SİNEMADAN - ANLAR, NOSTALJİ VE FİLİSTİN: Yönetmen Mehmet Zahid Başak ile Mülakat


MEHMET ZAHİD BAŞAK HAKKINDA:

Kendisi hakkında elde ettiğimiz tek malumat İstanbul’da doğup İstanbul’da yaşadığıdır. İlk kısa filmi Hayat Memat elliden fazla festivalde gösterildi. Ardından Son İyi Günler filmini çekti ve Bir Demlik Mutluluk kendisinin üçüncü kısa filmi. Hâlihazırda yeni bir film çektiğine ve yakınlarda gösterime gireceğine dair ciddi tevatür dolaşıyor. Filmlerinde ismini ‘Mehmet Başak’ olarak kullanıyor. Kendisini kısa film yönetmeni olarak takdim ediyor ama üniversitede bambaşka bir dalda hocalık yapmışlığı da tevatürler arasında. Tuşlu telefon kullanıyor ve sosyal medyaya bir hayli yabancı. Aldığı ödüller ise şunlar:

Bir Demlik Mutluluk – 2018; Kurmaca, 00:09:00
4. S
ûfi Sinema Günleri, Kısa Film Yarışması, Birincilik Ödülü. 2022
XIX Festival Intercomunale di Cinema Amatoriale di Brescia (İtalya), (Nihal Güven Öztemizel) En İyi Kadın Oyuncu Ödülü.

Soo Film Festivali, En İyi Yabancı Kısa Film Ödülü

Son İyi Günler – 2015
; Kurmaca, 00:20:00
7. Hak-İş
Emeğe Saygı Kısa Film Yarışması, Ulusal Kategori, (Hanife Çiftçi) En İyi Kadın Oyuncu Ödülü. 2018
Black Warrior Film Festivali (Abd), En İyi Sanat Tasarımı Ödülü

****

Filmlerinizde -eğer yanlış değerlendirmiyorsam- ışığı ve sesi hikâyenin bile üzerinde tutarak çay karıştırmak gibi bir sandalyeyi çekip oturmak gibi hayatın içerisinde hiç de kıymet vermediğimiz o basit anlara dikkat kesiliyorsunuz. Tabiri caizse o anlara hayatiyet atfediyorsunuz. İnsanlar hırslarının, ideallerinin peşinde bu anlarını heba mı ediyor sizce?

An meselesi aslında hepimizin kaçırdığı bir şey. Sürekli kafamızı bir yerlere gömdüğümüz için hasbelkader sağımızda solumuzda olup biten meselelerle irtibat halinde olamıyoruz. Aslında hayat da biraz oralarda dönüp dolaşıyor sanki. Bazı işaretler hiç de önem vermediğimiz anlarda zuhur edebiliyor. Mesela biz bir akrabamızın söz ya da nişanıydı tam hatırlamıyorum, bir davet üzerine oraya katıldık. İşte yüzükler takıldı falan, kurdele kesileceği esnada çok nadir olabilecek bir şey oldu. Makas göbeğinden kırıldı ve iki parça halinde dağıldı. Kimse haliyle üzerinde durmadı ama çok garip bir andı o. Sonrasında ne yazık ki o çift çok sıkıntılı bir süreç yaşadı ve ayrıldılar. O makasın o anda dağılması istesen de denk getiremeyeceğin bir şey. Terzi değiliz, her gün metrelerce kumaş kesmiyoruz. Bir makas göbeğinden nasıl dağılabilir? Böyle aslında kıymet vermediğimiz o anlar hayatımız üzerinde tesirli olabiliyor. Böyle anları zuhurat olarak ele almalı. İnsan biraz sanatla, şunla bunla uğraşınca böyle anları biraz daha fark eder hale gelebiliyor. Tabi böyle kuvvetli anlara denk gelebilirsem cepte tutuyor ve filmlerde kullanmağa gayret ediyorum. Diğer yandan böyle anlar gerçekliğin içerisinde, o bütünün içerisinde çok anlamlı oluyor ama film diliyle ele almağa kalkarsanız bağlam noktasında iyi aktarılamayabiliniyor. Bir dönüşüm, değişim geçirtmek zorunda olabiliyoruz. İnsanlar “Ben neler yaşadım biliyor musun? Anlatsam var ya ne film olur, ne roman olur.” falan derler. İkisi çok farklı mevzular aslında.

Hayatın içerisinde yaşarken yapmam dediğiniz şeyler de şartlar içerisinde çok makul gözükebiliyor. Film yapmak da bir süre sonra sürekli çıkan sorunları alt etme meselesine dönüyor. Filmlerde yapma bir kaderle anlatı oluşturduğunuz için o süreçte yaşananlar da az evvel bahsettiğimiz zuhurata tabi oluyor. Dolayısıyla başınıza çok garip şeyler gelebiliyor. Mesela ilk filmim “Hayat Memat” filmini çekerken önce sesi sonra görüntüyü almak gibi daha önceden sorsalar “olur mu canım öyle şey” diyeceğimiz şeyler yapmak durumunda kaldık.

Dediğiniz gibi ileriye doğru ne tasavvur edersek edelim neredeyse hiçbir zaman zihnimizde çerçevelediğimiz haliyle ilerlemiyor.

İşte bu yüzden geleneğimizde de zuhurata tabi olmak diye bir söz vardır. Film çekmenin kendisi de böyle bir tavrı gerektiriyor. Mesela Hayat Memat’ta cenaze sahnesi çekeceğiz, cemaat lazım. Arkadaşımız mahalleden tanıdıkları toplaması için babasına ricada bulunmuştu. Kuytu köşede bir yerdeyiz. Adını sonradan öğrendik Fethullah Amca, Fethullah Karadere; hiç unutmuyorum.  Cenazeyi gördü, geldi, hiçbir şey demeden namazı kıldı ve gitti. (Gülüşmeler) Kamera falan da ortada yani. Mucize kelimesi aciz bırakan manasına geliyormuş. Bunlar mucizevi şeyler değil ama yerine göre tebessüm ettiren, hayret ettiren anlar. Hatta bir zaman sonra bu anlar sinema içerisinde olmasını murat ettiğimiz anlara dönüşüyor. 

İnsan geçmişe dair köhatıralarını unutmağa güzel hatıralarını hatırlamağa meyyal bir tavır içerisindedir. Son İyi Günler filminizde doksanlı yıllara hasret içerisindesiniz ama o yılların unutulan bunalımlı taraflarına, siyasi çıkmazlarına da değiniyorsunuz. Sizi o yıllara götüren tam olarak neydi?

Son İyi Günler bizim ikinci filmimiz. Son İyi Günler’i ben 2012’de yazmağa başladım, 2014’te çektik. Kurgusuyla birlikte tamamen bitmesi 2016’yı buldu. 2009 senesinde Hayat Memat filmini çekmiştik. İki sene de onun festival işleriyle uğraşmıştım. Ben o süreçte kendimi yoğun bir nostalji duygusuna kaptırmıştım. Evvelden beri vardı ama o süreçte çok baskın olduğunu fark ettim. Acaba aşabilir miyim veya nasıl bir neticeye varır diye üzerine gitmek istedim bu duygunun. Tabi bambaşka bir şey ortaya çıktı. İlk filmler daha neyin ne olduğunu bilmeden, bir cesaret girip yapılan işler oluyor genelde. Ben de temele dair okumalar yapmağa başlamam lazım diye düşünüyordum. Yani bir işe girdik ama bundan sonraki süreçte altını doldurarak ilerlemek gerekiyor diyerek bir muhasebeye soktum kendimi. Lajos Egri’nin piyes yazma üzerine bir kitabı vardı; dramatik anlatıya dair. Onu okuyarak başlamıştım. Yanlış hatırlamıyorsam Piyes Yazma Sanatı’ydı adı. O yıllarda senaryo kitabı da Türkçe çeviri olarak çok fazla yoktu. Belli başlı kitaplar vardı. Yine o sıralarda Derviş Zaim, Cennet Kültür Merkezi’inde hızlandırılmış bir senaryo atölyesi yaptı. Üniversitede senaryo dersleri veriyordu Derviş Hoca. Onun bir döneme yayarak anlattığı dersleri biz haftada iki-üç gün giderek hızlandırılmış şekilde bir-bir buçuk ay içerisinde almış olduk. Böylece klasik senaryo anlatısıyla falan da ilgilenince öğrendiklerimi uygulayabileceğim bir şey yapmam lazım diye düşündüm. Ne çıkacağını ben de bilmiyordum ama üzerine gitmek, bu nostalji duygusuyla yüzleşmek istedim. İyileştirici de bir tarafı oldu benim için. Tabi nostalji değince çocukluğumun geçtiği doksanlar demekti.

Şunu da belirtmek gerekiyor, benim için çok önemli: bir insan kendi meselesini kendisi çözebilmesi gerektiğini düşünüyorum. Mesela izliyoruz bazı filmleri gidip çocukluğuyla alakalı bir takım çıkmazlardan bahsediyor. Bunlar biraz insanın kendisiyle alakalı. Yani insanın kendi tecrübesi üzerinden vardığı noktayı başkasına açarken başkalarıyla arasındaki çizgiyi koruyarak mesafe alabileceğini düşünüyorum. Ben de o çizgiyi nostalji duygusunun üzerine giderken çok da farkında olmadan korumayı başardım diyebilirim. Böylece o yıllara dair düşünmeğe, notlar almağa, arkadaşlarımla konuşmağa falan başladım. İş gündeme oturarak daha ciddi bir boyuta ulaşmış oldu. O dönemde kara kalabalıkların en önemli meselesi başörtüsüydü. Benim de ortaokul, lise zamanlarıma denk geliyor. Özellikle 97 ve sonrasında neredeyse her gün tartışılan Türkiye çapında bir meseleydi o zamanlar. Altından kalkabilir miyiz kalkamaz mıyız derken senaryoya bu meseleyi almağa karar verdik. Hikâyeler, günlükler, haberler gibi yazılan çizilen ne varsa bakmağa başladık. Kod 333 diye bir fotoğraf sergisi açmışlardı. Orada bir fotoğraf gördüm. Bir anne var, ‘başörtüsü mağduru’ şeklinde. Yanında kızı var ve bütün bunlara şahit olan bir anneanne var. Bu fotoğraf beni çok etkilemişti. Filmde de bu etkiyi görebilirsiniz. Anneanne, kızı ve torunu var. Bunun yanında Mazlumder’di galiba başörtüsüyle alakalı bir arşiv oluşturmuş. Hikâyenin merkezine alacağım bir nokta bulabilmek maksadıyla arşivi taramağa başladım. Mayıs 1999’da soruların çalınması aradığım nokta oldu. Bu nokta karakter üzerinden bir baht dönüşümü işleyecek, gerçekliği de işin içine alacak ve bütün o hikâyeyi bağlayacaktı. Tabi karakter üzerinde bir çatışma kurmak istedik ama yine mevzu başka tarafa gitti. Tam olarak oralarda da gezmeyen bir hikâye oldu.(Gülerek) Gide gide kendi istikametini bulan bir işe dönüştü. Mesela filmin sonuna dönemin milli eğitim bakanının bir açıklamasını aldık. Senaryo aşamasında olmayan bir şeydi o. Arşivde bulup satın aldık ve filme eklemeğe karar verdik.

Aslında bir işin başlamasına vesile oluyorsunuz ve siz de o işle beraber bir yere varıyorsunuz.

Tabi ki.

Filmlerinizde 2000’li yılların başlarına kadar ufak tefek de olsa muhafaza edilen Türk tipi ev-aile hayatına dair yoğun izler var. Şimdi neredeyse kimsenin evinde bulunmayan süslemeli duvarlar, perdeler, danteller,  mozaik camlar, divanlar, saksılar gibi…  Günümüzde her sanatkâra kâbus gibi çöken o hisse siz de kapılıyor musunuz, geldiğimiz son nokta itibariyle hayatımızda sanata dâhil edebileceğimiz bir unsur kalmadı mı?

İsmet Bey’in (Özel) bir mısraı vardır: “Her şey ben yaşarken oldu.” İnsan öyle yaşıyor hakikaten, her şey sen yaşarken oluyor.  Geçmişten getirdiklerin de var tabi ki. En temelde -hiç de abartarak söylemiyorum bunu- eşyaya belli bir hürmeti olan, onu korumağa çalışan, eşyaya belli bir şahsiyet atfeden bir gelenekten geliyoruz.  Allah razı olsun, annem bunu devam ettiren bir insan. O yüzden film çekerken ben bizim evi çok kullanırım. Son İyi Günler bir dönem işiydi. Film 99’da geçiyordu ve evde ufak tefek bazı değişiklikler yaptık sadece. O bakımdan hiç zorlanmadım. İşte 60’lar, 70’ler, 80’ler modası falan lafları ediliyor. Son zamanlarda zorlaya zorlaya bir 90’lar modası çıkarttılar. Ama 2000 sonrası için böyle bir şey olmadı. Geçenlerde bir video gördüm, 2006 senesinde bir baba kızını okula giderken çekmiş. Şimdi bakıyorum neredeyse yirmi sene olmuş ama ne değişti? Yani çocukluğuyla kıyas edebileceği ne değişmiş olabilir. Artık gündelik hayatta fark oluşturacak bir kalıcılık zemini yok. İnsanlık tarihi konusunda uzun uzadıya konuşacak durumda değiliz tabi ama son kırk-elli yıl içerisinde ilk kez yaşanan bir durum gibi geliyor bana. Mesela doksanlı yıllarda her yerde gördüğümüz alimünyum doğrama camlar, vitrinler, kapılar vardı. Sonra o yılların sonunda pimapen geldi ve odur budur artık başka bir değişime uğrayamadı kapılar. Artık geçmişimizle kıyas edebileceğimiz bir şey de kalmadı. Bir şey çıkıyor ve bir süre sonra bitiyor, o kadar.  Bizim bir başkasıyla farlılık oluşturacağımız unsurlar her gün eriyor aslında.

Anadolu’da köyler de dâhil apartman tipi dışında bir ev mekânı da kalmadı artık.

Mekan-imkan ayrı köklerden geliyor zannediyorum. Lakin birbirini belirleyen kavramlar bunlar. Mekanlar imkanları belirliyor. Ama işte iyi-kötü bir vasat oluşmuyor. Gecekondular çok eleştirilir falan ama inanın en azından gecekondular bir vasat. En azından bir geçmişin devamı olan, insanın en azından insanca yaşayabileceği, derme çatmada olsa hususi, küçük de olsa bir bahçesi olan mekanlar. Diğer taraftan siteleri düşünün. Orta çağdaki şehirlere girer gibi sizi kapıda durduruyorlar. Kime geldiğinizi soruyorlar falan. İnsanların işe gitmek için arabalarıyla çıktığı, arabalarıyla geri döndüğü, ‘sokak’la olan irtibatı kesilmiş yerler. Aynı insanlar tatil günlerini arabalarıyla gittikleri AVM’lerde geçirmek durumunda. Şimdi tahayyül edebiliyoruz mu acaba geçmişte insanlar neler yapardı?

Netice itibariyleHer şey ben yaşarken oldu.” sraını akılda tutmak gerekiyor. Biz bu dünya sahnesinde, bu zaman diliminde buradayız. Eğer bir şey yapılacaksa şimdi yapabilmeliyiz. Nostalji tatlı bir heves olarak yaşanabilir bir itirazım yok ama geçmişten şimdiye neyin niçin yitip gittiğini de düşünmek lazım.

Umran Dergisi’inde yayınlanan ‘Yar Bana Bir Eğlence’ yazınızda “Mühim olanın tesmiye değil, metafizik arka planın sanatçıda, ondan sudur edecek kıvamda bulunmasıdır.” diyorsunuz. Sizce geçen zaman içerisinde memleketimiz sinemasında hem kendi milletinin ferdi olmayı göze alabilmiş hem de bahsettiğiniz metafizik yoğunluğu hissettiren isimlerce bir mahfil oluştu mu?

Bu konuda karar verecek bir yetkili merci değiliz ama inşallah oluşuyor demek lazım. Mahfiller de mahallelere benziyor. Ama mahallenin içerisinde sıkışıp kalmakla ilişkili bir durum da oluşuyor sanki. Bizim diyalektik bir tartışma zeminini de korumamız gerekiyor. İngilizce literatürü incelediğinizde bunu görmek bir şekilde mümkün. Türkiye’de birisi bir işi yapıyor ve o iş o insanın üzerine kalıyor. Bu iyi bir şey değil. En azından bilgi safhasında daha üst bir noktaya çıkamıyor o konu. Mesela İhsan Fazlıoğlu’nun Yunus Emre ile ilgili bir çalışma yaptığını duydum. İnsanların teveccüh edeceği bir vasatın oluşması için başka alanlardan başka isimlerin de bu konuya el atması lazım. Mütevazı hareket ederek, konuyu açmağa, anlamağa çalışarak, “Ben bu konuda şunu söyledim daha kimse üzerine bir şey söyleyemez.” veya “Ne demek! Sen benim dediğime itiraz mı ediyorsun!”  gibi talihsiz ifadeler olmadan.

Öte yandan şöyle bir şey de var: Şimdi Yunus’un yaşadığını düşünelim. Kendisinden eserler sudur etmiş bir örneği olarak demin bahsettiğimiz o ‘metafizik yoğunluğa’ erişebilmiş birisi. Bugün Yunus yaşıyor olsa hakkında panel düzenlenir, tezler yazılır, sempozyumlar düzenlenirdi, değil mi? Biz sanki başka yerlerde aramaya başladık. 

Her şey bir vitrin malzemesi gibi mi inceleniyor?

Vitrin malzemesi gibi değil de: Karşımıza bir nesne gibi koyalım, ona bir bakış açısı getirelim, bu da bilimsel bir bakış olsun; tarzında bir yaklaşım.  Mimar Sinan için de aynı şey geçerli. Bir mimari eser için de edebi eser için de söyleyebiliriz bunu. Geleneğimizdeki eserlerin buralarda şahlandığı için bu örnekleri veriyorum. Ama düşünün acaba o insanlar bu eserleri inşa ederken bizim dolandığımız yerleri ne kadar dikkate aldılar? Mimar Sinan’ın malzeme noktasında olsun, statik hesaplamalar yapma konusunda olsun bir bilgi eksikliği olmadığı aşikar ama bir yerden sonra insanın kendi zihinsel çabasıyla ilerleyemeyeceği bir kapıya vardıklarını düşünüyorum. İnsanın bilmesiyle ilgili sınıra gelip dayanıyor. Dua da bir kapıyı çalmak gibidir. Muzaffer Efendi (Ozak) “Ekmek, ekmek demekle insanın karnı doymaz.” Diyor. O ekmeği tatmak için dua etmek gerekiyor.

Netice olarak şunu da belirtmek gerekiyor: Bugün bir senaryo kitabını açsanız ve okumağa başlasanız konu az sonra Aristoteles’in Poetika’sına gelir. Biraz daha giderseniz onun da Tragedyalar üzerinden çıkarımlarda bulunduğunu görürsünüz. Biraz Tragedyalara bakayım derseniz bu sefer mitoslara gidiyorsunuz. Konu bir şekilde inanç alanına, tanrıların alanına giriyor. Bizim de sanat olarak kendi metinlerimizi kendi kaynaklarımız üzerinden oluşturmamız gerektiğini düşünüyorum.

Yahudilerin sinema ve bilimum ekran uygulamaları üzerinden işledikleri cinayetleri-katliamı aklamağa çalıştıklarını biliyoruz. Yakın zamanda Filistin üzerine bir panel tertip edilmesine ön ayak oldunuz ve 9. Kısadan Hisse Film Festivali’inde Filistin’i gündeme aldınız. Bunun yanında Filistin Direnişi ve Sinema isminde bir yazı yazdınız. Filistin mezalimi sinema içerisinde nasıl ses getiriyor ve sizin bu çalışmalarınız devam edecek mi?

İnşallah. Çalışmalar tabi festival yönetimine de bağlı biraz. Zeytinburnu Belediyesi Kültür Sanat Yıllığı çıkartıyormuş. Filistin sinemasıyla ilgili bir perspektif yazısı yazar mısınız, dediler. Ben de kabul ettim. O vesileyle yazılmış çizilmiş ne varsa araştırayım dedim. Konuyla alakalı Türkiye’de yazılan tezlere baktığımda tez yazarlarının isimlerinin Arapça olmasından çok büyük bir ihtimal Filistinli olabileceğini düşündüm. Onları bir şekilde panele dâhil etme fikrini öne sürdüm. En azından Filistinlileri çağırıp onları onore etmek, dinlemek daha faydalı bir iş olur diye düşündük. Nevres Ebu Salih geldi ve iki de Türk olarak biz konuşmuş olduk. Aslında fikri ben öne sürdüm ama benim niyetimde konuşmak yoktu. Moderatörlük ve sunum teklif ettiler, en azından karınca kararınca neler yapabilirsek diye kabul ettim. Perspektif yazısını hazırlarken de gördüm ki ne zaman ki o katiller vahşetini arttırıyor konu o zaman festivallerde gündem oluyor. İnsanlar biz bu konuyu ele aldık deyip hayatlarına devam ediyorlar. Bana bu yapılanlar hiç samimi gelmedi.

Filistin’i birçok ülke -Birleşmiş Milletlere falan dâhil olan- zaten tanımıyor. Tanınmayan bir durumdasınız ve bu insanların kendilerini hakikaten ifade edebileceği yegâne yer görsellik oluyor. Çünkü kendileri orada var olmazsa sizin yerinize sizi anlatmağa kalkışıyorlar. Biz burada varız demenin en makul yolu ekranlar oluyor. Körfez savaşı döneminde savaşa dair gördüğümüz şeyler CNN’in çektiği füze görüntülerinden ibaret.  Kimse savaşı görmedi, belki savaş olmadı, belki çok farklı oldu. Eğer bir savaş dökümente edilmediyse varlığından nasıl söz edilecek? 7 Ekim’den sonra ister işgalcilerin yanında olsunlar ister karşısında olsunlar sinemanın kucağına bırakılmış yegâne soru: Filistin. Sanat dalları arasında en çok rağbet edilen alan olması hasebiyle gözler sinemaya dönüyor doğal olarak. Her sinemacı buna bir cevap getirmek durumunda artık. Bu sene Venedik Film Festivali’nde Filistin’i konu eden bir film öl aldı. (Hind Receb’in Sesi) İyi, güzel. Daha sonra festivalde gösterime girecek filmlerden seçki yayınladılar. Orada orta çağda Katolikler tarafından Hristiyan olmağa zorlanan Yahudilerin hikayesini anlatan bir kısa filmin de gösterime girdiğini gördüm. (Kushta Mayn, la mia Costantinopoli) Yani Filistin hak-hukuk meselesi olmaktan ziyade bir çeşit denge kurma meselesi halinde ele alınıyor. Bunlar bana hiç samimi gelmiyor. Bir çit günah çıkarma ritüeli olarak kendi sinemalarına aldıkları filmler bunlar.

Diğer tarafta bir vahşet durumu var ve dökümente ediliyor. Bundan sonra film sanatı ne yapacak? Türkiye’de bir şekilde devam eden sosyal gerçekçi sinema akımı var. İşte aile içi meseleler, sınıflar arası çatışma gibi mevcut durumun resmini çekmek motivasyonuyla sosyal meseleler üzerinden filmler yapıyorlar. Şimdi dünyanın gözünün önünde gerçekleşen tartışmasız bir vahşet durumu var ve görsellerle dökümente ediliyor. Bundan sonra film sanatı ne yapmalı?  Mevcut durumun resmini çekmek bir işe mi yarayacak? Bunu röntgen filmi de yapıyor. Anlatabiliyor muyum? Adorno’ydu galiba, Auschwitz’den sonra şiir yazmak barbarca, diyor. Bu saatten sonra artık sinema ne ile ilgilenecek?

Bir taraftan sizi filmin içine alan, kafanızı çevirdiğinizde manzaranızın değiştiği virtual reality (VR) dedikleri gerçekliği en üst düzeye çıkarmayı hedefleyen gözlükler çıktı. İşte VR filmler falan yapıldı. Diğer taraftan çocukların katledildiği, canlı yayın esnasında bombaların düştüğü görüntüler var. Görüntü üzerinden düşündüğünüzde bundan daha gerçek bir şey yok. Sinemacıların oturup bunu düşünmesi lazım. Bu kadar vahşi bir gerçekliğin içerisinde sinemacılar nasıl bir gerçekliğin üzerine gidecekler? Mevcudu devam ettirebilirsiniz. Gene romantik komediler çekilir, Amerikan sineması fantastik evrenlerin yenilerini çıkarır. Ama Filistin her şeyin tam ortasında durmağa devam edecek.

Vakit ayırdığınız için teşekkür ediyoruz ağabey.

Rica ederim, eyvallah. Çayları yenileyelim mi?

Olur ağabey :)

 

12 Rebiyülahir 1447 Cumartesi
Mehmet Zahid Başak’ın Kıztaşı’ndaki Evi


0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski