“Gibi” dizisini
seyredenler hatırlayacaktır. Dizideki Yılmaz karakteri bir sahnede çöpleri
karıştırırken akademisyen bir kız arkadaşından niye ayrıldığını açıklar: “Bilim
mi, ben mi?” diye sormuştur akademisyen kıza ve onun cevabı “bilim” olunca ondan
ayrılmıştır... Matrak bir hikâye gerçekten.
Yine aynı dizinin başka
bir bölümünde dizinin ana karakterlerinden Yılmaz ve İlkkan ile birlikte
-sonradan akademisyen olduğu anlaşılan- Hanife isimli bir kadın; bilim,
mikrobiyologi ve aşı meselesi üzerine tartışmaktadır. Kadın evvela sabırla bu
iki adamın bilim ve aşı üzerine ahkam kesmelerini dinler. Aşının aslında
bilimsel niyetlerle değil çıkar için ve bununla birlikte kapitalist düzene,
paraya hizmet eden bir şekilde sunulduğunu söyler İlkkan. Sonra Yılmaz’a dönüp
“sen ne düşünüyorsun Yılmaz?” der. Sazı eline alan -lise mezunu- Yılmaz onu
destekleyen ifadelerle birlikte bilimin aslında bazı şeyleri bilip sakladığını
söyler kadına hitaben. Tabii ki o sahneye öyle bir hava verilmiştir ki ikisinin
konuşması da çok bilgiç edayla kahvehanede konuşulan komplo teorileri
ayarındadır. Yılmaz epey uzun bir nutuk çektikten sonra, kadına, sen bunları
bir “iyice oku” der ve kadının ismini yanlış söylerek “genç bir kızın böyle
eğitimsiz kalması hiç olacak iş değil” diye ekler. Bunun üzerine kadın,
Yılmaz’a “senin eğitim neydi, affedersin?” diye sorar ve Yılmaz lise mezunu
olduğunu söyleyip hayat üniversitesindeki maceralarından bazısını aktarır. Başka
maharetlerini de sıraladıktan sonra “asıl senin eğitim durumun ne cimcime?”
diye istihzalı bir şekilde kadına sorar. Kadın “Mikrobiyologum ben, Cambridge
mezunuyum” der... Yılmaz bozuntuya vermeden “Tamam, ben diyeceğimi dedim, neyse
yani, oku yani, iyice oku!” deyip çayından bir yudum alarak o ortamdan
kaçar.
Bu kadar hikâyeyi neden
anlattım? Bu sahneler toplumun bilime bakışıyla alakalı bize, bizim de yaşamış
olabileceğimiz birçok vakıaya benzer bir numune, bir prototip sunuyor. Fakat
garip bir şekilde günümüzde “Mikrobiyolog Hanife’yi” değil de “lise mezunu
Yılmaz’ı” destekleyen birçok araştırma/makale mevcut. İlk başlarda koronayla
alakalı çok övücü makaleler yazılıp araştırmalar yapılsa da şu anda aksi
söylenebiliyor. Hatta ufak bir araştırmayla yüzlerce aşı aleyhine, bilhassa da
korona aşıları aleyhine makale ve çalışma bulabilirsiniz. Birçoğu da korona aşısının
ölümlere sebep olduğunu ispat ettiğini söylüyor. Dahası aşılar aleyhine birçok
dava açılıyor ve davalar davacıların lehine sonuçlanıyor. Zaten Hanife’nin
gittiğini söylediği Cambridge’de mikrobiyologi bölümü yokmuş. Google, 8 yerde uygulamalı
mikrobiyologi olduğunu, bunların içinde de Cambridge’in olmadığını yazıyor.
Yılmaz ve Hanife
arasındakine benzer bir tartışmayı ben de bir öğrencimle yaşadım.
“Bir
Makalede Okumuştum”
Yakın zamanda
öğrencilerimden biri “bir makalede okudum, kadınlar erkeklerden daha zekiymiş”
dedi. Ve bundan bir dogma, kesin bir bilgi gibi bahsetti. Kendinden o kadar
emin konuşuyordu ki ben de bu düşüncesi kırılsın diye birtakım malumattan
bahsettim. Her makalede okunan bilginin kendinin bahsettiği ve inandığı gibi
mutlak hakikat olmayabileceğini söyledim. Bununla alakalı birçok örnek verdim.
Yapay zekanın çıkardıkları da dâhil birçok metnin ve araştırmanın insan
nefsinin istediklerini ona sunduğunu, bizim hoşumuza giden sözleri söylediğini
aktardım. Makalelerde yazan her şeye inanmaması gerektiğini söyledim. Bunun
üzerine söylediklerimi ve Batı bilim tarihinden verdiğim misalleri anlamamış
veya görmezden gelmiş olacak ki “Babaannem (veya ninem) gibi konuşuyorsunuz
hocam” dedi. Bu tartışmada kim Hanife kim Yılmaz oldu bilmiyorum ama “bir
makalede okumuştum” cümlesinin ne kadar tehlikeli olabileceğini tekrar
düşünmeye başladım.
“Sokal Vakası” diye bilim
tarihini derinden sarsan bir olay var. Ünlü bir Fizik profesörü olan Alan Sokal,
1996 yılında bir şey deniyor. Social Text
isimli ve postmodern çalışmalara yer veren bir dergiye tamamen sahte bir makale
gönderiyor. Devrinin otoritesi sayılan, makaleleri zor kabul ettiği söylenen ve
onlarca editörü olan bu dergi “hiçbir şey söylemeyen, tamamen sahte” bu
makaleyi kabul ediyor ve yayımlıyor. Benzer bir vakıa Türkiye’de de yaşanıyor.
Tamamen kurmaca bir yazar olarak Prof. Dr. Recai Coşkun tarafından yazılmış bir
makale, hakemli bir dergiye kabul ettiriliyor. Ki hakemli bir dergiye yazı
kabul ettirmek akademideki en zor işlerden birisi. Acaba okuduğumuz makaleler
de bunlardan birine ait olabilir mi?
Çok duyulmayan ve
bilinmeyen bir makale-bilim tartışması daha aktarayım. Tartışmanın baş kahramanı
Serge Lang (1927-2005) dünyanın en iyi beşinci matematikçisi... Ama tartışmayı
anlatmadan önce neden dünyanın en iyi beşinci matematikçisi olduğuna dair küçük
bir fıkra anlatayım: Çok iyi bir matematikçi ve akademisyen olan Serge Lang,
kendi kendine lavta (ud’a çok benzeyen bir enstrüman) çalarmış. Bir gün lavta
enstrümanı satan bir dükkana girip lavtaları incelemiş, çok beğenmiş. Sonra
lavtacıya dönüp “bunlar epey güzel lavtalar” demiş. “Evet” demiş lavta satan
adam, “Bunlar güzel lavtalar ve ben de dünyanın en iyi beşinci lavtacısıyım”.
Serge Lang da bunu duyunca “Tesadüfe bak!” demiş “Ben de dünyanın en iyi
beşinci matematikçisiyim”.
Sistemi krizlerden
çıkarmak için yeni sahte çatışmalar ortaya atan ve ABD hükûmetinin yaptıklarını
meşrulaştırma yolunda büyük bir adım olan Medeniyetler
Çatışması adlı (evvela makale sonra kitap olan) çalışmanın sahibi Samuel
Huntington, Bilimler Akademisi’ne (National Academy of Sciences) aday
gösterilmiştir. Hükûmete olan faydalarından ve ABD’nin kültürel hegemonyasını
destekleyen yayınlarından dolayı önceden birileri tarafından Bilim Akademisi
üyeliği kararlaştırılmış olan Huntington’un adaylığına ve seçilmesine hiç kimse
ses çıkarmıyordur. Lakin dünyayın en iyi beşinci matematikçisi eserlerinde çok
fazla hata bulunan Huntington’a kimsenin ses çıkarmamasına katlanamaz. Daha
önce Huntington’un birkaç “saçma ve hatalı” makalesine de denk gelen
matematikçi Serge Lang kendini bu işe adar. Daha sonra 222 sayfalık bir metin
olarak bütün delilleriyle neşrolunan Huntington
Vakıası’nda Huntington’un makalelerinin ve tezinin tamamen sıkıntılı
olduğunu söyler.
Mesela Huntington’a ve
onun makalelerine/tezlerine inanacak olursak matematiksel olarak, -Dünyanın
dört bir yanı tarafından sömürülen- Güney Afrika “memnun bir toplum”dur.
Huntington bunu da matematik denklemleriyle, bilimle kanıtlamaktadır. Kısacası neredeyse
herkes her istediğini bilimle ispat etmektedir. Her şey mütehakkimin işine
geldiği gibi, keyfince yorumlanabilmektedir. Yine “bir makalede okumuştum”
dediğimiz bilginin böyle bir makaleden alınıp alınmadığı da meçhulümüz.
Maalesef Lang’ın
mücadelesi müfret (tekil) kalmıştır ve hükûmet veya sermaye sahipleri akademide
istedikleri gibi cirit atmaya devam etmişlerdir. Başta Amerika olmak üzere
dünyanın her yerinde sahte veya “hayalet” üniversiteler, yayınlar, dergiler
olduğunu bilmeyen yok. Onlara göre tek geçer akçe para olduğundan, belirli bir
paraya belirli bölümlerden mezuniyet belgeleri alınabiliyor, belirli yayınlarda
makaleleriniz yayımlanabiliyor. Belli ki Yılmaz’ın tartıştığı Hanife de
Cambridge’de olmayan bir bölümden, Mikrobiyologi’den bu şekilde diploma almış. Malumunuz
muhalefetin en büyük umudu gibi görülen adamın da diploması sahte çıktı. (YÖK
1991 tarihli kararında Girne Amerikan Üniversitesi’ni hâlâ kesinlikle
tanımadığını açıklamışsa da ne hikmetse 1990 yılında oradan İstanbul
Üniversitesi İşletme Fakültesi’ne geçiş yapmış İmamoğlu). Bugünlerde evrakta
sahteciliğin her türlü dijital yolu da bulunmuş. Amerika’da makale fabrikaları
(paper mills) denilen yapılar eliyle parayla makaleler yazılıyor. Türkiye’de “parayla
tez yazma” diye bir “piyasa” var. Yakın zamanlarda Yüksek Lisans veya Doktora
tez savunmasına giren bir akademisyen tanıdığınıza sorarsanız neredeyse yapay
zeka kullanmayan (hatta tezini tamamen yapay zekaya yazdıran da çok varmış) tez
yazarı yok denecek kadar az.
Daha evvel bahsettiğim,
nefsimizin hoşuna giden şeylere karşı algıda seçicilik yapmamız da işin cabası.
İnsanoğlunun bu yönünü çok iyi farketmiş olmalılar ki yapay zekanın kodlamasını
yapanlar sorulan bütün sorulara soranın istediği gibi cevap vermesini
sağlıyorlar. “Sen gerçekten çok güzel bir soru sordun” “çok doğru
düşünüyorsun”. Birbirine tamamen zıt sonuçlara varan iki makale olabileceği
gibi yapay zekaya iki farklı kişi tarafından birbirine zıt şekilde sorulan iki
soruya da tam soru soranın istediği şekilde ve birbirine zıt iki farklı cevap
verdiğine bizzat şahit oldum. Bunu yaparken yapay zeka iki soruya da bazı
makaleleri kaynak gösteriyor. Fakat çoğunlukla verdiği kaynakların aslının
astarının olmadığını, söylediği kaynağı takip ettiğinizde metinde öyle bir
kısmın bulunmadığını görebilirsiniz.
Bir makaleden bir şeyler
okuduğunuzu iddia ediyorsunuz. Pekala sizin okuduğunuz şey yapay zekanın
mesnetsiz ve kaynaksız bir şekilde sizi tatmin etmek için sıraladığı şeylerden biri
olabilir. Bunu aştınız, gerçekten kaynak tutuyor, o halde okuduğunuz makale
yukarıda “Sokal Vakası” olarak anlattığım olaydaki sahte makalelerden (yahut
Türkiye’de de sahte bir isim olarak kullanılan Prof. Dr. Recai Coşkun gibi
başka sahte biri tarafından yazılmış sahte bir makaleden) alınmış olabilir. Bu
iki aşamayı geçtiniz. Mesnedi olan ve gerçek bir kişi tarafından yazılmış bir
makale var karşınızda. Bu makale de Huntington gibi fonlanan veya sahte diploma
sahibi olup haksız bir ele geçirmeyle çıktığı tahttan yazan bir kişi tarafından
kaleme alınmış, belirli bir kesimin görüşünü meşrulaştıran ve onlarca hatayla
dolu bir makale olabilir. Böyle bir ortamda işimize gelen sözleri söylemenin ve
sonra da “bir makalede okumuştum” demenin pek bir kıymet-i harbiyesi kalmıyor.
Aldığımız
Eğitim ve Sistematik Sansür
Söz gelimi size bir
araştırma konusu verildi. Yahut siz kendiniz merakla (ansiklopediden, eğitim
kitaplarından veya yapay zekadan) bir şeylere bakıyorsunuz. Ya da aldığınız
eğitim dolayısıyla maruz kaldığınız bilgileri düşünün. Şu gibi ifadelere sıkça
rastlarsınız: “Fransa Avrupa medeniyetinin beşiğidir.” Yine Fransız İhtilali’nin
insaniyet açısından ne büyük bir şey olduğunu, o dönemin ve önceki devirlerin
Paris’inin çok medeni olduğunu defalarca tekrarlar bütün bu kaynaklar. Bu bizim
katiyetle, yakînen, şüphe-siz “bildiğimiz” bir şeydir. Peki bu söylemlere,
kültürel-iktisadî tahakkümün, hegemonyanın dayatmalarına rağmen size
Avrupalıların ve bilhassa da Frank Şövalyelerinin insan eti yemeye (yamyamlığa)
uzun süre devam ettiklerini (Ben yazıyı bitirdikten hemen sonra yayınlanan Epstein belgelerinde insan eti yemeye hâlâ devam edildiği, başta ABD başkanları Bush ve Clinton olmak üzere birçoğunun bu yamyamlık faaliyetine katıldıkları yazıyor); Paris imgeleri ve Fransız İhtilali ile doğan
hürriyet-insaniyet iddialarının çok aksine bir hayat sürdüklerini söylesem bana
ne dersiniz? Muhtemelen öğrencim gibi “Babaannem (veya ninem) gibi konuşma
(hocam)” dersiniz. Ben de size “bir makalede okumuştum” diye cevap veririm.
Yeri gelmişken aldığımız
eğitimin ve zihin dünyamızın bizi nasıl düşündürdüğü ile ilgili bir anekdot
nakledeyim. Paris’teki Jön Türkler, kendileri gibi “inkılapçıdır” ve “yeni
kafalıdır” diye Jean Jaures isimli Fransız politikacı, tarihçi, editör ve
sosyalist parti başkanının yanına gitmişler. Ona dert yanmaya başlamışlar.
Ülkelerindeki istibdattan, irticadan, köhnelikten dem vurmuşlar. Jaures
gençlerin hararetle anlattıklarının tamamını dinlemiş ve Türk topraklarındaki
“mürtecilerin” neler söylediklerini sormuş. Gençler kendilerinin Avrupa’ya ayak
uydurmak istediklerinden ama “gerikafalıların” (ya da öğrencimin beni itham
ettiği şekliyle ninesi gibi düşünenlerin) Avrupa’yı kokuşmuş, yıkılması gereken
hatta çökmesi mukadder olan bir heyula gibi gördüklerinden bahsetmişler.
Gençler heyecanla bütün şikayetlerini anlatmışlar. Daha sonra kendilerine aferin diyeceğini düşündükleri
Fransız Jaures onlara doğru yönelmiş ve demiş ki: “Ben de sizin mürteciler gibi
düşünüyorum. Onlar tamamen haklı. Avrupa kötüdür ve değişmelidir!”
Bu konuşmayı yıllar
yıllar sonra (ancak 1954 yılında) Sabahattin Eyüboğlu’na Yahya Kemal anlatmış.
Muhtemelen kendisi de o hararetli gençlerden biriydi. Bazen böyle kendi kendini
sansürleyenler de olabiliyor.
Edward Said, Kültür ve Emperyalizm ile Şarkiyatçılık kitaplarında benim
“sistematik sansür” ismini taktığım hadiselere örnek olabilecek bazı şeylerden
bahsediyor. Bunlardan bir tanesini nakledeyim. Haçlılar devrinden (11. yüzyıl)
başlayıp 19. yüzyıla kadar devam eden Avrupa’daki tarih yazıcılığında
-kitapların ilk baskısını okursanız- herhangi bir utanç konusu olmadan
yamyamlığın (gerçek anlamda insan eti yemenin) yer edindiğini görürsünüz, diyor
yazar. 19. yüzyıldan sonra ise yavaş yavaş bunlardan bahsedilmemeye ve daha
sonra da “sistematik” bir şekilde bu tarz kaynaklardan bu bilgileri silmeye
başlamışlar. Muhtemelen bulunduklarını zannettikleri yüksek noktadan geriye
doğru bir “gelenek icat etmeye” çalışmışlar ve kendileri gibi “insaniyeti
temsil kapasitesi bu kadar yüksek olan” insanlar böyle şeyler yapmamışlardır,
diyerek; metinleri, makaleleri ve tarihi tahrif etmişler. Yine bilim adı
altında insanlara sunulan bazı meselelerin kaynaklarını takip ettiğinde E.
Said, bunların (misalen Batı’daki ansiklopedilerde ve resmi tedrisatta var olan
İslam’a ve Hz. Muhammed’e ait bilgilerin) birbirlerini doğrulayan, birbirlerine
atıflar yapan bir zincir içinde olduklarını görür. Bütün bilgiler temelde çok
eski zamanlarda (yaklaşık 1000-1500’lü yıllar arasında) yazılmış üç-beş kaynağa gitmektedir. Buradaki metinler de
mesnetsizdir. Tamamen o üç-beş kaynağın yazarının kendi korkularının, bilgi
zannettiği zanlarının ve “bilimsel” ön yargılarının ürünüdür. Bunların çoğu da
Şarkiyatçılık sahasında bilimsel bilgi olarak tekrar tekrar kullanılmaktadır. Böyle
bir ortamda, nasıl kaynaktan ve kaynakçadan bahsedilebilinir? Aynı vakıa başka
hangi sahalarda gerçekleşmiştir? Aldığımız ve bize gösterilen eğitim ile
birlikte “sistematik sansür” bizi ne kadar tesiri altına almıştır?
Rilke, -Batı’nın bu kadar
akılcı olduğunu iddia ettiği ve hurafelerden arındığını söylediği 20. yüzyılda-
Avrupa’da bir kısım insanın ölen insanların kalbi sökülmezse onların geri
dirilip insanlara musallat olacaklarını düşündüğü bir hurafeye inandıklarını
yazar. Yine aynı isme, Rilke’ye ruhî bunalımlar içinde olduğu bir sırada bilimsel
bir yöntem olarak psikoterapiyi tavsiye etmişler. Rilke önce razı olmuş fakat
sonra randevuya yakın bir zamanda hekime gitmekten vazgeçmiş. Gerekçe olarak da
“Cinlerimi kovalayayım derken meleklerimi ürkütmekten korktum” demiş ve
eklemiş: “Cinnetime biçim verebilen ona egemen olur”. İlginç bir anekdot
gerçekten.
Devrinin en büyük fizikçi
ve “bilimci”lerinden biri olan Niels Bohr’un kapısının üzerinde uğur
getirdiğine inanılan bir at nalı asılıymış. Niels Bohr’a niçin batıl bir inanç
olan at nalını astığı sorulduğunda ise “Ama at nalının şans getirdiğine inansan
da inanmasan da sana şans getirdiğini duydum” demiş. Bilim ve rasyonalite
(akılcılık) gerçekten hurafelerden, batıl inançlardan, şahsîlikten ne kadar
arınmıştır? Böyle bir arınmanın olması mümkün müdür? Bizim aldığımız eğitimin
ve sistematik veya sistematik olmayan sansürleme faaliyetlerinin düşüncemizde
ve hayata bakışımızda ne kadar tesiri var? Yahut belirli metinleri görmezden
gelerek, sistematik sansürün bir alt meselesi olan “seçmece okuma” ile nereye
varılabilir? Bazı metinler hiç yokmuş gibi davranarak verilen bir eğitim ne
kadar hür olabilir?
Kendi bilimine ve
akılcılığına temel olarak önce geometriyi sonra matematiği koymaya çalışan,
bunlarla sağlam bir tutamak noktası elde etmeye çalışan bir Batı zihni mevcut.
Fakat sistematik sansürün görmezden gelme ve seçmece okumasına maruz kalan bazı
metinler var. Klasik Fizik’in, yani Newton Fiziği’nin temeli olan Öklid geometrisinin
sağlam bir temel olamayacağını gösteren Lobaçevski ve Modern Bilim’in ve
Fiziğin temeline koyulan Matematiğin çelişkisiz olmadığını Eksiklik Teoremi ile
kanıtlayan, matematiğin temelini sarsan Kurt Gödel pek dikkate alınmıyor. İkisinden
de eğitim müfredatında pek bahsedilmiyor, ikisinin de söyledikleri aynı akıbete
uğruyor. Hatta bu sansür öyle bir seviyede ki Matematik tarihinin en büyüklerinden
biri olan Gödel’i, (Ioan James’in) Büyük Matematikçiler kitabına dahil bile
etmiyorlar. Modern Fizikte Doğa kitabında Heisenberg’in söylediği gibi:
“Matematik denklemler artık doğayı [doğanın bizzat kendisini] değil, onunla
ilgili bilgimizi gösteriyordu, bu demektir ki, yüzlerce yıldan beri
yapılageldiği üzere, doğayı anlatmaktan vazgeçilmiştir, Oysa on yıl öncesine
kadar, bütün kesin bilimlerin doğal amacı sayılmaktaydı bu.” Bilim hep kendi
kendini doğrulayan meseleleri konu ediniyor. Yani aksiyomlar, ön kabuller ve a
priori’ler belirleyici oluyor bilimde. Şöyle bir mantık güdülüyor: Tek bir
kelime bile bilmediğiniz bir yabancı dilden, mesela Macarcadan bir kelimenin
anlamını Macarcadan Macarcaya bir sözlüğe bakarak anlayamazsınız; biraz (bir
kelime de olsa) Macarca bilmelisiniz ki bir kelimenin anlamını sözlüğe bakarak
anlayabilesiniz... Peki hiç Macarca bilmiyorsak ne yapacağız?
Hiç unutmam Kahramanmaraş
depreminin (6 Şubat) olduğu vakit, gece olan deprem (saat:04.17 ve rakamlara
inacak olursak 7.7 büyüklüğünde) ile ertesi gün öğle vakitlerinde (saat:13.24
ve rakamları kabul edersek 7.6 büyüklüğünde) olacak olan 2. büyük deprem
arasında radyoda konuşan birkaç deprembilimci “bilimsel bir eminlikle”
faylardaki enerjinin boşaldığını ve yakın zamanda aynı bölgede büyük bir
depremin olamayacağını, sadece artçı depremlerin olabileceğini söylemişti. Daha
bu sözler üzerinden çok vakit geçmeden neredeyse aynı büyüklükte ikinci bir
deprem oldu. İşte oradaki o konuşmacı ile öğrencim aynı ses tonunda, üslupta,
bilimsel eminlikte ve şeksiz-şüphesiz bir şekilde konuşuyordu. “Bilim adamları
ve bilimciler, bilimi, bir zamanlar Roma Kilisesi’nin Hıristiyanlığı savunduğu
tarzda savunmaktadır” diyen Paul Feyerabend bugünün toplumu için ne söylerdi
acaba? İkinci depremden sonra aynı adamlar hiç istifini bozmadan “aslında
bilmem şu tarihte Roma’da da böyle bir şey yaşanmış” diyerek kat’i gerçekmiş
gibi ifade ettiklerini ve yalan bilgilerini anında değiştirip aynı eminlikle
konuşmaya devam edebiliyorlar.
Geçmişle alakalı
meselelerde sistematik sansürleme yapılıyor. Bununla birlikte sistematik
sansürlemenin içinde yer alan fakat doğrudan sansür yapmak yerine bazen “seçmece
okuma” ile bazen de “görmezden gelme” ile sistematik sansürleme
gerçekleştiriliyor. Aydınlanma fikrinin kökenleri kabul edilen isimlerden Platon’un
aslında köleliği savunma başta olmak üzere bugünün birçok rasyonalist ve
pozitivist kabul edilen düşüncesiyle uyuşmaz düşünceleri olmasına rağmen
sistematik sansürlemeyle yalnızca belirli fikirlerinin öne çıkarıldığını
görebilirsiniz. Bugün bize Aydınlanmanın ve Batı düşüncesinin rol modeli kabul
edilen Yunan medeniyetinin hiç de bildiğimiz ve tahmin ettiğimiz gibi
olmadığını, hatta bugüne miras kalan olimpiyatların temelinde bile sürekli
savaşan ve her 10 yıllık savaş sonrası dinlenip güç toplayarak tekrar savaşa
hazırlık yapmak maksadıyla olimpiyatların yapıldığı da dahil olmak üzere Yunan
medeniyetiyle ilgili hiçbir şey bilmiyoruz. Sadece işimize gelen şeyleri,
işimize geldiği gibi sistematik sansürlemeyle görüyoruz ya da bunlar bize
gösteriliyor.
Eşitlikçi ve hürriyetçi
düşünceyi savunduğu iddia edilen Aydınlanma fikrinin temsilcilerinden ve bütün
kölelik şekillerini geçersiz kılan yazılar kaleme aldığı söylenen Locke’un
aslında bir köle taciri (Transatlantik Köle Ticareti Komisyonu’nun başında)
olmakla kalmayıp kölelikle sömürmeyi meşrulaştıran bir insan olması da pek ilgi
alanımıza girmiyor. Sistematik sansürün “görmezden gelme” ve “seçmece okuma” tavırlarına
maruz kalıyoruz. Aydınlanmanın babası kabul edilen Kant’ın birçok garip, zannî
bilgiyi kati bir gerçeklik gibi sunduğunu görmek bu seçmece okumanın ne
olduğuyla alakalı bize bazı fikirler verebilir. Bunlar yalnızca bazı örnekler. Aydınlanma
mitinin aslında geçmişle alakalı bütünlüğü görmezden gelip yalnızca bugünkü
zihniyeti ve varılan noktayı meşrulaştıran seçmece bir okuma olduğunu görmemek
mümkün değil. Adorno ve Horkheimer’in Aydınlanmanın
Diyalektiği kitabında bu seçmece okumayla alakalı Yunan metinlerinden
bugünlere bazı örnekleri görmek mümkün. Maalesef eğitim sistemi de bu seçmece
okumaları takip ediyor. Türkiye’de ve dünyada bazı metinler, bazı tartışmalar
pek mevzubahis edilmiyor. Bu konularda başka başka örneklerle birlikte farklı
metinler okumak isterseniz Thomas Kuhn’un Bilimsel
Devrimlerin Yapısı, Feyerabend’in Bilim
Kilisesi ve Bilimin Tiranlığı
kitapları okunabilir. Batı’da bu tarz eserlere yalnızca çeşni veya sos
kabilinden yer verilebiliyor. Bu da sistematik sansürün ayrı bir tarzı. Türkçe
olarak da başta Üç Zor Mesele olmak
üzere İsmet Özel’in yazdıklarına ve Hüsamettin Arslan’ın Epsitemik Cemaat kitabına bakılabilir.
Son olarak bu seçmece
okumaya ve sistematik sansüre yakın tarihten birkaç misal vermek gerekirse
Göbeklitepe hakkında bulunanların aslında tarih algısını değiştirmesi
gerekirken değiştirmediğini ve Göbeklitepe’de bulunan bazı şeylerin
sansürlendiğini “Göbeklitepe'nin Göbeği Düştü (Mü?)” yazısından okuyabilirsiniz.
Seçmecilikle ve sansürlemeyle ilgili bir örnek daha vereyim: eğitim sisteminde öğretilen
ve herkesin aşina olduğu bir kanun var. “Kütlenin Korunumu Kanunu” ya da “Lavoisier
Kanunu” diye bilinen bu yasaya göre tabiatta hiçbir şey yok olmaz, tabiata
hiçbir şey ilave edilemez. Bu hâlâ öğretilmeye devam ediliyor. Lavoisier Kanunu’na
(Kütlenin Korunumu Kanunu’na) göre “madde yoktan var edilemez, vardan yok
edilemez, sürekli bir dönüşüm vardır.” Bir canlı ölse de fosil bırakır ve
korunum devam eder. Fakat tıpkı Göbeklitepe’de tarih algısını kırması gereken
bir şey keşfedildiği gibi; Kütlenin Korunumu Kanunu’nu, fizik kaidelerini,
bugünkü bilim anlayışını bozan bir şey keşfediliyor. Bu araştırmaya ve
deneylerden çıkan neticelere göre, bazı mikro organizmalar, canları çıktıkları
zaman fosil bırakmıyor ve izleri ortadan kayboluyor. Yani o mevzubahis döngüyü
kıran bu durum mevcut yasaları ve kaideleri bozuyor. Ama eğitimde ise hâlâ bu
eski bilgi dönüp dönüp tekrar anlatılıyor. Bu araştırmanın sonuçları, bu makalenin
neticeleri görmezden geliniyor. Kuantum Fiziği bahsinde olduğu gibi. Bernard
Shaw “Bilim her zaman yanlıştır çünkü bir şeyi düzeltmek için on şeyi bozar”
demiştir. Sistematik sansür, görmezden gelme ve seçmece okumayla işler yürümeye
devam ediyor. Bütün bunları nereden bildiğimi soracak olursanız: “Bir makalede
okumuştum”.
Dogmaların
Kabulü ve Devamı
Bilimin 1-Ön yargısız ve
Nesnel 2- İnsanî taraflardan arınmış 3-Belirli bir çıkar grubu yerine bütün
insanlığın malı olduğu söylenir. Daha çok madde sıralayanlar vardır fakat en
temelde bu 3 maddeye indirebilirsiniz. Teorik olarak bakıldığında güzel duran
bu üç madde hakkında tersten başlayarak ilerleyelim.
3.
Madde: Herkes İçin Bilim ve Yapay Zeka
Üç
Zor Mesele’de İsmet Özel, James A. Shapiro’dan bahseder: “Jim
Shapiro adında Harvardlı bir bilim adamı 1969 kasımında bir bakterinin
kalıtımsal maddesine ait olan bir geni tecrit edebildiğini açıklıyor. Böylece
bir çeşit genetik mühendisliğinin imkân dâhiline girdiği, bu buluşun
hastalıkların tedavisinde kullanılabileceği gibi insan genlerine etki ederek
davranışların biçimlendirilebilmesi amacına da yönelebileceği ortaya çıkmış
oluyor. Nitekim kâşif, bir süre sonra bir özel tıbbi vakıftan telefonla bir
teklif alıyor. Ona birkaç yıl içinde gerçekleşecek gizli, bol paralı, yıkıcı
bir genetik mühendisliği programına katılması teklif ediliyor. Bu telefon
konuşması beni sarstı diyor Jim Shapiro, bu gösteriyordu ki bir avuç zengin ve rahatına düşkün bilim
adamı en ciddi ahlâkî ve siyasî meseleleri topluma sunan bir biyoloji dalını
kapıp götürmeye hazırdılar ve bunu gizli olarak, halktan bilmeleri gereken
gerçeği saklayarak yapacaklardı. Bunun üzerine Jim Shapiro kendini bekleyen
parlak bilimsel çalışmaları bir yana itip hayatını siyasî aksiyona hasrediyor.”
Benzer bir durumu hükûmet adına işler yapan Huntington’da da görmüştük. Yine bu
örnekten gerçeklerin bizi tek başına doğruya ulaştıramadığını da görmüş
oluyoruz.
Bir başka örnek olarak
herkesin diline pelesenk olmuş yapay zekaya bakalım. Yapay zekanın
kurucularından biri olan Geoffrey Hinton 2023 yılında Google’dan ayrılıyor ve
ayrılma sebebi olarak “Kötü niyetli aktörler (gruplar) tarafından kasıtlı
kötüye kullanım” da dahil olmak üzere çok fazla sebep sunuyor. Yapay zekanın
herkes için olmayıp belirli bir grubun çıkarına yönelik çalıştığını söylüyor.
Benzer açıklamaları eski Google CEO'su Eric Schmidt'in de yaptığını
görebilirsiniz. Yine Microsoft ve Google’dan ayrılan başka bazı insanların
açıklamalarını takip ederseniz güya bütün insanların faydasına diye sunulan
veri akışının kimseyle paylaşılmayıp yalnızca İsrail’le paylaşıldığını ve bu
yüzden şirketleri terk ettiklerini söylediklerini görebilirsiniz. Yapay zekanın
kurucularından Sam Altman, Elon Musk ve diğerleri OpenAI (ChatGPT) kurulurken bazı
temel kaideler belirlediklerini söylerler: Yapay zeka, herkese açık olmalı ve yalnızca
belirli kesimlere hizmet eder şekilde olmamalıydı. Bazı gruplar yapay zekayı
ticari amaçlarla istedikleri gibi yönlendirip kullanmamalıydı. “Şeffaf ve hesap
verebilir” olmalıydı. Kâr amacı gütmemeliydi. Tabii ki bunlar gerçekten başta
böyle bir niyete sahipler miydi, bilemiyoruz. Fakat bu kaideler -sözde de olsa-
yalnızca 2019 yılına kadar devam edebildi. Şirket tamamen ticari bir yapıya
dönüştü.
Bilhassa da şu son
günlerde İsrail’e Nvidia ile birlikte büyük yatırılmlar yapacağını açıklayan ve
2023’ten beri bütün Gazze savaşı boyunca teknik açıdan İsrail’e destek verdiği
sızdırılan Microsoft, yapay zeka şirketi OpenAI’ya (ChatGPT) yatırım yapınca
işler değişmişti. Yapay zeka tamamen belirli çıkar gruplarının, kodamanların
eline düşmüştü. Bilim tarafından üretilen başka aletler de aynı şekilde bazı
gruplara hizmet ediyordu. Bunun bariz örneği İsrail’in 2024 yılında fabrika
çıkışlı telsizlere (çağrı cihazı) patlayıcı koyması ve Lübnan’da patlatmasıdır.
Yazının başından beri sıralanan bütün misaller hiçbir şekilde yukarıda
bahsedilen 3. maddeye, belirli bir çıkar grubu yerine bütün insanlığın malı
olduğu maddesine uymuyordu.
Hırgür’de yayımlanan “İnsan Hakları Yahudi Hakları Mı?” yazısının kapak tasarımı için adaleti temsil eden
kadının tepesine İsrail bayrağının 6 köşeli yıldızını yerleştirmesini
istediğimizde ChatGPT dini ve milli sebeplerle reddediyor lakin hilali ve haçı
koyuyordu. Yahut başka ülkelerin bayraklarını parçalanmış, yanmış, kırılmış
şekilde yapmasını istediğimizde yapıyordu. Yapay zeka denilen şeyin herkese
eşit davranmadığını, belirli bir grubun çıkarlarını koruduğunu gösteren güzel
bir örnek. Musk, OpenAI’dan ayrılırken yukarıdaki kaidelere gönderme yaparak
“siz satılmışsınız” demişti. OpenAI (yapay zeka şirketi), GPT-3’ten itibaren
kısmen, GPT-4’ten itibaren ise tamamen “açık kaynaklı” olmayı bırakmış ve herkese
açıklığı bıraktığını alenen ilan etmişti. 2024 yılından itibaren artık modelin
açık kaynak olarak yayınlanmayacağı duyuruldu ve ismindeki Open (açık)
kelimesinin bir anlamı kalmadı. Güncel bir örnek olarak bilimsellik iddiasında
bulunan yapay zekanın mevzubahis 3. maddeye (belirli bir çıkar grubu yerine
bütün insanlığın malı olduğu) hiçbir şekilde uymadığını görebilirsiniz. Bunlar
üzerine hâlâ yapay zekanın herkesin erişebilir olduğunu söylemeye devam edenler
çıkacaktır. Erişebilenler ne için erişiyor diye bakmamız lazım. Yapay zekanın
insanları ve mektep talebelerini ne kadar gerilettiğini bilmiyoruz. Bir misal
vereyim: Yoğun yapay zeka kullanımı hakkında 54 öğrenci üzerine 4 ay boyunca
yapılan araştırmalara göre (EEG testlerinde, yani beyindeki sinirsel
hareketleri ölçen testlerde) aşırı yapay zeka kullanan öğrencilerin sinirsel bağlantılarında %47 oranında düşüş ve
zihinsel gerileme (bilişsel atrofi) olduğu tespit edilmiş. Yine “bir makalede
okumuştum”. (Kosmyna, N., & MIT Media Lab Research Team, 2025)
1.
ve 2. Madde: Bilim Gerçekten Ön Yargısız, Nesnel ve İnsanî Taraflardan Arınmış
Mı?
“İnsanlığın merkezde
olmasına vurulan üç darbe vardır” der Freud ve “Bunu yapanlar: Kopernik, Darwin
ve benim” diye de ekler. Kopernik, bize dünyanın kâinatın merkezinde
olmadığını, dünyanın güneşin bir uydusu olduğunu ve gerçekte merkezde güneşin
olduğunu iddia ediyor. Modernite bunu bir devrim kabul ederek, kendini bu temel
üzerine bina ediyor. Bu insanın kainat ve kendi yeri hakkındaki düşüncelerini
değiştiriyor. Biyolojik darbe olarak da bilim, Darwin'in 1859'da bu meseleye
nokta koyduğunu kabul ediyor. Son darbe olarak da insan psikolojisini hayvansal
içgüdülerle açıklayan Freud var. "Ego artık bulunduğu yerin hâkimi
değildir, bu buluşu ben yaptım ve bu buluş Kopernik ve Darwin’in buluşundan
daha önemli." diyor Freud. Sizce bu ifadeler gerçeği yansıtıyor mu?
Kopernik meselesinden başlayalım: “Bilimden medet umarak hakikati öğrenmek
fikrini zaten XX. yüzyılın ortalarında insanlar terk etti. Kafası çalışan
insanlar hakikati bilimden öğrenemeyeceklerini anladılar. Bunda 1952 yılında
yayınlanan bir kitabın tesiri çok büyük. Thomas S. Kuhn'un The Structure of Scientific Revolutions (Bilimsel Devrimlerin Yapısı) isimli kitabı, insanlara, bu işlerin
hep kendi başlarının altından çıktığı fikrini kabul ettirdi. Siz istiyorsunuz,
neticede bu böyle oluyor. Bu kitapta Thomas S. Kuhn dedi ki, bilim dediğimiz
şey bilim adamlarının kabul ettiği şeydir. Bunun ayrıca ne bir örtüsü ne de dayanağı
var. Bilim adamları "he" dediği zaman bu bilimsel oluyor. O kitapta
net olarak gösterilir ki, güneş merkezli Kopernik sistemiyle Tycho Brahe'nin
dünya merkezli sistemi arasında bilimsel değer ya da kanıtlama gücü bakımından
bir fark yoktur. Biri diğerini alt edemez. Tycho Brahe'nin sistemi, dünyayı
merkeze koyan, güneş ve ay da dahil olmak üzere bütün gök cisimlerinin dünyanın
etrafında döndüklerini kanıtlayan bir sistemdi. Kepler'in öğrencisi Kopernik
-ki Kepler güneşe tapardı, itikaden böyle bir pozisyonu vardı- sisteminin
merkezine güneşi koydu ve her şeyi güneşin etrafında çevirdi. [Yazının bu
kısmında Kepler ve Kopernik’in yeri karıştırılıyor sadece, fakat söylenen
tamamen doğru, hem Kepler hem de Kopernik güneşe tapan ve tapmaya meyyal
insanlar. Ufak bir araştırmayla bu bilgilere ulaşılabilinir.] Bu ikisi de bizim
öyle okuyup da kolay kolay fark edemeyeceğimiz çok ayrıntılı hesaplarla bu
tezlerini bilim adamlarına anlattılar. Bilim adamlarına Brahe'ninki değil,
Kopernik'inki çok şık göründü. Yani oldukça hoş! Bunda tabi ki ne var?
İnsanlarda yuvalanmış olan en belirleyici şey, insanların doğumlarından yetişme
çağlarına kadar biriktirdikleri estetik yönsemedir; bu yardımcı oluyor. O göze
güzel görünüyor. (İsmet Özel, İstiklal Yürüyüşü, syf. 266-267)”
Güneşe tapan bir insanın
güneşmerkezli bir kainat görüşüne sahip olması onun ön yargısız, nesnel ve
insanî taraflardan arınmış bir şekilde bilim yaptığını gösterir mi? Ön
yargılarından arınmış bilim insanlarından bahsedilebilir mi? Hem Bilimsel Devrimlerin Yapısı kitabında
Thomas Kuhn hem de Epistemik Cemaat
kitabında Hüsamettin Arslan bilim diye kabul edilen şeyin nesnel bir gerçeklik değil
tamamen belirli bir bilim adamı cemaatinin kabul ettiği şey olduğunu söyler. Bunlarla
ilgili epey örnek sıralarlar. Bilim nesnel hakikatlerle değil “algı kalıbı
değişimleri”yle, paradigmalarla yürür. Bir paradigmanın yerine başka bir
paradigma konur. Her iki görüş de ispat açısından birbirine galip gelemez fakat
Brahe’nin değil de Kopernik’in görüşleri bir grup bilim adamı tarafından kabul
görür ve artık o bilgi “evrensel hakikat” olur. Yine bu hakikat diye kabul
edilen şeylerin ne kadar ampirik (deneysel) olduğu da tartışmalı bir konu. Şu
anki kainat bilgisinde Karanlık Madde’den bahsediliyor. Fakat gel gör ki bütün
bilgilerin onun üzerine inşa edildiği Karanlık Madde sadece varsayımsal bir
şey. Hiçbir şekilde “kanıt”lanmamış. Tıpkı bir dönemin ether/esîr’i gibi. Bu
paradigma üzerine kurulan her şey -hatta bazıları İslam’ı bu maddesiyle açıklamaya
gayret ediyordu- esîr/ether maddesinin olmadığı ispat edilince buharlaşmıştı. Freud’un
sözündeki ikinci isme geçecek olursak, (Wallace’den değil) Darwin’den
bahsedilir.
Charles Darwin ve Alfred
Russel Wallace, Evrim Teorisi çalışmalarına başlarlar. Darwin Asya’ya (bugün
isminde Darwin geçen) takım adalarına gider. Orada çalışıp bir şeyleri ispat
etmek ister. Wallace ise Amazonlar’da çalışma yapar. Wallace uzun süren
gözlemleri sonucunda Evrim Teorisi tezini terk eder. “Ben burada yerli kızlar
görüyorum, benim de bu yaşta kızım var asla bu kızın seviyesinde değiller. Yani
bu kızın gelişkinlik seviyesi benim kızımdan çok daha yukarıda.” Vahşi denilen
adamları tetkik ettiğinde onların kültürünün kendi kültüründen daha üstün
olduğunu görür Wallace. Fakat bir epistemik cemaat (bilgi-yorum cemaati, bilim
adamları cemaati) Darwin’i kabul eder ve parlatır. Bugün de -geçmişte nasıl
Brahe değil de Kopernik kabul edildiyse aynı şekilde- Darwin’in sözleri kabul
edilir. Yine ortada -iddia edildiği gibi- bir nesnellik yoktur. Zaten Çift
Yarık Deneyi de göstermiştir ki gözlemci gözlem yaptığında bile ışık farklı
tepki veriyordur. İnsanî taraflardan arınarak bilim yapılamaz, yapılsa bile
sonuçlar farklı çıkar. Bu yüzden evrensellik iddiası tıpkı bilimsellik ve
nesnellik iddiası gibi bir “strateji”dir. Kendini kabul ettirmenin ve meşru
göstermenin “strateji”sidir.
Freud’un bahsettiği
üçüncü isme, yani kendisine gelelim. Freud ne yaptıysa bilim ve bilimsel
çalışma adı altında yaptığını iddia eder. İşin böyle olduğunu düşünen Carl
Gustav Jung da genç bir öğrenci olarak “dogmaları yıkan”, nesnellik iddiasıyla
insanî taraflarını bilime katmadığını söyleyen, evrensel gerçeklik iddiasında
bulunan bu adamı merakla ve heyecanla takip eder. Tâ ki aralarında geçen bir konuşmaya
kadar. Jung bu konuşmayı şöyle anlatır: “Freud'un şu sözleri bana nasıl
söylediği hafızamda canlıdır, «Sevgili Jung, cinsel teoriyi asla
terk etmeyeceğine söz ver bana. Her şeyin en aslı budur. Anlıyorsun ya, onu dogma haline getirmeliyiz, yıkılmaz bir
siper.» Bunları büyük bir heyecanla söyledi, bir baba edasıyla devam etti:
Ve bana şu tek şeyi söz ver, sevgili oğlum: ‘Her pazar kiliseye gideceksin.'
Biraz hayretle sordum: Bu siper neye karşı? Soruma şöyle cevap verdi: 'Çamurun
akıntısına karşı ve burada bir an tereddüt etti, sonra ekledi, okültizm çamurunun
(Doğaüstü güçlerin bulunduğuna, bunların insan denetimi altına alınabileceğine
inanma veya bu alanda çalışma). Her şeyden önce "siper" ve
"dogma" kelimesi beni telaşlandırdı, zira dogma, inancın tartışılmaz
bir ikrarı demekti, eğer insanın amacı şüpheleri bir kerede ve sonuna kadar
bastırmak ise dogma ihdas edilirdi. (...) Freud'un "okültizm"le
kastettiği şey aslında psyche hakkında felsefenin ve dinin öğrendiği her şeydi,
buna belirmekte olan çağdaş parapsikoloji bilimi de dâhildi.” Bunun üzerine
Jung, Freud’dan uzaklaşır ve Freud’un tamamen kendi psikolojisi, insanî tarafı
ve itikadından müteşekkil psikanaliz bilimi görüşünü terk eder. Çünkü Freud
bilimsellik adı altında kendi ön yargılarını ve itikadını dogma haline
getirmeye çalışmıştır. Peki bunu sadece Freud mu yapmıştır? Kaldı ki bunu farkında
olarak veya olmayarak yapsa da insanın “nesnel bilimsellik” ve insanî
taraflardan arınmış bilim iddiası mümkün değildir. Dogmalar yerine başka
dogmalar koyulurken yalnızca algı kalıpları değişmektedir, yeni bir paradigma
ortaya çıkmaktadır.
Her şeye rağmen
meta-fizik meselelere ihtiyatlı yaklaşmaya devam eder Jung. Öldüğünde ise bir
kitap bırakmıştır geriye: Kırmızı Kitap.
Aslında pek bırakmış denemez. Çünkü kilitli bir kasada kimse okumasın diye
muhafaza edilmektedir bu kitap. Rüya meselesi başta olmak üzere birçok konuda
kafasında oturtamadığı yerler olan Jung, Kırmızı
Kitap’ta 2. Dünya Harbi gerçekleşmeden önce rüyasında harbin gerçekleşeceğini
gördüğü de dahil olmak üzere birçok yerine oturtamadığı meseleyi yazmıştır...
Böylece bilimin dayandığını iddia ettiği fakat aslında bir strateji olarak kullandığı 3 maddeyle alakalı birer tane ve çok temel isimlerden çok mühim konulara değin örnek vermeye gayret ettim. Dogma meselesinin hâlâ devam ettiğini gösteren birçok örnek mevcut. Daha yüzlercesine ve binlercesine ulaşabilir veya bunları “bir makalede, bir kitapta okumuş” olabilirsiniz. Hülasa, bilimin ortaya koyduğu bilgiyi tamamiyle reddetmiyoruz; bilimin bilgilenmenin yegane yolu olduğu konusundaki dogmayı ve ilahlaştırılmasını kabul etmiyoruz. Ayrıca konu edindiğimiz bilimin bir “büyü” gibi lanse edilmesidir. Sırayla gidersek bilimsellik iddiasında bulunan makalelerin hangi ortamda, hangi şartlarda oluşturulduğundan, sahte makalelerden (Alan Sokal ve Prof. Dr. Recai Coşkun Vakıası), hükûmetlerin veya güç sahiplerinin haksız şekilde başa getirilen akademisyenlere istediklerini yazdırabildiği çarpıtılmış tez ve makalelerden (Lang-Huntington ve yapay zeka) bahsettik. Aldığımız eğitim (mevcut kabüllerimizi meşrulaştıran gelenek icadı) ve sistematik sansür (aşamalı bir sansür olarak Frank şövalyelerinin yamyamlığı ve bazılarının işine gelenin öne çıkarıldığı seçmece okumalar) dolayısıyla belli algı kalıplarına itildiğimize (ve Göbeklitepe’nin tarih algımızı ve bazı mikro organizmaların Kütlenin Korunumu ile ilgili kabulleri yıkması gerektiği halde yıkmadığına) değindik. Belirli grupların çıkarını gözetenlerden (James A. Shapiro’dan, yapay zekadan), Nesnel ve insanî taraflardan arınmış bir bilim olamayacağından (Alternatifleri olmasına rağmen öne çıkarılan Kopernik ve Darwin gibi isimlerden, Freud başta olmak üzere birçok başka isimden) bahsettik. Kısacası bilimsellik adı altında yapılan birçok dogmaya yer verdik. Şimdi başlıktaki soruya tekrar dönebiliriz... Herkesin kendi stratejisi olarak kullandığı Bilim Kutsal Bir İnek mi?
Muhammed Koç

Yorum Gönder