I-
geriye ne kaldı, -bir sevgi. bir sevgiyle ne yapılır? evde dünden kalma ekmeklerle yeni bir yemek tarifi. yüzü koyun yatılır, ardında kalan yerler kütürdetilir. sesi bir yerden birine benzetip, o sesin robot resmini çizdirip manavdan biraz erik alınır belki. belki balkonda bir sigara içilir, bırakılabilir belki. açık denizlere açılmış bir gemicinin, kapalı bir havada sorduğu bir soruya cevap? bir sudan daha ağır ne olabilir? kuvveti. yüksek bir yere düşmekle, yüksek bir yerden düşmenin arasındaki farkı problem edip yüzme bilmediği için ilkokulda öğretmenin tahtaya yazdığı havuz problemini çözemeyen çocuk hatırlanır belki. bu hikayeyi duyan amatör bir senaristin, finalini öğretmeninin çocuğu azarladığı, çocuğun da ama ben yüzme bilmiyorum öğretmenim, deyip ağlayarak sınıftan çıktığı bir film yapılabilir belki. marketten ikiyüz gram güven alınır ya da.
II-
uyandığımda gözlerim yoktu. mavi muşambadan yapılmış gökyüzü siyahtı, etimin renginden biraz daha açık renkli duvarlarım siyahtı, yatağım, masam hepsi simsiyah. ilkin bir rüyada unuttum sandım gözlerimi. geri döndüm uykuma. köşe bucak aradım rüyamı, bulamadım. bunca yıldır yuvalarından hiç çıkmamış gözlerime inanamadım, nereye giderlerdi, yuvasız ne yaparlardı. telaşla ellerim geldi aklıma. ‘ellerimle görme tekniğine başvurup’ başucumdaki komodine, komodinin çekmecelerine baktım, gözlerim orada da yoktular. ‘işitme tekniğini’ kullanmak için ağzımı kullandım, bir ses işitemedim. koklasam bulabilir miydim? kokusu var mıydı gözlerimin varsa nasıl kokuyorlardı? daha önce okuduğum bir hikayede, saklaması için gözlerini annesine verip annesinin de yazın kışlıkların arasında, kışın yazlıkların arasında hurç hurç sakladığı o yüzden gözlerinin renginin naftalin koktuğu suphi’yi hatırladım. benim gözlerim de naftalin kokuyor olabilir miydi? naftalin kokusu da yoktu etrafta. hiçbir kokuyu duyamadım, göremedim. duyular arasındaki ifadelere şaşırdım. gözlerimin benimle beraberken hiç tanışmamış olduklarını anımsadım. ilk karşılaşmaları olacaktı. nasıl hissettiler, heyecanlandılar mı acaba diye düşündüm. gözümün önüne getirmek istedim o anı, beceremedim. önce gözlerimin gelmesi gerektiğini getirdim aklıma. nereye giderlerdi benden habersiz. bensiz dolamaz, ağlayamazlardı da. gece su içmek için kalktığım, adını ‘su yolu’ koyduğum mutfağa yürüdüm, yoktular. geri dönüş yolunda nerede oldukları hakkında bir fikir edindim, geçen gün ayaklarımın yanlışlıkla ‘insan sevdiğine son kez bakamaz’ sokağına gittiğini, sokağa girince o uzun boşluğa dalıp gittiğimi hatırladım. ayaklarımdan rica edip beni yeniden oraya götürmelerini istedim. oradaydılar, uzun bir boşluğa dalmışlardı. beni gördüler. kokladım yoktu bir kokuları. tanıştıklarına memnun olduklarını dile getirip yuvalarına döndüler.
III-
-evimin yolunu nasıl bulacağım dış ses?
evini biliyorsan bir yolunu bulursun.
-bazen haklı olmanı çok seviyorum dış ses.
ben sevince hep böyle oluyorum. sabah uyanınca yüzümü suya çarpıyorum, sudan yüzüm akıyor. dişlerimi tuzlu suyla yıkıyor, çocuğum olunca diye düşünüp adını deniz koyuyorum. okyanustan korkuyorum. evden çıkıyorum, ağaçlara, markete, mahalle köpeğine ve ihanete uğruyorum. evini, kitaplarla dolu olan odasını dostlarına açarken, mutfakta kahve yapımını uzatan yardımcı doçentin sırıtışını taklit ediyorum. bıyıklarımla üst dudağım arasındaki mesafeyi kısaltıp, ismet özel mısrasını anımsıyorum ben sevince. üzümü üzüme bakıp karartıyor, sapla samanı ayırmak için hocalara, cincilere, çıkıkçılara, çiftçilere hiç olmazsa sapla samanın etimolojik ayrımını bir filologa danışıyorum. çam sakızı, sürü yönetimi elemanı armağını diye yeni ifadeler uyduruyorum. ben sevince otuzdört diş oluyorum.
evi bilmek yolu bulmaya yetmiyor dış ses.
IV-
bir şey oldu. dün gece bir şey oldu. çıt diye. kalbim hafifledi, yüküm hafifledi. benden götürülenlerin arkasından bağırmadım bu defa. gülümsedim ve el salladım. allah’ın varlığına inancım tazelendi. birileri geldi, birileri gitti. birilerine gittim birilerinden geldim. öfkemi aldım, kuruttum. demleme çay yaptım, içtim şifa niyetine. yürüdüm, terledim öfkemi saldım evrene. ben şimdi size sorsam, kim mazlum? hakikate varmak için kestirme yol arıyanın derdi gerçekten hakikat mi? sırf konfor alanına dahil olmak için yalan olduğunu bildiği şeylere inanmak, inananı da yalancı yapmaz mı? kim dost? yüzüne gülen mi? içinden gülen mi? hanginiz düşman? Yıllarca verdiğin emeğin zayi olması ne demek! Bir aşkla kaç aile geçinir? sezgilerimle göreceksem, ne diye taşıyorum yanımda yıllardır gözümü. hepinizi çok seviyorum ama hepinizi. “dur küfretme zalimler de allah’a dahil” sana her şeyimi verirdim sevgili dostum. yüzümdeki ve kalbimdeki gözümü. ellerimi ve ayağımı ve bütün inancımı. bir uzvum vardı, öd. ödümü patlatıp verirdim sana. bunu bir iyilik olsun diye yapar, sonra seni tecrübesiz bırakmanın kötülüğüyle harap olurdum. sigarayı bırakırdım. daha beyaz gülerdim o vakit. beyaz gülüşümden esmerliğim daha da açığa çıkardı. sağ yanımla sol yanım arasındaki dağlar kadar farkı kimseye anlatamazdım. dağlar da anlatmazdı zaten. iyi günler ilerdeyse, geçmiş de bir zamanlar ilerde değil miydi? o halde neden hiç iyi olmadı, sorusunu soran çocuğun velisini çağırıp çocuğunuz bir garip, diyen öğretmenin… anneannelerin ellerinden öperim.
Suphi SÎNEDAR

Yorum Gönder