Elinin tersiyle sakallarını seviyordu; incitmeden. Mutadıdır. Pür sükût vereceği cevabı bekliyoruz. Bir söz etmeden evvel düşünürken ses çıkartılmasına, başka bir soru sorulmasına, kendisine sorulan soruya bir başkasının cevap verilmesine belli etmekten hiç çekinmeden sinirlenirdi. Gözünü soruyu soran delikanlıya dikti ve isteksizce: "Yaşlılıkta ve hastalıkta teslimiyet vakarı vardır. Hele bir iyileşsin gâvur huyu su yüzüne çıkar." dedi. Gözleri bayıldı. Kısa bir iç çekti. Mesele hoşuna gitmemişti. Dalmış kendisini izliyordum. Ne vakur bir yüz, dedim kendi kendime. Hiç kendini kaybetmemiş bir yüz. Hiç kendini aşağılamamış bir yüz. Hayaller kurmuş, bir kısmına ulaşmış bir yüz. Benim var mıydı bir hayalim? Benim? Yine bir kıyas mengenesi açtım. Nişan alır gibi yaparım bunu. Bir başkasını övmemin esas sebebi kendime vurmamın önünü açmak. Of yarabbi! Bir iç de ben çektim.
Pencerelerin camları terlemiş, dizlerim sızlıyor. Saat kaç? Bir elli altı.
Gözüm saatten sonra ayakta kambur vaziyette bekleyen softaya takılıyor. Bir söz
daha edecek mi diye bekliyor muhtemelen. Az sonra usulca yanaşıp uzatacak
tepsiyi. Yanındaki derviş çevik bir el hareketiyle çayı alıp sehpaya bırakacak.
Birazdan aynen yaşanıyor hepsi. Hoca çaya uzanırken bir anlığına göz göze
geliyoruz. “Ne yapacağım?” diyorum içimden. Duyar mı? Yolumu, niyetimi
kaybetmiş hissediyorum. Kaçırıyorum gözümü. Bir fırsat bulsam annem hakkında
konuşmak istiyorum. Bugün de pek keyifsiz. Softa ön sıradan çay dağıtmağa
başlıyor. Annem beni kahrediyor. Neden böyle aşırı bir kadın yarabbi? Yan yana
geldiğimiz an kolumu kaldıracak takatim kalmıyor. Hoca’nın cevabı aynı sesiyle kulaklarımda:
“Annenin dediğini yap, eve dön.” Yine iç çekiyorum. Sağımdaki adam dizime
vuruyor. Sesli mi oldu? Çay tepsisi burnuma kadar uzanmış, farkında değilim.
Sıradan alırken göz göze geldiğimiz softa gözleriyle hadi diyor. Çayı alıp yanımdaki
adama bakıyorum. Boşluk gibi izliyor beni. Arkamda bir adam sessiz, içli içli
ağlamağa başladı.
Geçen sene bir defa konuşmak istemiştim hocayla. Eveleyip geveleyince: “Kafanı topla
öyle gel” dedi.
Bu adam niye ağlıyor şimdi?
Başkası olsa güler geçerdi hocam, diyeceğim bu sefer. Başkası olsa aldırmazdı.
Başkası olsa bırakır dönerdi. Bir başkası da benim, ne gülüp geçebilirim ne
bırakır dönerim. Kadın beni senelerce kör sabahlarda hastanelere taşıdı. Senelerce!
Böyle dersem kesin git der.
Yarabbi gidip şu işe başlamalı mı? Evlenip barklanmalı mı? Annemi bir sene için
daha ikna mı etmeli?
Hoca çayın son yudumunu atmadan uzun uzun bardağın içine baktı. Sonra tek bir
kelime etmeden kalkıp arkasındaki kapıdan içeri girdi. Ben de bir anda kendimi
herkes gibi ayakta buldum. Ufak tefek fısıldaşmalar başladı. Ağlayan adama
baktım. Durulmuştu. Gidelim. Baş önde, ayak önde... “İznim var, mühür tam, exactly prosedür.”
Merdivenden yukarı çıktım. Gidip maaşı çekeceğim daha, dedim içimden. Döküm
kapıyı açtım. Her yer bembeyaz. Kıl gibi bir yağmur var. Montun fermuarını
indirdim. Takkeyi çıkardım. Tütün kesesini çıkarıp sardım. Yaktım.
Gök ile göğüs aynı kökten mi acaba?
Midem bulanıyordu. Yazması çeneden düğümlü, siyah rugan montlu, kısa, zayıf bir
yaşlı teyze elinde tortop bir poşetle önümden geçiyordu. Bir ömrü nasıl
yaşadın, diye sormak geldi içimden. Yola atladım. Ara sokaktan çıkıp çatal
ağzına vardım. Oradan her zamanki kestirme yola, atölye binasının duvar
boşluğuna seğirttim. Borulardan ince ince sular dökülüyordu. Duvarlı yolu
bitirdim. Çıktığımda metro istasyonu karşımda idi.
Susmam gerekmiyorsa yine de susmalıyım. Özellikle
alaka üzerimde değilken. Son zamanlarda ettiğim her lafa pişman olmak gibi bir
huy edindim. Öyle değil de şöyle demeliydim. Alaycı bir cevap vermeliydim.
Ciddi bir yüzle “sen ne demek istiyorsun” demeliydim... Eni sonu susmalıydım.
Benim ne hissettiğimin hiçbir ehemmiyeti yok. Susacakmışım! İşkencenin en
büyüğü hakarete sessiz kalmak değil mi? Yaftaların en ağırı susanlara değil mi?
Sonra insan dişlerini sıkarken yakalamıyor mu kendini? Rende makinesinden
korkuyor rüyalarda. Düşüncelerini düşünüyor. Ağır çıkmazlara sokuyor kendini.
Ürküyor. İnsan insana yük olmuyor mu? Yorucu bir yük. Ben bunu kanala atılan
bir çocuğa bakarken fark edeli sanki seksen sene olmuş. Nedendir son birkaç
yıldan ibaret gibi hayatım. Öncesinde ne yaptıysam, şimdi bir kitapta geçiyor
gibi hepsi.
Durak anonsuyla irkildim. Metro frene geçmiş. Rezillik! Ellerimi havada
oynatırken yakaladım yine. Kim bilir kaç dakikadır kendi kendime yapıyorum
bunu. Rezillik! Başımı öne eğdim. İndim. Önümde bir kadın küçük kızına bir daha
kalabalık yerde ağlamaması için kızıyor. Seneler oldu ağlayamadım. Yalnız
ağlamak konusunda özgürüm. Ağlamam gerekmiyorsa bile ağlamalıyım.
İkindi yine kaçtı. Yürüdükçe kaşlarımın arası
aydınlanıyor. Kaşlarım ihtimal çatık. Mekân basmaya giden elebaşı hışmıyla
yürüyorum. Vakıf dolu. Akbank boş ama kesinti yapıyor. Bekle. Şimdi bir dakika
bin olur. Niye bu kadar tahammülsüzüm beklemeğe? Yarın tez savunmam var. Esas
vesvesenin membaı bu savunma. Esra savunmadan sonra üç gün hasta oldum demişti.
Ne derlerse tamam demeliymişim. Keşke arayıp yarın iptal deseler. Sıra geçmek
bilmiyor. Dilime yarım yamalak bir Fairuz dolandı. Akşam ıslak sokaklarda ne
güzel duruyor. Her aradan yorgun, argın, neşeli, bitkin, asık suratlı, sessiz,
donuk, mütebessim insanlar çıkıyor. Şemsiyeler kapanmış, bağı vurulmuş,
bileklere takılmış. Babasına cıvıl cıvıl bir şeyler anlatan belik kafalı, sırt
çantalı bir çocuk geçiyor. Kadınlar geçiyor; küt saçlı, Amerikan ceketli, bej
kazaklı, brezilya fönlü, tesettürlü, eşarplı, ikili, üçlü ve daha fazlalı. Erkekler
mütemadiyen tek tek. Hepsi renksiz ve soluk: Deri ceketli, paltolu, Amerikan
kotlu, tişörtlü?, cepkenli, sakallı, takkeli... Piyasanın koynundan evlerine
dönüyorlar. Araba farları kedileri açık ediyor. Koca led bir panodan gelip
geçen bütün yüzlere kırmızı ışık vuruyor. Hala sıradayım, son bir kişi kaldı.
Bir anda bir kadınla göz göze geldik. Daha doğrusu bana bakarken yakaladım. Bir
tebessümün son hali vardı yüzünde. Baktığımı anlayınca birden buz kesildi yüzü.
Geçti gitti. Neydi şimdi bu? Beni tanıyor muydu? Ne yapmıştım da bana
gülüyordu? Allah'ın belası sıra geldi. Parayı çektim. Uzaktan dilenci kızı
duydum. Hep o aynı şarkıyı söylüyordu. Dönünce yanıma yaklaştı. Kolunun
altındaki tabureyi yanıma koydu. Çıkıp boylarımızı eşledi. Saçlarımı sevmeğe
başladı. Parmaklarını kulaklarımda gezdirdi. Bir kolunu boynuma astı ve
belinden burçlu bir sopa çıkartıp altındaki tabureyi devirdi.
****
Esra okulda mı acaba? Suyumdan yudumladım. Koridorun
penceresinden okula bakıyorum. İnsanlar ne kadar küçük. Tanıdık yüzlere uzaktan
ve yüksekten bakmak enteresan geliyor. Kaç dakika geçti gelmediler. Menderes
geliyor aklıma. Bir anda hayat doluyor içim. Adım ne olursa olsun, olacaksam
seçkin olmalıyım. Ateş yakıp konserve ısıtmak istiyorum. Bezden bir sandalyeye
kurulmak, rahatsız bir uyku çekmek istiyorum. Esra uzakta bir yerlerde hiç
büyümeden yaşasın. İstiyorum atlar uçsuz bucaksız düzlüklerde koşsunlar önümde.
Bir atın ayak izi kadar kalsın izim geride. Esra o evin kızıyken öleyim. Ben
öldükten sonra isterse büyüsün, yaşlansın. Ben olmadan ne güzel olurdu
düzlükler. Ama ben varım ve yok hiçbir düzlük karşımda. Karşımda bana yaklaşan birileri var.
Yaklaşıyorlar. En önde kendi hocam, gülümsüyor. Kapıyı önden açıp buyur etmek
istiyorum. Teşekkür ediyorlar. Kibarca bekle diyorlar. Kara saplı şemsiyem
duvar dibinde suyunu süzüyor. Bekliyoruz. GİREBİLİRSİNİZ HOCAM.
İkramlar için teşekkür ettiler. Oturabilirsiniz dediler. Tam karşılarındaki boş
sandalyeye kuruldum. Su şişemi soluma, yere bıraktım. Hal hatır faslı hızlı geçti.
Ortada, gözlükleri sayvanlı, top sakallı ve nedense ilk bakışta Cevdet demek
istediğim fakat önünde koskoca Murat Y... yazan profesör gözümün içine içine
bakarak ve ellerini gereğinden fazla oynatmasına sebep olan ince bir hınçla
"İleride kendinizi ispatlar, akademik kariyerinizde ilerlemiş olursanız o
zaman istediğiniz üslupta yazmakta özgürsünüz. Fakat şimdi bizim istediğimiz
şekilde nesnel dilden şaşmamanız gerekiyor. Ben onaylayacağım tezin içerisinde
merhum, hakeza, mütevellit gibi sözcükler istemiyorum." dedi. Peki
dercesine hafifçe kafa salladım. Aynısını benim hocam da yaptı. "Celepler
ve vakıfları, kasapbaşı makamı ve loncaların tek tek devlet teşkilatıyla olan
ilişkilerini ele alır mısın?" Ecele bocala başlayıp birkaç dakika sonra
bağladım. Devamı nasıl gitti bilmiyorum. Üç-beş dakika sonra kâfi diyen bir el
havaya kalktı. Fena canım sıkıldı. Nasıl bir hareketti öyle? Sustum. Narhnameler
hakkında bir soru geldi. Bu sefer kesmeden dinlediler. Sonra başka soru. O da
mırın kırın yarım saati geçti. Baktım elini kaldıran kimse yok sustum. Birkaç
revize daha salık ettiler. Teşekkür edip çıktım. Şemsiyemi aldım. Dışarıda kıl
gibi bir yağmur var. Boynum ağrıyordu. Midem bulanıyordu. Sanki döğüşmüş
gibiyim. Bir tütün sardım. Dizlerimde ağlamasız, sızlamasız tatlı bir soğuk.
Çöp tenekesinin kapağı gıcırdıyor. Kapının sağında yaprakları yıkanmış,
dallarını huzurla göğe uzatan genç bir dişbudak var. Yola çıkıyorum. Lebalep
bir otobüs bana yaklaşıyor. Yürümeğe karar veriyorum. Şu şişemi içeride
unuttum. İkinci, üçüncü, sonunda sakin bir otobüs. Dilenci kız içeride arkadan
bir önceki koltuğu seçmiş. Yanıma gel diyor. Oturduğumda bana sağır bir
arkadaşına yaptığı tül bilekliği gösteriyor. Tütün kesemi yarın tekrar vermesi
için ona bırakıyorum. Şoför yan yana geldiği otobüsün şoförüne elini kaldırıp
selam veriyor. Daha fazla duramıyorum otobüste. Tuşu arıyorum. DURACAK.
İndim ve yürüdüm, kimseye selam vermeden; belki iki,
belki üç saat. Vardığımda akşam okunuyordu. Dolabı açtım. Burada kalmağa karar
verdim çünkü "Neden hiçbir dolapta kilit yok?" diye sorduğumda yasak
demişlerdi. Birkaç kişinin kilit vurduğuna şahit oldum. Hususi eşyaları var
imiş. Öyle savundular kendilerini. Yine de müsaade edilmedi. Dergâhta en hususi
eşya iğnedir, dediler. Üzerimi değiştim. Allah kahretsin kese cebimde duruyor.
Neden geri cebime koydu ki? "Hususi eşyası olan evine gitsin."
Annesinin yanına. Bir daha dönmem eve. Bana son gittiğimde neler dedi.
"Koca adam oldun hala uyurken anne diyorsun. O sakallılar mı koşacak senin
yanına?" Of. Off. Işığı kapattım. Odada tekim. Yürümek kanımı kaynattı
sanki. Duramıyorum. Sokak ışıkları küçük pencerelerden geçerken kırılıp
mustatil huzmeler halinde odaya girmiş. Kovmak istiyorum ışıkları. Çıktım
odadan. Mescide geçtim. İtikâf katına indim. "Bir isteğiniz var mı?"
dedim. Birkaçı başını kaldırıp “Eyvallah” dedi. Ellerini kaldırmadan dediler.
Hücrenin kapısını açtım. Oturdum mindere. Ellerimi bacaklarımın altına aldım.
Sağımdaki hücrede iniltisinden yaşlı olduğunu anladığım bir adam var. Ya Latif
çekiyor. Ya Latif. Ya, Latif'ten uzun. Ne kadar uzunsa o kadar latafetli. Ya
Latif. Büyük bir gürültü kopuyor tavanda. Kılımı kıpırdatmıyorum. Bir gedik
açıldı, hissediyorum. Belki de hiçbir şey olmadı. Gedikten enseme ılık bir su
dökülmeğe başlıyor. Aldırmıyorum. Ya Latif. Off. Bağırmak istiyorum. Bir anlamı
var mı bunun? Bir ismi var mı? Kalbim boğazımda atıyor. Gözlerimi kapattım.
Yatışmağa çalışıyorum. Dilenci kızı düşün. Karaçayırların üzerinde dilenci kız
koşarak bana yaklaşıyor. Kahkaha atıyor. Ama hiç kahkaha atarken görmedim onu.
İç çekiyor sesim. Akan su galeyana geliyor. Püskürüyorum. Ağlamak mı? Aman
yarabbi! Asırlardır dağların sırtlarında büyüyen bir kaynak gibi bulduğum ilk
açıklıktan ileriye doğru boğuk boğuk püskürüyorum. Karnıma varıyor sular hücrede.
Bağırıyorum: Gediği kapatın. Çıkmam lazım. Dizlerim kitlenmiş. Göğsüme doğru
yükseliyor sular. Kapıya uzanıyorum. Sıkışmış, gücüm yetmiyor. Çeneme varıyor
sular. Gözlerimi açamıyorum. Suyun içinde boğuk bir ses çıkıyor. Hüseyin! Ne
oldu! Birileri yaka paça çıkartıyor
beni. Oh. Kapı açılmış. Neden sonra sırt üstü yatırılmışım. "Nefes al!"
Az sonra yüzüme buz gibi bir su döküyorlar. Keskince ürperiyorum. İki omzumdan
tutup silkeliyor birisi. Gözümü açıyorum. Bırak demek geliyor içimden.
Kulaklarımda, iki omzumdan tutup beni silkeleyen ve cevap almakta kararlı net
bir soru tekrar ediyor: “Ne oldu Hüseyin?”
Ömer Faruk GÜNAY

Yorum Gönder