Son Sözünü Söyle!

 

Malum bir anekdot var. Anekdotun baş kahramanı Cenap Şahabettin’in kendi gibi şair olan kardeşi Ali Nusret Bey. Onun hakkında Abdülhak Şinasi Hisar “nazik, mahcup, mütevazı, çekingen ve fesahat meraklısı” diyor. Dil ve telaffuz konusunda o kadar titizmiş ki bazı kimseleri kızdırdığı olurmuş. Ali Nusret Bey 39 yaşındayken vereme yakalanır. Yatak döşek yatmaktadır. Ölüm anının yaklaştığını hisseden aile efradı ve zevcesi şairin yanı başındadır. Bilhassa karısı şairin başucunda ağlıyor ve bir şeyler söyleniyormuş. Bir ara “Ah! Bey, bey, bizi böyle haybe hasıl bırakıp gidecek misin?” demiş. Belki de son nefesini vermek üzere olan şair son gücünü toplayarak başını yataktan hafifçe kaldırmış ve “Haybe hâsıl değil hanım, hâib ü hâsir, hâib ü hâsir!” demiş. Ve hayata gözlerini yummuş.

Bir anekdot da Fransa’dan. Şair Félix Arvers’in 42 yaşında başlayan omurilik sancıları 2 yıl boyunca devam etmiş. Sonunda dayanılmaz bir hâl almış. Bir hastanede 14 gün boyunca bilinci kapalı bir şekilde yatmış. Ölmesi bekleniyormuş. Son gün şair yine bilinci kapalı bir şekilde yatıyorken hastanedeki 2 hizmetçi kadın kendi aralarında konuşuyormuş. Birisi diğerinin sorduğu bir soruya cevaben “Orada!” demiş “orada, kolidorun sonunda.” Bu sözler duyulur duyulmaz Şair Félix Arvers’in doğrulup çıkarabileceği en yüksek sesle “Yalnız ona kolidor denmez, koridor denir.” dediği ve başını tekrar yatağa koyduktan sonra susup kaldığı görülmüş. Ve böylece bu söylenenler şairin bu dünyadaki son konuşması ve susması olmuş. Şuuru kapalı şair bilincini açacak bir şey işitmiş demek ki. Bu arada şair-şiir-şuur aynı kökten kelimeler. Şairin şuuru kapanır mı onu da ayrıca tartışmak gerekiyor.

İki şairin aralarında 50 sene bile yok. Çok garip değil mi? İki şair de birbirinden habersiz çok benzer tepkiler vermişler. İnsanın son sözleri çok mühim olsa gerek. Halkımız hep “son nefeste imanla gitmekten” bahseder. Ünlü şair Rimbaud’nun ölmeden önceki son sözünün “Allah Kerim, Allah Kerim” olduğunu kız kardeşi aktarmaktadır. İmanla mı gitti bilinmez ama son sözlerini söylemenin muhtemelen birçok millette ve insanda ayrı bir yeri var. Çünkü ne söylenirse söylensin o anda şuurla söyleniyor. Hele şairse... Bu arada şairlerin dil hassasiyetlerinin ciddiyeti konusunda bize timsal olacak iki anekdotla karşılaştık. Bir yenisini daha ekleyelim: Ünlü deneme yazarı ve rahip  Dominique Bouhours miladî takvime göre 1702 yılında mevta olurken “Je vais ou je vas mourir, l'un et l'autre se dit ou se disent” (Ölüyorum ya da ölmekteyim, her iki şekilde söylenmesi de caiz) demiş. Ölürken bile dil üzerine kafa yorarak giden biriyle karşı karşıyayız. Acaba bunlar biraz abartılı anekdotlar mı?

Başka bir anekdot: James Joyce devasa romanı Ulysses’e çalışırken işine çok gömülüyormuş. Arkadaşı Frank Budgen yolda Joyce ile karşılaşıp onu mutlu mutlu yürürken görünce heyecanlanmış ve Joyce’a dönüp “Ulysses nasıl gidiyor?” diye sormuş. “Bütün gün çok sıkı çalıştım” demiş Joyce. Arkadaşı “Nasıl yani, epey yazdın o halde?” dediğinde Joyce “İki cümle.” diye cevap vermiş. Şaşıran arkadaşı “Sadece iki cümle mi?” dedikten sonra “Doğru kelimeleri mi arıyordun?” diye sormuş. “Hayır” demiş Joyce “Kelimelerim zaten hazır, benim aradığım kelimelerin cümle içinde doğru sıralanışı. Bunu da galiba başardım.” Demek ki bir şeyi nasıl söylediğimiz ve hangi sırayla söylediğimiz epey mühim. Böyle bir titizlik var bazı isimlerde. Bunun karşısında da içinde yaşadığımız toplumdaki dil, telaffuz ve Türkçe umursamazlığı. Dilin varlığın evi olduğunu ve insanın kelimelerle düşündüğünü, böylece insanın bildiği kelimeler kadar düşünebildiğini çok defa duymuşsunuzdur. Fakat hayatın akışı içinde bunun hilafına dilin amerikanizasyonu mevcut. Kelimeleri unuttuğumuzu ve eski kelimeleri kullanmadığımızı söyleyip sonu “nerede o eski günler!“ diye biten nostalji hastalığıyla mazruf cümleler silsilesi kurmayacağım. Fakat şunu da es geçmeyelim; Dilimizi bile isteye köreltip zayıflatıyoruz. Yahut dilimiz lehine bir çabamız yok. Dilin amerikanizasyonu bizi öyle tesiri altına almış ki “şans” diye bir kelime tutturmuşuz. İmkân, tâlih, ihtimal, teşebbüs ve fırsat gibi hepsi ayrı ayrı anlamlara gelen kelimelerin yerine tek bir kelimeyi şans’ı tercih ediyoruz. Flaubert’in roman ve hikâye taslakları incelendiğinde tek bir kelime için bütün paragrafı ve hatta hikâyeyi değiştirdiğini görürüz. Peh! Fuzuli şagil. Bense alıyorum şans kelimesini, sohbet esnasında veya bir şeyler yazarken sıkıştırıyorum araya; Şansım yaver giderse zaten şans kelimesi cümle içinde bir yere oturuyor ve konuşma, yazı akıp gidiyor. Halt etmiş Flaubert!

“Oyun bitti. Alkışlayın dostlar!” demek çok isterdim fakat yazı devam ediyor. Hem bu sözün bir sahibi var. Tırnak içine aldığım bu sözü Beethoven ölmeden evvel söylemiş. Hayatını, doğumu ve ölümü arasındakileri sahnelenmeye değer bir oyun olarak görüyor olsa gerek. Ölmek demişken, meşhur hikâyedir, Paris’te bir gün Jön Türklerden birisi Paris’e kaçan Süleyman Nazif’e mektup gönderir. Mektupta “Dünyada senden alçak yoktur!” yazılı. Süleyman Nazif’in çok zoruna gider bu söz ve adamı ölümüne bir mübarezeye (düello) davet eder. Jön Türk korkar, şahitlerin huzurunda Süleyman Nazif’e özür beyan eder. Süleyman Nazif özrünü kabul edeceğini ama bir şeyi affedemeyeceğini söyler: “Hakkımdaki tecavüzünü affettim. Fakat bana yazdığın mektupta dünya kelimesini vav’la (ﻭ) yazmak suretiyle imlaya tecavüzünü asla affetmem!”

Bu arada yukarıda Türkçenin amerikanizasyonundan bahsettik fakat bunun Türkçenin kısırlaştırılması adına yapıldığına eskiden beri şahidiz. Süleyman Nazif ve Cenap Şahabettin’in bu konuda çok tenkitleri mevcut. Hatta Süleyman Nazif olur olmaz yerde kullanılan “yapmak” kelimesi için: “Bu yapmak fiili sonunda Türkçeyi yıkacak” der. Türkçenin genişliğini, fesahatini ve letafetini unutup çok defa “yapmak” kelimesini “etmek, eylemek, geçmek ve kılmak” kelimelerinin yerine kullanırız. “Şans” kelimesine yüklediğimiz çok işlevliliği “yapmak” kelimesine de yükleyip titizlikten geri durduğumuz vakitler çoktur. Bir yanda ölmeden önce son sözünü söylüyormuş gibi konuşmak var. Öte yanda da ne söylediğini bilmez halde konuşmak. Bir hikâye anlatılır. İmam hutbede “Dünyada fitneden başka bir şey kalmamıştır” hadisini söylerken bir yeri yanlış telaffuz etmiş, cemaatten biri de sinirlenip sesli bir şekilde “Fitnenin birazı da minberdedir!” demiş. Fitnenin birazı da bizde galiba.

Çok defa sosyal medyada yazı yazarken aceleyle yazarız ve bazı arkadaşlarımız bizi imla ve yazım hataları konusunda ikaz eder. Hele o “da-de” bağlacını yanlış yazanlar topa tutulur. Bazen ikaz edilen oluruz bazen de ikaz eden. Çok sinirimizin bozulduğu veya Ali Nusret Bey gibi sinir bozduğumuz olmuştur muhakkak. Yine sınavlarda da bizi zorlayan konulardan bir tanesidir yazım ve imla. Bunların şimdiye has bir şeyler olduğunu düşünmemek gerekir. Halifeliği sırasında Hz. Ömer’in valilerini kırbaçlattığını biliyoruz. Bu cezaların sebeplerinden biri de imla ve yazım hatalarıdır. Ebu Musa el-Eş’ari’ye gönderdiği bir mektupta Hz. Ömer’in “Bana gönderdiğin yazı hatalı” diyerek orada bulunanlara valisini kırbaçlattırdığını okuruz. Adem (yokluk) ile Âdem (ilk insan, varlık) arasında ufak bir imla farkı vardır. Süleyman Nazif şahsına olan hakareti affeder ama imla kusurunu imkanı yok affetmez.

“Giden ben miyim? Yoksa duvar kağıtları mı?” Oscar Wilde’ın son sözleridir bunlar. Bu dünyada yok olan kim ve ne? Giden bizim cismimiz mi müdrikemiz mi yoksa başka bir şey mi? Goethe hayata gözlerini yumarken “ışık, biraz daha ışık” demiş. Şairin “mehr licht” (az daha ışık) demesine bir anlam bulamayanlar yanlış söylediğini ve “mehr nicht” (yeter bu kadar) dediğini iddia ederler. Onlar hayatın ve son sözün kıymetini bilmeyen, kendi varlığından memnuniyetsiz kimselerdir. Hele ölüm döşeğinde ya da bilinci kapalı bir şekilde hastanede öbür dünyayı boylarken bile şuurla/şiirle son sözünü söyleyen şairlere rağmen bunları söylemeleri niyetlerini açıkça gösteriyor. Neyi ifade etmeye çalışırsak çalışalım (ölüm veya varlık farketmez) o dile gelir. Dilimin ucunda deriz. Bazen zihnimizde bir şey vardır ama dile getiremeyiz. Hatırlayamadığı o kelimeyi bulunca kayıp malını bulmuş gibi olur insan. Dil-Lisan-Lügat bunlar aynı şeyler değil. “Dil” giderek “Lisan” o da giderek “Lügat” olur ama böyle olması için ne dediğini bilmek seviyesinde bir Türkçeye ihtiyacımız var. Bunun için de cümle kurarken yukarıda andığımız isimlerin yaptığı gibi titiz olmamız ve son sözümüzü söylüyor gibi cümle kurmamız gerekir zannımca... Nihayet son sözümü söyledim. Şimdi sen de/sende “son sözünü söyle!”


Muhammed KOÇ

(Diğer Yazıları)


0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski