Kasım Ayı İktibasları:
Sistemin mekanizması içinde görevini aksatmayan, çarklıları döndüren, yani kendi benini ve sen’leri boğmaya yardım eden, onları etkisiz kılmaya çabalayan kim varsa şaire kara ruhlu der. Onlar şairi ötekileştirir, sistem ise kabul etmez. Birlikte -Heidegger’in tabiriyle- Herkes’leştirmeye çabalarlar. Hatta bu öyle bir seviyededir ki laboratuvarda çalışan ötekilere göre şairin ruhu gerçek bile değildir, sahtedir. Şairi bu düzen(de) kabul etmezler. Şaire her yerden saldırılır. Hatta sabah bile şairin üstüne saldırır (Özel, 2014d, s. 101). Bu sebeplerle şairin ben’liğini öne çıkarması engellenmeye çalışılsa da şair yukarıdaki uzun iktibasta da aktarıldığı gibi moderniteye, modern hayatın belalarına ve kısacası her şeye karşı yalnızca benini öne çıkarır: “Yazdıklarımın hepsi ancak şu ifadenin dillendirilmesinden ibaretti: Sen eğer bir anahtar arıyorsan, dövüş için donanıma ihtiyaç duyuyor, yürünecek yol konusunda titizleniyorsan ve gözünü ufka dikme merakı içindeysen beni hesaba katabilirsin. Ben buradayım: Tahrir vazifesini tamamlamış biri olarak.” (Özel, 2014c, s.
314)
(Muhammed Koç, Moderniteye Karşı Benlik ve Öteki Türk Şiirinde Otobiyografik Yaklaşımlar, Fabrik Kitap, s. 185)
Saraylar da öteki devlet yapıları gibi bağımsız devletin ayrılmaz parçalarıdır. Bizi tarihimize bağlayan halkalardır. Milli onurun gözle görünür eserleridir. Dün padişahınsa, yarın halkın malı olur. Bence bugün Edirne şehri sınırlarımızın içindeyse, biz bunu Enver Paşa'ya değil, hatta Lozan sulhuna değil, Sinan'ın Selimiye'sine borçluyuz. Selimiye orada durdukça Edirne de bizim sınırlarımızın içinde durur, hepimiz toptan ölmedikçe... Çünkü hiç kimse Selimiye'yi hiçbir yerine sokamaz. Onu artık hiçbir barbar da yıkamaz. Saraylar kardeşim, ancak içi sanat eserlerimizle dolu müzelerimiz olabilir. Ötesi demagojidir. Bize hiç yaraşmaz."
Selim Nuri kuru kuru öksürdü. Kimse konuşmayınca, toplantıyı ustaca kapattı:
"Biz küçük bir edebiyat dergisi çıkarıyoruz." İskemlede duran dergilere kederle baktı: "Baksanıza... Ne kadar güçsüz ne kadar acıklı bu Kurtuluş... Buna hiçbir şirretlik yükletemeyiz, eğer kendimizi aldatmazsak... Kendi şiirlerimizin bile gelemiyoruz hakkından... Arif Oruç gibi reziller takımına katılmak bize ne kadar uzak..."
Murat, "Aferin Selim Nuri... Aslan Çorumlu, aferin!" dedi, yüreği sevinçle, biraz da gururla çarparak...
Kemal Tahir, Yol Ayrımı, syf. 114-115
El öpmek yok! Nezleyiz arkadaş! Hem de resmen İspanyol nezlesiyiz galiba..."
"Geçmiş olsun! Değildir inşallah, bildiğimiz Türk nezlesidir."
"Bilmem ki... Artık nezlenin bile Batılısı olmadan idare etmiyor! Geç şöyle... Çıkar yağmurluğu...
(...) Aslına bakarsan Murat oğlum, doktorların hemen hepsi hastadır ama, hastalık gövdelerinde değil, kafalarındadır."
"Estağfurullah!"
"Dilediğin kadar kibarlık gösterebilirsin. Böyledir bu... Hele bizim memlekette... Düşün bir... Bizim millet, doktoru denemek için, karnı ağrırken başım ağrıyor, der. Başkaca, diyelim seni tanıyor da artık denemek istemiyor. Gelmesinin nedeni de diyelim soluk daralması... Bunun adı yürek ağrısıdır. Bizim hastaların yüzde doksan dokuz buçuğu gırtlaklarından oyluklarına kadar olan yerlerini 'yürek' diye anlatırlar. Hele Anadolu'da... Hele orduda... Ne kadar yürekli millet olduğumuzu anla!"
Kemal Tahir, Yol Ayrımı, syf. 405
1930'lu yıllarda M. Kemal'in adına iliştirilen metafizik sıfatlar, onun üzerinde dinsel bir håle oluşturur. Kemalizmi doktrinleştirme gayretine girenlerden biri, Ankara milletvekili Şeref Aykut (1874-1939), Kamalizm kitabında (1936) sistemli olarak Kamalizm dininden söz eder: "Yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine kuran bir din"dir bu. Kemalettin Kamu'nun (1901-1948) son dizeleri çok bilinen manzumesi, M. Kemal'i dine rakip çıkartır. "Ebedi bir güneşle burada doğdu Gazi/Yaprak yığını gibi burada yandı mazi/Burada erdi Musa/Buradan uçtu Isa/Bülbül burada varsa/Hürriyet için öter/Şehit kanı buranın/Yapraklarında tüter/Ne örümcek ne yosun/Ne mucize ne fûsun/Kabe Arabın olsun/Çankaya bize yeter."(1. Dipnot) 1930'ların politik kasidelerinde, Atatürk'ü dinin/tanrının/peygamberin yerine koymak adettendir. "Her şey O'dur/O her şeydir (...) Elimize yüzümüze/Gönlümüzü özümüze kapıyoruz/Biz sana tapıyoruz!" (Aka Gündüz), "Tanrı, peygamber diye nedir, kimdir bilmeden/Taptığımız ne varsa, hepsi ondan şekil aldı" (Faruk Nafiz Çamlıbel). Edip Ayel'in "Insanlar ölür, Türk'e ilah olan er ölmez" mısrasında ayan hale geldiği üzere, Türklüge mahsus bir tanrısallık atfı vardır burada. Daha yaygın eğilim, İslâmi kutsiyet alametlerinin M. Kemal'e uyarlanmasıdır. Reşit Galip (1893-1934), Atatürk'ün makamını Milli Kabe diye tanımlar. En hamarat kaside yazarı Behçet Kemal Çağlar (1908-1969) varlığımızın Gazi'nin varlığında erimesinden, onunla bir olmasından söz ederken, İslami tasavvufi terimi uyarlar. "Fena-fil Gazi olmak"... Onun Atatürk manzumelerinde dini terimler kol gezer: "Kartal olsam köşkünü her akşam tavaf etsem", "Doğrudan dog-ruya dönüp senin käbene", "Tam sustuğun gün kıyamet oldu/Tam konuştu-ğun günse mahşerdi/Rab, gökte 'Dinleyin' dedi meleklerine..." Ankaralı Aşık Omer adıyla 1942 de Atatürk Mevlidi yazmıştır - nakaratı: "Gel dilersiz bulasız od dan necat/Atatürk'e Atatürk'e essellat." "Atatürk'e tekbir"i de vardır: "Atatürk ekber! Atatürk ekber! Ancak o var: Atatürk!/Evliya odur, peygamber odur, sanatkâr Atatürk." Behçet Kemal, Atatürk'ü Mehdileştiren söylemin de işçilerindendir, 1959'da DP iktidarına isyan eden şiirinin nakaratı: "Bir kere doğrul Atam, bir kere doğrul Atam!" idi. 1982'de Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nın Atatürkçü Düşünce Tarzı el kitabı, Nutuk'u "hıfz etme" tavsiyesinde bulunacak, 2000'li yıllarda CHP'nin bir ilçe örgütü 10 Kasım'da 24 saat kesintisiz Nutuk okutacaktır.
1. Dipnot: Bülbül imgesiyle Mehmet Akife, "örümcek-yosun" imgesiyle de Tevfik Fikret'e ("bir örümcek götürür Hakka beni") çelme atılıyordur burada.
(Tanıl Bora, Cereyanlar, İletişim Yayınları, s.121-122)
İyi bir işin başarılması için pis avadanlık (avanaklar) kullanılmalı mı, kullanılmamalı mı?' meselesinde çekişir dururduk. Dava vekili olduğundan cerbezeliydi, namuslu olduğundan da hem ateşli hem kırıcı... Benim gibi düşünenlere 'yılgın' derdi, 'ödlek' derdi. 'Siz farkına varmadan sorumluluktan kaçıyorsunuz,' derdi. 'Politikaya temiz iş diyen kim yahu?' derdi. Tevfik Fikret'i çabucak yıldığı için ayıplar, korkulacak şeyin namussuzları kullanmak değil, namussuzluğa alışmak, namussuzluğun içine yerleşip rahatlamak olduğunu söylerdi. 'Köprüyü geçene kadar ayıya dayı derler, sözünü ne yapalım?' diye rahatça gülerdi de, işi bu yönden tutup yüzüne gözüne bulaştırdığını, yedeksubaylığını isteyip canını cepheye attığını, yani kendi inancı ölçüsünde düpedüz kaytardığını aklına bile getirmezdi. "Evet! Büsbütün haksız... Bunun yeri, işi, çağı filan yok! Köprüyü geçene kadar ayıya neden dayı diyorsunuz? Köprünün başını ayı tutmuş gibi geliyor. 'Ayıyı tepeleyip geçmek zor! Dayı deyip sıyrılmak kolay,' diyorsunuz. Girdiğiniz yolda köprü bir tane olsa, belki haklısınız! Girdiğiniz yol: politika... Durmadan köprü geçeceksiniz. Güç yetirebileceğinize aklınız yatsa, ilk köprüde ayıya dayı demezdiniz! Daha birinci köprüde, kolaya kaçtığınızı gören namuslu insanlar sizi bırakacak. Tevfik Fikret'ten kopup Ali Kemal'le kalıyorsunuz! Ayıların arasına büsbütün güçsüz giriyorsunuz. Her köprüyü geçtikçe, arkanızda ayıların tuttuğu köprüler bırakmaktasınız. Peki biraz ileride, dört yanınızı çepeçevre kuşatan ayıların istediklerini nasıl yapmamazlık edebileceksiniz? Bir zaman sonra artık paralanmayı göze almanın bile faydası kalmayacak. Köprüyü geçene kadar ayıya dayı demek, ayılara yem olmayı başından kabullenmek demektir."
(Kemal Tahir, Esir Şehrin Mahpusu, Ketebe, syf.249)
“18. yüzyıldaki Risale-i Garibe'nin yazarı, kıraz mevsiminde eşlerinin yüzleri peçesiz kayıklarla gezintiye gitmelerine izin veren erkekleri şiddetle kınamıştı. Hele de, karılarını ve kızlarını seyre çıkaran, yazları onlarla Kâğıthane'ye ya da rıhtımlara keten helva almaya giden, yazarın serbestçe kullandığı ve belli ki Istanbul'un erkek nüfusunun epey bir kısmı için geçerli saydığı tabirle "püzüvenkler" ve onlarla üzüm zamanı Bayrampaşa'ya giden "eşeçikler" daha da beterdi.”
(Ebru Boyar - Kate Fleet, Osmanlı İstanbul'unun Toplumsal Tarihi, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları s.264)
Bir kere şunu saptayalım: Kur'an'ın çevrilmesini men eden bir yasak,
hiçbir zaman olmamıştır. Kur'an'ın birçok dilde çevirilerine ve meallerine
erişilebilir. İslâm âlimleri hiçbir zaman halkı kutsal kitaptan mahrum
tutma, hele insanları "aptallaştırma" niyetinde olmadılar. Yine de klasik
Islam dünyasında, çevirmenin indirgeme anlamına geleceğinin
bilincindeydiler. Bir yandan, ilahi mesajın önemli bir hususiyeti olarak
görülen (Hıristiyanlık'tan farklı olarak) estetik boyut kaybolacaktı.
Diğer yandan, çevrilen metin bir müphemlik kaybıyla malül olacak, böylece
özgün metnin anlam potansiyeli kayba uğrayacaktı. Çeviri, özgün metne göre
daha tek yanlı ve ideolojik manipülasyona daha açıktır; hakikat iddiası
da, çok sayıda açıklamanın yan yana bulunabileceği yoruma nazaran daha
kuvvetlidir.
(Thomas Bauer, Müphemlik Kültürü, İletişim Yayınları, s. 136-137)
On beşinci yüzyılın tahrir sayımlarında örneğin, bir Müslüman'ın şu ya da
bu "şahsın oğlu" olduğunu belirtmek için ibn (ya da bin) kelimesi gibi
veled kelimesinin de kullanıldığı vakiydi. On altıncı yüzyıldan itibaren
veled sadece Müslüman olmayanlar, ibn ise sadece Müslümanlar için
kullanılmaya başladı. Eldeki en eski kadı sicilleri her bir kişinin
babasını ya da oturduğu mahalleyi adlandırma konu-sunda oldukça özensizdi;
on altıncı yüzyıl ortalarından baş-layarak, muhtemelen Sultan Süleyman (y.
1520-66) ile Şeyhülislam Ebussuud Efendi'nin (ö. 1574) yargı refomlarından
sonra, her birey bu bilgi kırıntılarına göre de tanımla-nır olmaya
başladı. Gene kadı sicillerinde düzenli olarak gördüğümüz binlerce kişiden
Müslüman olanlar "vefat" edecek, olmayanlar ise "helak" olacaklardı. İslam
ve diğer inançlar arasında var olduğu öngörülen eşitsizlik temelinde,
standart uygulama buydu. Bazı farklılıkları açıklamak ise o kadar kolay
değildir ve ancak zaman içinde ortaya çıkmışlardır. Müslümanlar her zaman
sakin'diler (bir yerin sakin'i anlamında, ama tabii kelimenin "sakin
olmak" anlamı da var), Müslüman olmayanlarsa bazen mütemekkin (yerleşik).
En geç on sekizinci yüzyılda, bu ayrım standart kullanım halini almıştı ve
bir başkası daha devreye sokuldu. Bir Müslümana aynı belgede ikinci kez ya
da (ilave) bir referans vermek gerektiğinde, erkek ya da kadın olan bu
kişiden mezkur(e) (yukarıda adı geçen) diye bahsediliyordu; Müslüman
olmayan birisi söz konusuysa, ikinci gönderme mesfur(e) (beriki) tabirini
kullanacaktı - ille de bir değersizleştirme değilse de bir farklılaştırma.
Gene on sekizinci yüzyılda, hatta belki daha önceleri, gayrimüslim
isimlerinin "yanlış yazımları" da-eğer bu isim Müslümanlarca
paylaşılıyorsa-standartlaştı. İshak mesela, sürekli olarak, Müslümanlar
için doğru kullanım olan sîn'le, ama Yahudiler için doğru olmayan
kullanımla şad'la yazılıyordu. Başka türlü söyleyecek olursak, Osmanlı
yöneticileri ve kâtipleri, tuttukları defterlere daha da geliştirilmiş
kimlik işaretleri koyarak, fark bildirmenin gitgide daha incelikli
yollarını buluyorlardı. Yani Osmanlı devletini erken modern bir devlet
saymamız için esaslı sebepler vardır.
(Cemal Kafadar, Kendine Ait Bir Roma, Metis Yayınları, s.97-98)