Dervişin biri tesadüfen bir sultanla karşılaşır. Sultan kendisine: ‘Dile benden ne dilersen!’ deyince derviş: ‘Ben kölemin kölesinden bir şey dilemem!’ diye karşılık verir. Bunun üzerine Sultan şaşkınlıkla: ‘Nasıl olur bu?’ diye sorunca derviş: ‘Benim iki kölem var, bunların ikisi de senin efendindir. Biri ihtiras, diğeri de bitmez tükenmez arzulardır.’
Bu
menkıbe insanın dünya karşısındaki duruşunu sembolize ediyor. İnsanın dünya ile
irtibatı, üstündeki elbisenin mahiyetini ortaya koyar mı? Hicretin ikinci
asrında İslâm toplumunda bu soruya verilen cevap, dini düşüncenin teşekkülünde
tasavvufun gün yüzüne çıkmasını sağlayan merkezi bir rol oynamıştır. Bugün de
dünya ve dünya sistemiyle kurduğumuz irtibat, bunlara karşı olan tavrımız, bizi
benzer bir sorgulamaya çağırmaktadır. Çünkü dünyayla irtibat kurmak veya ona
karşı tavır almak bir tercihtir.
Konu
doğrudan “zâhid” taifesinin dünyaya karşı mesafeli bir tavır takınmalarıyla
ilgili olabilir. Bu nedenle zühd gibi eski bir kavramın, günümüzde hâlâ bir
karşılığı olup olmadığını sorgulayabilirsiniz. Meseleyi daha iyi kavrayabilmek
için ilk olarak zühdün teşekkülüne ve zâhidlerin toplum içinde nasıl temeyyüz
ettiklerine bakabiliriz: Rasul-i Ekrem’in ahirete irtihalinden sonra, fetihlerle
birlikte gelen zenginlik ve lüks hayat tarzı, zamanla İslam toplumunun damarlarına
işleyince bu zenginliğe ve lükse tepki gösteren bir topluluk ortaya çıktı.
Kendilerini zâhidler olarak tanımlayan bu kişiler, Rasul-i Ekrem’in sade
hayatına yönelmek gerektiğini söylediler. Onlara göre toplum, olması gereken
sınırı aşmıştı. Bu sebeple dünyadan bir ölçüde el etek çektiler. Zahidler bu
tavırla bir maksadı gerçekleştirmek niyetindelerdi: Rasul-i Ekrem’in hayat
tarzını yaşamak ve yaygınlaşan dünyevileşmeye direnmek.
Peki bugün
bizim yapmamız gereken nedir, dünyaya tamamen sırt mı döneceğiz? Yoksa ondan
kopamayacağımıza göre, asıl tavrımız sistemin bize biçtiği elbiseyi reddetmek
mi olmalı? Bugün konuşmamız gereken şey, doğrudan elbisemiz olmayabilir. Yani
zâhidlerin yaptığı gibi pamuklu elbiseyi çıkarıp yerine rahatsız edici yünü giymek
maksadımızın kendisi olmayabilir. Çünkü zühdün ortaya çıktığı dönemle bugünkü
dünya aynı değil. Yani o dönem henüz bütün insanlığı kuşatan bir dünya
sisteminden bahsedemiyoruz. Bugün ise karşımızda bütün dünyayı hegomonyası
altına almış bir kapitalist düzen var. Bu sebeple bugün biz Müslümanlar için
zühd, dünyadan el etek çekmek değil, aksine sefih bir hayat tarzına razı olmamak,
bize biçilen kaftanı kabul etmemek demektir. Yani bugün sistem karşısında takınacağımız
tavır, bu kaftanı giymek veya onu reddetmekle eşdeğer bir anlam taşıyacaktır.
Bugün dört
bir tarafımızı saran bu sistem bize, ictimai, siyasi ve iktisadi açıdan sistem
içerisinde kendi sistemimizle var olabileceğimizi salık veriyor. Bu noktada
sistemin karşısında bir cephede durduklarını sanıp onun çarkını çevirenler var.
Dikkatimizi celbeden ve dikkat çekmek istediğimiz hususlardan biri bu şekilde karşı
durduklarını iddia edenlerin, bu sistemin oluşturduğu dünyada yok olmamak veya
ondan bir pay almak üzere hareket etmeleridir. Bu şekilde bir karşı koymanın
bizim yararımıza olmadığından bahsetmemiz gerekiyor. Çünkü sistemin içinde
tesis edeceğimiz her alternatif sistem aslında onun ömrünü uzatır. Bu oyunu
fark etmekle, sergileyeceğimiz her zâhidâne tavrı biçimsel olmanın ötesine
taşımız olacağız. Aksi halde tavırlarımız, biçimsel olmanın ötesine
geçmeyecektir ve oyuna gelmiş olacağız.
Böylece
zühdün ruhunu, ilk dönemlerdeki anlamıyla değil de bize dayatılan sistemi ve
rolleri reddetmekle korumuş olacağız: Ne tamamen geçmişte kalmak, ne de bugünle
mahsûr olmak. Bu yönüyle günümüz zahidleri, Rasul-i Ekrem’in hayat tarzına talip
olanlar, kapitalizm elbisesini giymeyi reddedenlerdir. Ama onlar, yün elbiseleriyle
toplumdan soyutlanmış münzevîler değildirler. Aksine gündelik hayatın içinde
kalıp kapitalizmin tekerine çomak sokanlardır. Evet boyunlarında bir ilmek var
ama kimsenin kölesi değiller.
Yazıyı tarihten kayda değer bir
örnekle bitirelim: İmâm-ı Azam ve üç arkadaşı halife Mansûr’un huzuruna çağırılır.
Her birine kadılık görevi teklif edilir. Bu dört âlimden üçü -içlerinde İmâm-ı
Azam da vardır- kadı olmayı reddeder. Sadece Şüreyk kabul eder. O günden sonra İmâm-ı
Azâm, Şüreykle asla konuşmaz.
Çünkü Şüreyk dünya kaftanını giymiş, İmâm Azam ise o kaftanı reddetmişti.
İsmail Arslan

Yorum Gönder