tarafından kullanılmıştır. Mehmetçik yani her biri birer küçük Muhammed. Medineyi Müdafaa etmeleri sebebiyle Mehmetçik olarak anılan Türk Askerini Mekke’de, Medine’de ve Filistin’de yani gavurların Orta Doğu olarak adlandırdığı o coğrafyada “Arap Çöllerinde” görmek istemeyen kimlerse bu cümle de onlar tarafından parlatılmaktadır. Hıristiyan takvimine göre 7 Ekim 2023 yılında başlayan olaylardan da anlaşılacağı üzere Türk askerini NATO bünyesinde bile olsa Orta Doğu topraklarında görmek istemeyen Yahudilerden başkası değildir.

Dünya Sistemi Türk’e karşı ve Türk’e rağmen kurulan düzenin yine Türkler tarafından çöktürüleceği endişesi ile kendini dinç tutmaktadır. Dünya Sisteminin ayakta kalması için çaba harcayan Milletler topluluğunun diğer mensupları Otranto’dan Varna’ya, Varna’dan Mekke’ye oradan Batum’a kadar bir gün “İleri ileri! Haydi ileri! Alalım düşmandan eski yerleri” marşını bağıra bağıra söyleyerek Türk ordusunun gelmesinden ve kurdukları paraya dayalı kapital düzeni başlarına yıkmasından tir tir titremektedirler. İşte İstiklal harbi bu sebepten bitmemiştir. Yani Türklerin eliyle gavurların korktuklarının başlarına gelmesi için İstiklal Harbi hala devam etmektedir. Başladığı yerden, yani Medine’den yeniden alevlenmeyi bekliyor.

“CAN VERİR CANANI VEREMEZ TÜRKLER”

“Evladım, evladım, ne günler yaşamışsınız. Meğer neler olmuş... Biz burada uyurken ne kahramanlıklar, ne yiğitlikler yapılmış da haberimiz yokmuş... Gazanız mübarek olsun!.. Hey Medine hey!.. Senin o Harem-i Şerif’inle, mukaddes Ravza-i Mutahhara’nla elden gideceğin kimin aklına gelirdi? Hey Allah’ım hey, Türk’ün şu şehametine bak! Hangi millet, hangi ümmet peygamberine karşı böylesine bir hürmetle bağlılık göstermiştir? Benim Hicaz’a vazife ile gidişimden pek az sonra, o isyan akameti koptu. Ve bu kıyametle beraber Fahreddin Paşa da doğdu. Talihsizlikle Hicaz’da göremediğim bu ikinci Plevne kahramanını, yazık ki daha sonraları da o kadar özlediğim hâlde bir kerecik gözlerinden öpemedim. Ve onun için yazmak istediklerim de nasıl oldu bilemiyorum, kafamdan ve ruhumdan bir türlü çıkıp kâğıda dökülemedi.”

Mehmet Akif Ersoy

 

Osmanlı Devleti isyan üzerine Şerif Hüseyin’i görevinden azledip yeni Şerif olarak Ali Haydar’ı tayin etmişti. Osmanlı hükümeti bu tayin ile Şerif Hüseyin’in başlatmış olduğu hareketi etkisiz hale getirmek istemektedir. Yeni Mekke Emiri Şerif Ali Haydar Paşa, maiyetleri ve karargâh askerleri ile beraber İstanbul’dan hareket ederek 26 Temmuz 1916’da Medine’ye gelir ve hususi bir merasimle karşılanır. Şerif Ali Haydar Paşa Medine’ye ulaştığında bir beyanname yayınlar. Yayınladığı beyannamesinde Şerif Hüseyin’in ihanetinden şöyle bahsetmektedir:

“....Hal böyle iken ve Cihâd ilân edilmiş olup düşman Hicaz’a nüfuzdan büsbütün ümitsiz iken Hüseyin İbn-i Avn nam Şerif, alemi İslam’a adavetiyle meşhur olup Osmanlı ile hali harpte bulunan bir devleti hiristiyaniye ile ittifak ederek Hicaz kıta-i mübarekesini ve Beytü'l-Haram ile merkad-ı Enver-i Muhammedî’yi o düşmanın zir-i himayesine atmaya teşebbüs etmiştir.....”

Şerif Ali Haydar Paşa’nın yayınladığı bu beyannameden sonra İstanbul Hükümeti Ali Haydar Paşa’yı uyarmış ve bundan sonra yayınladıkları beyannameleri İstanbul’dan izin almadan yayınlamamasını istemiştir. Zira hala hükümet içerisinde Şerif Hüseyin’in pişman olup af dileyeceği ihtimali düşünülmektedir. Alenen isyan etmiş olmasına rağmen hala bir basiret bağlanması ile veya çaresizce bir ümitle Şerif Hüseyin’in Osmanlı Devleti’nin yanında yer alacağı inancı isyanın ilk günlerinde hala hükümet içinde yaşamaktaydı.

Şerif Hüseyin ise Mekke, Cidde ve Taif’in düşmesinden sonra Medine’yi de çok rahat ele geçireceğini zannetmekteydi. Bedeviler vasıtası ile yapılan her taarruzu Fahreddin Paşa ve askerleri Allahın inayetiyle kolaylıkla püskürtmeyi başarmıştı. Bu durum Şerif Hüseyin ve iş birlikçilerinin moralini bozmuştu. Osmanlı Başkumandanlığının politikası isyan büyümeden bastırmak olduğu halde sözde müttefiki Almanya ise Mekke ve çevresini kurtarmaktan çok Sina cephesinde İngilizlere saldırılması taraftarıydı. Enver Paşa ise hem Sina’da saldırıya geçilmesini hem de Mekke’nin geri alınmasını planlıyordu. Bu sebepten Cemal Paşa’ya Mekke’nin yeniden Türk kuvvetlerinin eline geçmesi için saldırı emri verildi. Cemal Paşa Mekke’ye saldırmak yerine en başında olduğu gibi İkinci Kanal harekatının daha ehemmiyetli olduğu düşündüğünden isteksiz bir şekilde hazırlıklara başladı. Mekke’nin işgalcilerden kurtulması için başkumandanlıktan takviye kuvvet istedi. Cemal Paşa’nın bu isteklerini kabul eden başkumandanlık, takviye kuvvet gönderilmesi konusunda karşılık verememiştir. Bunun nedeni olarak da diğer cephelerin şartlarının da ağır olması gösterilmiştir. Dahası askerlerin geleceği yol güzergahı boyunca yeterli emniyet de henüz sağlanamamıştır. Zira bedeviler yeni gelen Şerif Ali Haydar Paşa’ya yeteri kadar biat etmemişlerdir. Dolayısıyla demiryoluna sık sık saldırı düzenleyerek demiryolu vasıtası ile Medine’ye gelmek isteyen insanları çoluk çocuk demeden katletmeye devam etmekteydiler. Böylece Mekke’ye karşı yeniden taarruza geçme düşüncesi akim kalmıştı. Ancak Medine ve çevresinin isyancılardan temizlenmesi kararı alınarak Fahreddin Paşa’ya emir verilmişti.

Taarruz emrini Cemal Paşa’dan alan Fahreddin Paşa hazırlıklarını tamamladıktan sonra temmuzun son günlerinde taarruzu başlatmıştı. Takviye kuvvet gelinceye kadar elindeki asker ve cephanelerle Medine çevresinde konuşlanan isyancılara karşı başlatılan taarruzda Şerif Hüseyin’in oğulları Şerif Ali ve Şerif Faysal’ı geldikleri bölgelerden geri püskürtmüştü. Bu hareketler sonucunda Medine çevresinde yüz kilometrelik bir güvenlik hattı meydana getirildi. Medine’den fazla uzaklaşan Fahreddin Paşa’nın kuvvetlerinde başta gıda ihtiyacı olmak üzzere birçok zorluklar baş göstermişti. Bu durumu Fahreddin Paşa şöyle ifade etmektedir:

“Buraya kadar nasıl gelebildiğimizi, susuzluktan ve açlıktan neler çektiğimizi, hayvanların arpa ve ot fıkdanından dolayı ne hale geldiklerini tarif ve tasvir edemem. Bu cihetleri bir Allah bilir, bir de biz. Asileri dört saatlik mesafeye atabilmek için tam iki gün savaştık. Az kuvvetle çok iş başarmak hususundaki azmimin Gayır ile Rahva’da maalesef sona erdiği maruzdur.”

Yaşanılan bu gelişmelerden sonra Enver Paşa Mekke’nin dini ve siyasi açıdan öneminden dolayı buranın kurtarılmasını istiyordu. Enver Paşa, Sina hareketine devam edilmesini ve buradaki bir kısım kuvvetlerin Hicaz için kullanılmasını 26 Ağustos 1916’da Cemal Paşa’ya emretti. Bu emir doğrultusunda Cemal Paşa develerin tamamını, askeri takviye olarak Birinci Kuvve-i Seferiyye’den önemli miktarda destek birliğini Hicaz Kuvve-i Seferiyyesine vermeye 27 Ağustos 1916’da karar verdi. Ancak Hicaz bölgesine aktarılan bu kuvvetlere rağmen hareket için gerekli miktarda kuvvet oluşturulamadı. Dahası İngilizlerin Filistin cephesinde taarruza hazırlanmaları daha fazla kuvvetin buraya ayrılmasını engellemiştir. Bu durum karşısında Enver ve Cemal Paşa 27 Eylül 1916’da Halep’te buluşarak Mekke Seferi düşüncesini tekrar görüşerek şimdilik Hicaz’da savunmada kalınması kararına vararak bu kararlarını Fahreddin Paşa’ya bildirmişlerdir.

Bu esnada isyancılar hız kesmeden Fahreddin Paşa’nın oluşturduğu eminiyet hattına saldırma teşebbüsünde bulunuyordu. Ancak Fahreddin Paşa her defasında saldırıları püskürtüyor bununla da kalmayarak yeni bölgeleri de ele geçiriyordu. Şerif’in emrindeki ordu esasında Türk ordusunu alt edebilecek kuvvette değildi. Ancak İngilizler her anlamda Şerif’in ordusunu desteklemekteydiler. Türk kuvvetleri çarpışmalara devam ederken iki İngiliz deniz uçağı Türk kuvvetlerinin ele geçirdiği yerleri sürekli olarak bombardıman ediyordu. Ancak gerekli tedbirler alındığından fazla zayiat verilmemişti. Fahreddin Paşa Medine’yi sonuna kadar savunmaya ve hatta mümkün ise Mekke’yi de kurtarmaya kararlı idi.

“MEDİNE’NİN ANAVATANDAN BİLHASSA FİLİSTİN’DEN AYRI GÖRÜLMESİNE KATİYYEN MUHALİFİM”

Şerif Hüseyin’in isyanından sonra onun yerine Osmanlı hükümetinin Şerif Ali Haydar Paşa’yı tayin ettiğini söylemiştik. Emaret’e Şerif Ali Haydar’ın tayini birçok umutlarla birçok çözümün başlangıcı olarak düşünülmüştü. Ancak Şerif Ali Haydar, Fahreddin Paşa kadar kuvvetli bir mücadele azmi taşımıyordu. Medine’de kaldığı 8 aylık süre boyunca Fahreddin Paşa ile sürekli olarak bir zıtlık yaşamaktaydı. Medine’de Fahreddin Paşa, bütün kontrolü elinde tutmak isterken Şerif Ali Haydar Paşa, yönlendirilmeye gelmek istemediğinden Talat ve Enver Paşalarla birebir temasını sürdürerek, Cemal Paşa ve Fahreddin Paşa’dan bağımsız hareket etmeye çalışmaktaydı. Bundan dolayı da düzenli olarak her fırsatta Fahreddin Paşa’yı Bab-ı Ali’ye şikayet ediyordu. Fahreddin Paşa’nın Şerif Ali Haydar Paşa’yı idare edemediği düşüncesi ve çok fazla takviye kuvvet istediği gerekçesiyle, Fahreddin Paşa’nın yerine yeni birinin atanması ve Medine’nin boşaltılması kararını gündeme getiren Cemal Paşa, Hicaz’dan adeta vazgeçerek baştan beri ümit ettiği Mısır fatihi olmak arzusuna kapılır ve gözü başka bir şey görmez olur. Enver Paşa’ya yazdığı mektubunda “Hicaz’ın mukadderatı Filistin’in mukadderatına tabidir. Askerlikçe Filistin esas, Hicaz fer’idir.” diyerek Medine’nin boşaltılması gerektiğini belirtir. Enver Paşa ise her ne kadar bu durumun olmasını istemediğini belirtse de bu teklifi kabul eder. Fahreddin Paşa, karar kendisine tebliğ edildiğinde beyninden vurulmuşa döner ve ızdırap içinde Cemal Paşa’ya şu telgrafı çeker:

“Boşaltma emrine boyun eğmekle beraber, Medine’nin anavatandan bilhassa Filistin’den ayrı görülmesine ve demiryolunun birkaç yerde tahriplere uğramış olmasından başka bir sebepten haberim olmadığı için böyle ansızın boşaltmaya karar verilmiş olmasına mütehayyir ve katiyyen muhalifim. Eğer asıl maksat buradaki kuvvetten şimalde faydalanmak ise acaba Medine için bir piyade alayı ile bir batarya olsun bağışlanamaz mı? Ve bu kuvveti yaşatabilecek kadar Medine’ye erzak gönderilemez mi? Benden yetki ve altın esirgemezseniz Hakk’ın inayeti ve Peygamber’inin ruhaniyeti ile burada uzun müddet yaşayabileceğime ümidim berkemaldir. Kısaca şimalde Medine’yi elimizden kati surette düşürecek bir elim vaziyet henüz kendini göstermiş değilse, bu mukaddes şehri Hz. Peygamber’in Ravza-yı Mutahhara’sını mühim ağırlıkların sevkinden sonra son dakikaya kadar muhafaza ile ecdadımızın Medine’ye anavatanın kalbgâhına yerleştirmiş oldukları bayrağımızın bana kaldırtılmamasını kemal-i hürmetle istirham ederim.”

Fahreddin Paşa bu telgrafı ile Medine’yi müdafaa etmekten kati surette vazgeçmeyeceğini bildirerek illa Medine’yi teslim etmek istiyorlarsa da bunu kendisine değil bir başkasına yaptırmalarını istemiştir. Bunun üzerine Harbiye Nezareti, Fahreddin Paşa’nın yerine Miralay İsmet Bey’i (İnönü) teklif eder. Cemal Paşa gençliği ve tecrübesizliği sebebiyle bu teklifi reddeder ve bunun üzerine henüz kolordu kumandanı olan Mustafa Kemal Paşa’yı teklif eder. Enver Paşa 15 Şubat 1917 tarihli yazdığı telgrafta bu teklifi kabul ettiğini belirterek 16 Şubat 1917 tarihinde Mustafa Kemal Paşa’yı  Hicaz Kuvve-i Seferiyyesine tayin eder. Mustafa Kemal aldığı emir üzerine Diyarbakır’dan Şam’a gelir. Aynı gün Şam’da Büyük Viktorya Oteli’nde Cemal Paşa, Ali Fuat Paşa (Erden) ve Mustafa Kemal Paşa bir araya gelerek durumu müzakere ederler. Müzakere neticesinde

“Hem Filistin’i müdafaa hem de Hicaz’ı muhafaza etmeye maddeten muktedir değiliz. Kudüs düşerse Hicaz yolu da kesilecektir. Medine boşaltılırsa Filistin’i kurtarmak ihtimali mümkün olur. Bu sebeple hem Filistin’i hem Hicaz’ı kaybetmektense kati neticeyi temin edecek harekât dairesi olan Filistin’de emniyetli bir müdafaa kurmayı tercih etmelidir.” Kararı alınır. Bu karar üzerine Mustafa Kemal şöyle diyecektir:

Madem ki Medine’nin tahliyesine karar verildi... bu kararı tatbik etmek için kendisinin Medine’ye gitmesinin münasip olmayacağı ve şimdiye kadar Medine’yi kim müdafaa etmişse tahliyeyi de onun yapması muhavık mantık olduğu...”

Mustafa Kemal Paşa esasen daha farklı hedefleri olması nedeniyle Anadolu’dan fazla uzaklaşmak istememektedir. Bilhassa Medine gibi dini ve siyasi açıdan kritik bir beldeyi İngilizlere teslim etmiş bir paşa olarak anılmayı hiç istememektedir. Bu nedenle Hicaz Kuvvetleri komutanı olmayı kesin bir dille reddetmiştir. Fahreddin Paşa ise politik kaygılardan ziyade Ravza-i Nebiyi vatan-ı asliden ayrı görmediğinden kafire teslim etmeyi kendisine bir zul olarak addetmekteydi. Yaşanan bu gelişmeler neticesinde politik kaygılar Bab-ı Ali’yi de sarmıştı. Böyle bir tahliye hükûmet aleyhinde büyük bir kampanyaya neden olabileceği gibi isyanın geniş bir alana yayılmasına da neden olabilecektir. Nitekim Padişah Sultan Reşad bu kararı büyük bir tepkiyle karşılar, Medine’nin tahliyesi durumunda halifelik ve padişahlıktan istifa edeceğini söyler. Talat Paşa da Padişah’ın arzusuna uygun olarak, Medine’nin mümkün olduğu kadar elde tutulması, sadece Filistin Cephesi’nde ihtiyaç duyulan kuvvetin geri alınması kanaatini bildirir. Böylece bir müddet Medine’nin tahliyesi fikri askıya alınır. Fahreddin Paşa ise elindeki kıt kanaat imkanları kuvvetlendirmeye çalışarak Medine’yi müdafaaya devam eder. Ancak Filistin ve Sina cephesinde işlerin kötüye gitmesi ve Almanların askeri gücü bilhassa bu cephelere kaydırma isteği ve baskısı nedeniyle bu müdafaa durumu fazla uzun sürmeyecek ve Medine’nin tahliyesine kesin olarak karar verilecektir. Ancak Ömer Fahreddin Paşa bu kararı tanımayıp Ravza-i Mutahhara’ya Dünya Sisteminin o zamanki metropolü olan Britanyalı emperyalistlere ve onların kuklalarına teslim etmemekte direnecektir.

“Ben, Peygamber’e bel bağlamışım. Ne harbden ne kahttan, zerre kadar pervam yoktur. Bugünlerde, âlem-i mânâda, Hazreti Peygamber’in, bana, büyük bir çuval ile buğday göndermiş olması da fevkalade büyük, mühim bir beşarettir.”

                 Ömer Fahreddin Paşa’nın Şerif Ali Haydar Paşa’ya yazdığı mektuptan

Medine’nin tahliyesi hususu başkumandanlıkta sürekli olarak tereddütlü bir mevzu haline gelmişti. Bir yandan orduyu tamamen Filistin ve Sina cephesine çekme düşüncesi ağır basarken öte yandan Medine’nin her açıdan İslam Alemi için kritik ve politik bir belde olması nedeniyle oranın kaybedilmesinin askerlerin ve Türk Milletinin tepkisini çekme, onların morallerinin düşmesine neden olma tehlikesini göz ardı edemiyordu. Fahreddin Paşa’nın da Müdafaa hususundaki ısrarı Başkumandanlığı etkileyen diğer unsurlardan biriydi. Ancak Almanların Medine’nin tahliyesi hususundaki baskıları hafife alınmayacak düzeyde ısrarlıydı. Boşaltılmasına taraftar olanlar arasında bilhassa Sina Cephesi Kumandanı Von Kress, Karargahı Umumi Harekat Şubesi Müdürü Yarbay Feldman, Başkumandanlık Vekaleti Erkan-ı Harbiye Reisi Bronzart Paşa ve IV. Ordu Kurmayı Başkanı Ali Fuad (Erden) sayılabilir. Hatta Almanlar bu hususta o kadar ileri gitmişlerdir ki Medine Cephesinden ümitvar olmayı sağlayan en önemli yer olan Hicaz demiryolu için şu hadsiz ifadeyi Von Kress’in vesilesiyle ağza almışlardır:

“Umarız gelecek defa asiler o kadar büyük tahribat yaparlar ki tamir etmeye muvaffak olamazsınız. Bu sayede Medine’den kurtulmuş oluruz’

İşte böylesine karışık bir vaziyetteyken 1917 yılının Mart ayına gelindiğinde Filistin Cephesinde İngilizler’in ciddi taarruzları başlamıştır. 26 Mart 1917 yılında gerçekleşen bu taarruz Birinci Gazze Muharebesi olarak geçmektedir. Bu ciddi taarruzların başlamasıyla Başkumandanlık Medine’nin yavaş yavaş tahliye edilmesini istemiştir. Bu tahliye isteiğinin içerisinde subaylar, erat, seyyar ve sabit hastaneler bulunmaktaydı. Bu boşaltma kararı Fahreddin Paşa’ya danışılmadan alınmıştı. Fahreddin Paşa Medine’yi boşaltmamakta ve müdafaa etmekte kararlıydı. Ancak bu tahliye emrini ne zamandır aklında olan Mukaddes Emanetlerin İngilizlerin eline geçmeden önce Medine’den İstanbul’a nakledilmesi hususunda bir fırsat olarak değerlendirdi. Böylece 2.000 asker eşliğinde tutanak tutulmak suretiyle birçok mukaddes emanet sağ sağlim İstanbul’a ulaşmıştı. Fahreddin Paşa mukaddes emanetlerin Medine’den çıkarılmasını sağladıktan sonra başkumandanlıktan gelen diğer tahliye ve tasviye emirlerini yerine getirmemiş ve müdafaaya devam edeceğini bildirmiştir.

Bütün bunlar olurken isyancılar da saldırılarına devam etmekteydi. İsyancılar saldırılarında genelde İngilizlerin taktik ve tavsiyelerine göre hareket etmekteydi. İngilizlerin bölgedeki casusu olan Lawrence, Arapların karşı karşıya yapılacak bir savaşı kazanamayacaklarının farkında olduğundan bedevilerden İngiltere adına sağlanacak yararı azamiye çıkaracak olan hareketin Medine ile Şam arasındaki demiryolu hattında sürekli saldırılar gerçekleştirmek olduğunu düşünüyordu. İngiliz aklı ve desteği ile hareket eden Şerif kuvvetleri için de en kolay hedef Hicaz demiryolu idi. Grup halinde demiryoluna bir taarruz gerçekleştiriyorlar ve tabiatları gereği hemen arkasından kaçıyorlardı. Onlar bazen hat üzerindeki istasyonlara saldırıyorlar, bazen de dinamit kullanarak rayları ve trenleri havaya uçuruyorlardı. Bu saldırılar karşısında Türkler hiçbir zaman acze düşmüyordu. Askerler vakit kaybetmeden saldırıların yapıldığı yerlere intikal ediyorlar, bedevi Araplar kaçamamışlarsa çatışmaya giriyorlar ve arkasından tahrip edilen rayları kısa bir sürede onarmayı başarıyorlardı. Diğer yandan Lawrence kendi komutasında olan Araplar arasında Türkler aleyhine propagandalarına devam ediyordu. Hatta Şerif Faysal’ın yanına gelen bedevilere şöyle yemin ettirmekte idi:

“Kendisi (Faysal) bekledikçe beklemek, kendisi yürüyünce yürümek; hiçbir Türk’ün sözünü dinlememek, Bağdatlı, Halepli, Suriyeli veya safkan Arap olsun olmasın bütün Arapça konuşanlara karşı iyi davranmak......”

Lawrence’in bu talimatı gösteriyor ki esas mesele Müslümanların Türk kimliği altında buluşmasına mani olmak. Safkan Arap olmasa bile o bölgede yaşayan ve ekseriyeti Arapça konuşan ve Müslümanlık iddiasında bulunan o insanları Türk sancağı altında toplanmaktan alıkoymak ve o topraklarda İngiliz hakimiyetinin tesisini sağlamaktı.

Lawrence’in de belirttiği üzere Arap İsyancılarının Fahreddin Paşa ve askerlerinin karşısında hiçbir şansı yoktu. Ancak hem bölgede var olan İngiliz desteği hem de Devlet-i Aliyye’nin tüm cephelerinin birbiri üzerindeki tesiri nedeniyle Türk cephesi aleyhine birçok gelişme yaşanıyordu.

Gerek Bab-ı Ali’deki Müdafaya yönelik çelişkili tutumlar gerekse de İsyancıların İngilizlerin karadan ve denizden desteği sebebiyle saldırıları karşısında Fahreddin Paşa hem düşmanlarının kalplerine korku salmak için hem de yan yana çarpıştığı Mehmetçiğe manevi bir kuvvet olması için şu beyannameyi yayınlamıştı:

“Malumunuz olsun ki, şeci ve kahraman askerin bütün İslamın teyid-i manevisiyle Hilafetin gözbebeği olan Medine’yi son damla kanına, son nefesine kadar muhafaza ve müdafaaya memurdur.” Buna askerce, Müslümancı azmü cezm etmiştir. Bu asker Medine’nin enkazı altında ve nihayet “Ravza-yı Muhtaranın yeşil türbesi altında kan ve ateşten mensuc kızıl bir kefenle gömülmedikçe Medine-i Münevere Kalesinin burçlarında ve nihayet “Mescidi Saadet” minarelerinde ve yeşil kubbesinden Türk’ün Albayrağı alınmayacaktır.”

Son nefese, son kurşuna kadar Medineyi müdafa edeceklerini beyan ederek Müslümanca azmü cezm içeren bu yemin ifadeleri hiç şüphesiz Misak-ı Milli’nin ilk adımları adeta bir mukaddimesidir.

Yapamaz Ertuğrul Evladı sensiz

Can verir canânı veremez Türkler

Ebedi hadimü’l-Harameyniniz

Ölsek de ravzanı ruhumuz bekler

(Şiirin tamamını dinlemek için tıklayınız)

İlerleyen günlerde Medine’nin teslim edilmesi emri resmi bir yazı ile Fahreddin Paşa’ya tebliğ edilecektir. Paşa ise bu emre karşı cevaben Medine’yi ancak Sultanın/Padişahın emri ile teslim edeceğini söyler. Hiç şüphesiz bu Medine’yi teslim etmemek için Fahreddin Paşa’nın bir bahanesidir. Sultan derken dili dönemin Osmanlı Padişahını söylese de gönlünden geçen tek Sultan Canların Cananı Seyyidül Kevneyn’dir. O halde aşk ile bir daha;

“Canlar içinde Canan ma’den-i ilm ü irfan

 Ceddim ve pirim Sultan sensin ya Rasulallah”

 

“ÖLSEK DE RAVZANI RUHUMUZ BEKLER”

“Biz, İstiklâl Marşı Derneği olarak, her ne kadar teklif ettiğimiz haritada öyle olduğunu gösteremesek de, Mekke ve Medine’yi Misâk-ı Millî hudutları dâhilinde sayıyoruz. Ve ilâve ediyoruz: Cumhuriyetin ilânını ikinci Hicretimiz kabul etmeliydik. Birinci Hicret'te sadece Mekke’den çıkarıldık. Oysaki ikinci Hicretimiz biz Müslümanları hem Mekke’den, hem de Medine’den etti. Mekke ve Medine’yi elimizden alan birkaç fanatik Vahhabi miydi? Hayır. Mekke ve Medine’yi Türk korumasından koparıp alan o dönemdeki Dünya Sistemi’nin metropolü, yani Britanyalı emperyalist oyunlar ve oyunculardı. Niçin Cumhuriyetin ilânını ikinci Hicretimiz kabul edemedik? Çünkü III. Selim saltanatından bu yana Türk topraklarında hüküm süren yönetici seçkinler Batılılaşmayı (Muasırlaşmayı?) temel düstur kabul eden kimselerdi. Yıllar ilerledikçe temel düstur devletin iskeleti şekline girdi. Öyle ki bugün Türk topraklarında hangi bakımdan olursa olsun, ister iktisadî, ister malî, ister siyasi, ister artistik, ister kültürel bakımdan olsun yükselmeniz Türk düşmanı bir tasarımın parçası haline gelmenizle ancak mümkündür. Aksi halde burnunuz yere feci halde sürtülecektir.”

                                                                       İsmet Özel- 9 Rebiülahir 1447 (1 Ekim 2025)

 

Hicaz Cephesi, Filistin Cephesi, Sina Cephesi, Irak Cephesi ve daha niceleri… Bu cephelerin tamamı gelinen noktada birbirinden bağımsız düşünülemeyecek konumdaydı. Filistin cephesinde yaşanılan her olumsuz gelişme Medine Müdafaasının terkini Bab-ı Ali’de gündeme getiriyor ve fakat bu husus Fahreddin Paşa’nın hamleleriyle akim bırakılıyordu. 1917 yılının Haziran ayına gelindiğinde cephede önemli değişiklikler gerçekleşmişti. Osmanlı birlikleri General Eric von Falkenhayn komutasında yeni kurulan Yıldırım Orduları Grubu altında yeniden teşkilatlanmıştı. Bu grubun Filistin cephesinde müspet adımlar atabileceği düşünülüyordu.Ancak yeni teşkil edilen grup da cephede istenen sonuçların alınmasını sağlayamamıştır. Nitekim 31 Ekim 1917’de başlayan İngiliz taarruzu başarılı olmuş, III. Gazze Muharebesi’nde mağlup olan Osmanlı birlikleri Kudüs’ün kuzeyine çekilmek zorunda kalmıştır. Bu gelişmelere paralel olarak Kızıldeniz kıyısındaki El-Vecih Ocak 1917’de, Akabe ise aynı yılın Temmuz ayında Şerif Faysal kuvvetleri tarafından ele geçirilmiş ve isyan Maan’a ulaşmıştır. Akabe Limanı, Kızıldeniz’in kuzeyindeki son noktadır ve Sina Çölü’nün doğu kenarında bulunmaktadır. Şehir, stratejik konumu nedeniyle özel önem taşımaktadır. Akabe’nin kaybıyla, İngilizler için Hicaz ile Sina cephelerinin bağlantısı sağlanmıştır. İngilizlerin Arap isyancılarla doğrudan bağlantı kurmaları, Medine ve demiryolu hattındaki Türk kuvvetlerini çok zor duruma düşürmüştür. Akabe, isyancılar için önemli bir üs hâline gelmiş, Faysal kuvvetleri doğrudan Filistin’deki İngiliz orduları komutanı General Allenby’nin emrine girmiştir. Gelen bilgiler, isyancıların Maan’da toplandıkları ve İngilizlerle birlikte Suriye üzerine yürüyecekleri yönündedir. Hicaz Kuvve-i Seferiyyesi de Haziran 1917’de kurulduğunu belirttiğimiz Yıldırım Orduları Grubuna bağlanmıştı. Grubun komutanı Falkenhayn Medine savunmasının gereksiz olduğunu düşünenler arasındaydı. Buradaki kuvvetlerin Irak Cephesi’ne kaydırılması gerektiği kanaatindeydi. Dolayısıyla Medine’ye istenen her takviye kuvveti engellemeye çalışmaktaydı. Zaten başkumandanlıkla ilişkileri pamuk ipliğine bağlı bir şekilde müdaafayı yürütmeye çalışan Fahreddin Paşa için bu yeni teşkilatlanma işi daha da zorlaştırmıştı. Yaşanan bütün bu gelişmeler üzerine Enver Paşa, Kasım 1917’de bir kez daha Medine’nin tahliyesini emretmişti. Bu emre göre şehirde Fahreddin Paşa’nın kumandasında bir alay kalacak, diğer kuvvetler ise Filistin Cephesi’ne çekilecektir. Ancak Filistin Cephesi’ndeki gelişmeler nedeniyle tahliye planının uygulanmasına fırsat bulunamamıştır.

Bütün bu olayların yaşandığı esnada Medine’yi Suriye ve Anadolu’ya bağlayan Hicaz demiryolu, İngiliz casus Lawrence’in kılavuzluğuyla düzenli olarak tahrip edildiğinden, 1918 baharında Medine Müdafaasında kullanılan Maan ve Tebük arasındaki hat kullanılmaz hâle gelir ve tren seferleri yapılamaz olur. Medine’ye ulaşan son tren 8 Nisan 1918’de gelmiş ve 10 Nisan’da şehirden ayrılmıştır. Nisan 1918’de kuşatma altına alınan Türk birlikleri, harbin sonuna kadar Medine’de kalmıştır.

Demiryolunun Maan ve Tebük hattı kullanılamaz hale geldiğinden kuzeyden takviye alamayan Fahreddin Paşa kumandasındaki birliklerin hareket alanı, şehrin sadece birkaç kilometre çevresiyle sınırlı kalır. Medine’ye giremeyen âsiler, Medine’nin çevresini kuşatarak, dışarıyla temasını keser. Medine dışından ikmal olarak alınanlar sadece bedevilerden satın alınabilenlerle sınırlı kalır. Âsilerin saldırılarının seyrekliği, Fahreddin Paşa’ya şehirde inşaat faaliyetleri yürütmek için zaman ve imkân sağlar. Yeni yollar açılır, çeşmeler yaptırılır, sokaklar genişletilir, elektrik ağı yaygınlaştırılır, telefon hatları kurulur. Fahreddin Paşa, askerlerini zor ve tekdüze hayat şartlarına rağmen, maddi-manevi kuvvetli tutmaya çalışmıştır.

Fahreddin Paşa ne Şerif’in ne İngilizlerin ne de İstanbul’un Medine’yi teslim etme çağrılarına aldırır. Bunun yerine şehri güçlendirmeyi yeğler. Mısırlı Albay Sâdık Yahyâ’nın raporundan hareketle Kedourie, Medine’nin tesliminden önceki en zor dönemde bile, Fahreddin Paşa’nın sergilediği yönetime dair şu ayrıntıları verir:

“Mülkiyet haklarını koruyan, yiyecek dağıtımını sağlayan ve morallerin yüksek olduğu, düzenli ve adaletli bir yönetim görüntüsü ortaya çıkar. Erzak miktarını artırmak için Fahreddin Paşa, tarımı güçlendirmeye özen gösterir ve Medine’nin dış mahallelerindeki araziye 6 ton buğday eker.”

Fahreddin Paşa şehir içinde yönetimin kendisinde olmasına ve askerlerin zor durumda kalmış olmasına rağmen şehirde yaşayan hiçbir vatandaşın malına ve erzağına el sürmemiştir. Lüzumu olanı ücreti mukabilinde satın almıştır. Haklı davasını ve savaşını sürdürmek için haksız bir faaliyette bulunmamıştır. Hatta Bazı Şerif destekçisi tüccarların fahiş fiyat vermesine rağmen yine elinde kalan altınlarla satın alarak Mehmetçiğin ihtiyacını gidermeye gayret etmiştir.

Lakin elde bulunan altın ve paraların azalması nedeniyle satın alma imkanları da kısıtlı kalmıştı. Buna tedbiren Altın paranın Medine’ye gönderilebilmesi için, Fahreddin Paşa, Filistin Cephesinden uçarak Tebük’e gelecek uçaklara bir havaalanı yapılmasını temin etti. Bu tedbir bir müddet tesirli olmasına rağmen meseleyi bütünüyle halledemedi. Nitekim 27 Ağustos’ta subay, memur ve erlerin ekmek istihkakları 100 gram una indi. Türklerin iaşe sıkıntısı içinde olduklarını, 9 Teşrin-i Evvel 1918 tarihinde alınan şu kararla da ne noktaya geldiğini açıkça görmekteyiz: “Bu tarihten itibaren haftada üç gün ekmek yerine yüz gram peksimet verilecek”

Yiyecek sıkıntısının yanında temiz su kaynaklarına ulaşmak da çok zordu. Sıcaklığın getirdiği durumla da beraber tifo, sıtma, ishal, iskorpit ve böbrek yetersizliği gibi çeşitli hastalıklar da askerler arasında yayılmaya başlamıştı. Fahreddin Paşa, Medine Muhafızlığından kalan “Yaralılar Hastanesi” ile sıhhi işlerini temin etmeye çalışmışsa da bu zamanla yeterli kalmamıştır.

Bütün bu zor şartlara rağmen Fahreddin Paşa ye’se kapılmamış, Rasul-i Ekrem’e olan muhabbeti sebebiyle Allah’ın fazlu keremine sığınarak sebat etmiştir.

Mehmetçiğin de aynı iman kuvvetiyle mukaddes toprakları muhafaza vazifesini yerine getirebilmeleri için çeşitli emirnameler yayınlayarak askerlerin manevi yönünü de diri tutmaya gayret göstermiştir:

“Evvelce Harem-i Şerîfe vakfedilmiş ve el yevm kıraat olunmayarak metruk kalmış olan Kuran’ı Kerimlerden mübarek gün ve gecelerde okunmak ve sevabından bir kısmı da vakfedenin ruhuna ithaf edilmek üzere bölüklere üçer, taburlara ve alaylara birer nüsha verilecektir. Mazbata ile menzile müracaat edilmesini rica ederim.”

Fahreddin Paşa’nın şerefli bir Türk askeri olarak mertçe verdiği bu mücadele düşmanlarımız olan isyancıların ve İngilizlerin istihbarat raporlarında bile yer etmiştir:

“Sessiz, çalışkan bir asker. Milliyetçi ama İttihat ve Terakki üyesi değil… Önce Lüleburgaz sonra da Çatalca’da Türkmen birliğine kumanda etti. İyi bir adam. Son Eylül’de Kafkasya’ya gitmek için ayrıldı ve şimdide Cemal Paşa’nın kumandasında 2. adam olarak bulunmakta…”

Medine Müdafaasının en meşhur olaylarından biri olan çekirge vakası da tam bu esnada yaşanmaktadır. Yaşanan çekirge baskınında, Fahreddin Paşa bu durumu Allah’ın bir mucizesi olarak görüp askerlerin ihtiyaç duyduğu yiyecek kaynağı olarak çekirgelerden istifade etme kararı alır. Fahreddin Paşa’nın yazışmalarından ve olaylara yönelik verdiği tepkilerden fıkıh bilgisinin de kuvvetli olduğunu bildiğimiz için askerlerin çekirgeden iğrenmemesi adına 7 Haziran 1918 tarihlinde yayınladığı şu beyanname Fahreddin Paşa’nın “inanmış adam” olduğunu en sarih şekilde ortaya koyuyor (Yazının tam bu sırasında yazıyı yazdığım odanın penceresinden içeri avuç içi büyüklüğünde bir çekirge girmek suretiyle önümdeki masanın üzerine kondu. Sırları faş etmek adetim değildir lakin yazıyı yazan kadar okuyanın aynı yazıda hakkı vardır. Yazının sırrında da…) :

“Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var, yalnız tüyü yok. Oda serçe gibi kanatlı ve uçuyor. Bitki ile besleniyor, serçe gibi huysuz, serçe gibi asabi. Yediği şeyleri itina ile seçiyor ve temiz şeyler yiyor....Hicaz, Asir, Yemen ve Afrika Araplarının başlıca gıdası çekirgedir. Bedeviler sağ-lamlık ve zindeliklerini yedikleri çekirgelere borçludur.... Müessir ve kati olan Şifa hastaları (dizlerinin bağı çözülenlere, zayıflara, bünyevî hastalıklara, basuru olanlara) büyük tesiri vardır...... çekirge her iklimde yenebilir, yenmesi sünnet-i seniyyedir..... . Cenab-ı Peygamber Efendimiz (sas) bir hadis-i şerifinde “İki ölünün ve iki kanlının yenmesi bize helal oldu.” buyurmuşlardır ki iki ölü balıkla çekirge, iki kanlı da dalakla karaciğerdir. İmam Malik, yenmesine cevaz verilen çekirgenin başının koparılmasını veyahut ateş üzerinde kavrulmasını şart kılmış ise de Hanefi ulemasınca çekirgenin ölüsünün bile helal olduğu ve hiçbir kayda tabi tutulmadığı Tenvirü’l-Ebsar’la bunu şerh eden Dürrü’lMuhtâr isimli kitaplarda yazılıdır. Büyük bir dikkat ve ihtimam ile kendime mahsus titizlikle yaptırdığım tecrübelerde tıbbî hassaları tahakkuk eden ve yenmesi sünnet olan çekirgeye yan gözle bakmak ve ondan tiksinmek en hafif tabir ile ni’met tanımamazlıktır. Dün karargâh sofrasında çekirge tavası vardı. Arkadaşlarımla beraber pek tatlı yedim ve dil konservesinden pek iyi buldum. Hele zeytinyağı ve limon suyu ile salatası pek nefis oluyor. Kısaca dün çekirgeyi bahçelerden yok etme tedbirlerini düşünürken bugün çekirge geliyor mu diye yollarını gözlüyoruz. Hangi bölgeye çekirge düşerse tarifime göre faydalanılmasını ve bana da hediye olarak gönderilmesini arkadaşlarımdan rica ederim”

Bunun yanı sıra Fahreddin Paşa yeni su kuyuları açtırmak suretiyle askerin su ihtiyacını da gidermeye gayret göstermiştir. Hatta açtıkları su kuyularında kuyunun başında bekleyerek askerlerini bizzat kendisi su ikram edecek kadar müşfik bir insandır.

Fahreddin Paşa hasta olan askerlerin elinden tutar onları Ravza-i Nebiye götürür oranın temizliğini yaptırır sonra da alnından öperek tekrar sipere gönderirdi. Hatıratlarda o askerlerin Allah’ın izniyle şifaya kavuştuğu yazılmıştır. Gün içerisinde askerlere ve Medine halkına Karagöz ve Hacivat oyunları oynatarak zor şartları hafifletmeye çalışan Fahreddin Paşa içinde bulundukları durumla alakalı vermek istediği mesajları varsa bunları da o oyunlar vasıtasıyla söylemiştir. (Fahreddin Paşa’nın Medine müdafaasında hem Mehmetçik için hem de Müdafaanın başarıya ulaşması için yaptıklarını anlatmak bu yazının hacmini aşacağından meselenin genel hatlarıyla anlaşılmasını sağlayacak kadarını bu yazıda nakletmeye gayret etmekteyim.)

“SANCAK-I ŞERİF : TÜRK BAYRAĞI!”

“Türk bayrağının eğer Rasûl-ü Ekrem’in sancak-ı şerifi ile aynı kumaştan olduğunu bilmiyorsak, tarihi olarak bunu göremezsek Türk bayrağı da diğer işte iki yüz küsur ülke bayrağı gibi bir bayraktır der çıkarız ve onun gölgesinin ne mana ifade ettiğini kavramamız zordur bu bakış açısıyla. Türk bayrağı dünyada kâfirlerin indiremediği tek bayraktır. Türk bayrağı haricinde bütün bayraklar kâfirlerin çektiği, göndere çektiği bayraklardır. Bunu özellikle İslâm ülkelerinin bayraklarına bakarsanız, yani oturup belki de bir adamın çalıştığı bayraklar olduğunu net bir şekilde görebilirsiniz.”

   Durmuş KÜÇÜKŞAKALAK - "TÜRK OLMAK" Paneli / 13/04/2019

Şerif Hüseyin’in ısrarla İslam dininden dem vurmak suretiyle Türk devletini eleştirdiği günlerde Fahreddin Paşa bir beldeye İslam Beldesi ünvanını kazandıran Türk sancağına vurgu yapmak niyetindeydi. Türk sancağının altında harp etmeyenlerin nifakını böylece ortaya çıkaracaktı. Aynı zamanda Türk sancağının İslam’ın yegane sancağı olduğu gerçeğini de gözler önüne serecekti. Böylece hem Mehmetçiğin manevi kuvvetini perçinleyecek hem de Şerif’in oyununu bozacaktı. İşte bu sebep gereği müdafaanın en kritik döneminde askerler arasında “Türk Bayrağı” konulu bir yazı müsabakası tertip etti. Bu müsabakaya eli az çok kalem tutan herkes katılmıştı. Müsabaka da birinci olan metin o günleri anlatan meşhur “Can verir cananı veremez Türkler” şiirinin şairi İdris Sabih Bey’in yazısı oldu. Yazı hamasi edebiyatımızın en güzel örneklerinden biri olmasının yanında Türk sancağının ve Türklüğün neye tekabül ettiğini de en sarih şekilde ortaya koyan metinlerden biridir. Metinden bazı kısımları iktibas edelim:

 “... O ecdadın pak ve mübarek kanlarıyla nescedüp (yoğurup) bize teslim eyledikleri bir emanettir. O öyle bir çevredir ki; bütün Osmanlılığın mevcudiyetini şan ve şerefini tarih ve mukaddesatını, kadınlarımızın ırz ve namusunu, kızlarımızın bekâretini, çocuklarımızın saadetini çıkınlıyor. Biz onun üzerine nasıl titremeyiz? Hepimize teneffüs hakkı veren odur. Heyet-i içtimaîyemize ifaza-i hayat (hayatın bereketi) ve hararet eden hep onun asil ve civanmert kalbidir. Eğer çarpmazsa bizim de nabzımız atmaz, göğsümüz vurmaz. Allah esirgesin, eğer onun gül benzi hasara uğrarsa Kâbe’mizin kara gömleği yırtılır. Peygamberimiz’in (sas) yeşil örtüsü çâk edilir. Analarımızın ak saçı yolunur, kızlarımızın ırzı hetk olunur (yırtılır)… Asırlardır mefâhiriyle doldurmuş, bütün bir Şark’a bir fecr-i sâdık (gerçek aydınlık) getirmiş, Allah’ın dava-yı vahdaniyeti (birlik davası), Peygamber’in tarik-i hidayeti (kurtuluş yolu), hakkından ve nefsinden emin olanlara has bir kahramanlıkla, her zaman bir başına müdafaa etmiş, insaniyetin nısf-ı mazlumunu (mazlumlarının yarısını) bağrına basmış olan sancağımıza layık olduğu zafer ve istikbâli Allah diriğ etmeyecek!..”

Bayrak ve Sancak hususunun Müslümanlar nezdindeki ehemmiyeti ve Türk sancağının Sancak-ı Şerif ile olan bağı başlı başına bir yazı konusu olsa da Medine Müdafaası meselesinde çok önemli bir yeri olduğuna değinmeden geçemeyeceğim. Bu önemi Fahreddin Paşa da daha o zaman fark etmiş olacak ki böyle bir müsabaka tertip etmiştir. Nasıl ki Türklük dediğimiz husus her türlü tahrifata rağmen “kafirle çatışmayı göze alan Müslüman” şeklinde tanımlanan bir tarihi rolse ve bu husus ne yapılırsa yapılsın Türklük dediğimiz kimlikten ayrıştırılamamışsa aynı durum Türk bayrağının da başına gelmiştir. Türk bayrağı her türlü yozlaştırmaya rağmen -ay-yıldız’ın önüne hilali gölgede bırakmak gayesiyle birtakım fotoğraf ve resimlerin iliştirilmesine rağmen- İslam’ın sancağı tanımından ayrıştırılamamıştır. İslam dini sembol ve ikonalara ehemmiyet vermekten uzak bir din olmasına rağmen tıpkı Hıristiyanlık denince haç işareti, Yahudilik denilince de altı köşeli yıldızın akla gelmesi gibi  İslam’ın sembolü deyince bütün dünyada akla ay-yıldız’ın  gelmesi Türk bayrağının İslam Sancağının silinmez bir mührü olduğu gerçeğinin bir göstergesidir. Sabih Bey’in de belirttiği üzere Türk sancağı asırlardır bütün İslam Beldelerinde Allah’ın vahdaniyyet davasının ve Peygamber’in hidayet tarikinin aydınlatıcı bir meşalesi olmuştur. Bugün Müslümanların çoğunlukta yaşadığı beldelerde Müslümanlar kafirler tarafından kendilerine uygulanan zulme mukavemet gösterirken kendi ülkelerinin bayrağı dışında açtıkları tek bayrak ay-yıldızlı Türk bayrağıdır. Yine bugün batıda İslamofobi adı altında yapılan eylemlerde Kuran-ı Kerim’le beraber yakmaya cüret ettikleri şey hiç şüphesiz Türk bayrağıdır.

Yazının ortalarında Mekke ve Medine’de isyana yakın tarihlerde daha önce hiç olmadığı kadar bu şehirlerin Türk bayraklarıyla donatıldığını söylemiştik. Zira o dönem Türk sancağının dalgalanmadığı yer İngiliz hakimiyetinde olduğunun resmi olacaktı. Bugün de aynı şey geçerlidir. Türk sancağının aslına münasip şekilde dalgalanmadığı her yer Dünya Sisteminin bugün ki lordlarının dolaylı ya da doğrudan hakimiyeti altındadır. Türk sancağı Mekke kalesinden indiği gün Kabe’mizin kara gömleği yırtıldı ve onu betondan gökdelenlerin içine hapsettiler. Türk sancağı Medine kalesinden indiği gün Peygamberimiz’in yeşil örtüsü çak edildi, orası üzerinde Roma medeniyetini andıran mermerden bir şehir oldu. Türk sancağının Kudüs kalesinden indiği gün Mesci-i Aksa’nın ak yüzü kan kırmızısına boyandı. Kalelerinde asırlardır dalgalanan Türk sancağının kalesinden indiği her beldede anaların ak saçları yolundu, kızlarımızın ırzları çiğnendi sonrası ise hep kan kan kan… Türkiye Cumhuriyeti’nde ise Türk bayrağını tahrip ederek bayrağı doğan hilalden batan hilale çevirip NATO’nun kanatları altına sokanların veya ay yıldızın önüne birtakım resim ve fotoğraflar iliştirenlerin Mekke ve Medine kalelerinden Türk bayrağını indirenlerden bir farkı var mı?

SYKES-PİCOT ANLAŞMASI VE BALFOUR DEKLARASYONU

Şerif Hüseyin ile İngiltere arasında yapılan görüşmeler ve anlaşmalar hilafına iki gelişme yaşanmıştır. Ki bu gelişmeler gavurların Orta Doğu olarak adlandırdığı toprakların bugünkü duruma gelmesinde en büyük role sahiptir. Bunlar 1916’da imzalanan Sykes-Picot Anlaşması ve Kasım 1917’de açıklanan Balfour Deklarasyonu’dur. Her ne kadar bu gelişmeler 1916 ve 1917 yıllarında yaşanmış olsa da gizli anlaşmalar olması hasebiyle bunların varlığı ancak 1918 yılında öğrenilmiştir.

Bilindiği gibi Sykes-Picot Anlaşması, 16 Mart 1916’da İngiltere ve Fransa arasında yapılmış ve Orta Doğu topraklarının bu iki ülke arasında paylaşımını konu almıştır. Antlaşmaya göre Fransa ve İngiltere’nin istedikleri doğrultuda, doğrudan veya dolaylı yönetimi tesis edebilecekleri Mavi ve Kırmızı bölgeler oluşturulmuştur. Fransa’nın kontrolü altında kalacak olan Mavi bölge; İskenderun, Lazkiye, Trablusşam, Beyrut, Sayda ve Kilikya ile Orta Güneydoğu Anadolu’nun büyük kısmından; İngiltere’nin kontrolüne bırakılacak olan Kırmızı bölge ise Basra Körfezi’ne kadar Bağdat vilayetinin büyük kısmı ile Akdeniz’de Akka’nın güneyindeki küçük bir sahil diliminden müteşekkildir. Bunun dışında İngiltere ve Fransa nüfusu altında kalacak iki kuşak belirlenmiştir. Fransa’nın nüfuzu altında kalacak A bölgesi; Şam, Hama, Humus, Halep ve Musul’u ihtiva etmektedir. İngiltere’nin nüfuzu altında kalacak B bölgesi ise; Şam’ın güneyinden Kerkük’ün kuzeyine çekilecek bir hattın güneyini oluşturmaktadır. İngiltere ve Fransa, tayin edilen A ve B nüfuz bölgelerinde bir Arap şefinin hükümdarlığı altında müstakil bir Arap devleti veya Arap devletleri konfederasyonunu tanımaya ve himaye etmeye hazırdırlar. Filistin ise Kahverengi bölge olarak adlandırılmış ve burada uluslararası bir yönetim oluşturulması öngörülmüştür.

İngiltere’de 1916’da iş başına geçen Lloyd George Hükûmeti, Siyonist hareketle yakın ilişkiler kurmuştur. Londra’nın bu ilişkiden önemli beklentileri vardır. Öncelikle ABD ve Rus Yahudilerinin desteğini alabilmek hedeflenmiştir. Londra’ya göre Rus Yahudileri savaş koşullarında iç karışıklıklar yaşayan Rusya’nın harbe devamında etkili olabilecektir. Amerikan Yahudileri ise İngilizlerin savaş çabasına önemli maddi destek sağlamaktadır. Ayrıca Filistin’in kontrolü, İngiliz İmparatorluğu’nun bekası açısından stratejik önemde görülmeye başlanmıştır. Lloyd Goerge’a göre Mezopotamya ile birlikte ele alınırsa Filistin İngiltere’ye, Mısır’dan Hindistan’a uzanan karayolunu sağlamakta ve Afrika ile Asya imparatorluklarını birleştirmektedir. Britanya’nın Doğu Alman Afrika’sını ele geçirmesiyle İngiliz kontrolündeki topraklar Cape Town’dan Süveyş’e kadar genişlemiştir. Filistin ile Mezopotamya’nın da eklenmesiyle İngiliz kontrolü İran’dan Hindistan yoluyla Burma ve Malaya’ya ve Pasifik sömürgeleri olan Avustralya ve Yeni Zelanda’ya kadar uzanacaktır. 1917’de Britanya İmparatorluğu’nun Atlantik’ten Pasifik Okyanusu ortalarına kadar uzanan zincirinde eksik olan halka Filistin’dir.

Bu bağlamda İngiliz yönetimi, 2 Kasım 1917 tarihinde neşrolunan Balfour Deklarasyonu ile Filistin’de bir ‘Yahudi yurdu’ kurulmasına destek vereceğini beyan etmiştir. Bu beyan, İngilizlerin Şerif Hüseyin’e verdiği sözlerle uyuşmamaktadır. Ancak Hüseyin, isyanın bağlı olduğu silah ve altın desteğinin devamı uğruna bu duruma razı olmuştur. Suriye’nin ileri gelenleri deklarasyonu tepkiyle karşılarken Şerif Hüseyin göze batacak kadar sessiz kalmıştır. Adeta Balfour Deklarasyonu’nun sonuçlarına göz yummuştur. Ocak 1918’de İngiliz Arap Bürosu Müdürü David Hogart ile yaptığı görüşmede “Siyonistlerin taleplerine herhangi bir itirazı olmayacağını” söylemiştir. Ayrıca destekçilerini deklarasyonun Arap bağımsızlığını kısıtlamayacağına ikna etmeye çalışmış ve oğullarını da bu işle görevlendirmiştir. Değinilmesi gereken diğer bir olay ise Dünya Siyonist Teşkilatının lideri Chaim Weizmann’ın 1918 başında Filistin’e gelerek Faysal ile görüşmesidir. Weizmann’a göre Faysal’ın asıl hedefi Suriye’dir ve Filistin ile ilgilenmemektedir. Görüşmeye katılan İngiliz subayı Yarbay Joyce’a göre “(Faysal) eğer İtilaf Devletleri’ni kendisinin Suriye üzerindeki iddiasını desteklemeleri konusunda etkileyecekse Yahudi Filistin’ini kabul edecektir.

1917 sonunda iki önemli olay Osmanlı yönetimini Şerif Hüseyin ile temasa geçmeye sevk etmiştir. Bunlar İngiltere tarafından Balfour Deklarasyonu’nun açıklanması ve Rusya’da yönetimi ele geçiren Bolşevikler tarafından Sykes Picot Anlaşması’nın ifşa edilmesidir. Bunun üzerine Cemal Paşa tarafından Faysal’a ve Hüseyin’in ordu komutanı Cafer al-Askeri’ye birer mektup gönderilerek bir uzlaşma girişiminde bulunulmuştur. Cemal Paşa mektubunda isyan eden Arapların İngilizler tarafından nasıl aldatılmış olduklarının artık ortaya çıktığından bahisle Arap vilayetlerine tam muhtariyet verilmek şartıyla bir uzlaşma teklifi yapmıştır. Bu teklifi reddeden Şerif Hüseyin, Cemal Paşa’nın girişimini İngilizlere bildirmekten geri durmamıştır.

Enver Paşa da Şerif Faysal’la uzlaşmak için girişimde bulunmuştur. Ancak Şerif Faysal’ın uçuk muhtariyet talepleri sebebiyle uzlaşma teklifi akim kalmıştır.

Cemal Paşa’nın Şerif’le uzlaşma girişiminden kaygılanan İngiliz yönetimi harekete geçmiş ve Şerif’e gerçek durumu yansıtmayan garantiler vermiştir. Kahire’deki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Reginald Wingate bir telgrafla, ifşa edilen Sykes-Picot belgelerinin Müttefik Devletler arasında zorlukları önlemeye yönelik eski bir görüşme ve geçici bir mutabakat zaptından ibaret olup bir anlaşma teşkil etmediğine dair teminat vermiştir. Görünen o ki Şerif Hüseyin de bu garantilere inanmaya meyillidir. Bir ihtimal, Orta Doğu’da savaş bitince geleneksel İngiliz-Fransız rekabetinin tekrar ortaya çıkacağına, bu durumda Sykes-Picot Anlaşması’nın hükümsüz kalacağına ve İngilizlerin Arapların tarafında olacağına kendini inandırmıştır. Bu anlaşmaların ifşa edilmesinden hemen sonra Mondros Mütarekesi de Osmanlı toprakları için gündeme gelecektir.

MÜTAREKEYE KARŞI İLK MUKAVEMET: İSTİKLAL HARBİ MEDİNE'DE BAŞLADI!

“İstiklal Harbi Medine'de başlamıştır. 29 Ekim 1918'de Birinci Dünya Savaşı Mondros’la Osmanlı’nın mağlubiyetiyle bitti. Padişah emir üzerine emir gönderdi Fahreddin Paşa’ya. ‘Bırak, İngilizlere teslim et gel!’ diye. Bu olmadı, doktorlar gönderdiler Fahreddin Paşa’ya deli raporu yazdırarak görevden almak için. Savaş bitmiş. Resmen de bitmiş, fiilen de bitmiş. Ama bir yerde savaş var, hem Osmanlı’ya karşı, hem de İngilizlere karşı bir savaş başlamış. İstiklâl Harbi orada başlamıştır. Dolayısıyla nasıl ki Türklük -İsmet Bey’in dediği gibi- Mescid-i Dırar hadisesiyle başladıysa Türk Milliyetçiliği de Medine’de, aynı yerde başlamıştır.”

                 Durmuş Küçükşakalak - Kafirler ve Türk Milliyetçileri Panelinden – 8 Kasım 2014

Fahreddin Paşa kuvvetlerinin 1918 ilkbaharında Suriye ile bağlantısı hemen hemen kesilme noktasına gelmişti. Özellikle eylül ayından itibaren 4. Ordu birliklerindeki geri çekilme hareketleri Medine’nin durumunu tehlikeli bir hale getirmişti. İngiliz ve Arap kuvvetleri Suriye’de sürekli başarı gösteriyordu. Kısa bir müddet sonra Şam ve Halep dahi işgal edilmiş, düşman Anadolu’ya gelip dayanmıştı. Birinci Cihan Harbi’ne devam edemeyeceğini düşünen Osmanlı Devleti 30 Ekim 1918’de çok ağır şartları taşıyan Mondros Mütarekesi’ni imzalamıştı. Mütareke Fahreddin Paşa’nın Mehmetçikle beraber müdafaa ettiği Hicaz bölgesiyle de ilgili madde içeriyordu. Madde Hicaz’ın da İngilizlere teslimini emrediyordu. İslam Devletinin Merkezini Ravza-i Nebi’yi Medine-i Münevvere’yi İnglizler’e teslim edecek maddenin altına imza atılmıştı:

“Hicaz’da, Asir’de, Yemen’de, Suriye’de ve Irak’ta bulunan muhafız kıtâa en yakın itilâf kumandanına teslim olunacaktır. Ve Kilikya’daki kuvvetlerin intizâmı muhafazası için muktezî nektarından maadası beşinci maddedeki şeraite’ tevfikan takarrür ettirilecek vechle geri çekilecektir”.

Mütârekeyi aynı gün aynı saat Sadrazam ve Harbiye Nazırı Ahmet İzzet Paşa imzalı acele bir telsiz-telgrafla bütün kıtaata tebliğ etmiştir. Bu telgraf Fahreddin Paşa tarafından da alınmış ve acı haber öğrenilmiştir. Paşa bu haberi erkân-ı harbiye ikinci şube müdürü vekili ve istihbarat zabiti Naci Kaşif ile şifre zabiti İdris Behic Bey ile paylaşmıştır. Fahreddin Paşa’nın mütarekenin imzalandığı haberini almasına karşın tavrını Naci Kıcıman şöyle aktarır:

“Kumandan Paşa’nın şahsiyetini bilmeyenler, ahval-i ruhiyesine vâkıf olmayanlar, simasında gördükleri alâmetlerden ekseriya yanlış manâlar çıkarırlardı. Nitekim bugün de öyle olmuştu. Paşa, gayet güler yüzlü, memnun ve müsterih gözüküyor, her günden daha ziyade mültefit davranıyordu. Sofrada uzun müddet oturuyor, konuşuyor, münakaşaları idare ediyordu. Bundan dolayı askerî ve siyasî vaziyette endişe verici bir şey olmadığına hüküm olunabilirdi. Fakat Kale Kumandanı’nın, müdafaa vazifesini daha iyi bir surette ifa edebilmek için kalbinde sakladığı acı haberi dudaklarından akan tebessümü ve hançeresinden geçen sadanın titrekliklerine karıştırmamak hususunda neler çektiğini kendisine  sormalıydı... Söz arasında Kumandan’ın gayri ihtiyarî daldığını ve meçhul bir noktaya bakarak düşündüğünü ve birdenbire kendisini toplayarak söze karıştığını göremeyenler, söylenen lâkırdıların, şeamet haberiyle yanan dimağında, hiçbir iz bırakmadan geçtiğini fark etmeyenler tabii ki, bir şey anlayamazlardı. Paşa, mahrem olan iki zâbiti makamına alıp kapıları kapattırdığı ve hiç kimsenin girmesine müsaade edilmemesi hakkında kapıçavuşu Mercan’a emir verdiği vakit, gecenin yarısı yaklaşmıştı. Kumandan çok mey’ustu. Fakat, bu ye’sini kendi kendine karşı itirafa cesaret edemiyordu. Paşa’nın hâlinden, kapıların kapanmasından ve başkalarının girmesine müsaade olunmamasından vaziyetin elem ve ıztırabı hissediliyordu…”

Fahreddin Paşa gerek hicaz cephesinin ve gerekse de bütün bir Türk vatanının gavura teslim edileceğine dair imzalanan mütarekeyi dönüp dönüp okuyor kati surette bu durumu kabullenemiyordu. Askerlere bu durumu bildirmiyor olmasının sebebi de mütareke şartlarına uymamakta kararlı olmasıydı.

Mütareke haberi bütün cephelere telgraf yoluyla aynı gün bildirilmiş ve üzerinden neredeyse bir hafta geçmiş olmasına rağmen Hicaz cephesinde henüz teslim olma emri yerine getirilmemiştir. Gönderilen telgrafın ulaşmamış olması ihtimaline binaen İngiliz Hükümeti İstanbul Hükümeti’nden Fahreddin Paşa’ya tekrar bir telgraf çekilmesini istemişti. Bunun için gerekli yardımı sağlayacaklarını da bildirmişti.

İstanbul Hükümeti, Fahreddin Paşa ile doğrudan temas edecek vasıtalara sahip değildi. Bunun için İngilizlere müracaat edildi. Mütarekeyi İngiliz Hükümeti adına imzalayan ve tatbike başlayan Amiral Calthorpe ise Medine ve Güney Arabistan’daki Osmanlı kıtalarının Osmanlı Hükûmeti’nden geldiğini bilmedikçe teslim olmaktan kaçınacaklarından korktuğunu İngiltere’ye bildirerek Mısır’dan telsiz çekmek üzere bir emir veya haber gönderilmesini istemiştir. Bundan hareketle 4 Kasım 1918’de Yenbu’l-Bahr’deki İngiliz telsiziyle mütareke maddeleri Yüzbaşı Garland tarafından Fahreddin Paşa’ya bildirildi. Gerçekten de Fahreddin Paşa gelen haberlere ehemmiyet vermeyerek, onlardan şüpheleniyordu. Bu husus dikkate alınarak 6 Kasım 1918’de Ahmed İzzed Paşa imzasıyla şu emir yazılmıştır:

“Dört seneden ziyâde dîn ve nâmûs uğrunda muhayyarü’l-ukûl fedâkârlıklar ibrazından sonra manzûme-i ittifakiyyemizin mağlûb ve bi’t-tabî hezîmete giriftar olması Devlet-i Osmaniye’mizi Düvel-i ittifakiyye ile mütârekeye icbâr etti. Mütârekenâmenin bir maddesinde Hicaz, Asir ve Yemen’de bulunan Osmanlı kıtaat ve garnizonlarının en yakın itilâf kumandanına teslimi merbuttur. Vazîfe namusunu senelerden beri îfâ etmiş olan siz asker arkadaşlarımın bu hükm-i elîme rıza göstermek ancak mâder-i vatanı mevt-i muhakkaktan kurtarmak gibi bir hiss-i vatanperverîden münba’is olduğu elbette takdîr buyrulur. Hasımlarımızın bile hayret ve takdirini celbeden fedâkar-i azimeyi bu ağır yüke kemâl-i metanet ve itaat ile tahammül ederek tervic edeceğinize eminim. Senelerden beri muhârib bulunmaklığımıza rağmen hakkımızda elân hayırhahı ibrazından hâli kalmayan İngiltere devlet-i fehimânesinin hissiyâtı alicânibâne ve halisânesinden emîn olmamızı rica ve ankarîb vatan-ı azize salimen avdetinizi lutf- ı hakdan temennî eder ve cümlenizin gözlerinden öperim”.

Bu emir 8 Kasım’da Mısır’da Port-Said’den Medine’ye ulaşmıştır. Ancak Fahreddin Paşa bütün telsiz telgraflarına rağmen hiçbir şey olmamış gibi faaliyetlerine devam ediyordu. Medine Kumandanı teslim fikrini asla kabul etmek istemiyordu. Bu haber onu fazlasıyla üzmüştü. Bu sebeple de telgrafları aldığını İstanbul’a bildirmiyordu. Ancak emrin alındığı Kaymakam Emin Bey tarafından Fahreddin Paşa’dan izin alınmaksızın İstanbul’a bildirilmişti. Bu itaatsizliği sebebiyle Emin Bey Fahreddin Paşa tarafından cezalandırılmıştır. Fahreddin Paşa bu emri şöyle karşılık vermiştir:

“Emirde ‘Kemal-i metanet’ fıkrasından sonra ‘itaat’ kelimesinin İlâvesi ters bir manayı telkin etmiyor mu? Asker mafevkinden aldığı her emre itaat mecburiyetinde iken burada aynı kelimenin tekrarına ne lüzum var? Yoksa bu bir istisna mı teşkil ediyor? Ankarib vatan-ı azize salimen avdet fıkrası bir garibe değil mi? Bizim senelerden beri müdafaa ettiğimiz şu kale vatanımız değilse niçin bu kadar kurban verdik? Halbuki biz onu harim-i vatandan bir parça tanımıyor muyuz?...”

İstiklal Harbi’nin Medine’de başladığının en sarih işareti bu ifadelerdir. Kendini bilen her Türk tarafından Harim-i Vatandan anlaşılan hiç şüphesiz ki Misak-ı Milli’dir. Fahreddin Paşa Medine’nin de Harim-i Vatan’dan bir parça olduğunu beyan etmek suretiyle bunun aksinin olmayacağını da eklemiştir. Fahreddin Paşa’nın sorusunu İstiklal Harbinin bitmediğini ifade edenler olarak içinde bulunduğumuz ahvale göre yorumlayıp biz de tekrar soralım: “Seneler boyunca müdafaa edilip nice şehitler verilen Medine kalesi bugün işgal altında değilse biz niçin bu kadar kurban verdik?

Fahreddin Paşa’nın telgraflardan haberdar olduğu ve kendi inisiyatifiyle Medine’yi teslim etmekten imtina ettiği artık anlaşılmıştı. İngilizler bunun üzerine Fahreddin Paşa’ya bir teklif gönderme kararı aldılar.

4 Kasım 1918’de Mısır’daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Reginald Wingate, Medine’deki Fahreddin Paşa’ya resmî bir mektup göndermiştir.. Mektupta, Şerif Hüseyin’in daha önce gönderdiği ve Medine’nin teslim edilmesi hâlinde Fahreddin Paşa ve adamlarının güvenli bir şekilde Mısır’a ulaşmasının sağlanacağını belirttiği mektuptan bahsediliyordu. Wingate şunları eklemişti:

Medine’yi uzun süre savunarak, bir asker ve bir Türk vatanseveri olarak, hükümdarınız, ülkeniz ve kişisel onurunuz için elinizden gelen her şeyi yaptınız. Yukarıda söylediklerimi ve askerî durumunuzun ümitsizliğini göz önüne alarak, daha fazla direnmenizin bir işe yaramayacağını ve çok sayıda insanın hayatına mal olacağını dikkate almanızı sizden rica ederim.’

Fahreddin Paşa bir müddet idare ettiği hususu artık gerek İstanbul Hükümeti’nden gerekse de İngiliz Hükümeti’nden gizlemediği için Mehmetçiğe de anlatma kararı almıştı. Zaten söz konusu mütareke Mehmetçik arasında da artık yayılmaya başlamıştı.

Fahreddin Paşa 6 Aralık 1918’de ayakta kalan subay ve neferlerin bir kısmını, biraz daha güç ve cesaret verebilmek için Harem-i Şerif’e davet etti. Her bölükten on beş nefer birer subay kumandasında silahlı olarak geldiler. Özellikle yapılmış bir çağrı olduğu için Harem-i Şerif iyiden iyiye dolmuştu. Herkes büyük bir sabırsızlıkla kumandanın söyleyeceği sözleri bekliyordu. Fahreddin Paşa, Hz. Peygamber’in baş tarafına yakın Bâbu’t-Tevbe önündeki Ravza-i Mutahhara’da oturuyordu. Cuma hutbesi okunuyor, padişaha ve askerlere dualar ediliyor, İslam birliğine dair hadisler okunuyordu. Tesirli, ruhları sakinleştiren hutbenin ardından namaz eda edildi. Tesbih duasından sonra Paşa’nın yanında oturan Miralay Necib Bey, Ellibeşinci ve Kırkikinci Alay sancaklarını muhafızlarıyla birlikte Hz. Peygamber’in kabri önüne getirdi. Sancaklar biri sağa, diğeri sola olmak üzere minber kapısının iki tarafına dikildi. Mekke’de Mescid-i Haram’da ve Medine’de Mescid-i Nebi’de minberin iki kenarına bayrak dikilmesi savaş öncesi dönemden gelen eski ve dikkate değer tarihi bir uygulamadır. Fahreddin Paşa, Bâbu’t-Tevbe önünden huşu ile ayrılarak ağır ağır minbere doğru yöneldi. Duyguları çok yoğun olmasına rağmen minberde, hutbesini metanetle ve gür bir sesle okudu. Nâci Kâşif Kıcıman’ın aktardığı bu hutbenin bazı bölümleri şöyledir:

“Ey Ümmet-i Muhammed!..

… Mısır’daki İngiliz generali Ragnel Doncet güya şahsî menfaatimi düşünürcesine hayatım hakkında teminatlar vererek şu beyannâme ile beni iğfale çalıştı. (Bu sırada beyânnameyi minberin sağından yere atmış ve orada bulunanlar aynen okumuşlardır) sonra Medine’ye sekiz saat mesâfede «Cifir» de bulunan İngiliz yüzbaşısı Garlend de şu mektuplarla beni taciz etmektedir. (Mektupları zarflariyle birlikte minberden attı. Cemaatten bazıları alıp okudular.) Ben bu muaccizlere şu cevabı verdim: «Muhammedîyim, Türküm ve Askerim, Tefâhuru sevmem. Fakat icbar ettiniz de söylüyorum. Osmanlı Tarihi’nin pek iyi tanıdığı «Bâli Bey» oğullarındanım!...» Bununla onlardan korkmadığımızı ve bizi hiçbir zaman korkutamıyacaklarını anlattım. Padişahımız ve Halifemiz de «Medine’deki hukuk-u mukaddesenizi, Zat-i Şâhânelerinden irade-i kat’iyenin gelişine kadar müdafaa edeceğime ahd-ü peymân ederim» dedim ve bu telgrafı atabe-i seniyelerine takdim eyledim… Kardeşlerim sizin bana ve benim size itimadım oldukça sabır ve sebat edip düşmana boyun eğmeyeceğiz. Şerif’in “Cifir” deki oğlu Ali, karargahına Osmanlı Bayrağı rekzetti. Bu mukaddes sancağı çadırına diken o hainler yarın hükümetimize itaat etmek mecburiyetinde kalacaklardır. Almanlar bize; “Siz Medine’yi müdafaa edemezsiniz, tahliye ediniz...” diye birkaç defa teklifte bulundular. Ben bu teklifleri reddettim ve bugüne kadar Hazreti Peygamberin mübarek kabrini siz kahramanlarla müdafaa ettim. Gerçi pek çok ümidsiz günler geçirdik, fakat Cenabı Hakk’ın yardımı Resulünün şefaat ve ruhaniyeti sayesinde düşmanımıza boyun eğmedik ve bundan sonrada inşallah eğmeyeceğiz. Sayiniz meşhur olsun. Çektiğimiz zahmet ve meşakkatlerin mükafatını göreceğiz! Bununla beraber bütün müşkülât sona ermemiştir. Vazifemiz pek mühimdir. Sabır ve sebat edip düşmanlarımızı itaate mecbur edeceğiz. Arazi-i mukaddesede padişahımızın hükümran hakkının devam ve bekasını temin için çalışacağız. Hatta bu uğurda icabederse öleceğiz!.. Sizden ve benden sabr-ü sebat ve devam-ı mukavemet, Cenâb-ı Hakk’tan hidâyet, Peygamberden şefaat!...”

Fahreddin Paşa, hutbeyi bitirip merdivenlerden inerken alay sancaklarını gösterdi ve: “Benim sevgili kardeşlerim!.. Şu mukaddes sancaklarımızı esir etmiyeceğiz!..” dedi…”

Fahreddin Paşa direnme kararında ısrarcı olduğu için Medine civarında bulunan bütün mevkilerdeki kuvvetleri Medine’ye çekerek Ravza-i Nebi’yi teslim etmemekte kararlıydı. Mütarekenin duyulmasından sonra askerden firar edenlerin sayısının artması hasebiyle firar eden veya teşebbüste bulunan askerlere ağır müeyyideler uygulamaya başladı. Türklerden yana saf tutan birçok Arap Seyyidi ve Şerif’inden altın ve yiyecek yardım talebinde bulunarak Medine de bir müddet daha müdafaa imkanı sağlayacak bir zaman temin etmeye çalıştı. Esas gaye ise başta İbn Suud olmak üzere hangi tarafta olduğunu belirtmeyen Arap kuvvetlerinden oluşan bir birlik kurarak Şerif Hüseyin’in adamlarını ve İngiliz işgalcilerini Hicaz’dan püskürtmekti.

Fahreddin Paşa’nın İstanbul’dan aldığı emirlere itaat etmemesi İngilizleri oldukça endişelendirmiştir. İngiltere’nin Kahire Yüksek Komiseri Wingate bu konuda hükümetine şunu tavsiye ediyordu:

“Türk yönetiminden daha önceki direktiflerini Fahri’ye bildiği bir şifre ile tekrarlanması ve ona en yakın bağlaşık kumandan olan Emir Ali’ye teslimini emretmesi istenmelidir”

İngiliz Hariciyesi birinci sekreteri George Kidston ise bu yazıya eklediği derkenarda, Medine’de askerî bir tedbir alınamayacağını 16’Kasım’da hükümetine bildirdi. Fahreddin Paşa’nın İbn-i Suud’dan yardım beklediğini veya aldığını iddia ediyordu. Gerçekten de Fahreddin Paşa, Emir İbn-i Suud’a (Bugünkü Suud-i Arabistan’ın kurucu lideri) bir mektup yazarak yardım istemiştir. Bu mektupta Suud’un kuvvetleriyle Medine’ye gelmesi ve beraberce Şerif Hüseyin isyanının bastırılması teklif ediliyordu. İbn-i Suud bu mektuba verdiği cevapta, “Alman ve Avusturya İmparatorları benim emirliğime ait hudutları tasdik etsinler, o zaman gelirim” demiştir. Fahreddin Paşa bu mektubu yakışıksız bularak önce hizmetin yapılmasını, sonra mükâfatın istenmesini öğütleyen bir mektup yazdı:

“Osmanlıların ecdadı Selçuklu ordularına yardım etti, bu suretle onun düşmanını yenmesini sağladı. Buna karşılık Selçuk hükümdarı da kendilerine Söğüt ve Domaniç yaylalarını verdi. Sen öyle bir talepten önce bir hizmet yap ki ona istinaden padişaha arz edip sana bir mükâfat vermesini temin edelim.”

Necd Emiri İbn Suud bu ikinci mektuba cevap vermedi. İbn Suud her an İngilizler’den bir teklif beklediği için elbette Türklerin yanında saf tutmayacaktı. Ancak bu mektuplaşma dahi İngiltere’yi o kadar endişelendirdi ki, Wingate mektupların ele geçirilmesi vazifesini Albay Basset’e vermiştir.

Fahreddin Paşa’nın mütareke şartlarına uymaması İngiliz Hükûmeti’ni daha etkili tedbirler almaya sevketti. İngiltere bilhassa güneyde General Allenby vasıtasıyla Babıâli’ye baskı yapmaya çalışıyordu. İngiltere Fahreddin Paşa’nın teslim olmamasını ve mütareke hükümlerinin uygulanmasındaki yavaşlıkları öne sürerek, İstanbul’da İtilaf Devletleri yanlısı olabilecek Ahmet Tevfik Paşa kabinesinin kurulmasını temin etti. İngilizlerin en büyük endişesi bir şekilde Medine teslim olmazsa burada başlayacak olan hareketin bütün cephelere sirayet etmesi meselesiydi.

İngilizlerin İstanbul’daki Yüksek Komiseri Calthorp tekrar Osmanlı Devleti Hariciye Nezareti’ne verdiği notada, Medine’nin 15 Kanûn-i evvele kadar teslim olmaması durumunda Boğazlardaki istihkamların tahrip edileceği tehdidinde bulundu. Bu nota karşısında Hariciye Nazırı Mustafa Reşid Paşa tehdidi protesto ederek, Fahreddin Paşa’nın isyan halinde bulunduğunu İstanbul Hükümeti’yle bir bağının kalmadığını ifade etti.

İngilizler her ne kadar Fahreddin Paşa’nın İstanbul hükümetinden bağımsız olarak Medine müdafaasında ısrarcı olduğunu bilse de Devlet üzerindeki baskısına devam etmekte kararlıydı. Yeniden Boğazlara saldırıda bulunulacağı tehdidinin yanında verilen süre içerisinde Medine İngilizler’e teslim edilmezse Şerif Hüseyin ve emrindeki isyancıları tutmayacak ve bütün desteği ile Medine üzerine saldırıya yollayacaklarını da belirtmişlerdi. Söz konusu bu durum hem İstanbul’a hem de Fahreddin Paşa’ya iletilmişti.

Fahreddin Paşa’nın İngiliz telsizleri vasıtasıyla gelen emirlere itaat etmeyeceğinin anlaşılması üzerine, İngiltere usulüne uygun olarak hazırlanmış bir irâdenin Medine’ye gönderilmesini Babıâli’den istemişti. 6 Aralık 1918’de Amiral Calthorpe tarafından iletilen bu istek yapılan görüşmeyi müteakip kabul edilmiştir. İngiltere, gönderilecek subayın salimen ve hızlı bir şekilde Medine’ye ulaşmasını sağlayacaktı. Bu iş için Harbiye Nazırının Yaveri Yüzbaşı Ziya Bey seçildi. Bu subay bir destroyerle Porl Said’e, oradan da deniz uçağı ile hedefe ulaştırılacaktı. Hükümetten yazılı emri alan yüzbaşı 9 Aralık Salı günü İstanbul’dan İngiliz Hinti destroyeri ile İskenderiye’ye hareket etti. Diğer yandan İngiltere Medine’nin 15 Aralık’a kadar teslim olmasını Osmanlı Hükümeti’nden istemeye ve tehditlerini sürdürmeye devam ediyordu. Ziya Bey’in Hicaz’a en hızlı şekilde varabilmesi için bir İngiliz kurmay yol boyunca refakat etti. İngilizler Ziya Bey’e Fahreddin Paşa’yı ikna edemezse Boğaz’daki istihkamları vuracakları tehdidini yol boyunca tekrarlıyordu. Ziya Bey 15 Aralık’a kadar verilen sürenin yeterli olmayacağını belirterek 72 saat daha süre istemişti.

Yenbu’l-Bahr’den bir İngiliz subayı refakatinde ayrılan Türk elçisi 56 saatlik deve yolculuğundan sonra Arap kuvvetlerinin karargâhı olan Bir-i Derviş’e geldi. Burada iken İngiliz hükümetinden 23 Aralık’a kadar müddet istemesi kabul edildi. Bir-i Derviş’den hareketle Medine ileri mevzisi Cüleycile’ye geldi. Medine’ye yaklaştıkça Ziya Bey’i binbir korku ve endişe sarmıştı. Bir yandan Türk Kaplanı’nın karşısına çıkıp Medine’yi teslim et demenin korkusunu yaşıyor bir yandan da red cevabı gelirse gerek İstanbul Hükümeti’ne ve gerekse İngilizlere ne diyeceğini düşünüyordu. Bütün bu karmaşık duyguların hakim olduğu bir ruh hali ile Medine-i Münnever’e gelmişti.

Ziya Bey şehre girdiği andan itibaren Medine’de bulunan askerlere yakınlarından mektuplar ve hediyeler dağıtmış ve yakın zamanda memleketlerine gidebileceklerini kendince müjdelemişti. Elçinin gelişi Fahreddin Paşa’ya derhal bildirilmiş ve Paşa 19 Aralık gecesi elçiyi kabul etmişti.

Ziya Bey Medine Kumandanı’nın huzuruna çıkar çıkmaz Harbiye Nazırı Abdullah Paşa’nın selamlarını ve hükümetin emrini tebliğ etmişti. Paşa henüz daha ağzını açmadan eğer Medine’yi teslim ederse İngilizlerin de kendisine teslime karşılık elli bin altın hediye edeceklerini belirtmişti. Fahreddin Paşa da ne olursa olsun emre uymayacağını daha ilk dakikalarda elçiye söyleyerek sabaha kadar sürecek hummalı tartışmanın fitilini ateşlemişti.

O gece Ziya Bey Medine teslim edilmezse başta Boğazlar olmak üzere vatana gelebilecek zararları Fahreddin Paşa’ya sıralamıştı. Fahreddin Paşa ise bu sözde endişeleri samimi bulmamış, mütarekeyi kabul etmenin zararın bizzat kendisi olduğunu düşünerek elçiye kendi nazarından vaziyeti anlatmıştı. Lakin ne Ziya Bey kendi dediğinden dönmüş ne de Fahreddin Paşa Medine’nin müdafaasından vazgeçmişti.

Görüşmelerin sonunda Fahreddin Paşa,  Ziya Bey vasıtası ile gönderilmek üzere İstanbul Hükümetine bir mektup yazmıştı. Mektupta Fahreddin Paşa her ne kadar Padişah emri olmadan Medine’yi teslim etmeyeceğini belirtse de aslında hem padişaha hem de hükümetteki yetkili mercilere Medine’nin neden teslim edilmemesi gerektiğini anlatmaya çalışmıştı. Paşa, İstanbul’a yazdığı cevapta, Medine Kalesi’nin herhangi kaleye benzemediğini, şehrin kutsiyeti hasebiyle ‘Hilafet’ sıfatının mesnedini teşkil ettiğini ve asırlardan beri ‘Halife’ ve ‘Hakan’ namına muhafaza ve müdafaa olunan Makam-ı Mukaddes’in tahliye ve teslimi için ancak İrade-yi Seniye’ye itaat edilebileceğini ve başka şekilde hiçbir emri kabul edemeyeceğini bildirmiştir. Fahrettin Paşa, Ziya Bey’e şunları söylemiştir:

 “Burası yalnız bir kale değil Medine’dir. Kucağında Peygamberin mukaddes türbesini taşıyan Medine-i Münevvere’dir. Onu İslam Halifesine, yüksek efendilerine karşı isyan eden küçük bir haydut şebekesine veya bir İngiliz yüzbaşısına teslim edemem”

“YÂ RESÛLALLAH, BEN SENİ BIRAKAMAM!”

            Fahreddin Paşa'nın son savunma hattı Kutsal Türbe olacaktır. Oraya büyük ölçüde mühimmat ve iaşe topladı. Ravza-i Mutahhara'da açtığı bir kuyu ile de su problemini halletmiştir. Medine'yi asilere teslim etmektense, cephanenin üzerine oturarak Türbe'yi havaya uçurmak kararındadır.”

Yüzbaşı Ziya Bey’in Harbiye Nezaretine Yazdığı Mketuptan Bir Madde

Fahreddin Paşa askeri terbiye ile yetişmiş ve bu terbiyeye uymakta titizlik gösteren bir kumandandı. Bu yüzden her ne kadar Medine’yi teslim etmemekte kararlı da olsa Harbiye Nezareti’nden gelen emirleri aktarmak için karargahındaki kıdemli subayları topladı. Onlara Harbiye Nazırı’nın emrini okuyarak kutsal şehri ancak Halifenin iradesi olmadan ve Meclis-i Mebusan tarafından tasdik edilmedikçe teslim etmeyeceğini söyledi, ayrıca teslim olunsa dahi Yenbu’ya kadar giderken, bedevilerin saldıracağı endişesini belirtti. Toplantıdaki subayların çoğu müsbet veya menfi bir fikir beyan etmediler, yalnız Erkan-ı Harp Reisi vekili Kaymakam Emin Bey, Hükümetin verdiği emri uygulamanın zor olmakla beraber, içinde bulunulan zorluklar, gıdasızlık ve ilaçsızlık yüzünden günde 150 kişinin öldüğünü açıkladı. Bu şartlarda bir an evvel hükümetin emrine uyulması gerekiyordu. Ayrıca meşrutî bir idarede emirler doğrudan doğruya hükümetten geldiğinden, padişahın iradesine gerek olmadığını söyleyerek, mütarekeye uyulmasını teklif etti. Fahreddin Paşa, toplantıyı müteakip ilk iş olarak Emin Bey’i vazifesinden uzaklaştırdı. Kıtalara yayınladığı tamimde ise, birlik olunması çağrısında bulunarak, İstanbul ile haberleşilmeye çalışıldığını, günlük yiyeceklerin artırıldığını söylüyordu ve sabredilmesini tavsiye ediyordu.

Vazifesinden uzaklaştırılan Emin Bey Medine’deki birlikleri Fahreddin Paşa’ya isyan etmesi yönünde kışkırtmak üzere faaliyetlere girişmişti. Gerek kıdemli subaylar ve gerekse de askerler arasında fikir ayrılıkları başlamıştı. Fahreddin Paşa vaziyetin kötüye gittiğini fark ettiğinden “Mehmetçik” hitabının ilk defa semalarda yankılanacağı o meşhur hutbesini irad etme kararı aldı. Ancak bu şekilde içinde bulunulan vaziyetin anlaşılabileceğini düşünüyordu.

O haftanın Cuma günü geldiğinde her bölükten seçilmiş 15 er ve birer subayı Harem-i Şerif’e davet etmişti. Namazdan sonra ağır ağır kalkarak Ravza-i Mutahhara’nın önünde kendinden geçmiş şekilde bir müddet dua ettikten sonra, büyük bir al sancağı göğsüne dolayarak metin adımlarla, sessizce minbere çıktı. 1300 sene önce bir İslam devleti kurmak ve tekrar dönüp Mekke’yi müşriklerin elinden almak için Medine’ye hicret ederken “Karısını dul çocuklarını yetim bırakmak isteyen ardımdan gelsin” diyen Hz. Ömer’in bütün o heybetini üzerine toplamış bir vaziyette Muhammed ümmeti’nin ikinci hicretinden hemen önceki son Hutbeyi münevver olan Medine’den çıkarılmadan önceki son hutbeyi Hz Peygamber’in hutbe makamından irad edecekti. Rasul-i Ekrem’in  Hz. Ömer’i kast ederek söylediği “Allah Teâla, hakkı Ömer’in diline ve kalbine koymuştur.” sözü 1300 sene sonra yine aynı yerde Medine’ de bir başka Ömer’in (Ömer Fahreddin Paşa’nın) dilinde ve kalbinde tebarüz edecekti. Herkes tarihî bir gün yaşamakta olduğunun farkında, adeta nefes almayarak bekliyordu. Birden gök gürültüsünü andıran bir gürleyişle Fahreddin Paşa’nın sesi duyuldu… Fakat devam edemedi, bir an geldi ki ağlıyordu, sesi masum çocukların ağlamadan evvelki hâlini hatırlatıyordu. Söze Hazret-i Peygamberimiz’in (s.a.s) hitabıyla başlamıştı:

“Ey nass!... Size bin üç yüz yıl bu kubbeleri çınlatan İlahî mukaddes sesiyle hitab ediyorum. Ve mübarek kabrinde hayy olan Peygamber-i zişanımız Hazret-i Muhammed (sallallahu aleyhi vesellem) huzurunda ahd-i Peyman ederek diyorum ki biz ne kadar kuvvetler karşısında bulunursak bulunalım Allahu Teala’nın izni ve Resul-i Ekrem’in şefaati ile zerre kadar fütur getirmeden mukaddes bildiğimiz mücadelemize devam edeceğiz.

İngiliz altınlarına karşılık, İslâm kanı dökmekten zevk alan karşımızdakiler Medine’nin Suriye ile tek bağlantı yolu olan demiryolunu muhtelif yerlerden kestikten sonra bedevilerin şehre erzak getirmelerini men ile Medine’yi cebren alacaklarından bahisle şimdiden teslim olmamızı teklif ediyorlar.

Ey nass!.. Malumunuz olsun ki şeci ve kahraman askerlerim, bütün İslâm’ın sırtını dayadığı yer, manevî gücünün desteği, Hilafetin gözbebeği olan Medine’yi son fişeğine, son damla kanına, son nefesine kadar muhafazaya ve müdafaaya memurdur. Buna Müslümanca, askerce azmetmiştir. Bu asker Medine’nin enkazı ve nihayet Ravza-i Mutahhara’nın yeşil türbesi altında kan ve ateşten dokunmuş bir kefenle gömülmedikçe, Medine-i Münevvere kalesinin burçlarından ve nihayet Mescid-i Saadet minareleri ile yeşil kubbesinden al sancağı alınmayacaktır!.. Allahu Teala bizimle beraberdir. Şefaatçimiz O’nun Resulü Peygamberimiz Efendimiz’dir. Ey bütün tarihi eşsiz kahramanlıklar, şan ve şerefle dolu Türk ordusunun yiğit zabitleri! Ey her cenkte cihanı tir tir titretmiş, asla kimseye boyun eğmeyerek daima namus ve din borcunu kanıyla ödemiş şeci MEHMETÇİKLERİM!

Kardeşlerim, evlatlarım, gelin hep beraber Allah’ın ve işte huzurunda huşu ve vecd içinde gözyaşları döktüğümüz Peygamber’inin karşısında hep beraber, aynı yemini tekrar edelim ve diyelim ki, YÂ RESÛLALLAH, BİZ SENİ BIRAKAMAYIZ!.. YÂ RESÛLALLAH, BEN SENİ BIRAKAMAM!..”

Yazımın bu kısmında devam edebilmek için sükunete kavuşabilmek adına bir müddet beklediğmi siz okuyucularla paylaşmaktan geri durmayacağım. O gün Fahreddin Paşa ve Mehmetçiğin gözlerinden bugünse bendenizin gözünden damlayan göz yaşları acziyetimizin bir göstergesi değildir. Türk topraklarının, İslam topraklarının ve Muhammed Ümmeti’nin geldiği hali gören her Türk’ün gözünden damlayan yaşların, şehitlerimizin kanıyla sulanan hatta sıksan şüheda fışkaracak olan bir toprağa düştüğü unutulmasın. Bizim gözyaşlarımızın her bir damlasını şüheda kanıyla sulanmış toprağa kavuşturan her bir melek Esma-i Celile’den “Ya Müntekim” ism-i şerifin zikri ile taşır. Dünya Sisteminden alacağımız intikamın gününü bekliyoruz. O gün Dünya Sisteminin lordları İnglizlerdi. Bugünkü adı, tebellür etmiş hali Amerikan Medeniyeti’dir. Belasını biz Türklerin elinden bulmasını Cenab-ı Allah’tan niyaz ediyoruz.

“Bekleyin! Şüphesiz biz de beklemekteyiz.” Hud/122

Fahreddin Paşa hutbede bu sözleri Mehmetçiğe naklettikten sonra teslim olmaktan başka çare kalmazsa yapılacak son hamlenin ne olacağını da tek tek anlatmıştı. Bu hamlenin ne olduğunu Naci Kıcıman’dan aktaralım:

“Müdafaadan ümit kestiğimiz en son dakikada bütün silâh arkadaşları abdest alıp «Harem-i Şerif» Bahçesi’nde ve etrafında toplanacak vazife-i diniye ve vataniyesini bihakkın ifa ettiğine Allah ve Peygamberi şâhid tutacak, minarelerden salat-ü selâmlar, etraftan tekbir ve tehlil okunacak, Hak Teâlâ’dan ihsan, Resül-ü Ekreminden şefaat dilenecek, bütün bu merâsim-i diniyyenin sonunda mevki muzıkası «Osmanlı Marşını» terennüme başlayacak. Paşa tabancasını çekip Harem-i Şerif’in bahçesinde yığılı cephaneyi ateşleyecek ve bütün kuvve-yi seferiyye kılıçlarını düşmana teslim etmektense mavzer kurşunları, top mermileri, bomba infilâkleri arasında dumanlara karışarak Alsancak’a sarılarak semâya çıkacak. O hiç yere düşmeyen ve hattâ hiç eğilmeyen mukaddes bayrağı yâdellerde örselenmiş görmektense, cennetteki meleklere, hûrilere, esna-yı ibadette nâmahreme karşı saçlarını siper etmek üzere başörtüsü makamında hediye edilecekti.”

Fahreddin Paşa Ravza-i Nebi’yi İngilizler’e teslim etmektense havaya uçurmayı göze almıştı. Paşa’nın bu tutumu bana Maraş’ın müdafasında Kınalızade Zeki Bey’in Maraş’ı Ermeni ve Fransız gavurlarına teslim etmektense bütün evleri yakmayı teklif etmesini hatırlattı. Maraş’ta birçok ev içerisinde Fransız ve Ermeni askerlerinin bulunduğu halde yakılmıştı. Hatta bazılarının kendi hane halkı içindeyken bile ateşe verildiği vakidir. Bu da yine tıpkı İstanbul’dan ümit tamamen kesilecek olursa Ayasofya Camiinin havaya uçurulması kararının alınması gibidir. Memleketin birçok yerinde birbirlerinden habersizce alınan bu benzer kararlar Türklerin tasavvurunda vatan dediğimiz şeyin taştan topraktan maldan ve mülkten hatta sevdiğimiz insanlardan oluşan bir şey olmadığının; Vatan dediğimiz yerin Müslümanların hakim millet olarak bulunduğu ve bunun muhafazası uğrunda ölündüğü yer olduğunun  göstergesidir. Canını, sevdiklerini, malını mülkünü hatta bütün varlığını feda etmeyi göze aldığın yerde Vatanından cüda olma endişesi duymanın başka izahatı olmaz. Merhum Mehmet Akif’in İstiklal Marşımızda kaleme aldığı bu husus yazılmak için yazılmış bir mısra değildir. İstiklal Harbi boyunca Türklerin hayata, dünyaya ve ölüme bakışının bir hulâsâtü’l-hulâsasıdır:

“Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,

Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.”

“BEN GİTMİYORUM, ZORLA GÖTÜRÜYORLAR. ŞAHİT OLUN MEDİNE SOKAKLARI. YOLLAR, SOKAKLAR ŞAHİTTİR. PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.) ŞAHİTTİR. BEN GİTMİYORUM ZORLA GÖTÜRÜYORLAR.”

Ziya Bey, Fahreddin Paşa’nın bu hutbesinden sonra Medine’deki bu durumu İstanbul Hükümetine bildirme kararı aldı. 2 Ocak’ta Harbiye Nezareti’ne Yenbu’dan mahrem bir mektup yazdı. Bu mektup 14 Ocak 1919’da İstanbul’a ulaşmıştır. Yazılan mektupta meseleler birkaç madde halinde şu şekilde sıralanmıştır:

1- Fahreddin Paşa kendisine irade gönderilse bile bütün askerleri ve silahlarıyla birlikte İstanbul'a dönmesine müsaade edilmez ise Medine'yi terk etmeyecektir.

2- Medine'de altı ay veya bir yıl yetecek kadar gıda maddesi ve iki-üç yıl yetecek mühimmat bulunmaktadır.

3- Askerler tamamen bitkindir. Günde 80 gr. un, bir miktar hurma, pirinç ve bazen az miktarda et verilmektedir. Askerler iklim ve hastalık yüzünden savaşacak durumda değildir. Askerlerin çoğu İspanyol gribinden muzdariptir. Hastaneler tamamen doludur.

4- Medine'de askerleri ayakta tutan kumandanın büyük bir avantajla kullandığı kuvvet Peygamberin yakınlığından husule gelen yüksek dinî güçtür.

5- Fahreddin Paşa'nın son savunma hattı Kutsal Türbe olacaktır. Oraya büyük ölçüde mühimmat ve iaşe topladı. Ravza-i Mutahhara'da açtığı bir kuyu ile de su problemini halletmiştir. Medine'yi asilere teslim etmektense, cephanenin üzerine oturarak Türbe'yi havaya uçurmak kararındadır.

6- Fahreddin Paşa çok dindar bir insandır. Medine ve mukaddes türbe kelimeleri dudaklarından dökülürken, gözlerinden yaşlar boşanıyor. Ona nazikâne davranmalıdır…

Ziya Bey’den Medine’nin teslim edilmeyeceğini öğrenen Wingate bu haberi 23 Aralık’ta hükümetine bildirdi. İngiltere, Türk Hükümetinin iyi niyetinden şüphelenmeye başladı. Hicaz’a askerî bir hareket yapmaya çekindiğinden, Fahreddin Paşa’ya tekrar bir elçi gönderme kararını aldı. Bu yeni elçi yüksek rütbeli bir Türk subayı olacak, gerekirse Fahreddin Paşa’nın yerini alacaktı. Beraberinde padişahın iradesini de götürecekti. Gönderilecek mektup General Calthorpe tarafından kontrol edilecekti.

İngilizler yeni bir elçi gönderilmesine karar vermekle beraber bu elçilerin gidip gelmesinin manasız olduğunu düşünüyorlardı. Aslında verilen süre de dolduğundan, Hicaz’da “savaş hali” de başlamıştı. Onlara göre, Türk Hükümeti sorumluluklarından kaçıyordu.

26 Aralık’ta yeni elçi gönderilme isteği Osmanlı Hükûmeti’ne bildirildi. İngiltere’nin baskısı hükümeti harekete geçirdi. Bunun üzerine sabık Hicaz Fırkası Kumandanı Miralay Ahmed Lütfi Bey yeni elçi olarak tespit edildi. Her ihtimale karşı da Fahreddin Paşa yerine Hicaz Kuvve-i Seferiyyesi Kumandanlığı’na tayin edildi. Ahmed Bey’in yanına bazı nasihatlerde bulunmak üzere Adliye Nazırı Haydar Molla da dâhil edildi. Oluşturulan bu elçilik heyeti hızlı bir savaş gemisiyle Yenbu’ya gönderildi. Heyetin içinde Hicaz’ın tesliminin şer’an bir beis olmayacağını belirtmek ve bildirmek üzere fetvaya hazır hocalar da vardı. Haydar Molla’nın nasihatleri de zaten bu yönde olacaktı. Devletin her zaman için yapacağı gayri meşru işlere fetva verecek hocaları olmuştur ve halen de olmaktadır. Yeter ki para ve makam konusunda tatmin edilsinler.

Fahreddin Paşa hiçbir şekilde teslim olmayı düşünmemesine rağmen, gönderilen elçilik heyetlerinin etkisiyle iaşe yetersizliği, hastalıklar yüzünden yorgun düşmüş askerde yavaş yavaş muhalefet oluşmasına neden olmuştur. Muhalefetin başını Erkan-ı Harbiye Reis-i Vekili Kaim-i makam Emin Bey çekiyordu. Emin Bey bunu yalnızca kendi inisiyatifiyle değil aynı zamanda mütareke sonrası yeni Harbiye Nazırı olan Cevat Paşa’nın emriyle yapıyordu. Emirde Fahreddin Paşa’nın, teslim emrini dinlemezse âsi sayılarak, yakalanıp teslim edilmesi ve bu emre uymayanların da âsi sayılacağının birlik komutan ve subaylarına duyurulması ve bu emre göre gereğinin yapılması ibareleri yer alıyordu. Emin Bey Fahreddin Paşa’yı yakalayıp teslim edilebilmesi için kendi yanında saf tutacak asker ve kıdemli subayları kışkırtma gayretindeydi. Nitekim muhalifler 27 Kanûn-i Evvel 1918 tarihinde bir toplantı yaparak, Fahreddin Paşa’ya yönelik bir isyan planı yaptılar. Plana göre 42. ve 52. Alaylardan gelecek kuvvetlerle Fahreddin Paşa’nın karargahı basılarak emir ve kumanda salahiyeti elinden alınacaktı. Aynı toplantıda Heyet-i Merkezi imzasıyla bir beyanname hazırlanarak 28 Kanûn-i Evvel’de dağıtılan beyanname şöyle idi:

 “Hicaz Kuvve-i Seferiyesi’nden başka bütün dünya iki aydır Sulh halindedir. Memleketimiz için yapılan Sulh, Teşrin-i evvel ayının otuz birinci günü imzalandı. Evet, bize nazaran “sulh” diyoruz. Halbuki onun ismi “mütarekedir.” Bizim için tamamiyle bir “sulhname”dir. Evet, sulh diyoruz, bu mütarekenameye nazaran bütün ordularımız efradı kamilen terhis edildi. Yalnız hazeri ve pek küçük bir kuvvet silah altında bırakıldı. Irak, Suriye, Hicaz, Asir, Yemen tamamı ile bizden ayrıldı. Dersaadet’ten gelip avdet eden Topçu Yüzbaşısı Ziya Bey vasıtasıyla gönderdiği vesaike itaat etmeyen yalnız Hicaz Kuvve-i Seferiyyesi Kumandanı ile birkaç dalkavuğu kaldı. O beyinsizlerde iyice kanidirler ki iş olup bittikten sonra burada ölmek, her veçhile beyhudedir ve cinayettir. Mütakere ahkamınca donanmamız muvakkaten itilaf’a teslim edildi. İtilaf Donanması Dolmabahçe önünde yatıyor. İtilaf kuvvetleri Boğazları, İstanbul’u işgal etti... Netice maksatsızdır. Burada açlıktan öleceğiz! Niçin ve hangi maksatla.....”

Evet mütareke imzalandıktan hemen sonra o vakitler mütareke emrine itaat etmeyen ve fiilen karşılık veren Fahreddin Paşa ve yanında bulunan subaylar ve erattı. Fahreddin Paşa mütarekeye karşı direnirken henüz Maraş’ta ilk kurşun sıkılmamış, Adana’da düşman kovalanmamış, Antep ve Urfa’da mücadele verilmemişti. Türk topraklarında ilk kurşun Muhammed Ümmetinin anavatanında İslam Devleti’nin ilk kurulduğu yerde Medine’de atılıyordu.

Fahreddin Paşa’ya karşı ayaklanma kararı alanlar bu beyannamenin Paşa’nın eline geçmesiyle, Emin Bey başta olmak üzere 31 Kanûn-i Evvel’de Uyun İstasyonu’nda toplanmışlardı. Burada verilen karar gereğince, müdafiileri kumandana karşı cesaretlendirmek, sağ kalma kudreti olmayan on dört bin insanı kurtarmak ve hükümetin emirlerini bir an önce yerine getirmek maksadıyla, 52. Alaya bağlı 2. bölük ile birlikte Bi’r-i Derviş’teki Emir Ali karargahına sığındılar. Emin Bey, kumandan ve ona inanan beş-on kişinin geride kaldığını Harbiye Nezaretine bildirdi. Nihayet 4 Kanûn-i sâni 1919 tarihinde Miralay Necib, Miralay Abdurrahman, Kaymakam Sabri ve Baştabib vekili Yüzbaşı Kemal Beylerden teşekkür eder bir heyet Bi’r-i Derviş’te İngiliz Yüzbaşısı Garland ile teslim görüşmesi yapmak üzere harekete geçti. Bu heyeti Bi’r-i Derviş’de Şerif Ali ve Şerif Abdullah karşıladı. Hemen görüşmelere başlandı. 6 Kanûn-i Sâniye kadar devam eden görüşmeler anlaşma ile sonuçlandı. 7 Kanûn-i Sâni’de Mondros Mütarekesi’nin 16. Maddesine göre; Haşimi Hükümeti adına Emir Ali, İtilaf devletleri adına Yüzbaşı Garland ve Hicaz Kuvve-i Seferiyyesi Heyeti arasında Medine’nin tahliyesi ile ilgili bir şartname imzalandı.

Hicaz’ın teslimi artık resmi bir vesika ile sağlanmıştı. Geriye yalnızca Fahreddin Paşa’yı Ravza-i Nebi’yi havaya uçurmadan önce tevkif etmek kalıyordu. Medine’yi ar etmeksizin gavura teslim edenler ile İngilizler arasında gerçekleşen bu toplantıyı ve Fahreddin Paşa’nın tevkif edilmesini Türk Kaplanı’nın bizzat kendi hatıratlarından aktaralım:

“…Bu dört kişinin âsilerin karargâhında iken ‘kendi beynlerinde (aralarında)’ bir ahitname yapıp imza ve teati eylemiş olduklarını ve bunun mantûkunca şayet ben Medine’den çıkıp gitmezsem beni tutup âsilere teslim edeceklerini, ümera ve zabitanın Necib Bey’i kumandan tanımış olduklarını haber aldım. Artık benim için Medine-i Münevvere Kalesi’nde son ilticagâh olarak kararlaştırmış olduğum Harem-i Şerif’ten başka emin bir yer kalmamıştı. Kaymakam Tevfik Bey’in el-Ula’dan gelip yetişmesi için de iki-üç gün daha lazımdı. Bu zamanı kazanırım hülyasıyla, Harem-i Şerif’e gittim ve İspanyol nezlesinden yeni kurtulduğum ve sol bacağımda patlayan damarın ıztırabatından pek yorulduğum cihetle, biraz istirahate muhtaç olduğumu söyleyerek Harem-i Şerif’te bir odaya girip yattım. Necib Bey, derhâl Harem-i Şerif’i jandarmadan nöbetçilerin nezareti altına koymuş. Beni hapsettiğini, bir emr-i yevmi ile kıtaata ilan etmiş ve erkân-ı harbiyemden rey ve emir almak üzere yanıma gelmek isteyenleri men etmiş. Geceleyin yedi-sekiz kişiden mürekkep bir heyet-i sıhhiye, mumaileyhin emriyle odama gelerek beni muayene etmek istedi. Reis, operatör Fuad Bey idi. Biraz istirahate muhtaç olduğumu başka bir rahatsızlığım olmadığını söyledim, avdet ettiler. Sabahleyin henüz yatağımda idim. Jandarma Kumandanı Yüzbaşı Muhyiddin Efendi, odamın kapısından yaverime, Necib Bey’in görüşmek üzere gelmiş olduğunu haber verdi. Müsaade ettim. Necib Bey içeriye girince yatağımın yanına çöküp dizlerimi, ayaklarımı ve mumaileyhin arkasından odaya giren zabitandan birkaçı (bunlardan Topoğraf Binbaşı Hafız İsmail ve Menzil İdare Reisi Binbaşı Nuri’yi hatırlıyorum.) ellerimi öpmeye başladılar. Harem-i Şerif’ten çıkmaklığımı kemal-i tazarru (yakarış) ile niyaz ediyorlardı. Odaya giren zabitandan birkaçı da (Menzil Müfettişi Abdurrahman Bey’i, Topçu Kumandanı Binbaşı Tevfik Efendi’yi hatırlıyorum) duvarda ve yastığımın altında bulunan silahlarımı dışarıya veriyorlardı. Beni yalvararak, aynı zamanda zorlayarak yatağımdan kaldırmaya çalışan zabitanın ellerinden kurtulmak üzere silkindim. Bu sırada Abdurrahman Bey, ‘Bitti bitti!’ dedi. Meğer silahlarımın alındığını, korkacak bir şey kalmadığını arkadaşlarına anlatmak istiyormuş. Bunun üzerine kapıdan dört jandarma girdi. Tatlı tatlı yanıma sokuldular. İkisi bir bileğimden diğer ikisi de öbür bileğimden yakaladılar. Deminden beri dizlerimi, ayaklarımı, ellerimi öperek yalvaran fakat bu perde altında ellerimi, kollarımı ellerine geçirmiş olan zabitanın niyazları artık nihayetlendi. Söylendim. Yüzlerine tükürdüm. Fakat artık yatağımdan kaldırılıyor ve odadan ceketsiz, başı açık, yalınayak çıkarılıyordum. Tevbih ve tekdirim (azar ve paylamam) üzerine kalpağımı, ceketimi getirdiler. Odanın dışarısında giydirdiler. Merdivenden aşağı indirdiler. Harem-i Şerif avlusuna çıkarıldığım zaman, tüfenklerine süngü takmış 30-40 kadar jandarmanın, Kuvve-i Seferiye İdare Reisi Bağdatlı Sabri Bey’in kumandası altında (şayet silahla müdafaa-i şeref ve haysiyete vakit bulursam) beni süngü ile Harem-i Şerif’ten çıkarmak üzere emre muntazır bulunduklarını gördüm. Onlara da tükürdüm ve lanet okudum. Fakat yine yürütülüyordum. (Beni Harem-i Şerif’te bastırdıkları sırada yaverim de bir tarafta sıkıştırılıp, tutulmuş ve gece nöbetinden dolayı sabahleyin henüz uyumakta bulunan emir zabitim gözlerine kum atılıp bastırılarak hareketten men edilmiş. Ve emirberler sabahleyin vakadan evvel birer birer dışarıya çıktıkça, yakalanıp hapis olunmuş.) Babürrahme’ye yaklaştığım zaman şebeke-i Resulullah’a son bir defa daha yüz sürmeyi arzu eyledimse de Necib Bey, ‘Uzaktan Fatiha’ dedi ve duanın, Fatiha’nın uzadığını görünce de ‘Bu kadar yeter! Buyurun!’ diyerek jandarmalara hareket işaretini verdi. Babürrahme’den çıkarıldım. Menaha Meydanı’nda Bâbü’l- Mısri önüne getirildim. Otomobilime bindirildim. Yanıma Kaymakam Sabri Bey, önüme bir jandarma yüzbaşısı, şoförün yanına da bir jandarma çavuşu bindirildi ve otomobil Necib Bey’in emriyle hareket etti. Ve beni âsilerin ordugâhına, Bi’r-i Derviş’e götürdü…”

Fahreddin Paşa götürülmeden hemen önce kılıcını düşmana teslim etmemek için Rasul-i Ekrem’in türbesinin başına bırakmıştır. Hıristiyan takvimine göre 10 Ocak 1919 tarihinde bir Cuma gününün sabahında Fahreddin Paşa Medine’den çıkarılmıştır. Bu tarih Türk’ün dört yüz senedir elinde olan Hicaz bölgesinin elden çıktığı ve aynı zamanda üç yıldır devam eden Hicaz müdafaasının da bittiği tarihtir.

Günlerden Cuma olması hasebiyle Türk hadimi olduğu Medine’nin son Cuma namazı kılındı. Gözler her Cuma olduğu gibi Bâbu’t-Tevbe önünde Fahreddin Paşa’yı aradı, fakat bulamadı. O sırada yaşanan hüzünlü hal Naci Kıcıman tarafından şöyle aktarılmıştır:

“Hatip, ağır ağır Minber-i Saadet’e çıkmış, hutbe okunmağa başlamıştı. Münacaat kısmında sıra «Halife-yi Rûyi- Zemîn» ve askerine nusratler tazarrû ve niyâz ederken tahammül edemedi, ağlamağa başladı. Hatiple beraber binlerce asker de ağlıyordu. Ağlamamak gayri mümkün, fakat ağlamak da gayri kâfi idi. Gözyaşları seller gibi aksa bile müdafaa tarihine sürülen lekeyi temizlemek kabil değildi. Hatip, heyecanından hutbesini tamamlamaya muvaffak olamadı. Bîhûş bir halde merdivenlerden indi. Minber-i Saadet’in gümüş anahtarlı kapısı Türkler için belki son defa olmak üzere ve belki de muvakkaten kapanmıştı”

Fahreddin Paşa'nın Medine'den çıkarılmasını takiben Şerif Hüseyin İngilizler’in kendisiyle işinin bittiğini bilmeden İngiliz Kralına teşekkürlerini içeren bir telgraf çekmişti:

"Britanya Majesteleri Kral ve İmparator’a:

Fahri teslim oldu. Her şeyini Büyük Britanya'nın lütfuna borçlu olan Araplar, şu anda tam bağımsızlıklarına eksiksiz bir şekilde kavuşmuşlardır ve bu vesileyle Majestelerine en samimi tebriklerimi sunar; Tanrı'dan, Majestelerine refah ve bereket ihsan etmesini niyaz ederim.”

Tarihler 13 Ocak’ı gösterdiğinde Şerif Abdullah Medine’ye giriş yapmıştı. Teslim hadisesinden sonra Medine’deki işlerle Şerif Abdullah ilgilenmişti. Şerif Abdullah’la beraber şehre giren bedeviler bütün bir Medine’yi yağmalama telaşına kapılmışlardı. Fahreddin Paşa’nın bütün o savaş şartlarına rağmen Türkleri desteklesin veya desteklemesin canlarını ve mallarını muhafaza ettiği Medine sakinlerinin evleri 12 gün boyunca yağmalandı. Medine savunmasında karşılıklı çatışma altında kalmak istemeyen ve şehri geçici olarak terk eden Medine halkının Fahreddin Paşa tarafından kilitlenerek muhafaza altına alınan 5 bine yakın evi yağmacılar tarafından kilitleri kırılarak yağmalanmıştı. Evlerin sadece sekizde biri yağmalanmaktan kurtulabilmişti. Hiçbir düzen olmayan bu takribi 1 aylık süre içerisinde Medine’nin hali içler acısıydı. Fahreddin Paşa’nın kutsal emanetleri İstanbul’a götürmesini hırsızlıkla yaftalayan Birleşik Arap Emirlikleri Dışişleri Bakanı Zayed'in dedeleri de muhtemelen bu yağmacıların içindedir.

Daha sonra idare Emir Ali’ye devredildi. Hükümet-i Hâşimiye’nin veliahdı Şerif Ali, 2 Şubat 1919 Pazartesi günü sabah saatlerinde hususi bir merasimle Medine’ye geldi. Şerif Ali bir zafer gösterisi olarak Fahreddin Paşa’nın oturduğu eve yerleşti. Medine’yi ve Merkad-i Risalet’i binlerce zorluk içinde müdafaa edenler, tel örgülerin arkasına doldurulurken; Türk sancakları Medine-i Münevvere surlarından indiriliyor, Hükümet-i Hâşimiye’nin kırmızı, siyah, yeşil ve beyaz renkli bandırası hususi bir merasimle göndere çekiliyordu.

Bu bayrak Hicaz cephesinde görevlendirilen İngilizlerden birisi olan aynı zamanda Sykes Picot anlaşmasında İngilizleri temsil eden diplomat Sir Mark Sykes tarafından tasarlanmıştır. Mark Sykes aynı zamanda tabiri caizse Osmanlı uzmanı olarak anılmaktadır. Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan ve Müslüman olan, etnik köken olarak da Arap ve Kürt olan Müslümanları Türklerden koparabilmek adına çalışmalar yapmış bütün Kürt ve Arap aşiretlerinin listesini çıkarmıştır. Bu adam tarafından düzenlenmiş olan üç parçalı Frenk bayraklarını andıran bayraklar bugün bütün Arap devletleri tarafından benimsenmiştir. İngilizlerin desteği ile kurabildikleri devletlerinin bayrakları da hiç şüphesiz İngiliz mahsulü olacaktı. Son zamanlarda Gazze’de yaşanan olaylar nedeniyle İslam Davasının mukaddes bir alemi gibi ellerde dolaştırılan ve yakalara rozet yaptırılan Filistin Bayrağı da yine aynı adamın yani dolayısıyla İngilizlerin mahsulüdür. Filistin Cephesi ile alakalı yazmağa niyetlendiğim bir başka yazıda bu meseleleri de etraflıca incelemeyi düşünüyorum.

Medine müdafaasının sona ermesinin ardından Türklerin Hicaz’dan ayrılması da tam bir matem havası içinde geçmiştir. Askerler şehirden ayrılmadan önce son defa Harem-i Şerif’i ziyaret ederek Ravza-i Mutahhara’da dualar ediyor, veda ziyareti yapıyorlardı. Bu ayrılışlardan sonra Medine’de sadece bir Türk şehitliği kalacaktı. Bu arada Medine’de kalarak aylarca süren muhasaranın her türlü sıkıntısını çeken, açlığa dahi katlanan yerli Araplar ise yaşananlardan dolayı son derece üzgün ağlıyorlardı. 26 Şubat 1919’da Hicaz müdafilerinin son kafilesi el-Mübarek’ten hareket ederek Yenbu’l-Bahr’e gelmiş ve 28 Şubat’ta Hicaz toprağıyla vedalaşmak suretiyle bütün kıt’alar vapurlara bindirilmişti. Türk askerleri Hicaz’dan ayrılırken sahilde, Frenk bayraklarını andıran o dört renkli bandıra gözlerine çarpıyor ve hilalsiz olması ruhlarını bir kat daha incitiyordu. Kandemir, bu manzarayı şöyle aktarmıştır:

“Harpten önce şu binaların üstünde gözleri okşayarak şan ve şerefle dalgalanan ayyıldızlı bayrak yerinde siyah, yeşil, beyaz ve kırmızı renkli solgun ve küçük boyda Haşimi bayraklarının sallandığını görür gibi oluyoruz. Fakat limandaki gemilerle, daha ötelerdeki askerî binalar ve telsiz istasyonu gibi yerlerde sıra sıra görülen bayraklar, hep İngiliz ve Fransız gibi yabancı devletlerin rengini taşıyor. Her tarafa hâkim görünen bu renkler Yenbu’a bir sömürge havası veriyor.”

Türk askerlerini Yenbu’da limanda bekleyen vapura aktarmak üzere bir İngiliz binbaşısı karşılamıştı. Türkler Hicaz için ilk olarak Haremeyn’i Portekiz saldırılarına karşı korumak maksadıyla harekete geçmişlerdi. Ve dört yüz yıl sonra Hicaz’dan Şerif Hüseyin bir yana, yine bir Avrupalı güçle, İngilizlerle savaşarak ayrılmak zorunda kalmışlardı.

Fahreddin Paşa 10 Ocak’ta tutuklanmasının akabinde 27 Ocak 1919’da Mısır’a, 5 Ağustos 1919’da da Malta’ya sürgün edilmiştir. Paşa’nın bu sürgünü esnasında İstanbul’da kurulan Nemrut Mustafa Paşa divanında yapılan gıyabi yargılamada da idama mahkûm edilmişti. Medine’de başlamış olan İstiklal Harbi Anadolu topraklarında da devam ettiğinden ve sabık hükümet devrilip Hilafet ve Saltanat makamı Büyük Millet Meclisi uhdesine alındığından neyse ki bu idam kararı ilga edilmiş oldu. Fahreddin Paşa sonrasında birçok devlet görevinde yer almış olmasına karşın Türkiye sınırları içerisinde faal olmasına yeni rejimin pek razı olmadığını görüyoruz. Sebeplerini anlamak zor olmasa gerek.

“KRALLIKTAN SÜRGÜNLÜĞE”

“Ben velinimetime isyan etmiş asi bir kulum. Kral olacağımı sandım. Allah beni sürgünlüğe düşürdü. Hasta oldum. Duyduğum vicdan azabının şiddeti büsbütün artsın. Bu dünyada çektiğim ıstıraptan artan vicdan azabıyla büsbütün ağırlaşsın, ta ki Cenab-ı Hak bu günahkâr kulunu dünyada affederek, ahirette hesap gününde daha büyük cezadan korusun.”

Şerif Hüseyin

Medine’nin tesliminden sonra Şerif Hüseyin kendini Arap Krallığının Kralı ilan etmişti. Yaşadığı güç zehirlenmesinden dolayı aslında İngilizlerin desteğiyle ulaştığı zaferin kendi otoritesinin bir mahsulü olduğu zehabına kapıldı. Şerif sadece Hicaz’la yetinmek istemiyordu. Filistin’den Irak’a bütün bir Arap coğrafyasının Kralı olmak istiyordu. Bu da Balfaour Deklarasyonunun ve Sykes Picot anlaşmasının zıttına olan bir husustu. Lakin kendisinin Arap dünyasında herkesçe kabul edilen bir erk olduğunu düşündüğü için İngilizlerin çaresizce kendisinin bu fikrine destek vereceğini zannetmişti. Medine’nin tesliminden hemen sonraki bir tarihte yapılan Paris Barış Görüşmeleri’ne Şerif Hüseyin de katılmıştı. Lakin Paris’te beklediği itibarı asla göremedi. Ancak Şerif Arap topraklarında İngiltere’nin söz sahibi olabilmesi için kendisine, yani Haşimiler’e muhtaç olduğunu düşünüyordu. Bu yüzden Balfaour deklarasyonu ve Sykes Picot antlaşmalarının esnetilebileceğini hatta geçersiz kılınacağını zannediyordu. Bu yüzden Filistin’de bir Yahudi devleti kurulmasına rıza göstermeyeceği hususunu daha yüksek sesle dile getirmeye başladı. Şerif, İngilizler için artık bir sorun olmaya başlamıştı.

İngilizler Şerif'e, savaş esnasında kendilerine sunduğu hizmetten bağımsız olarak, yeni gerçekliği onaylaması için sert önlemler almaya hazırlandıklarını bildirdi. Yeni Sömürgeler Bakanı Winston Churchill'in Ortadoğu'daki bütün İngiliz amilleriyle görüştüğü Mart 1921 tarihli Kahire Konferansı sonrasında,  T.E. (“Arabistanlı”) Lawrence, Britanya'nın Filistin'deki Siyonist sömürgeci projesini kabul etmesini sağlamak üzere rüşvet vermek ve kendisini korkutmak için Şerif'le görüşmeye gönderildi. Başlangıçta Lawrence ve İmparatorluk, 80,000 rupi önerdi. Şerif bunu açıkça reddetti. Lawrence bunun üzerine kendisine 100,000 sterlinlik yıllık ödeme önerdi. Şerif uzlaşmayı yine reddetti.

Kendisinin mecburen muteber kabul edilmesi gerektiği düşüncesiyle otoritesini İngilizler’e dikte etmeye kalkınca İngilizler en başından beri adeta yedek olarak tuttuğu İbn Suud ve ailesini devreye sokmuştu.  Zaten İngilizler en başından beri Hicaz bölgesinin uzun süreli yönetimi olarak İbn Suud ailesini düşünmüşlerdi. İbn Suud Şerif Hüseyin’e nazaran daha uzun yıllar boyunca kendi içinde bir devlet geleneği olan ve Şerif Hüseyin gibi -İngilizler nazarında- ütopik hayalleri olmayan biriydi. Gertrude Bell, Arnold Talbot Wilson ve Percy Cox gibi İngiliz Diplomasisinde önemli yer tutan isimler bu görüşü en başından beri savunmaktaydı. Şerif Hüseyin adeta Türkler’e karşı verilecek mücadelede kullanılan bir piyon görevi görmüştü.

Rüşvetle Şerif'i ikna etmek mümkün olmayınca Lawrence onu, İbn Suud'u kendisinin yerine geçirmekle tehdit etti. Lawrence, “siyasi ve askeri açıdan, Hicaz'ın sürdürülebilir bağımsız bir Haşimi krallığı olarak hayatta kalması tümüyle, bölgedeki kendi egemenliğini koruma ve sürdürme araçlarına sahip olan Britanya'nın siyasi iradesine bağlıdır” iddiasında bulundu. Şerif'le yürütülen müzakerelerin arasında Lawrence, Arap Yarımadası'ndaki başka liderleri ziyaret etmeye de zaman ayırdı ve kendilerine, İngiliz çizgisini izlememeleri ve Şerif'le ittifaka girmekten kaçınmamaları halinde İmparatorluk'un, Britanya'nın “her arzusunu yerine getirmeye hazır olan” İbn Suud'un ve ona bağlı Vehhabilerin önünü açacağını söyledi.

İngilizler Şerif’in bu tavrına karşı yalnızca İbn Suud’u öne sürmekle yetinmedi. Aynı zamanda Şerif Hüseyin’in oğulları Abdullah ve Ali’nin de akıllarını çelerek Şerif’i yalnız bırakmıştı. İngiltere ve Fransa Birinci Cihan Harbi’nin bitmesinden ve bilhassa hicaz bölgesinin tesliminden sonra bizim için cephe konumunda olan bölgeleri hızlıca devletleştirerek böl-parçala-yut sistemini devreye sokmuşlardı. Bunun neticesinde Suriye, Lübnan, Ürdün, Irak ve Filistin devletleri kuruldu. Bunlardan Irak krallığını Şerif Ali’ye Ürdün Krallığını ise Şerif Abdullah’a vererek Şerif Hüseyin’in otoritesini tümüyle sarsmıştı. Birleşik Krallık Şerif Ali’den ve Şerif Abdullah’tan Sykes Picot Antlaşması’na ve Balfour Deklarasyonu’na itiraz etmeme yönünde taahhüt almıştı.

Şerif Hüseyin her ne kadar kendini Birleşik Arap Krallığının Kralı ilan etse de başta İbn Suud olmak üzere bir çok Arap aşireti tarafından tanınmadı. Türkiye’de hilafetin ilgasından sonra Şerif Hüseyin krallık ünvanı tutmayınca kendisini 6 Mart 1924 tarihinde halife ilan etse de İbn Suud Şerif Hüseyin’in bütün askeri gücünün tamamını neredeyse kırdığından Şerif Hüseyin Ürdün Kralı oğlu Abdullah’ın yanına gidinceye kadar Kıbrıs’ta sürgün hayatı yaşadı. Yukarıda naklettiğimiz sözlerini de bu esnada dile getirmişti. Söz konusu bu nedamet içeren cümleler firavunun tövbesi gibi mi yoksa Yezid’in tövbesi gibi mi bilinmez lakin sebep olduğu şeylerin ceremesini bugün hala Muhammed Ümmeti çekmektedir. Mahşer gününde elbet hesabı sorulur. Doğrusunu en iyi Allah bilir.

 

3. KISIM:


3. KISIM: “HİCAZDA MÜTECAVİZ BİR HÜKM-Ü ŞAHSİ: SUUD-İ AMERİKA YA DA TÜRK OLAMADIYSAN OLDUN AMERİKALI”

“Biz Mekke ve Medine’nin yeniden İslâm beldesi olması için uğraşıyoruz. Türkiye bunun için var. Türkiye Cumhuriyeti bunun için var. Başka bir gerekçe göstermeye kalkarsanız kâfirsiniz.”

     İsmet Özel – Üç Cari Bela İsimli Panelden – 26 Ocak 2013, Ankara

Yazımızın üçüncü ve son bölümünde Hicaz topraklarını günümüzde ifsad eden son hükmü şahsi olan (devlet demeğe dilim varmadı) Suudi Arabistan’ın mukaddes toprakları nasıl ele geçirdiğini ve burada bulunduğu sürelerde yaptığı bazı faaliyetlerden dolayı neden hala işgal altında olduğunu anlatmaya gayret edeceğim. Tabi birçok münasebetleri olmasına karşın yazının daha da hacimli hale gelmemesi için yalnızca yazı konumuzla kifayet edecek kadar bazı meseleleri ele alacağım. İslam ülkeleri olarak adlandırılan Müslümanların veya Müslüman’a benzer insanların çoğunlukta yaşadığı bu ülkeler hakkında tafsilatlı bir yazı dizisi yazmayı düşündüğüm için yalnızca değinip geçmek ve meselenin en azından şüphe kalmayacak kadar anlaşılması niyetindeyim. “Suudi Amerika” tabiri benim bulduğum bir kullanım değil elbette. Özellikle 1980 yıllarında Türkiye’de yaşayan bazı insanların Suud ailesi için münasip gördüğü bir tabirdir. İstiklal Harbi’nden sonra Türk Milleti varlığını net olarak ortaya koyamasa da yok olmadığını da bazen bu tür şeylerle dünyaya bildiriyor. Allah Türk Milleti’nin varlığını kavi kılsın. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

Esasen Suud ailesi ilk defa Şerif Hüseyin’den sonra Hicaz’da kendini göstermiş değildi. Yazımızın ikinci bölümünün başlarında anlattığımız üzere  Hıristiyan takvimine göre 1744 yılında Suud-Vehhabi ittifakı ile Türkleri ehl-i bidat olmakla suçlamış ve bu ittifaktan doğan güç kısa süre sonra Kabe’yi işgal etme girişimlerine dönmüştü. Vehhabilik dediğimiz unsur Suud ailesinin siyasi varlığını bir otorite olarak kabul ettirebilmek için tutunmuş olduğu bir unsur oldu. Şerif Hüseyin’in aksine pan-arabizm Suud ailesinin kuvvetle dayandığı bir husus olmadı. Onun yerine Vehhabilik akımı ile dini bağlamda bir birlik kurarak bu akımın/mezhebin görüşleriyle uyuşmayanları küfürle isnad edip onlara karşı “cihad” ilan etmeyi tercih etti. Tabi bu Arap kavmiyyetçiliğini hiç yapmadıkları anlamına gelmemektedir. Yalnızca tercih edilen ana unsur değildir. Bölgedeki en büyük güç olan Osmanlı Devleti ile mücadelede elbette Suudlar da her asi aşiret kadar kavmiyetçilik iddiası gütmüştür. Esasen Suud’lar üç kez devlet kurma teşebbüsünde bulunmuştur. Bunların ilki az önce bahsettiğimiz Vehhabilik ile ilk kuvvetli bağları neticesinde kurulmuş ve Osmanlı tarafından Mekke ve Medine’den çıkarılmak ve Abdullah b. Suud’un İstanbul’a getirilip başının kesilmesi suretiyle idam edilerek son bulmuştur. Akabinde 1818 yılında tekrar Necid bölgesine, doğdukları yere gönderilen Suud ailesi burada ikinci Suud devletini kurma teşebbüsünde bulundu -diğer adıyla Necid Emirliği-. Emirliğin başında olan Faysal b. Türki’nin 1818 yılında Riyad’ı tekrar ele geçirmesi emirliğin kuruluşu olarak kabul edilmektedir. Suud ailesinin bu ikinci devlet kurma teşebbüsünde Suudlar Osmanlı Devleti’nin otoritesini kabul ederek bazı yerleri ele geçirip Vehhabi emirliğini yine ilan etmişti. Bu devletin sonunu da yine o bölgede güçlü olan diğer bir Arap aşireti Reşidiler getirmiştir. Reşidiler (diğer adıyla Cebel-i Şemmer Emirliği) o bölgede bir nevi Osmanlı Devletinin garantörlüğünü yaptığı bir kabile-devletti. Osmanlı Devleti Suudi/Vehhabi tehlikesine karşı Reşidileri desteklemiş Reşidiler ise Osmanlı Devleti’ne daima sadakat göstermiştir. Zaten Reşidi liderleri Osmanlı’nın bölgede yeniden güçlü ve hakim bir unsur olmasını istiyorlardı. Medine’nin İngilizler’e ve dolayısısyla Şerif Hüseyin’e karşı müdafaasında da  son ana kadar Türklerden yana olmuş ve İngilizler’in anlaşma teklifini reddetmiştir. Bu yüzden bir çok Reşidi emiri İngilizler tarafından hunharca katledilmiştir.

Suudların kurduğu ikinci devlet işte bu Reşidiler ile yapılan savaş sonunda bozguna uğratılınca 1892 yılında yeniden yıkıldı. Riyad, Reşidi emirliğine geçmiş oldu. Suud ailesinin üyeleri de bu savaştan sonra İngilizlerin kontörlünde olan Kuveyt’e sığındılar.

Suud ailesi Kuveyt emirinin ve İngilizlerin desteği ile burada tekrardan güçlenerek 1902 yılında Riyad şehrini tekrar ele geçirdi ve böylece üçüncü Suud devletini ilan etti. Kayıtlarda Riyad Emirliği olarak da geçmektedir. 1906 yılında Reşidilerin emirini öldürerek diğer Arap aşiretleri nazarında gücünü ispat etmiş oldu. Osmanlı Devleti buna bir önlem almak istese de yeteri kadar başarılı olamadı. Suudiler de Osmanlı Devleti ile uğraşmaktansa Necid bölgesinde diğer Arap aşiretleri ile uğraşmayı, kendi emiri altında olan bölgeleri artırmayı hedefledi. Ancak Haşimilere, yani Şerif Hüseyin’e karşı başarılı olamadı. Bu yüzden bölgedeki en büyük rakibi olan Şerif Hüseyin’e karşı güçlenebilmek için Bedevilerden oluşan topluluk/ordu kurmayı hedefledi. Bu yüzden Bedevîleri Vehhâbîliğin yaygın olduğu tarım bölgelerine yerleştirdi. Yaptığı düzenleme sonunda, her biri 10.000 nüfuslu 150 koloni teşekkül etti. Bu radikal topluluğa “İhvan” hareketi adını verdi. Bu Vehhabi teşkilatı ile Suudilerin lideri Abdulaziz b. Suud 1912 yılında Necid Mutasarrıflığın merkezi olan Lahsa’yı ele geçirdi. Osmanlı Devleti yeniden güçlenen Suudilere İngilizlerle münasebet kurmaması için Necid Valiliği görevini vermek durumunda kaldı. Abdülazîz, yapılan anlaşma ile, dış işleri hariç tamamıyla bağımsız oldu. İngilizlerle münasebetlerini sürdürerek I. Dünya Savaşı’nda Osmanlılara muhalif bir hareketin içine girdi. Savaşın başından itibaren İngiltere ile anlaştı. Osmanlı padişahının “cihâd-ı ekber” ilânına hiç aldırış etmedi; fakat Osmanlı davasına sadık kalan İbnü’r-Reşîd ailesiyle uğraştığı için de İngilizlere doğrudan yardımda bulunamadı. Abdülazîz, Ocak 1915’te İbnü’r-Reşîd ile yaptığı savaşta yenilgiye uğradı. 1915-1916 yılları boyunca Acmân aşiretlerinin isyanını bastırmakla meşgul oldu ve bu sıkıntılı dönemde İngilizlerin ve Kuveyt Şeyhi Mübârek b. Sabâh’ın yardımlarını gördü. 26 Aralık 1915’te İngilizlerle bir anlaşma yaptı. Darin Anlaşması diye de adlandırılan bu anlaşmada İngilizler Suudileri bir devlet olarak tanıdıklarını ve kendi himayelerine aldıklarını belirttiler. Karşılığında Birinci Cihan Harbi’nde Osmanlının yanında değil İngilizlerin yanında saf tutacakları sözünü Suudilerden aldılar. Aynı zamanda İbn Reşid’in Osmanlının yanında yer alması sebebiyle İbn Reşid ile mücadele etmesi için Suudiler önce peşin 20 bin sterlin ve aylık 5 bin sterlin vereceklerini taahhüt ettiler ve verdiler. Yine İngilizlerin himayesinde olan diğer Arap aşiretlerine ve bölgelerine dokunmamaları da anlaşma şartında yer alıyordu. Ancak Suudiler Şerif Hüseyin’i kendilerine rakip olarak gördükleri için sadece Medine’yi Osmanlı’dan alıncaya kadar dokunmayacaklarını sonrasında böyle bir sözleri olmadığını belirttiler. Zaten İngilizler Medine’yi aldıktan sonra başta da belirttiğimiz üzere Suudiler ile devam etmeyi düşünüyorlardı. Zira Suudiler Şerif Hüseyin gibi ütopik hayalleri olan bir aile değildi. Daha sinsi ve kendi çıkarlarını gözeten bir yapıları vardı. Nitekim Fahreddin Paşa’nın müdafaa esnasında Suudilerden istediği destek karşısında kendi krallıklarını tanıtma sözü almaya çalışmaları bu sinsiliklerinin bir diğer göstergesidir.

Abdulaziz Bin Suud avını bekleyen tilki gibi uzaktan Şerif ile Fahreddin Paşa’nın mücadelesini izledi. Şerif Hüseyin şehri teslim aldıktan ve krallığını ilan ettikten sonra Suudiler bu krallığı tanımadı. Şerif’in başıbozuk tavırları ile Irak, Suriye ve Filistin konusundaki ısrarlı tavırları nedeniyle Şerif İngilizlerin gözünden düştü. Suudiler bunu fırsat bilerek ve İngilizlerden aldığı açık destekle Haziran 1920’de de Asîr’i işgal etti. Yine aynı yıllarda İbn Reşid’in toprakları Filistin ve Irak sınırlarına kadar genişlediğinden İbn Reşdi’i haritadan silmesi için Kahire Konferansı'nda Churchill, bir imparatorluk görevlisi olan Sir Percy Cox'la, “İbn Suud'a ‘Hail'i işgal etme fırsatı verilmesi' gerektiği” konusunda mutabakata vardı. İbn Suud’a gerek asker gerekse de silah yardımı yapmakla birlikte aylık verdiği 5 bin sterlini 15 bin sterline çıkardı. 1919 yılından itibaren İngilizler Şerif Hüseyin'e yapılan maddi yardımları kademeli olarak azaltmış ve 1920'lerin başlarında askıya almış, bu tarihten itibaren İbn Suud'a yapılan yardımlar ise sürmüştü. Amman ve Londra'da yapılan üç yeni müzakere turunun ardından Birleşik Krallık Hüseyin'in hiçbir zaman Filistin'i Büyük Britanya'nın Siyonist projesine teslim etmeyeceğini ve Arap topraklarında yeni bölünmeleri hiçbir zaman kabul etmeyeceğini anladı. Mart 1923'te İngilizler İbn Suud'a, kendisine yapılan maddi yardımların kesileceğini bildirdi; ancak bir yıllık maddi yardıma denk düşen 50 bin sterlinlik bir ön ödeme “hibe” olarak verildi.

Mart 1924'te, İngilizlerin İbn Suud'a “hibe” sunmasından bir yıl sonra İmparatorluk, Şerif Hüseyin'le bir anlaşmaya varma yönündeki bütün tartışmaları sonlandırdığını duyurdu. Haftalar içerisinde İbn Suud güçleri ve onun Vehhabi takipçileri, İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon'ın Şerif Hüseyin'e “son tekme” olarak adlandırdığı şeyi gerçekleştirmeye başladı ve Hicaz topraklarına saldırdı. Şerif Hüseyin son ümit olarak diğer Arap aşiretlerinin desteğini alabilmek adına  6 Mart 1924’te kendisini halife ilân etmesi üzerine de Eylül 1924 itibariyle İbn Suud, Şerif Hüseyin'in yaz başkenti Taif'i ele geçirmişti. İmparatorluk bunun üzerine, Şerif'in Irak ve Ürdün'de krallıkla ödüllendirilmiş olan oğullarına yazarak, kuşatma altındaki babalarına hiçbir şekilde destek vermemelerini söyledi; yahut kendilerine diplomatik bir dille, “Hicaz'a hiçbir ilgi ve müdahalede bulunmamaları” söylendi. Taif'te alışılagelmiş katliamlarını gerçekleştiren İbn Suud'un Vehhabi ordusu, kadınları ve çocukları katlettiği gibi, camilere girip İslam alimlerini de öldürdü. Ardından 16 Ekim’de Mekke kan dökülmeden alındı. Böylece Hicaz bölgesi Vehhâbîler’in eline geçti. Ürdün ve Irak sınırları ile ilgili olarak İngilizlerle anlaşmalar yaptıktan sonra, Hâşimîlerin elinde kalan şehirlerden Medine (5 Aralık 1925) ve Cidde’yi de (22 Aralık) aldı. Bu yaşananlardan sonra İbn Suud 10 Ocak 1926’da Hicaz kralı ilân edildi.

“CİDDE ANTLAŞMASI”

Suudiler krallıklarının ilanından sonra İngiltere ile bir devlet sıfatıyla resmi olarak tekrar masaya oturmuşlardı. Tarihlere Cidde Antlaşması olarak geçen bu antlaşma isminden de anlaşılacaığı üzere Cidde’de yapılan görüşmeler neticesinde 20 Mayıs 1927'de Birleşik Krallık adına Sir Gilbert Clayton ve Hicaz ve Necd Krallığı adına Prens Faysal bin Abdülaziz tarafından imzalandı. Yapılan antlaşmaya göre Suudi Arabistan devleti İngiltere tarafından resmi olarak tanındı. Akabinde Avrupa devletleri de sırayla Suudilerin bu yeni devletini tanımıştı. Bunun karşılığında Suudi devleti ise İngiltere’nin aleyhine olan hiçbir işe imza atmayacak ve hiçbir aleyhte işin içerisinde olmayacaktı. Yine Suudi Arabistan’da yaşayan İngilizler için de ayrıcalıklar tanınacaktı. Suudiler Birleşik Krallık’tan tam koruma içeren bir güvenlik anlaşması yapmak ve bu maddeyi Cidde Antlaşması’na eklemek istemişlerdi. Birleşik Krallık görüşmelerin başında bu teklifi kabul etmişti ancak ilerleyen süreçte bu fikrinden vazgeçmiş, karşılığında yalnızca Suudilere silah satışının bütün Avrupa ülkeleri nezdinde önünü açmayı taahhüt etmişti. Suudilerin tam koruma isteğinin reddedilmesi ilerleyen süreçte onları yeni bir “sahip” aramaya itecekti.

“İHVAN ‘CİHADI’ SONA ERİYOR”

Abdulaziz B. Suud, İhvan isimli Vehhabi teşkilatla aslında kendilerince “Cihad” etme gayesiyle birçok yere saldırıp ele geçirmişti. Yani onlar nazarında Vehhabi itikadında olmayan her yer kendilerini İslam’a nispet etseler de ya kafir ya da bidat ehli idi. Bundan dolayı da saldırdıkları her yere fetih gözüyle bakıyorlardı. 1926 yılında açtıkları sözde “cihad” bayrağı ile Suudi Arabistan devleti  İngiltere’nin onayı ve desteği ile bugünkü sınırlarına kavuşmuş oldu. Devletin sınırları açıktan İngiltere’nin mandasında olan Kuveyt, Irak, Ürdün ve Filistin’e dayanınca İhvan mensupları buraların da fethedilmesi gerektiğini, gerek sapkın görüşlerin yönettiği ve gerekse İngilizlerin yönettiği yerler olduğundan Cihada buraların da dahil edilmesi gerektiğini vurgulamıştı. Ancak Suudiler’in  İngilizlerle olan anlaşmaları sebebiyle buralara dokunmaması gerekiyordu. İhvan Vehhabilerinin gözünde Arabistan’ın kuzeyi, bilhassa Şiilerin yurdu güney Irak, hala “şirk ve bidat toprakları” vasfını koruyordu. İmamları İbn Suud’un ‘İngiliz kafirlerle’ ya da Kuveytli veya Mısırlı ‘müşrik yöneticilerle’ olan ilişkileri ve tesis ettiği antlaşmalar İhvan tarafından dine aykırı icraatlar olarak algılanmaktaydı. İhvan, İbn Suud’un koymuş olduğu yasağa rağmen Irak ve Kuveyt’e karşı askeri harekatlarını sürdürdü. İngilizler bu durumdan son derece rahatsız olduğundan Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’la Mekke-Medine topraklarının geleceği hakkında görüşmeler yapmaya başlamıştı. İngiltere yine piyonlarını birbirine kırdırma derdindeydi. İngiltere’nin bu operasyonlara karşılığının sert olması ve olanlardan İbn Suud’u sorumlu tutması nedeniyle İbn Suud ile cihat yanlısı bazı İhvan reisleri ister istemez karşı karşıya geldiler. 30 Mart 1929’daki Sebile savaşı ve ertesi yıl Ahsa eyaletindeki operasyonlar sonucunda İbn Suud, İhvan teşkilatını tamamen ortadan kaldırdı. İhvan reislerinin en önemlileri katledildi. Çatışmalardan sağ çıkan İhvan askerleri ise yargılandılar. Bir kısmı idam edildi, bir kısmı hapsedildi. İsyana katılan hicreler boşaltıldı. İçlerinden en büyükleri olan Ertaviyye ve Ğatğat yerle bir edildi. Ele geçen mallar müsadere edildi. Bu mallar isyana katılmayıp İbn Suud’un yanında çarpışan İhvan üyeleri arasında ganimet olarak paylaştırıldı. Bugünkü Suudi Arabistan'ın iki parçalı ordu yapısının bir kısmını oluşturan Suudi Kraliyet Milli Muhafızlarının ilk çekirdeği, isyana katılmayarak İbn Suud’a sadık kalan bir grup İhvan mensubu ile oluşturuldu. Personelini günümüzde de Necdli kabile unsurlarından temin eden Milli Muhafızlar, bilhassa iç tehditlere karşı Suudi kraliyetinin güvenliğinin sağlanmasında önemli bir işleve sahiptir.

1930 sonrası dönem İhvan’ın tasfiyesi ile birlikte Vehhabiliğin radikal denilen özelliğini kaybetmesine ve kurumsallaşmasına tanık oldu. Vehhabi ulemanın temsil kabiliyeti, büyük ölçüde resmi kurumlar bünyesine alındı. Özellikle ticaret, iş ve kamu yönetimi alanlarındaki seküler kanunlaştırma faaliyetleri, petrolün 1938’de çıkmasından sonra ABD ve Avrupa devletleriyle her alanda gelişen ilişkiler, eğitimde modernleşme hamleleri yer yer Müslümanların tepkilerini çekse de ‘resmi’ ulemanın verdiği onayla meşrulaştırıldılar. Suudi Arabistan için kırılma noktası olan bu İhvan tasfiyesinden ve ılımlı Vehhabilikten sonra Suudi Arabistan devleti Suudi Amerika olma yolunda önemli adımları açıktan atmaya başlayacaktı.

“KABE ARABIN OLSUN ÇANKAYA BİZE YETER VEYA MİSAK-I MİLLİ’DEN EN ÇOK TAVİZİ HANGİ EKİP VERDİ?”

10 Ocak 1926 tarihinde Abdulaziz B. Suud’un krallığını ilan etmesinden hemen sonra ve hatta aynı günlerde bu krallığı tanıyan ilk devletin Türkiye Cumhuriyeti olması işin ilginç yanıydı. Zira devletin üzerinde kurulduğu toprakların elimizden hazin bir şekilde çıkmasının üzerinden henüz on yıl bile geçmemişti. Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetiminde olan rejim Aynı yılın Ocak ayı içerisinde tanımasının hemen ardından Cidde’de bir maslahatgüzarlık açtı. 7 Mayıs 1926’da Reisi Cumhur Mustafa Kemal imzalı bir kararname ile İbn Suud nezdinde mümessil sıfatıyla bir şehbender olarak Süleyman Şevket Bey atandı. Bu gelişmelere binaen İsmet İnönü şu şekilde trajik bir açıklama yapacaktı:

“Biz, millî mücadeleye başladığımız zaman, Araplara gösterilebilecek saf yürek ve iyi niyet delilini hiçbir tereddüde mahal vermeyecek surette göstermiştik. Bizim bulduğumuz hâl şekli şudur: Osmanlı İmparatorluğu'ndan çıkan Türk milleti, Araplar üzerinde herhangi bir amaç iddiasından kesin surette vazgeçiyor ve Arap milletini kendi evinde, kendi kaderinin sahibi olarak yaşamak salahiyetinde görüyor ve gösteriyordu…”.

Ana vatan bildiğimiz Beytullah yani Allah’ın evi dediğimiz Haremeyn için Arap milletinin evi şeklinde tanımlamıştı. “Kabe Arabın olsun Çankaya bize yeter” söylemi belli ki yalnızca bir mısra değil aynı zamanda rejimin resmi görüşüydü. Bazı kaynaklarda İbn Suud’u tanımanın Şerif Hüseyin’e yönelik bir hamle olduğu yazsa da bu pek gerçekçi değildir. Zira aynı hükümet Şerif’in oğlu olan Ürdün Kralı Şerif Abdullah ile de yakın ilişkiler kurmuş ve devlet olarak onu tanımıştır. Haremeyn’den bu kadar kolay vazgeçmek esasen Misak-ı Milli’den verilen tavizlerden biridir. Zira Milli Misak’ın daha ilk maddesinde şöyle geçmektedir:

“Devlet-i Osmâniyye’nin münhasıran Arab ekseriyetiyle meskûn olub 30 Teşrîn-i evvel [Ekim] 1918 tarihli Mütârekenin hîn-i akdinde muhâsım orduların işgali altında kalan aksâmının mukadderâtı, ahâlisinin serbestce beyân edecekleri ârâya tevfîkan tâyin edilmek lâzım geleceğinden, mezkûr hatt-ı mütâreke dâhil ve haricinde dînen, irfanen, emelen müttehid ve yekdiğerine karşı hürmet-i mütekâbile ve fedakârlık hissiyatıyla meşhûn ve hukuk-i ırkiyye ve ictimâiyyeleriyle şerâit-i muhîtiyyelerine tamamiyle riâyetkâr, Osmanlı İslâm ekseriyyetiyle meskûn bulunan aksâmın hey’et-i mecmuâsı hakîkaten veya hükmen hiçbir sebeble tefrîk kabul etmez bir külldür.”

Madde metninde açıkça ifade edildiği üzere Müslüman çoğunluğun birbirlerine isteyerek veya mecburi olarak bağlı bulunduğu yerler birbirlerinden ayrılmaz bir külldür (bütündür). Mekke ve Medine şehirleri hususi önemi sebebiyle ve maddede yer alan şartlar gereğince Misak-ı Milli’nin hudutları dahilinde kabul edilir. Bir an için Haremeyn’in bunun dışında tutulduğu zehabına kapılmış olunsa bile yine aynı Madde gereğince burada bir rey verme işlemi yapılmalı idi. Birçok karışıklığa ve baskıya maruz kalınan bu topraklarda meskun olan insanların reyine başvurulmamıştır. Sahi Türkiye’de dahi Türk Millet’nin reyi o tarihten sonra bir anlam ifade etmiş miydi?

Mayıs 1926’da diplomatik temsilci atanmasını takiben bir diğer önemli gelişme, Haziran 1926’da Mekke’de toplanan Hicaz Meseleleri Kongresi'ne Kral’ın mektubuyla Mustafa Kemal’in doğrudan ve resmen davet edilmesi, buna mukabil Ankara’nın Edip Servet (Tör) Bey’i (Halife Abdülmecid Efendi'nin eski seryaverlerinden, o sırada İstanbul mebusu) Türkiye’yi temsilen delege olarak göndermesidir. Bu noktada, Türk delegesinin resmî sıfatla mı yoksa gayriresmî surette gözlemci olarak mı gittiği/gönderildiği hususunda iki ayrı görüş bulunur. Türk dış politikası tarihçisi Armaoğlu, Türkiye’nin kongreye “gayri resmî temsilci” gönderdiğini ifade ederken Mustafa Kemal’e yakın isimlerden Falih Rıfkı Atay ise Edip Servet Bey’in kongreye bizzat Mustafa Kemal tarafından seçilerek kendisini temsilen gönderdiğini ve Türkiye’nin “Batılı ve laik” kimliğini İslam dünyasından katılan hâzirûna vurgulamak için özel olarak talimatlandırıldığını rivayet eder. Hatta Kemal Tahir Kurt Kanunu kitabında bir gazete haberi olarak paylaştığı yerde Mustafa Kemal’in Edip Servet’e “Hicaz’da kesinlikle şapkanı çıkarmayacaksın” şeklinde sıkı emir verdiğini de nakleder. Hicaz’da şapka giymek ölüm cezası gerektiriyormuş, yardan mı serden mi geçmeli diye de düşünmüş Edip Servet.  Hicazda yapılan bu toplantı esasen aynı yılın Mayıs ayında Kahire’de toplanan “Hilafet Kongresine” alternatif olarak tertip edilmiş bir kongreydi. Türkiye o kongreye katılmamıştır. Bu kongre de yine bir bahsi diğer olsun diyelim.

Türkiye ile Suudiler arasındaki yine diğer ilginç olan kısım ise Cumhuriyet idaresinin Suudiler ile bu kadar dostane ve samimi ilişkiler kurarken Türk Milleti’nin Mekke ve Medine ile yeniden bir bağ kurulmasına Cumhuriyet idaresi tarafından mani olunmasıydı. Hac resmi olarak hiç yasaklanmadı ancak 1924-1947 yılları arasında yaklaşık bir çeyrek yüzyıl Türk pasaportuyla ve resmi yolla hacca gitmek ya da buna teşebbüs etmek hiç mümkün olmadı. Türkiye Cumhuriyeti topraklarında bu yıllarda Müslümanların birçoğu Hacca gitme teşebbüsünde zaten bulunmuyordu. Zira çoğu Medine’nin tesliminden sonra Harameyn’in işgal altında olduğunu bildiği için bu durumun mümkün olmayacağı kanaatindeydi. Ancak buna rağmen Türklerin tekrar Mekke ve Medine topraklarına gitmemesi için alenen fiili bir yasak da mevcuttu. Rejim yanlısı gazeteler “Hac ibadetinin geçmişte kalan bir ziyaret olduğunu” bile yazmıştı. Yine her türlü konunun ele alındığı hutbelerde Hac ibadeti hiç anılmamıştı. Kasti olarak insanların zihninden silme çabası gözle görülüyordu.

Her ne kadar mübarek toprakların elimizden çıktığını bilse bile o toprakların hasretine dayanamayan veya oraları boş bırakmak içine sinmeyen ya da Şerif’ten sonra Suudi hükümetini merak eden Türk Milleti’nden bazı Türkler Hac mevsiminde Hicaz topraklarına gitmişse de bu da yine resmi yollardan değil ancak kaçak yollardan, komşu ülkelerden sahte nüfus cüzdanı çıkararak veya tüccar sıfatıyla gitmiş, gitmeye çalışmıştır. Birçoğu dönüşlerinde takibata maruz kalmış hatta sırf Hicaz topraklarına gitti diye “memalik-i ecnebiyyeye gitme” suçundan yargılananlar dahi olmuştur. Binbir zahmetle Hicaz özlemine dayanamayıp hacca giden Türk hacılarının o topraklardan getirdiği hurma ve zemzemler “sıhhi mahsur” bahanesiyle ülke içine sokulmayıp hacıların geldikleri gemilerin tuvaletlerine döküldüğü de o zamanların hatırat kitaplarında yazılıdır.

Siz okuyucular bu ne perhiz bu ne lahana turşusu demeden önce henüz çok taze yayınlanmış ya da ifşa edilmiş Amerikan istihbarat raporlarında nakledilen ve havuç turşusu tesiri yapacak bir bilgiyi daha paylaşmış olayım. 1929 yılında imzalanan Türk-Suudi Dostluk Antlaşması’nın ardından 1930’da Fahreddin Paşa gizli bir görevle Suudi Arabistan’a tekrar gönderilmiştir. Raporda gizli görevin Türk sistemine uygun bir jandarma teşkilatı kurmak ve bölgede İngiliz etkisini kırmak olduğu yazmaktadır.

Hatta bu hususta Amerikan askeri ataşesi diyor ki Fahreddin Paşa, İbn Suud üzerinde öyle bir etki kurdu ki Necid'deki bütün askeri birlikler onun emrine girdi. Ayrıca Türkler İngiliz etkisini kırmak için top ve mühimmat da gönderdiler.

Fahreddin Paşa’nın Hicaz’a tekrar hangi niyetle gidip faaliyet gösterdiği hususunda bir  şüphe yok ama Cumhuriyet idaresinin niyeti hususunda haklı şüpheler akla gelmektedir. Zira bu faaliyetler Hicaz’da Türk tesirini artırmak gayesiyle yapılmış olsaydı Türk Milleti’nin hicazla bağ kurmasını engellemek için bu denli şedid önlemler alınmazdı. İnkılaplar da cümlemizin malumu. Burada olup bitenin ne olduğu da yapanlarca malumdur. Belki bunları da açıklayan henüz yayınlanmamış ya da kasten gizli tutulan belgeler ya da raporlar mevcuttur, bilemiyoruz. Fakat o tarihlerden sonra dünyada siyasetin ilerleyişine baktığımızda birtakım çıkarımlarda bulunabiliriz. Dünya Sisteminin merkezinin Londra’dan New York’a kaymasından 15 sene önce yaşanan bu hadiselerin de Amerika’nın Orta Doğu’da İngiltere hakimiyetini zayıflatma çabaları olduğunu düşünmemek işten bile değil. Belli ki Cumhuriyet idaresinin de  merkezin kaymakta olduğu hususunda birtakım öngörüleri olmuş ki İngiltere’nin tesirini kırma noktasında başka ittifaklar ve antlaşmalar yapmış. Yoksa başka türlü yorumlamak şizofrenik bir tarih okuması olacaktır. Nitekim Amerika’nın o yıllarda İngiltere ile doğrudan savaşa girmesi durumunda ortaya ne gibi sonuçların çıkacağını raporladığı çalışmaları da bulunmaktaydı. Amerika’nın Petrol bakımından zengin olan topraklarda İngiltere’nin sömürülerini ele geçirme niyeti her zaman vardı. Buradan anlıyoruz ki bugün NATO’nun ve Amerika’nın Orta Doğu olarak adlandırdıkları topraklarda Türk askerini kendi bünyesinde en makul ve tesirli bir askeri güç olarak görmesi ve bu yönde adımlar atması zannedilenden daha eskiye dayanıyor. Doğrusunu Allah bilir.

Aynı tarihlerde Suudi Arabistan da Dünya Sisteminin merkezinin Amerika’ya kayacağını öngörmüş veya birileri tarafından onlara öyle telkin edilmiş olacak ki petrol bakımından zengin olan topraklarda petrol arama imtiyazını verme tercihini İngiltere’den yana değil Amerika’dan yana kullanmıştır. Bu imtiyazın verilme tarihinden çok değil 15 sene önce Fahreddin Paşa’nın Medine Müdafaası sırasında İngiltere’ye ve Şerif Hüseyin’e karşı birlikte mücahede etme teklifini hadsiz bir karşılıkla reddeden İbn Suud -ki o zaman kabul etmiş olsaydı Şerif’in birlikleri bozguna uğratılabilinirdi- yine aynı İngilizlere karşı Amerikalıları tercih etmekte hiç tereddüt göstermemiştir. Medine Müdafaasında Fahreddin Paşa ve Mehmetçiklerle beraber Türk olamayan Suudiler, petrol ve dolar için ABD ile Amerikalı olmuştur. Ne demişti Şair Türk: “Türk Olamadıysan Oldun Amerikalı”.

“AMERİKA İST WUNDERBAR”

"Allah’a hamd olsun ki bugün Suudi Arabistan ve ABD dünyanın iki kutbu. Suudi Arabistan lideri Kral Selman ve ABD Başkanı Donald Trump liderliğindeki bu iki güç, dünyayı güvene, barışa, kalkınma ve refaha taşıyorlar."

Suudi Arabistan Hükümeti’nde Kabe’nin Baş İmamı Abdurrahman es-Sudeys – 2017

 

1920 yılında Amerikan Standart Oil şirketi yöneticisi W. Fairish, ABD’li senatör Henry Cabot Lodge’a bir mektup yazarak Teksas ve Oklahoma petrol rezervlerinin tükenmekte olduğunu belirtmiştir. Aynı yıllarda Büyük Britanya da eski Osmanlı topraklarında petrol aramak için girişimler başlatmış ve kurulan İngiliz-Pers petrol şirketi aracılığıyla Suudi Hanedanı’ndan petrol arama imtiyazı istenmiştir. Ancak Suudiler bu imtiyazı ABD’li senatörün girişimiyle ABD’ye vermeyi tercih etmiştir.  ABD, Birleşik Krallık ve Fransa tarafından Birinci Cihan Harbi’nden 1930’lu yıllara kadar Mezopotamya olarak adlandırılan topraklardan kasıtlı olarak uzak tutturulmak istenmişse de ABD’nin ısrarcı girişimleri ile bu mümkün olmamıştır.

1933 yılında petrol arama imtiyazı verilmesinden sonra, İkinci Cihan Harbi’nin sonuna kadar imtiyaz kuvvetlenerek devam etmiş ve harbin neticesinde Dünya Sisteminin merkezi Londra’dan New York’a kaymıştı. Dolayısıyla gavurların Orta Doğu olarak adlandırdığı petrol ve birçok değerli maden açısından bol olan bu topraklar İngiltere’nin zayıflamasıyla ABD için tamamen açık hedef haline gelmişti. Bu gelişmeler, Suudi Arabistan ve ABD’yi ortak bir zeminde buluşturan temel dinamikleri oluşturdu. İkinci Cihan Harbi’nin ABD lehine ilerlediği süreçte, 1944 yılının Ocak ayında, Arabian-American Oil Company (ARAMCO) kuruldu. Esasen bu 1933 yılında imtiyaz verilen California-Arabian Standard Oil Co’nun isminin değişmiş haliydi.

Suudiler bu anlaşma neticesinde Birleşik Krallık’tan Cidde Antlaşması ile alamadığı tam koruma garantisini ABD’den almıştı. 1944’te Arap-Amerikan petrol şirketi ARAMCO kurulmuştur. ARAMCO’nun Suudi Arabistan-ABD ilişkileri üzerindeki etkisi bir yana, Suudi Arabistan’ın batılı tarzda ekonomik, sosyal ve eğitim programlarının hayata geçirilmesinde de çok büyük etkisi olmuştur.

İlerleyen Suudi-Amerika ilişkisinin neticesinde 14 Şubat 1945’te Kızıldeniz’de demirleyen Quincy zırhlısında gerçekleştirilen Roosevelt-İbn Suud görüşmesi, “petrol karşılığı güvenlik” esasına dayanan zımni bir paktın ortaya çıkmasını sağladı. Suudiler Cidde Antlaşması ile Birleşik Krallık’tan alamadıkları garantiyi ABD’den almışlardı. ABD bu antlaşmayla yalnızca petrolü elinde tutmamış, aynı zamanda Bretton Woods sisteminin işleyişini de kuvvetlendirmek istemişti. Petrolün bütün dünyada dolara entegre olduğu bir yerde doların rezerv para birimi olmasını hızlandıracaktı.

Amerika Suudiler’den petrol almak için Suudi’leri dolara boğarken Suudi ailesinin ve devletinin bu denli para gücüne sahip olmasını da elbette istemeyecekti. Dolayısıyla “petrol karşılığı güvenlik” antlaşmasına petrole karşılık verdiği doları aynen geri alabileceği sinsi bir madde eklemişlerdir. Söz konusu anlaşmaya göre ABD Suudilerden petrol alacak ve Suudilerde her yıl düzenli olarak ABD’den silah almak suretiyle sözde savunma sanayine yatırım yapacaktı. Mevcut anlaşma 1973 yılında Kral Faysal’ın dönemi dışında hiçbir zaman sekteye uğramadan günümüze kadar gelmiştir. Suudi Devleti sözde satıp kazandığı petrolün karşısında hiçbir zaman kendi adına kullanamadığı milyar dolarlık silahı ABD’den satın almaktadır (Silahların Suudilere geçtiği de meşkuk). Böylece ABD, petrolün çıkarılmasındaki iş gücü ve maliyeti Suudiler’in üzerine yıkmakla kalmıyor, aynı zamanda güya petrol için bir cebinden çıkarıp verdikleri dolarları silah karşılığı tekrar alıp öteki cebine koyuyordu. Hatta geçtiğimiz 2025 yılı içerisinde Trump’ın gerçekleştirdiği ilk yurtdışı ziyareti Suudi Arabistan’a olmuştu. Bu ziyarette değeri 142 Milyar dolar olan tarihin en büyük silah anlaşması imzalandığını bir müjde olarak sunmuştu Donald Trump. Yalnızca savuma sanayi değil aynı zamanda teknoloji enerji ve kritik mineraller adı altında hepsinin toplamı 600 Milyar doları bulan bir anlaşma imzalandığını belirtmişti. Amerika’ya da başka şeytanlık yaraşmazdı. Bu cin fikirliliği ABD’nin üstün stratejisi olarak görenleriniz varsa bilin ki bu Amerika’nın üstün stratejisi değil Suudilerin düşük ahlakıdır. Suudiler bunca zamandır  asil tarafların içinde yer aldığı bir savaşa girmediğine göre sözde aldığı bu silahları kendi savunması için aldığını söyleyen olursa ona da ancak gülerim. 7 Ekim 2023 tarihinde başlayan İsrail’in saldırılarına karşılık vermek için kullanılmayan bu sözde silahlar Müslümanların yararına mı kullanılacak? Bu petrol-dolar-silah üçgeninde Suudiler lehine bir kâr doğuyorsa bu da ancak Suudi ailesinin refahı için doğuyordur. Aksinin olmadığını görmek isteyenlerin umre ya da hacca gittiğinde Kabe’yi ve Ravza-i Nebi’yi dört bir yandan saran gökdelenlerin arkasında kalan mahallelere gitmeleri yeterlidir.

“ÖLDÜRÜLEN KRAL”

Suudiler ile ABD arasında devam eden bu Petrol-Dolar-Silah üçgeni şeklindeki ticari ağ (ticari bağımlılık) Filistin diye adlandırılan bölgede kurulan İsrail devletinin saldırıları ve Krallığın başına geçen Kral Faysal B. Abdülazîz’in siyasi tavrı nedeniyle ciddi anlamda zedelenecekti. İsrail’in Siyonist politikaları ve Arap devletlerinin Arap kavmiyetçiliği birbirleriyle çatışmaya başlamıştı. Hıristiyan takvimine göre 1973 tarihine gelindiğinde tarihe Yom Kippur Savaşı olarak da geçen Arap-İsrail savaşı başlamıştı. Esasen bu savaş 1967 yılında İsrail’in Sina yarım adası ile Golan tepelerini ele geçirmesi sebebiyle İsrail’e karşı açılmış bir savaştı. Bu savaşta Mısır ve Suriye askeri anlamda malubiyetle karşılaştığından OPEC (Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütü) petrolü bir silah olarak kullanma kararı aldı. Amerika savaş boyunca açıktan İsrail’i desteklediğinden İsrail’e bir geri adım attırma niyetiyle petrol fiyatları yüzde 130 oranında arttırıldı. Bu bir nevi ambargo anlamına gelen eyleme Suudi Devleti’ni temsilen Kral Faysal da katılmış hatta tam destek vermişti. Bunu yalnızca Arap kavmiyetçiliğini güderek değil İslami söylemi ağır basacak bir düzeyde yapmıştı. Keza Faysal döneminde İslam Zirve Konferansı toplanmış ve bu konferansta Kudüs’ün de bir İslam beldesi olduğu vurgulanmıştı. Petrol fiyatları konusunda ABD ile Suudiler arasındaki anlaşmanın hilafına olan bu tutum sebebiyle İsrail’e geri adım attırılmış aynı zamanda elde edilen petrol geliri nedeniyle OPEC üyesi ülkeler epeyce kazanç elde etmiştir. Ancak OPEC üyesi ülkelerde bu işe imza atan devlet başkanlarının neredeyse tamamı hazin bir sonla karşılaşmıştır. Kral Faysal da 1975 yılında bir halk görüşmesi esnasında kendi ailesindeki üyeler aracılığı ile suikaste uğramıştır. Kral Faysal hayat görüşü itibariyle sağlıklı bir İslam anlayışına sahip olmasa bile Amerika ile en ufak bir ters düşmesi onun ölümüne sebep olmuştur. Suud ailesinin ABD ile bu denli yakın ilişkiler kurması ve yıllarca petrolü ABD’ye peşkeş çekmesinden, halk içinde İslami kaygılar sebebiyle rahatsız olan çevreler bulunuyordu. Bu çevreler Kral Faysal’ı adeta bir kahraman ilan etmişti. Bu çevrelerin Mekke ve Medine gibi önemli bir yerde Batılı düşünceden ve Amerika’nın Ilımlı İslam projesinden uzak bir İslami söyleme sahip olması Amerika için bir tehditti ve onların icabına bakılmalıydı. Bu yüzden Türkiye de dahil neredeyse bütün dünyada Amerikan müdahelesinin olduğu 1980 yıllarında Amerika Suudi Arabistan’a da müdahale edecek ve bu “aykırı” seslerin tamamen kesilmesine, bu sesi çıkaranların “terörist” ilan edilmesine sebebiyet verecek bir suni kalkışmayı devreye sokacaktı.

“1979 DARBESİ İLE KABE BASKINI”

“1979'a kadar (Kabe Baskınına Kadar) biz de diğer Körfez ülkeleri gibi normal bir hayat sürüyorduk, kadınlar araba kullanıyordu, sinemaya gidiliyordu.”

Prens Selman’ın (Şu anki Kral) 2018 Yılında Time Dergisinde Verdiği Röportajdan Bir Kesit

ABD, sömürüsü altına aldığı topraklarda yalnızca askeri ve ticari operasyonlar yapmıyor aynı zamanda o toprakların eğitim ve kültürüne de müdahele ediyordu ARAMCO’nun kuruluşunun hemen akabinde Suudi Arabistan devletinde Batılı anlamda eğitim sistemi de tesis edilmişti. Tabi Batılı anlamda dediğimiz eğitim, bir seviyeyi ya da kaliteyi değil, bir düşünme biçimini o ülkenin insanları arasında yaygınlaştırma anlamına gelmektedir. Böylece Batı Hegemonyası o topraklarda daha iyi yerleşecek ve insanların kendisi bu hegemonyaya itaat ve hizmet etme konusunda birbirleri ile yarışır hale gelecektir. Lakin her zaman bu akıma kendisini kaptırmayan, kendi düsturuna sahip çıkan insanlar da olmaktadır. Amerika da bu insanları etkisiz hale getirmek için “bilgi soysuzlaştırması” diye tanımlanan faaliyeti devreye sokmaktadır. Bu faaliyet ile Amerika kendi hegemonyasını sarsacak her türlü düşünme biçimini bizzat kendi finanse ettiği, geçmişi ve bugünü kirli olan insanlar eliyle, o düşüncenin temsilcileri bu kirli insanlarmış gibi kamoyuna lanse ederek, hatta ciddi ve büyük bir hareket başlatarak bir daha o düşüncenin insanlar nezdinde dile getirilememesini sağlamaktadır. Aynı zamanda o kirli insanları bahane ederek kendi hegemonyasına samimi ve temiz niyetle karşı çıkan insanları da etkisiz hale getirmekte ve hatta yok etmektedir. Bir taşla birden fazla kuş avlayan Amerika, Suudi Arabistan’da başlayan ve Suudilerin başta Amerika olmak üzere batılı devletlerle bu denli yakın ve samimi ilişkiler kurmasını samimi ve temiz niyetlerle eleştiren, bu durumun İslam’a mugayir bir şey olduğunu dile getiren insanları hedefine almıştı. İkinci bir Kral Faysal vakasını ya da kendileri açısından daha beterini yaşamamak adına 1979 yılında planlı ve kontrollü bir hareket başlatılmıştır.

Suudi Arabistan’ın Ulusal Muhafızları kurumunda uzun yıllar görev yapmış olan Cuheyman El Uteybi isimli eski bir asker ile onun Mehdiliğini ilan eden kayınbiraderi Muhammed bin Abdullah el-Kahtânî isimli iki kişinin başını çektiği silahlı bir örgüt (?) ile Mescid-i Haram basılarak Suudi rejimine karşı açıkça savaş ilan edilmiştir. Bu ekip kendilerini 1926 yılında yine İngilizlerin isteklerine karşı geldikleri için Suudiler tarafından “ehlileştirilen” İhvan topluluğunun devamı olarak addetmektedir. Hatta Cüheyman isimli lider İhvanın eski komutanlarından birinin de torunudur. Bu hareketin kimler tarafından fonlandığı, kullandıkları metotlar, başındaki isimlerin Mehdilik ilanı dahil olmak üzere uçuk kaçık marjinallikleri bir yana, esas dikkat çekilmesi gereken yer hareketin Suudilerden ve bölge halkından talepleridir. Hareketin ileri sürdüğü talepleri maddeler halinde sunacak olursak:

1. Batıdan ithal edilen kültür, taklid ve değerlere son verilerek İslamiyetin adaletini tesis ederek İslam’ın kültür ve değerlerinin yerleştirilmesi, öğretilerinin uygulanması ve emperyalist batılı ülkelerle bütün ilişkilerin kesilmesi.

2. Babadan oğula geçen kraliyet düzeninin yıkılarak İslam devletinin kurulması, hain Suud ailesinin yargılanması ve halktan çaldıklarının geri verilmesi.

3. Kral Halid ve ailesi ve onları destekleyen ümera ve ulemanın tamamı fasık ve zalimdir., Ülkeyi emperyalistler ve yabancı firmalara otlak yapmış olup mürted olup olmadıkları hususunda yargılanmalıdırlar.

4. İslam’ın ve Müslümanların baş düşmanı olan ABD ’ye petrol ihracatının derhal durdurulması gerekir. Milli servet israf edilmemeli, petrol üretimi sınırlandırılmalıdır.

5. Arap yarımadasını ellerine geçiren bütün yabancı askeri uzmanların ve danışmanların yurt dışı edilmesi, yabancı askeri üslerin kaldırılması.

Maddeler halinde bahsedilen bu istek ve talepler o topraklarda yaşayan her aklı başında Müslümanın öncelikli olarak öne sürmesi gereken hususlardır. Nitekim o dönem Hicaz topraklarında bu hususları dile getiren meclislerinde konuşan ne yapılabileceğine dair mutedil ölçülerde istişare eden ve insanlara bu hususları adeta tebliğ eden toplumun her kesiminden insanlar vardı. Cuheyman ve kendini Mehdi ilan eden Kahtani öncülüğünde başlayan silahlı hareket sebebiyle veya vasıtasıyla bu insanlara da müdahale Suudi yönetimi tarafından meşrulaştırılmış oldu. Bu samimi insanlar tıpkı Türkiye’deki İstiklal Mahkemeleri gibi Suudi Arabistan’da da Şeriat Mahkemeleri’nde yargılanarak idama, tutsaklığa veya sürgün hayatına mahkum edildi. Esasen gerek Suudilerin gerekse Amerikalıların ve İngilizlerin hedefinde de bu samimi insanlar vardı. Nitekim hedeflerine de ulaştılar. Suudiler o günden sonra Siyasal İslam’a benzer bir takiyye (?) ile bugüne kadar geldiler. Geçen süre zarfında korku hegemonyası ile o topraklarda yaşayan insanların böyle şeyleri dile getirmesinin veya dile getirilse bile yaygınlaşmasının önüne geçtiler. Kapitalizmin getirdiği paraya ve lüks hayata tamahla da birlikte bu gibi İslami istek ve talepler artık neredeyse konuşulmaz noktaya geldi. Hatta yeni kral Kral Selman artık böyle bir “tehlike”nin kalmadığını düşünüyor olmalı ki bir çok kurala esneklik getirmeye de başladı. Suudi Arabistan’da ilk defa konserler düzenlenmeye, kadın-erkek karışık eğlence ortamları tesis etmeye başlanıldı. Öyle ki Hıristiyan takvimine göre 2025’ten 2026’ya geçildiği yıl başı arifesinde noel kutlamanın caiz olduğuna dair resmi fetva dahi yayınladılar. Acaba Kral Selman bu akılları Epstein adasında bulunduğu zamanlarda Jefreyy Epstein'den mi alıyordu? Konuyu daha fazla dağıtmadan kaldığımız yerden devam edelim:

Cüheyman Suudi rejimin ordusunun eski bir elemanı olması sebebiyle Kabe baskınını destekleyen ciddi bir sayıda Suudi Kraliyet Muhafızları bulunmaktaydı. Zaten bu kadar desteklenmiş olmasa Mescid-i Haram’a bu kadar silahlı insan giremezdi. Dolayısıyla Krallık muhafızlardan hangilerinin kendilerini desteklediğini, hangilerinin Cüheyman’ı desteklediğini kestiremiyordu. O esnada Cüheyman ise insanları, Mehdi ilan ettiği kayınbiraderine biat etmeye çağırmaktaydı. Suudi rejimi Cüheyman ve ordusuna birkaç kez müdahale etmeye çalışsa da onları Mescid-i Haram’ın içerisinden çıkaramamıştı. Bütçesinden çok büyük bir payı savunma harcamalarına ayıran Suudi devleti bir avuç eylemci karşısında çaresiz kalmıştı. Kral Halid bu çıkmazı aşmak için son çare olarak Fransa’dan yardım talebinde bulundu. Kralın Fransız Cumhurbaşkanı Giscard d’Estaing’e bizzat yazdığı mektupta neye ihtiyaç duyulduğu belirtiliyordu. Fransa bu talebe gecikmeden cevap verdi. Askeri uzmanlardan oluşan bir takım ve GIGN’e (Groupe d’Intervention de la Gendarmerie Nationale) bağlı iyi yetiştirilmiş bir askeri tim kutsal topraklara gönderildi. Suudi devleti bu bir avuç eylemci için kafirlerin girmesi yasak Mescid-i Harem’in içini Fransız askerleri ile doldurmuştu. Hatta rivayete göre halkın tepkisini çekmemek için müdahaleye gelen Fransız askerlerine Mescid-i Harem’in kapısından içeri girmeden kelime-i şehadet getirtildiği bile söylenir. Zaten Suudiler Mescid-i Harem’in içinde silahlı bir müdahalede bulunabilmek için fetva çıkarmışlardı. Söz konusu fetva Heyetü Kibâri’l-Ulemâ meclisi tarafından bir bildiri şeklinde yayımlanmıştı. Hz. Peygamber’in Mekke sadece fetih günü bir saat için bana helal kılınmıştır, Fetihten sonra tekrar haramdır, hadisini de zikrettikten sonra:

“ Onlar sizinle savaşmadıkça Mescid-i Haramda siz de onlarla savaşmayın. Eğer onlar orada size karşı savaş açarlarsa, derhal onları öldürün. Böyledir kafirlerin cezası” [Bakara Suresi (2): 191].

Hz. Peygamber de şöyle buyurdu: “Siz birlik halinde iken size gelip de birliğinizi bozmak, bütünlüğünüzü parçalamak isteyen biri olursa boynunu vurun”. Bu hadisi Ebu Müslim rivayet etmiştir.

Şeklinde bir çok ayet-i kerime ve Hadis-i Şerif’i zikrederek müdahale için fetva vermişlerdir. Fetva’nın temelini Müslümanların birlik ve beraberliğini bozma unsuru oluşturmaktadır. Suudiler yukarıda zikrettiğimiz şekildeki talepleri ve beyanlarında zahiren tamamen haklı olan bir grup için bile bu kadar rahat ve profesyonelce fetva verebiliyorken Türkiye’de yaşayan hocaların “1916 sonrası Hac farizasının durumu?” sorusuna hiddetlenerek cevap verememeleri ya da bu hususu hiç mevzu etmemeleri fıkıh dediğimiz meselenin sadece Allah’ın hayır murad ettiği kullarına verdiği bir meziyet olduğuna bir kez daha kani oluyoruz.

Ne zaman Medine müdafaası konu olsa Türkiye’deki hocalar haccın durumunu konuşacaklarına hac turizminden, banka fetvalarından ve daha nice işlerinden dolayı sağını solunu altını üstünü Amerikan dolarlarıyla doldurduğu “safe-zone” kürsülerinden sloganlar atmaya bayılıyor: “Fahreddin ne büyük bir paşa be birader!”

“LADİN ŞİRKETİ USAME’NİN MEKTUBUNA NE DER?”

1980 yılında İran-Irak savaşı başladığında Suudiler ABD’nin izlediği politikaya uyarak Irak’a destek vermişti. 8 yıl süren bu savaş neticesinde işler görünürde Irak’ın istediği şekilde neticelenmemişti. Dış borçları sebebiyle petrol zengini olan diğer Arap ülkelerinden maddi destek beklemişti. Fakat bu destek sağlanmayınca Saddam Hüseyin 1990 yılında Kuveyt’i işgal etti. Suudi Arabistan devleti bu işgalden sonra sıradaki ülkenin kendileri olacağını düşünüyordu. Bu işgalden sonra 1991 yılında ABD’nin müdahalesiyle başlayan Körfez savaşında ABD Irak’a yönelik sert müdahalelerde bulunabilmek için bölgedeki en büyük ortağı -ya da taşeronu- olan Suudi Arabistan sınırları içerisinde 300 bin kişilik Amerikan ordusunu konuşlandırdı. Amerikan askerleri ülkede kaldıkları süre boyunca yaptıkları taşkınlıklarla içerisinde Mekke ve Medine’nin de bulunduğu bir zamanlar bizim olan topraklarımızda gövde gösterisi yapmışlardı. Suudilerin izlediği bu politika birçok tepkiyi de beraberinde getirmişti. Suudi devletine itaatkar olan sözde alimler bu durumun İslama mugayir olmadığını belirtmek için “Allah bu dine kafirler eliyle de yardım eder” hadis-i şerifini öne sürerek Amerikan askerlerinin ülkede konuşlanmasına ve Irak’ta Müslüman avlamasına fetva vermişlerdi. Bu husus bile tek başına Mekke ve Medine’nin İşgal altında olduğunu göstermeye yeter. Fakat ABD bu söylemin yaygınlaşmasını önlemek istiyordu. Tıpkı 10 sene önce Cüheyman hadisesinde olduğu gibi bilgi soysuzlaştırmasını yine devreye sokma niyetindeydi. Bu yüzden tam bu sırada Suudi Arabistan’ın dolar milyarderi Ladin ailesinin genç jenerasyonundan Usame Bin Ladin devreye girmiş, Afganistan’dan ülkesi olan Suudi Arabistan’a dönmüştü. Sovyetler Birliği’nin, işgal ettiği Afganistan’dan 1988’de askerlerini çekmesiyle birlikte Cihat başarıyla sona ermiş oluyordu. İlk defa 1979’da Afganistan’a giden Usame Bin Ladin, geçen on sene içinde hem sıcak çatışmaların tam ortasında siperlerde elinde silah savaşıyorken, hem de savaşmaya gelen Arap gençlerini Peşaver’de geri planda cepheye hazırlıyorken büyük tecrübeler kazanmıştı. Dokuz bin adama komuta ettiği bu dönemi, “iki yılda cephede yaşadıklarımı başka yerde yüz yılda yaşayamazdım” diye anlatıyordu. Savaş tecrübesini kazanmış olan Usame Bin Ladin Suudi Arabistan’da yaşanan olaylardan sonra El-Kaide’yi kurmaya giden bu süreçte bütün söylemini  'işgal edilmiş kutsal topraklar’ tezi etrafında toplamıştı. İşgali gerçekleştirenleri ise ‘Haçlı-Siyonist ittifakı’ şeklinde tanımlayarak güçlü bir söylemle öne çıkmıştı. Hatta kuracağını iddia ettiği ordunun adını “Haremeyn Ordusu” olarak isimlendiriyordu. Babasının milyar dolarlarını reddederek kendini cihada adamış bir genç, bir mücahid profili çizen Usame Bin Ladin bir daha bu söylemlerin ağza alınmasını engellemek için harika bir profildi. 11 Eylül olayının yaşanmasından beş sene önce 1996 yılının Ağustos ayında Suud ailesinin başında bir İngiliz şövalyesi bulunduğu esnada Usame Bin Ladin “İki Şerefli Beldenin -Mekke ve Medine’nin- İşgalcisi Amerika’ya Karşı Cihat İlanı” başlıklı fetva yayınlamıştı. Bu fetva aynı zamanda El-Kaide’nin temelini oluşturuyordu:

“...Hz. Muhammed’in (a.s.) vefatından bu yana Müslümanların uğradığı en son ve en büyük tecavüz, İslam dininin kuruluş ve vahyin geliş yeri, ilahi çağrının kaynağı, şerefli Kabe'nin ve bütün Müslümanların kıblesinin bulunduğu mekan olan İki Haram Belde’nin (Harameyn’in) Amerikan haçlı orduları ve onların müttefikleri tarafından işgal edilmesidir....

Yarım asır önce (Suudi) yöneticileri İslam Ümmetine Müslümanların ilk kıblesinin (Mescid-i Aksâ'nın) geri alınacağı sözünü vermişlerdi. Fakat geçen elli yıl üzerinden yeni bir nesil geldi ve verilmiş söz değişti.

Ümmetin orada almış olduğu yara hala kanıyorken Mescid-i Aksâ Siyonistlere teslim edildi. Ümmetin, ilk kıblesini ve Hz. Muhammed'in (a.s.) miraca çıktığı yeri yitirdiği bu süreçte, söz konusu gerçeklere rağmen, Suudi rejimi geri kalan iki mukaddes beldedeki, (yani) kutsal şehir Mekke'deki ve Peygamber Şehri'ndeki Müslümanları, rejimi savunmak için Hıristiyan ordusunu çağırarak şaşırttı. Haçlılar Harameyn topraklarına ayak bastılar. Kral Fahd’ın göğsüne haç madalyonu takmış olması bu açıdan şaşırtmadı (Kraliçe Elizabeth’in Suudi Arabistan’ı 1986’da ziyareti sırasında Kral Fahd’a taktığı İngiliz Şövalye Nişanı haç şeklindeydi.)

Ülke kuzeyden güneye, doğudan batıya Hafit kuvvetlerine açıldı. Topraklarımız, ABD ve müttefiklerinin askeri üsleriyle doldu. Bu üslerin yardımı olmadan Suudi rejimi kontrolü sağlayamaz oldu. Siz herkesten daha çok, bölgedeki Amerikan üslerinin varlığının büyüklüğünü, onların niyetini ve yarattıkları tehlikeyi biliyorsunuz. Rejim, Müslümanlara karşı onlara yardım ederek, onları destekleyerek ümmete ihanet etti ve kafirlere katıldı. İyi bilinmektedir ki İslamileşmeye mani olmak insanı dinden çıkartan on amelden birisidir.

Arabistan’ın kapılarını Haçlılara açmakla rejim, Allah Resulü’nün emirlerine karşı çıkmış, bu direktifleri tanımamış olmaktadır. O (a.s.) ölüm döşeğindeyken şöyle demişti: "Müşrikleri Arabistan’dan çıkarın [Buhâri rivayeti]. Yine şöyle buyurmuştu: “Eğer daha yaşarsam, inşaallah, Yahudi ve Hıristiyanlan Arabistan’dan atacağım [Sahîhu Câmi’i’s-Sağîr rivayeti]. Haçlıların ülkede bulunmasının bir zaruret ve Kutsal Topraklar’ı korumak için geçici bir önlem olduğu yönündeki iddianın artık geçerliliği ve kabul edilir bir tarafı kalmamıştır.

...Mescid-i Aksâ ve Mescid-i Haram’ı (Kabe’yi) onların ellerinden kurtarmak, ordularını bütün İslam alemiden çıkarıp atmak, mağlup etmek ve Müslümanlar üzerindeki tehditlerini etkisizleştirmek için, yapılması mümkün olan her ülkede bunu yapabilecek güce sahip her bir Müslümanın, Amerikalıları ve müttefiklerini -sivil veya asker- öldürmesi boynundaki dini bir borçtur”

Evrensel İslami Cephe adı altında verilen bu fetva ve beyanların son derece ustalıkla hazırlandığı aşikardır. Müslümanlar nezdinde gayet makul ve meşru gerekçeler barındıran bu beyanlar vatansız, milliyetsiz, milletsiz hatta devletsiz bir ekip tarafından gerek marjinal gerekse de mantıksız ve manasız çözüm yolları öne sürerek, bu haklı istek ve söylemleri geçersiz ve müdahaleye açık bir hale getirerek bir daha samimi Müslümanlar tarafından da ağza alınmayacak hale getiriliyordu. Bu söylemlerin sonu bir dönem gündemden hiç düşmeyen El-Kaide örgütüne ve oradan da 11 Eylül ikiz kuleler olayına varmıştı. Ne gariptir ki -ya da olağan olarak mı demeli-  korkaklıkları sebebiyle pire için yorgan yakmaları ile meşhur olan Amerika bu sözde büyük düşmanları olan Usame Bin Ladin’in ailesinin milyar dolarlık inşaat şirketine bütün yaşanılanlara rağmen dokunmadı. Hatta o zamanlar için bile milyar dolarlık işler yapan Ladin şirketi bugün Zemzem Tower da dahil olmak üzere Harameyn’in etrafında hadsizce yükselen binaların neredeyse tamamının da inşaatını gerçekleştirmiştir. Melanetin hangi boyutlara ulaştığı melunların malumudur fakat müminlerin agah olma zarureti bu melanete göz yummamayı da beraberinde getirir.

O zamanların da meşhur melunlarından biri olan Amerika Başkanı George W. Bush 11 Eylül olayların akabinde şu cümleyi sarf etmişti: "Her ulus, her bölge için, şimdi karar verme zamanıdır. Ya bizimlesiniz ya da bize karşı!" Bush’un “bize karşı”  diye tanımladığı elbette kendilerinin finanse ettiği global-cihadçı çeteler değildi. “Bize karşı” olarak tanımladığı kişiler Batıyı bulundukları yere hapsetmiş. Modern dünya kendilerine tepki olarak doğmuş ve bugün gavurların can pazarı haline getirdiği, işgal ettiği başta Mekke, Medine ve Kudüs olmak üzere bütün o topraklarda yüzlerce yıl hüküm süren Türk Milleti’nden başkası değildir. Gavurların Orta Doğu diye adlandırdıkları o toprakların sulhu salah bulması ve Modern Dünya Sisteminin çarkları altında ezilen İnsanlığın insanca bir hayatın var olabileceğini görmesinin yegane yolu Türklerin yeniden tarih sahnesinde yer almasıdır. Bu yalnızca tarihi bir vakıa olduğu için değil aynı zamanda gelinen noktada kaçınılmaz bir gerçek olduğu için böyledir. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin yönetim kadrolarında bulunan insanların veya orduyu temsil eden kimselerin veyahut herhangi bir siyasi partinin bu yönde alenen veya gizli bir iddiası olmamasına rağmen Netenyahu’nun geçtiğimiz günlerde “Erdoğan” hitabının arkasına sığınıp Türkleri kast ederek:

“(Kudüs) Bu bizim şehrimiz Erdoğan. Sizin şehriniz değil. Bizim şehrimiz. Her zaman bizim şehrimiz olacak. Bir daha bölünmeyecek” demesi ve yine İsrail-Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile yapılan üçlü zirvede Türk Milletine atıfta bulunarak:

“…İmparatorluklarını ve topraklarımız üzerindeki hakimiyetlerini yeniden kurma hayali kuranlara diyorum ki: Bunu unutun. Bu gerçekleşmeyecek. Aklınızdan bile geçirmeyin" diyerek bu gerçekliği bir kez daha gözler önüne sermiştir. Bugün kafirlerden kaçırılmış son toprak parçası olan Türkeli’nde ayakları bir vatana basılı olarak: “Neyi kaybettiğimizin farkına vardık. 1920 yılından kaldığımız yerden devam edeceğiz hicret ederek ayrıldığımız Mekke ve Medine’yi yeniden İslam hakimiyetine almakla başlayacağız” nidasıyla ortaya çıkan ve emrini yalnızca Allah’tan alan bir Türk Milleti olduğunda Muhammed Ümmeti’nin hayrına olacak şekilde yaşanabilecek şeyleri bir düşünün. İşte bu yaşanabilecekler yaşanmasın diye yaşanmış hadiseleri yaşayarak anlatmaya gayret ettiğim yazımın sonuna gelmiş bulunuyorum.

“KABENİN YOLLARI BÖLÜK BÖLÜKTÜR”

Muharrem ayından bu yana yedi aya yakın süredir yazmaya gayret ettiğim “Fahreddin Paşa Hangi Turizm Şirketiyle Hacca Gitti?” serlevhalı yazı dizisinin son satırlarını okumaktasınız. Bu yaklaşık yedi aylık süre boyunca hayatımı idame ettirdiğim esnada -hatta rüyalarımda bile- zihnimin bir yerinde sürekli devam eden Medine Müdafaası da yerini Medine Zaferi’ne bırakma ümidiyle sona ermiş oldu. Medine Müdafaası hususunu ilk defa bahis konusu eden tabii ki ben değilim. Hatta her yıl çeşitli vesilelerle ulusal medyada, sosyal medyada, konferans ve sempozyumlarda bu konu anılır. Yaşanılanlara dair şeyler hakkında o meselenin anıldığı ortamın nabzına göre tercih edilen bir üslupla bilgiler verilir. Lakin hiç kimse yaşanılan hadiselerin neden yaşandığını ve sonrasında neler olduğunu söylemez ve aslında ne olması gerektiğine dair mülahazalarda bulunmaz. Onlar için Medine Müdafaası geçmişte kalmış dramatik ve aynı zamanda epik bir nostalgidir. Müdafaa onlar için sadece büyük bir azmin ve hırsın örneğidir. Yaşanmış ve bitmiştir. Ortada siyasi ya da itikadi bir mesele yoktur. Davası güdülecek bir intikam yoktur. Bir film sahnesi gibi anlatılır yaşanılanlar ve tıpkı bir filmden etkilenildiği gibi etkilenilir, hüzünlenilir veya heyecanlanılır. Ve sanki devamını seyirciye bırakmış gibi anlatılan onca şey, Fahreddin Paşa’nın bütün heybetiyle kılıcını Ravza-i Nebiye bırakıp Medine’yi teslim etmesiyle sonrası yokmuş gibi sona erer. Sonrasında bir şeyler yaşanmamış da seyircinin hayal dünyasına bırakılmış gibi. Aksi halde Müdafaa esnasında yaşanılan şeyleri bilen birisi bugün nasıl hiçbir şey olmamış gibi mukaddes topraklara gönül rahatlığı ile gidebilir? Aklımızla dalga geçercesine takip edilen bu anlatma üslubuna rağmen henüz temiz kalmış yanlarımın törpülenmediği çocukluk yıllarımda Fahreddin Paşa’nın Medine’yi İngilizlere mecburi teslimini duyduktan sonra “Peki sonra Müslümanlar olarak nasıl almışız geri Kabeyi?” diye sorduğum zaman Müdafayı anlatan Siyasal İslamcı abilerden bir ses gelmezdi. Peşi sıra diğer soruyu sorardım “ Yani gavurlardan geri alamadıysak nasıl hacca gidebiliyoruz o zaman?” Sessizlik. “Mekke ve Medine’deki devlet bizim devletimiz mi?” Yine sessizlik. Belli ki bu soruları onlar da hiç sormamıştı. Zira sormuş olsalardı bir sorumluluk alanları doğacaktı. Temiz bir akılla bu sualleri kendileri de tevcih edip istişarelerde bulunsalardı büyük bir mesuliyet alanı doğacaktı. Sorduğum sorulara alamadığım cevapları “Fahreddin Paşa Hangi Turizm Şiketiyle Hacca Gitti?” sorusunu sorduğum yazı dizisiyle bugün kendim vermeye gayret ediyorum. Yazımın başlığını “Mekke ve Medine’nin Kısa Siyasi Tarihine Türkçe Bakış” şeklinde de koyabilirdim. Lakin istihza içeren ve anokrizmi andıran bir başlığı tercih ettim. Zira akıllarıyla alay edilmesine alışmış, mesuliyet doğar endişesiyle soru sormaktan kaçınmış bir kalabalığa belki alışık oldukları müstehzi bir üslup ile soru tevcih edersem sorunun yanlışlığını fark ederler diye düşündüm (Sert konuşmaktan kaçınacağımı ifade etmiştim ama biraz da olsa sitem etmeğe hakkım var diye düşünüyorum). Aksi halde “Fahreddin Paşa” ile “Turizm” kelimelerini yan yana getirmekten bile ar ederim. “Turizmi teşvik için gitmedik Yemen çöllerine” diyen Şair Türk’ün kurduğu derneğe mensup olduğum unutulmasın.

Akademik üsluptaki ayrıntılara girmeden fakat meselenin ehemmiyetine binaen yaşanan olaylardaki detayları atlamadan yazmaya gayret ettiğim bu yazıyı bu denli uzun tutmamın sebebi neydi? Elbette Hırgür Atölye’deki bir yıllık yazı kotamı doldurmak için yapmadım bunu. En kestirmeden verilecek cevap Mekke ve Medine’nin hamiliğini üstlenerek, kimliği bütün dünya nezdinde sarahate kavuşmuş olan Türkler için  Medine Müdafaası ile başlamış olan İstiklal Harbi’nin hala bütün sıcaklığı ile devam ettiğini göstermek olabilir. Bugün dünyada, bilhassa coğrafyamızda yaşanan her olay Birinci Cihan Harbi ve sonrasında aldığımız yenilgilerin devam eden hamleleridir. Kafirlerin kendi açılarından bitirici hamleyi o tarihlerde yapamamış olmasını gösteren yegane şey kafirlerden kaçırdığımız tek toprak parçası olan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Bugün geldiğimiz aşamada Dünya Sisteminin Lordları kendi iç çekişmeleri haricinde hala son noktayı koyamadılarsa İstiklal Harbi’nin her şeye rağmen bitmemiş olmasıdır. İstiklal Harbi’nin başladığı yere, yani kaldığımız yere dönecek olursak hatta dönmeye meyledecek olursak o zamanlarda yaşanan hadiselerin ne kadar sıcak olduğunu bütün netliği ile görebiliriz. Nasıl ki o tarihlerde Hicaz’da, Filistin’de,  Suriye’de,  Libya’da Mısır’da ve Türkeli’nin bütün cephelerinde verilen mücadele birbirlerine göbek bağı ile bağlı ise, birinde yaşanan gelişme diğerlerini de aynı derecede etkiliyorsa bugün de coğrafyamız aynı şekilde birbirine aynı kuvvetle bağlıdır. Yüzyıllar boyunca Türk sancağının dalgalandığı bu yerler Türk sancağının indiği günden bu yana hiçbir zaman gün yüzü görmedi. O topraklarda görünmeyen gün, bugün Türkiye için de kerahat vaktine girmiş durumda. Kafirlerden kaçırdığımız bu son toprak parçasında Türk Milleti olarak Milli yeminimize sadakat gösteremezsek zifiri bir karanlığın içinde kaybolacağız demektir. Dün Medine Müdafaası esnasında tarafsız olmak nasıl mümkün değilse bugün de mümkün değildir. O zamanlar  Türk olamayan Türk sancağı altında mücahedeye katılmayan kim olursa olsun sırtını sıvazlayan bir İngiliz bulduysa bugün de Türk olamayan birisi kendini kapitalizmin çarkını çeviren bir el ya da çarklarında öğütülen bir kurban olarak bulacaktır.

Gelinen noktada Mekke ve Medine’nin USA&UK işgalinde olduğu hususunda hiçbir şüphe yoktur. İşgal altında olan Haremeyn’de işgalden kurtarılmadan haccedilebileceğini düşünmek Amerika rüyasının bir parçasıdır. “1916 sonrası haccın farziyeti” hususunda dört hak mezhebin kitaplarını karıştırıp usul ve esasında bir şey bulamayan hocalardan “Bu mesele öyle basit değildir girme o işlere” diyerek bize reddiye yazacaklara şimdiden söylüyorum: Sizler, Muktedirlerin batıl işlerine karşı çıktıkları için zindanlarda işkence ile öldürülen dört büyük imamın değil, Fahreddin Paşa’nın yanında her şeye rağmen Medine’yi Müdafaa eden askerleri müdafaadan yüz çevirmek için İstanbullardan iknaya gelen “Medine’nin teslimi caizdir” diyen mollaların mezhebindensiniz. Üzülerek söylemeliyim ki dinde hayır murad edilenlere nasip olan fıkıh sizlere nasip olmamış.

Dinde anlayışlılığın olmadığı bir yerde dillere pelesenk edilmiş “İslam Davası” gibi iddialı bir kavram da Amerikan Rüyasının bir parçası olmaktan kendini kurtaramıyor. Siyasal İslamcılar eliyle hiçbir yere varmayan dahası hiçbir yerden başlamayan içi boş hamasi söylemler ve tamamen dünya menfaatine dönük tutumlar sebebiyle bugün alnı secdeye değen insanlar tarafından bile “İslam Davası” tamlaması –duyulduğunda- ciddiye alınmayan bir kavram oldu. Elli küsür yıldır hiçbir yere varamayan bu kavramın en büyük sıkıntısı temeli sağlam olan bir başlangıç yerinin olmayışı. Türkiye’de “İslam Davası” kavramını sahiplenen kesim, yaşadıkları toprağı bir vatan olarak ve bu toprağın vatanlaştırılma hadisesini de bir merkez olarak ittihaz etmedikleri için -solcu aktivistlerin gündemini meşgul eden- “Kudüs” mukaddes davanın mücahidlerinin “ilk gündem”i olarak yerini aldı. Gelinen noktada davanın verdiği en büyük mücadele kahveci dükkanının önünde İngiliz mahsulü Filistin bayrağını sallamak ya da yeterli kınamayı yapmayan devlet başkanlarına “sert mesaj” vermek oldu. Şu Birleşmiş Milletler’e şikayet etmeli mesajlardan. Bu meseleyi Filistin cephesini anlatacağım yazıda ele alacağımı söylemiştim ancak bu yazıyla da önemli bir bağı olduğu için değinmek istedim. Ortada bir İslam Davası varsa ve bunun ilk gündemi Mekke ve Medine olmak yerine Kudüs oluyorsa burada bir bit yeniği yok mu?  Mekke ve Medine’yi kendi jargonlarıyla “kurtarılacak yerler” olarak görmeyen bir zihin hangi saikle Kudüs’ü kurtarılması gereken yer olarak görüyor? Eğer İsrail’in yaptığı katliamları dile getirecek olursanız ben de size İbrani-Hıristiyan Medeniyetinin yüzlerce yıldır her fırsatta zaten bunu yaptığını söylerim. Özünün gürleşmesi için sloganlar atılan Filistin’de katliam sona ererse dava hitama mı ermiş olacak? Nedir Filistin’in gürleşmesi istenen özü? Trump’ın teklif ettiği gibi bilim ve eğlence merkezi, harika bir tatil beldesi yapılmış bir Gazze mi? Sorun bunu Trump’ın teklif etmesi mi yoksa teklifin bizzat kendisi mi? Soruların ardı arkası kesilmeyecek. Fakat Türkiye’de yaşayan samimi Müslümanların boş vaatlerle sömürülen enerjileri artık kesilme noktasına geldi. Artık iddiası olan bir Müslüman neredeyse kalmadı. Hangi camiaya, tarikata, vakfa vs. bakarsanız bakın hepsinde bir hissizlik, hepsinde bir donukluk, hepsinde bir boşvermişlik görürsünüz. O Müslüman neşvesi neredeyse bitmiş durumda. İstiklal Harbi verirken yazılan “hamaset destanının” yerinde zaten yeller esiyor. Ufkunda öncelikli olarak Mekke ve Medine bulunmayan bir İslam Davası’nın bereketlenmesini beklemek de zaten beyhudeydi. Fakat her şeye rağmen ümitsiz olmamak, Allah’tan ümit kesmemek kaybedilen neşveye ulaşmanın ilk basamağıdır. Bu aynı zamanda başta Fahreddin Paşa olmak üzere İstiklal Harbi veren şehidana ve gaziyana olan borcumuzdur. Fahreddin Paşa ‘nın Medine’yi teslim etmeyeceğine dair Mehmetciğe söylediği sözleri kendi sözümüz, ümidini kendi ümidimiz olarak biliyoruz:

 “Bir söz verdik, Kutsal Şehri isyancılara vermeyeceğiz! Elimizden ne geliyorsa yapmalıyız. Tâ ki son mermi, son er ve son damla kana dek... Bu azim, bu kararlılık bize dayanma gücü verecek. Bunu hiç unutmayın! Ümitsiz olmayın!”

Peki ümitlerimizin boşa çıkmaması için ne yapacağız? Öncelikle neyi kaybettiğimizi hatırlamamız gerekiyor. Bu hatırlama faaliyeti bize kaldığımız yeri de gösterecek. Kaldığımız yer aynı zamanda başlamamız gereken yerdir. Bir İstiklal Harbi vererek vatan sahibi olduğumuz bu topraklar yani Türkiye Cumhuriyeti Muhammed Ümmetinin ikinci hicretidir. Yani kuvvet toplayıp yeniden hücuma kalkmak için bu vatan Anayasamızla da resmiyete kavuşturduğumuz şekliyle Hıristiyan takvimine göre 1920’de  bir İslam devleti olarak kuruldu. Bahse konu olan kaldığımız yer işte tam olarak burasıdır. Biz birinci hicretimizde Mekke’den çıkmak ve Medine’de devlet kurmak mecburiyetinde bırakılmıştık. Ve sonunda Mekke’yi fethettik. İkinci hicretimizde ise hem Mekke’den hem de Medine’den çıkmak mecburiyetinde kaldık. Eğer “İslam Davası” kullanımını doğru bir kullanım kabul edersek bu dava ancak kaldığımız yerden devam etmekle yani Mekke ve Medine’yi yeniden bir İslam beldesi yapmak için bütün gayretimizi sarf etmekle güdülebilir. Rasul-i Ekrem’in Medine’de inşa ettiği devletin Türkiye Cumhuriyeti’nde yeniden kurulmasının yolu ise Misak-ı Milli’ye olan sadakatten geçer. Milli ahdimize göstereceğimiz vefa bizi Türkiye’den Türkeli’ne kavuşturacak. İslam olmaklığını ciddiye alan Müslümanlar için ayakları yere basan bir başlangıç noktası işte tam olarak burasıdır. Kaybedilen Müslüman neşvesi de boşa çıkmayacak gayretler de buradan başlayacaktır. Başlangıç hususunu andığım esnada belirtmekte fayda gördüğüm bir meseleyi de anmadan geçemeyeceğim. Başlangıç addettiğimiz yer nasıl ki Mekke ve Medine ise başlayacağımız ilk faaliyet de Mekke ve Medine’de doğmuş olan, Kuran-ı Kerim ile bizlere öğretilen Kur’an Harfleridir. İlk inen ayet-i kerimelerden birinin “Ki O, kalemle yazmayı öğretendir” olması dikkate değer. Bu ayet-i kerime ilkimizin ne olması gerektiği hususunda bir işaret olarak kabul edilmelidir. 100 küsür sene önce kaldığımız yerde kalakalmamıza sebebiyet veren darbelerin ilkinin yazımıza ve harflerimize de olduğu unutulmasın. Allah’tan bize, biz Türk Milleti’ne yeniden yazımızı öğretmesini, yazımıza dönmeyi nasip etmesini niyaz ediyoruz.

Yazılarımda hamasi bir üslubu bilerek kullandığım doğrudur. Zira Batı hegemonyasının karşısında “bir hamaset destanı” vererek ayakta duracağımız kanaatindeyim. Hem İstiklal Harbi’nin ruhuyla yaşayan benim hamasetten uzaklaşabilmem de -hafazanallah- mümkün değil. Milli yeminimizi ve intikamımızı unutmamak adına her gün gözlerinin içine baktığımda bana yeminimi hatırlatsın diye ilk evladımın adını Ömer Fahreddin koymayı Allah bana nasip etti. İnanıyorum ki yine bir Ramazan ayında Mehmetçiklerle beraber selam kapısından içeri girmek evlatlarımla birlikte bana da nasip olacak. Nasıl ki 1400 sene önce Peygamberimiz Medine halkı tarafından “Taleal Bedru Aleyna” ilahisi ile karşılandı ise yakın bir zamanda Türk ordusunun ellerinde göğe yükselen Rasul-i Ekrem’in sancağı yine Medine’de aynı ilahilerle ve marşlarla karşılanacaktır. Bu sahnenin ağırlığını, Beştepe’de Hıristiyan itikadınca “Peygamber” olarak kabul edilen Papa’yı “Taleal Bedru Aleyna” ilahisi ile karşılamaya cüret edenler veya bunda bir beis görmeyenler yahut bunu dilediklerince tevil edenler anlayamazlar.

Naci Kıcıman Medine Müdafaasını yazdığı hatıratında Türk bayraklarının Medine kalesinden indiği ve Türk askerinin Medine’yi terk ettiği anı anlatırken şöyle bir ifade kullanır: “Minber-i Saadet’in gümüş anahtarlı kapısı Türkler için belki son defa olmak üzere ve belki de muvakkaten kapanmıştı” ben bu kapının muvakkaten kapandığına inananlardanım. Çünkü  Hakk’ın va’dettiği günlerin olduğuna ve bugünlerin doğacağına ayn-el yakin, ilm-el yakin ve Hakk-al yakin iman edenlerdenim. Minber-i Saadet’in kapısı, önündeki Amerikalılardan İngilizlerden, Yahudilerden hasılı cümle ehl-i küfürden temizlenmek suretiyle bizlere açılacak. Fahreddin Paşa’ya -kendi anlattığı üzere- âlem-i manada Hz Peygamber tarafından bir beşaret müjdesi olarak gönderilen buğday çuvalının sırtlayıcıları bizler olacağız biiznillah.

Yunus Emre’nin bir nutkunda sehl-i mümteni ile hem Mekke yolunun şeklini tarif ettiği hem Allahu alem her renkten Kabe’ye akın eden Müminleri anlattığı ve hem de Müminlerin bir seyr-i süluk ile kendi içlerinde katettiği yollara dikkat çekmek için yazdığı “Kabenin yolları bölük bölüktür” mısraı ufkumda Mekke ve Medine olduğu günden beri benim zihnimde Kabe yollarına dizilmiş bölük-bölük, tabur-tabur bir Türk ordusunu canlandırıyor. Hatta o ordunun zihnimde bir nizam içinde hep bir ağızdan bu ilahiyi yeniden yorumlayarak söylemelerine -belki de ilahinin söyleniş tarzından dolayıdır- mani olamıyorum: “Uygun adım marş!

Kabenin yolları bölük bölüktür

Düşman siperleri delik deşiktir

Amerika dedikleri bir kirliliktir

Canım Kabem varsam sana

Türk’ün sancağını diksem taşına”

            Bütün yazı boyunca yaşananları ve yaşanması arzu edilenleri betimleyen ben, işte bu son satırlarda Rabıta-i Nebi’den sayılsın diye kendimi Ravza-i Mutahhara’da Çihar-ı Yar-i Güzin’in ilk ikisi olan Hz Ebu Bekir ile Hz. Ömer’i selamlayarak Rasul-i Ekrem’in huzur-u pakinde diz çökmüş ve iki büklüm halde oturmuş ellerimle demir parmaklıklara tutunarak ve yüzümü O’nun nuruyla nurlansın diye kabrinin başında yazan ve Cennet’in girişinde de yazıldığı bildirilen Kelime-i Tevhid’e çevirmiş bir vaziyette buluyor ve geçmişteki yaşanılanların mahzunu ve gelecekteki zaferlerin muzafferlerinden bir muzaffer olma ümidiyle O’na Akifçe seslenerek yazımı hitama erdiriyorum:

“Demir nikâbını kaldır mezâr-ı pâkinden;

Bu hasta rûhumu artık ayırma hâkinden!

Nedir o meş’ale? Nûrun mu? Yâ Rasûlallah!..”

Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Rasulallah

Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Habiballah

Essalâtü vesselâmü aleyke yâ Nura arşillah… SON


Ahmet TÜFEKÇİ

(Diğer Yazıları)


0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski