Tanburi Cemil'in Ferahfeza Saz Semaisinin Çağrıştırdıkları

 


Muhatab olduğumuz sanat eserlerinin muhakkak bizde çağrıştırdığı hisler vardır. Bu hissediş ademoğlu için insan olmaya bir adım atış tarzında olabilir. Cemil Bey pek çok sanatkâra sanatıyla ilham olduğu gibi yine sanatıyla pek çok beşerin insanlık mertebesine ulaşmasına vesile olmuş bir bestekârdır. Cemil Bey'in Ferahfeza saz semaisi de dinlediğim ilk günlerden beri bana insanlık telkin eden, dinlemekten asla bıkmadığım ve dinledikçe manalar kazandığım ve kendisine yeni manalar yüklediğim bir eser olagelmiştir. Ferahfeza saz semaisi, cenneti İstanbul olarak tahayyül eden zatımın, bu cennette tasasız bir şekilde Boğaziçi'ni seyrederken dinlediği ve cennet nimeti olarak işittiği lahuti bir sestir. Bu yazının konusunu adı geçen eserin bana çağrıştırdığı fikirler teşekkül ettirecektir.

Esas mevzumuzdan evvel “Cemil Bey kimdir, saz semaisi nedir?” bunlara kısaca temas edelim. Cemil Bey, oğlu Mesud Cemil Bey'in verdiği tarihe göre 1873 (Hicri: 1289/1290) yılında doğar ve maalesef 1916 (15 Ramazan 1334) yılında genç ve en verimli senelerinde dünyaya veda eder. Kendisi Türk musikisi camiasınca “Mûsikî Peygamberi” olarak anılır. Çok ince bir duyuş ve seziş sahibi olan bir sanatkârdır. Eline aldığı her sazı rahatlıkla çalabilmek gibi kabiliyetleri ve iki geminin bacası arasına gerilmiş tellerle müzik yapmak gibi çılgın fikirleri vardır. Cemil bey kabına sığmayan bir yaratılıştadır.

Saz semaisi ise Türk mûsikîsi içerisinde bir formdur. Ekseriyetle dört hane ve bir teslimden oluşur. Cemil Bey’in Ferahfeza Saz Semaisi de dört hane bir teslimden oluşan enfes bir saz semaisidir. Ferahfeza saz semaisi üzerinde çok durulmuş, çok konuşulmuş, çok yazılmış eserlerdendir. Çünkü bu eser hem tavır hem de üslup bakımından (Cemil Bey'in Şedaraban saz semaisi ile beraber) kendinden öncekilere asla benzemeyen, mûsikîmize yeni bir heyecan ve nefes getirmiş olmaklığıyla temayüz eder. İcrası zordur. Bizim konumuz mevzu bahis eserin teknik özellikleri olmadığından bu hususlara kısaca değinmekle iktifa ediyoruz ki eserin ehemmiyeti ve mûsikîmizdeki mertebesi az da olsa muhterem okuyucu tarafından anlaşılsın. Eserin ne zaman bestelendiği malumatını bendeniz ıttıla edemedim. Ancak miladî takvime göre 1900’lerin başlarında bestelendiğini tahmin etmekteyim.

Eser umumiyetle bestelendiği makamın hususiyeti gereği ferah, iç açıcı ve bir tazelik sunucusu gibi bize kendini takdim etmektedir. Eserde dinleyeni sıkan durağanlıklar yoktur. Eser bir maraton koşucusu gibi koşmakta fakat bu koşu yorgunluğu değil dinçliği beraberinde getirmektedir. Şimdi eseri dinlediğim ilk günlerden beri zihnimde neşvünema bulan fikirleri hane hane yazıya geçiriyorum:

Birinci hane gayet sakin şekilde başlar ama bu sakinlik bir hareketliliğin de habercisidir. Tane tane başlayan birinci hanede sanki bazı insanlar birbirlerine bir şeyler anlatmaktadır. Bu vaziyet bana meşrutiyetin ilanını hatırlatır. Yeni düzene geçilmiş ve fakat bu düzen bazı karışıklıkları da beraberinde getirmiş haliyle de herkesin üzerinde konuştuğu, ne olduğunu anlamaya çalıştığı, en azından halk nezdinde olanları düşünmek için birkaç dakika olduğu yerde durduğu bir zamandır. Kısa birkaç cümleden sonra teslime geçilir. Yani düşünme ve meşrutiyet neş'esi uzun sürmemiştir.

İkinci hane biraz tedirgin başlar ve tedirgin cümlelerle devam eder. Tansiyon artık artmaktadır. Bu, memleketteki 31 Mart İsyanı ve Balkanlardaki topraklarımızı kaybetmemizle neticelenen Balkan Muharebelerinin sesidir. Biraz sinik bir sestir. Hanenin sonuna doğru biraz yükselir ama teslime giderken sesini yine alçaltır. Buradaki çağrışım Edirne'yi geri alışımız ama geride koskoca bir vatanı bırakışımızdır.

Üçüncü hane iddalı başlar ve çok yükselir, zaten eserin icrası en zor olan kısmı da burasıdır. Bu iddia Birinci Cihan Harbi'ne iddialı şekilde girişimizi çağrıştırır. Ancak bu hane de tıpkı Cihan Harbi gibi inişli çıkışlıdır ve iddia sonunda maalesef ki mağlubiyet ile neticelenir. Bu hanedeki çığlıklar vatanın parça parça oluşunun çığlıklarıdır fakat üçüncü hanenin sonu ümid vaad eden bir cümleyle biter.

Dördüncü hane bir rahatlama hanesi gibi başlar. Ama sonra tansiyon yükselir. Sanki Cumhuriyet döneminden geriye bakan bir göz bize İstiklâl Harbi’ni verişimizi ve çektiğimiz sıkıntıları anlatır. Artık sıkıntılar dinmiştir fakat dördüncü haneye hüzün duygusu hakimdir. Bu hüzün Misak-ı Milli'yi tam olarak gerçekleştirememiş ve Cumhuriyet idaresinden de umduğunu bulamamış olan milletimizin hüznü ve fakat sükunet hâlidir.

Teslim bölümü ise bana ana vatanı yani Türkiye'yi çağrıştırmaktadır. Türkiye zeminimiz dolayısıyla ayaklarımızın yere bastığı yerdir. Düşünmek için durduğumuz, toparlanmak için durduğumuz, yaralarımızı sarmak için durduğumuz yani onsuz hiçbir şey olamayacağımız zemindir. Ayrıca teslim bütün sıkıntı, heyecan, helecan ve coşkunluktan sonra dönülen bütün bunların muhasebesinin yapıldığı yerdir.  

Cemil Bey 1916'da (15 Ramazan 1334) vefat etti. Dolayısıyla Cihan Harbi'nin akıbetini, İstiklâl Harbi’ni ve Cumhuriyeti göremedi. Belki eserin bestelendiği tarihte Balkan Muharebeleri bile yapılmamış, meşrutiyet ilan dahi edilmemişti bilemiyorum. Ama sanatçılar aldıkları ilhamla bize kendilerinin bile farkında olmadığı gaybî haberleri veriyorlardır belki kim bilir. Yazımı Nazım Hikmet'in "Cemil Ölürken" isimli şiiri ile nihayete erdiriyorum:

Cemil Ölürken


Mesut Cemil'e

Elâ gözleri dalgın, geniş alnı sararmış,

Bir sanatkâr hastadır, Cemil hasta yatıyor.

Odayı bir matemin görünmez rengi sarmış,

Başında duranların kalbi yorgun atıyor

İnce parmaklarını ıslattı gözyaşları.

Odanın sükûnunda hıçkırıklar inledi.

Hastanın yavaş yavaş çatılarak kaşları,

Sanki derinden gelen bir sadayı dinledi.

Mukaddes elemini andı bir kere daha;

Uzak serviliklere çevirerek yüzünü.

Ah! Ey gafil fâniler iman edin Allaha!

Bir ilâhi ruhun da geldi işte son günü...

Çok kudretli oluyor bir dehanın gururu.

Ecel! Onun yanına sende el bağlayıp gir!

Nefesinle titreyen fânilerden değil bu,

Ölmeyen bir sanatkâr ölüm döşeğindedir.

Gökler geri alıyor yeryüzünden sesini.

Şimdi geniş alnında ebedin gölgesi var!

Başında ağlayanlar sonuncu bestesini,

Ağır ağır kapanan gözlerinden duydular.


Eseri Dinlemek İçin: 

(Diğer Yazıları)

0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski