MEHMET ZAHİD BAŞAK HAKKINDA:
Kendisi hakkında elde
ettiğimiz tek malumat İstanbul’da
doğup İstanbul’da yaşadığıdır. İlk kısa
filmi Hayat Memat elliden fazla festivalde gösterildi. Ardından Son İyi Günler
filmini çekti
ve Bir Demlik Mutluluk kendisinin üçüncü kısa filmi. Hâlihazırda yeni
bir film çektiğine
ve yakınlarda gösterime
gireceğine dair ciddi tevatür dolaşıyor. Filmlerinde ismini ‘Mehmet Başak’
olarak kullanıyor. Kendisini kısa film yönetmeni
olarak takdim ediyor ama üniversitede bambaşka bir dalda hocalık yapmışlığı da tevatürler arasında. Tuşlu telefon kullanıyor ve sosyal
medyaya bir hayli yabancı. Aldığı ödüller ise şunlar:
Bir Demlik Mutluluk – 2018;
Kurmaca, 00:09:00
4. Sûfi Sinema Günleri, Kısa Film
Yarışması, Birincilik Ödülü. 2022
XIX Festival Intercomunale di Cinema Amatoriale di
Brescia (İtalya), (Nihal Güven Öztemizel) En İyi Kadın Oyuncu Ödülü.
Soo
Film Festivali, En İyi Yabancı Kısa Film Ödülü
Son İyi Günler – 2015;
Kurmaca, 00:20:00
7. Hak-İş Emeğe
Saygı Kısa Film Yarışması, Ulusal Kategori, (Hanife Çiftçi)
En İyi Kadın Oyuncu Ödülü. 2018
Black Warrior Film Festivali
(Abd), En İyi Sanat Tasarımı Ödülü
****
Filmlerinizde -eğer
yanlış değerlendirmiyorsam- ışığı ve sesi hikâyenin bile üzerinde tutarak çay karıştırmak gibi bir sandalyeyi çekip oturmak gibi hayatın içerisinde hiç de kıymet vermediğimiz o
basit anlara dikkat kesiliyorsunuz. Tabiri caizse o anlara hayatiyet
atfediyorsunuz. İnsanlar hırslarının, ideallerinin peşinde bu anlarını heba mı ediyor sizce?
An meselesi aslında
hepimizin kaçırdığı bir şey. Sürekli kafamızı bir yerlere gömdüğümüz için hasbelkader sağımızda solumuzda olup
biten meselelerle irtibat halinde olamıyoruz. Aslında hayat da biraz oralarda dönüp dolaşıyor sanki. Bazı işaretler hiç de
önem vermediğimiz anlarda zuhur edebiliyor.
Mesela biz bir akrabamızın söz
ya da nişanıydı tam hatırlamıyorum,
bir davet üzerine oraya katıldık. İşte yüzükler takıldı falan, kurdele kesileceği
esnada çok
nadir olabilecek bir şey oldu. Makas göbeğinden
kırıldı ve iki parça
halinde dağıldı. Kimse haliyle üzerinde durmadı ama çok garip bir andı o. Sonrasında ne yazık
ki o çift çok
sıkıntılı bir süreç yaşadı ve ayrıldılar. O makasın o anda dağılması istesen de denk
getiremeyeceğin bir şey. Terzi değiliz,
her gün metrelerce kumaş kesmiyoruz. Bir makas göbeğinden nasıl dağılabilir? Böyle aslında kıymet vermediğimiz o anlar
hayatımız üzerinde tesirli olabiliyor. Böyle
anları zuhurat olarak ele almalı. İnsan biraz sanatla, şunla bunla uğraşınca böyle anları biraz daha fark eder hale
gelebiliyor. Tabi böyle
kuvvetli anlara denk gelebilirsem cepte tutuyor ve filmlerde kullanmağa gayret
ediyorum. Diğer yandan böyle
anlar gerçekliğin içerisinde,
o bütünün içerisinde
çok anlamlı oluyor ama film diliyle ele
almağa kalkarsanız bağlam noktasında iyi aktarılamayabiliniyor. Bir dönüşüm, değişim geçirtmek
zorunda olabiliyoruz. İnsanlar “Ben neler yaşadım biliyor musun? Anlatsam var
ya ne film olur, ne roman olur.” falan derler. İkisi çok farklı mevzular aslında.
Hayatın içerisinde yaşarken yapmam dediğiniz şeyler
de şartlar içerisinde
çok makul gözükebiliyor. Film yapmak da bir süre sonra
sürekli çıkan sorunları alt etme meselesine dönüyor. Filmlerde yapma bir kaderle anlatı
oluşturduğunuz için o süreçte yaşananlar da az evvel bahsettiğimiz
zuhurata tabi oluyor. Dolayısıyla başınıza çok
garip şeyler gelebiliyor. Mesela ilk filmim “Hayat Memat” filmini çekerken önce sesi sonra görüntüyü almak gibi daha önceden sorsalar “olur mu canım öyle şey” diyeceğimiz şeyler yapmak
durumunda kaldık.
Dediğiniz gibi ileriye
doğru ne tasavvur edersek edelim neredeyse hiçbir zaman zihnimizde çerçevelediğimiz haliyle ilerlemiyor.
İşte bu yüzden
geleneğimizde de zuhurata tabi olmak diye bir söz vardır. Film çekmenin kendisi de böyle bir tavrı gerektiriyor. Mesela Hayat
Memat’ta cenaze sahnesi çekeceğiz,
cemaat lazım. Arkadaşımız mahalleden tanıdıkları toplaması için babasına ricada bulunmuştu. Kuytu
köşede bir yerdeyiz. Adını sonradan öğrendik Fethullah Amca, Fethullah
Karadere; hiç unutmuyorum. Cenazeyi gördü, geldi, hiçbir şey demeden namazı kıldı ve gitti.
(Gülüşmeler) Kamera falan da ortada yani. Mucize kelimesi aciz bırakan manasına
geliyormuş. Bunlar mucizevi şeyler değil ama yerine göre tebessüm ettiren, hayret ettiren anlar.
Hatta bir zaman sonra bu anlar sinema içerisinde
olmasını murat ettiğimiz anlara dönüşüyor.
İnsan geçmişe dair kötü hatıralarını unutmağa güzel
hatıralarını hatırlamağa
meyyal bir tavır içerisindedir.
Son İyi Günler filminizde doksanlı yıllara hasret içerisindesiniz ama o yılların unutulan
bunalımlı taraflarına, siyasi çıkmazlarına da değiniyorsunuz. Sizi o
yıllara götüren
tam olarak neydi?
Son İyi Günler
bizim ikinci filmimiz. Son İyi Günler’i ben 2012’de yazmağa
başladım, 2014’te çektik. Kurgusuyla birlikte tamamen
bitmesi 2016’yı buldu. 2009 senesinde Hayat Memat filmini çekmiştik.
İki sene de onun festival işleriyle uğraşmıştım. Ben o süreçte
kendimi yoğun bir nostalji duygusuna kaptırmıştım. Evvelden beri vardı ama o
süreçte
çok
baskın olduğunu fark ettim. Acaba aşabilir miyim veya nasıl bir neticeye varır
diye üzerine gitmek istedim bu duygunun. Tabi bambaşka bir şey ortaya çıktı.
İlk filmler daha neyin ne olduğunu bilmeden, bir cesaret girip yapılan işler
oluyor genelde. Ben de temele dair okumalar yapmağa başlamam lazım diye
düşünüyordum. Yani bir işe girdik ama bundan sonraki süreçte altını doldurarak ilerlemek gerekiyor diyerek bir
muhasebeye soktum kendimi. Lajos Egri’nin piyes yazma üzerine bir kitabı vardı;
dramatik anlatıya dair. Onu okuyarak başlamıştım. Yanlış hatırlamıyorsam Piyes
Yazma Sanatı’ydı adı. O yıllarda senaryo kitabı da Türkçe
çeviri
olarak çok
fazla yoktu. Belli başlı kitaplar vardı. Yine o sıralarda Derviş Zaim, Cennet
Kültür Merkezi’inde hızlandırılmış bir senaryo atölyesi
yaptı. Üniversitede
senaryo dersleri veriyordu Derviş Hoca. Onun bir döneme
yayarak anlattığı dersleri biz haftada iki-üç gün giderek hızlandırılmış
şekilde bir-bir buçuk ay içerisinde
almış olduk. Böylece
klasik senaryo anlatısıyla falan da ilgilenince öğrendiklerimi
uygulayabileceğim bir şey yapmam lazım diye düşündüm. Ne çıkacağını ben de bilmiyordum ama üzerine gitmek, bu nostalji duygusuyla yüzleşmek
istedim. İyileştirici de bir tarafı oldu benim için.
Tabi nostalji değince çocukluğumun
geçtiği
doksanlar demekti.
Şunu da belirtmek
gerekiyor, benim için çok önemli: bir insan
kendi meselesini kendisi çözebilmesi gerektiğini düşünüyorum. Mesela izliyoruz
bazı filmleri gidip çocukluğuyla alakalı bir takım
çıkmazlardan bahsediyor. Bunlar biraz insanın kendisiyle alakalı. Yani insanın
kendi tecrübesi üzerinden vardığı noktayı başkasına açarken
başkalarıyla arasındaki çizgiyi koruyarak
mesafe alabileceğini düşünüyorum. Ben de o çizgiyi
nostalji duygusunun üzerine giderken çok da farkında
olmadan korumayı başardım diyebilirim. Böylece o yıllara
dair düşünmeğe, notlar almağa, arkadaşlarımla konuşmağa falan başladım. İş
gündeme oturarak daha ciddi bir boyuta ulaşmış oldu. O dönemde
kara kalabalıkların en önemli
meselesi başörtüsüydü. Benim de ortaokul, lise zamanlarıma denk geliyor.
Özellikle 97 ve sonrasında neredeyse her gün tartışılan Türkiye çapında
bir meseleydi o zamanlar. Altından kalkabilir miyiz kalkamaz mıyız derken
senaryoya bu meseleyi almağa karar verdik. Hikâyeler, günlükler, haberler gibi
yazılan çizilen
ne varsa bakmağa başladık. Kod 333 diye bir fotoğraf sergisi açmışlardı.
Orada bir fotoğraf gördüm. Bir anne var, ‘başörtüsü
mağduru’ şeklinde. Yanında kızı var ve bütün bunlara şahit olan bir anneanne
var. Bu fotoğraf beni çok etkilemişti. Filmde de bu etkiyi
görebilirsiniz.
Anneanne, kızı ve torunu var. Bunun yanında Mazlumder’di galiba başörtüsüyle
alakalı bir arşiv oluşturmuş.
Hikâyenin merkezine alacağım bir nokta bulabilmek maksadıyla arşivi taramağa
başladım. Mayıs 1999’da soruların çalınması aradığım
nokta oldu. Bu nokta karakter üzerinden bir baht dönüşümü
işleyecek, gerçekliği
de işin içine alacak ve
bütün o hikâyeyi bağlayacaktı. Tabi karakter üzerinde bir çatışma
kurmak istedik ama yine mevzu başka tarafa gitti. Tam olarak oralarda da
gezmeyen bir hikâye oldu.(Gülerek) Gide gide kendi istikametini bulan bir işe dönüştü.
Mesela filmin sonuna dönemin milli eğitim bakanının bir
açıklamasını aldık. Senaryo aşamasında olmayan bir şeydi o. Arşivde bulup satın
aldık ve filme eklemeğe karar verdik.
Aslında bir işin
başlamasına vesile oluyorsunuz ve siz de o işle beraber bir yere varıyorsunuz.
Tabi ki.
Filmlerinizde
2000’li yılların başlarına kadar ufak tefek de olsa muhafaza edilen Türk tipi
ev-aile hayatına dair yoğun izler var. Şimdi neredeyse kimsenin evinde
bulunmayan süslemeli duvarlar, perdeler, danteller, mozaik camlar, divanlar, saksılar gibi… Günümüzde her sanatkâra kâbus gibi çöken o
hisse siz de kapılıyor musunuz, geldiğimiz son nokta itibariyle hayatımızda
sanata dâhil edebileceğimiz bir unsur kalmadı mı?
İsmet Bey’in
(Özel) bir mısraı
vardır: “Her şey ben yaşarken oldu.” İnsan öyle
yaşıyor hakikaten, her şey sen yaşarken oluyor.
Geçmişten
getirdiklerin de var tabi ki. En temelde -hiç de abartarak söylemiyorum
bunu- eşyaya belli bir hürmeti olan, onu korumağa çalışan,
eşyaya belli bir şahsiyet atfeden bir gelenekten geliyoruz. Allah razı olsun, annem bunu devam ettiren
bir insan. O yüzden film çekerken ben bizim
evi çok
kullanırım. Son İyi Günler bir dönem işiydi. Film
99’da geçiyordu
ve evde ufak tefek bazı değişiklikler yaptık sadece. O bakımdan hiç
zorlanmadım. İşte 60’lar, 70’ler, 80’ler modası falan lafları
ediliyor. Son zamanlarda zorlaya zorlaya bir 90’lar modası çıkarttılar. Ama
2000 sonrası için
böyle
bir şey olmadı. Geçenlerde bir video
gördüm,
2006 senesinde bir baba kızını okula giderken çekmiş.
Şimdi bakıyorum neredeyse yirmi sene olmuş ama ne değişti? Yani çocukluğuyla
kıyas edebileceği ne değişmiş olabilir. Artık gündelik hayatta fark
oluşturacak bir kalıcılık zemini yok. İnsanlık tarihi konusunda uzun uzadıya
konuşacak durumda değiliz tabi ama son kırk-elli yıl içerisinde
ilk kez yaşanan bir durum gibi geliyor bana. Mesela doksanlı yıllarda her yerde
gördüğümüz alimünyum doğrama camlar, vitrinler, kapılar
vardı. Sonra o yılların sonunda pimapen geldi ve odur budur artık başka bir
değişime uğrayamadı kapılar. Artık geçmişimizle
kıyas edebileceğimiz bir şey de kalmadı. Bir şey çıkıyor
ve bir süre sonra bitiyor, o kadar.
Bizim bir başkasıyla farlılık oluşturacağımız unsurlar her gün eriyor
aslında.
Anadolu’da köyler
de dâhil apartman tipi dışında bir ev mekânı da kalmadı artık.
Mekan-imkan ayrı köklerden
geliyor zannediyorum. Lakin birbirini belirleyen kavramlar bunlar. Mekanlar
imkanları belirliyor. Ama işte iyi-kötü bir vasat
oluşmuyor. Gecekondular çok eleştirilir
falan ama inanın en azından gecekondular bir vasat. En azından bir geçmişin
devamı olan, insanın en azından insanca yaşayabileceği, derme çatmada
olsa hususi, küçük de olsa bir bahçesi olan mekanlar.
Diğer taraftan siteleri düşünün. Orta çağdaki şehirlere
girer gibi sizi kapıda durduruyorlar. Kime geldiğinizi soruyorlar falan.
İnsanların işe gitmek için arabalarıyla çıktığı,
arabalarıyla geri döndüğü, ‘sokak’la olan irtibatı
kesilmiş yerler. Aynı insanlar tatil günlerini arabalarıyla gittikleri
AVM’lerde geçirmek
durumunda. Şimdi tahayyül edebiliyoruz mu acaba geçmişte
insanlar neler yapardı?
Netice itibariyle
“Her şey ben yaşarken oldu.” mısraını
akılda tutmak gerekiyor. Biz bu dünya sahnesinde, bu zaman diliminde buradayız.
Eğer bir şey yapılacaksa şimdi yapabilmeliyiz. Nostalji tatlı bir heves olarak
yaşanabilir bir itirazım yok ama geçmişten şimdiye
neyin niçin
yitip gittiğini de düşünmek lazım.
Umran Dergisi’inde
yayınlanan ‘Yar Bana Bir Eğlence’ yazınızda “Mühim
olanın tesmiye değil, metafizik arka planın sanatçıda, ondan sudur edecek
kıvamda bulunmasıdır.” diyorsunuz. Sizce geçen
zaman içerisinde memleketimiz sinemasında hem kendi milletinin
ferdi olmayı göze alabilmiş hem
de bahsettiğiniz metafizik yoğunluğu hissettiren isimlerce bir mahfil oluştu
mu?
Bu konuda karar
verecek bir yetkili merci değiliz ama inşallah oluşuyor demek lazım. Mahfiller
de mahallelere benziyor. Ama mahallenin içerisinde sıkışıp
kalmakla ilişkili bir durum da oluşuyor sanki. Bizim diyalektik bir tartışma
zeminini de korumamız gerekiyor. İngilizce literatürü incelediğinizde bunu görmek
bir şekilde mümkün. Türkiye’de birisi bir işi yapıyor ve o iş o insanın üzerine
kalıyor. Bu iyi bir şey değil. En azından
bilgi safhasında daha üst bir noktaya çıkamıyor o konu. Mesela İhsan
Fazlıoğlu’nun Yunus Emre ile ilgili bir çalışma yaptığını
duydum. İnsanların teveccüh edeceği bir vasatın oluşması için
başka alanlardan başka isimlerin de bu konuya el atması lazım. Mütevazı hareket
ederek, konuyu açmağa,
anlamağa çalışarak,
“Ben bu konuda şunu söyledim daha kimse üzerine bir şey söyleyemez.” veya
“Ne demek! Sen benim dediğime itiraz mı ediyorsun!” gibi talihsiz ifadeler olmadan.
Öte yandan şöyle
bir şey de var: Şimdi Yunus’un yaşadığını düşünelim.
Kendisinden eserler sudur etmiş bir örneği olarak demin
bahsettiğimiz o ‘metafizik yoğunluğa’ erişebilmiş birisi. Bugün Yunus yaşıyor
olsa hakkında panel düzenlenir, tezler yazılır, sempozyumlar
düzenlenirdi, değil mi? Biz sanki başka yerlerde aramaya başladık.
Her şey
bir vitrin malzemesi gibi mi inceleniyor?
Vitrin malzemesi
gibi değil de: Karşımıza bir nesne gibi koyalım, ona bir
bakış açısı getirelim, bu da bilimsel bir bakış olsun; tarzında bir
yaklaşım. Mimar Sinan için
de aynı şey geçerli. Bir mimari
eser için
de edebi eser için de söyleyebiliriz
bunu. Geleneğimizdeki eserlerin buralarda şahlandığı
için
bu örnekleri
veriyorum. Ama düşünün acaba o insanlar bu eserleri inşa ederken bizim
dolandığımız yerleri ne kadar dikkate aldılar? Mimar Sinan’ın malzeme
noktasında olsun, statik hesaplamalar yapma konusunda olsun bir bilgi eksikliği
olmadığı aşikar ama bir yerden sonra insanın kendi zihinsel çabasıyla
ilerleyemeyeceği bir kapıya vardıklarını düşünüyorum. İnsanın bilmesiyle ilgili
sınıra gelip dayanıyor. Dua da bir kapıyı çalmak gibidir. Muzaffer Efendi (Ozak) “Ekmek, ekmek
demekle insanın karnı doymaz.” Diyor. O ekmeği tatmak için
dua etmek gerekiyor.
Netice olarak şunu
da belirtmek gerekiyor: Bugün bir senaryo kitabını açsanız
ve okumağa başlasanız konu az sonra Aristoteles’in Poetika’sına
gelir. Biraz daha giderseniz onun da Tragedyalar üzerinden çıkarımlarda
bulunduğunu görürsünüz.
Biraz Tragedyalara bakayım derseniz bu sefer mitoslara gidiyorsunuz. Konu bir
şekilde inanç alanına, tanrıların alanına giriyor. Bizim de sanat olarak kendi
metinlerimizi kendi kaynaklarımız üzerinden oluşturmamız gerektiğini
düşünüyorum.
Yahudilerin sinema
ve bilimum ekran uygulamaları üzerinden işledikleri cinayetleri-katliamı
aklamağa çalıştıklarını biliyoruz. Yakın zamanda Filistin
üzerine bir panel tertip edilmesine ön
ayak oldunuz ve 9. Kısadan Hisse Film Festivali’inde Filistin’i gündeme
aldınız. Bunun yanında Filistin Direnişi ve Sinema isminde bir yazı yazdınız.
Filistin mezalimi sinema içerisinde nasıl ses
getiriyor ve sizin bu çalışmalarınız
devam edecek mi?
İnşallah.
Çalışmalar tabi festival yönetimine de bağlı
biraz. Zeytinburnu Belediyesi Kültür Sanat Yıllığı çıkartıyormuş. Filistin
sinemasıyla ilgili bir perspektif yazısı yazar mısınız, dediler. Ben de kabul
ettim. O vesileyle yazılmış çizilmiş ne varsa araştırayım dedim. Konuyla
alakalı Türkiye’de yazılan tezlere baktığımda tez yazarlarının isimlerinin Arapça
olmasından çok
büyük bir ihtimal Filistinli olabileceğini düşündüm. Onları bir şekilde panele
dâhil etme fikrini öne sürdüm. En azından
Filistinlileri çağırıp
onları onore etmek, dinlemek daha faydalı bir iş olur diye düşündük. Nevres Ebu
Salih geldi ve iki de Türk olarak biz konuşmuş olduk. Aslında fikri ben öne
sürdüm ama benim niyetimde konuşmak yoktu. Moderatörlük
ve sunum teklif ettiler, en azından karınca kararınca neler yapabilirsek diye
kabul ettim. Perspektif yazısını hazırlarken de gördüm
ki ne zaman ki o katiller vahşetini arttırıyor konu o zaman festivallerde
gündem oluyor. İnsanlar biz bu konuyu ele aldık deyip hayatlarına devam
ediyorlar. Bana bu yapılanlar hiç samimi gelmedi.
Filistin’i birçok ülke
-Birleşmiş Milletlere falan dâhil olan- zaten tanımıyor. Tanınmayan bir durumdasınız
ve bu insanların kendilerini hakikaten ifade edebileceği yegâne yer görsellik
oluyor. Çünkü kendileri orada var olmazsa sizin yerinize sizi anlatmağa
kalkışıyorlar. Biz burada varız demenin en makul yolu ekranlar oluyor. Körfez
savaşı döneminde
savaşa dair gördüğümüz
şeyler CNN’in çektiği
füze görüntülerinden
ibaret. Kimse savaşı görmedi,
belki savaş olmadı, belki çok farklı oldu.
Eğer bir savaş dökümente
edilmediyse varlığından nasıl söz edilecek? 7
Ekim’den sonra ister işgalcilerin yanında olsunlar ister karşısında olsunlar
sinemanın kucağına bırakılmış yegâne soru: Filistin. Sanat dalları arasında en çok rağbet edilen
alan olması hasebiyle gözler sinemaya dönüyor
doğal olarak. Her sinemacı buna bir cevap getirmek durumunda artık. Bu sene
Venedik Film Festivali’nde Filistin’i konu eden bir film ödül aldı.
(Hind Receb’in Sesi) İyi, güzel. Daha sonra festivalde gösterime
girecek filmlerden seçki yayınladılar. Orada orta çağda
Katolikler tarafından Hristiyan olmağa zorlanan Yahudilerin hikayesini anlatan
bir kısa filmin de gösterime girdiğini gördüm.
(Kushta Mayn, la mia Costantinopoli) Yani Filistin
hak-hukuk meselesi olmaktan ziyade bir çeşit denge kurma
meselesi halinde ele alınıyor. Bunlar bana hiç samimi gelmiyor. Bir çeşit günah çıkarma
ritüeli olarak kendi sinemalarına aldıkları filmler bunlar.
Diğer
tarafta bir vahşet durumu var ve dökümente ediliyor.
Bundan sonra film sanatı ne yapacak? Türkiye’de bir şekilde devam eden sosyal
gerçekçi
sinema akımı var. İşte aile içi meseleler,
sınıflar arası çatışma gibi mevcut durumun resmini çekmek
motivasyonuyla sosyal meseleler üzerinden filmler yapıyorlar. Şimdi dünyanın gözünün
önünde
gerçekleşen
tartışmasız bir vahşet durumu var ve görsellerle dökümente
ediliyor. Bundan sonra film sanatı ne yapmalı?
Mevcut durumun resmini çekmek bir işe mi
yarayacak? Bunu röntgen
filmi de yapıyor. Anlatabiliyor muyum? Adorno’ydu galiba, Auschwitz’den
sonra şiir yazmak barbarca, diyor. Bu saatten sonra artık sinema ne ile
ilgilenecek?
Bir taraftan sizi
filmin içine
alan, kafanızı çevirdiğinizde manzaranızın değiştiği virtual
reality (VR) dedikleri gerçekliği en üst düzeye
çıkarmayı hedefleyen gözlükler çıktı. İşte VR filmler
falan yapıldı. Diğer taraftan çocukların
katledildiği, canlı yayın esnasında bombaların düştüğü
görüntüler
var. Görüntü
üzerinden düşündüğünüzde bundan daha gerçek bir şey yok.
Sinemacıların oturup bunu düşünmesi lazım. Bu kadar vahşi bir gerçekliğin içerisinde
sinemacılar nasıl bir gerçekliğin üzerine
gidecekler? Mevcudu devam ettirebilirsiniz. Gene romantik komediler çekilir,
Amerikan sineması fantastik evrenlerin yenilerini çıkarır. Ama Filistin her
şeyin tam ortasında durmağa devam edecek.
Vakit ayırdığınız
için teşekkür ediyoruz
ağabey.
Rica ederim,
eyvallah. Çayları yenileyelim mi?
Olur ağabey :)
12 Rebiyülahir
1447 Cumartesi
Mehmet Zahid Başak’ın Kıztaşı’ndaki Evi

Yorum Gönder