‘‘İnsana bir sıkıntı dokundu mu gerek yan yatarken gerek otururken gerek dikilirken bize duâ eder durur, derken kendisinden sıkıntısını açıverdik mi sanki kendine dokunan bir sıkıntı için bize yalvarmamış gibi geçer gider...’’
Gözlerimi açtığım anda dışarının
aydınlığı odamın içine dolmuştu. ‘‘Tüh! Güneş doğmuş. Ben camiye gidip merkezi
sistemden sabah ezanını okumayınca ilçede ezan da okunmamıştır. Belki diğer camilerden
okunmuştur ama öyle olsa bile çok geç okunmuştur. Bütün şehir de namaza geç
kalmıştır. Hatta ezanı duymadıkları için hiç kalkamayanlar bile olmuştur. Müezzini
olduğum camiye gelenler de kesin namazlarını kılamadan geri dönmüşlerdir. Hepsi
bir yana benim namazım da kaçmış, hava aydınlanana kadar da kimse beni
çağırmamış’’ diye düşünürken şiddetli bir şekilde sarsıldığımı hissettim. Size
dört-beş satırda anlattığım düşünceleri zihnimde art arda sıralamam bir
saniyemi bile almamıştı; fakat hissettiğim kuvvetli sarsıntı hızla yatağımdan
fırlayıp kendimi yere bırakmama sebep olmuştu. O sıralarda Türkiye gündemindeki
mevcut siyasi hareketliliği düşünüp ‘‘vatanıma namahrem eli uzandı da
evlerimizi mi bombalıyorlar?’’ diye bir ihtimal geldi evvela aklıma. Fakat,
sonrasında bunun bir bombalama eylemi olmadığını fark ettim. Bombalar
yağmıyordu tepemize. Sabah namazının vakti de çıkmıyordu. Gecenin dördüydü saat
ve zelzele oluyordu. Evet, zelzele ihtimaline gelene kadar birçok ihtimale
uğramıştım. Bu ihtimallerin tamamını düşündükten sonra ancak içinde bulunduğum
sarsıntının zelzele olduğunu fark etmiştim. Neredeyse bundan iki sene evvel ilçeye
ilk atandığımda tanıştığım bir arkadaşın, ‘‘buralarda büyük bir deprem
bekleniyor hocam. Dört yüz-beş yüz senedir deprem olmamış, eğer şimdi olursa
çok büyük bir deprem olacakmış’’ lafına ‘‘dört yüz-beş yüz senedir olmayan
deprem şimdi mi olacakmış?’’ diyerek burun kıvırmıştım. İyi ki de burun
kıvırmışım. Hiç de pişman değilim. Hem kıvırmasam ne fark edecekti? Bütçeme
uygun bulup girdiğim apartman dairesinden çıkıp da tamamen korunaklı sağlam bir
eve mi geçebilecektim? Yahut depremin olacağını, sonrasında ortaya çıkacak
zararı ve depremin büyüklüğünü en az iki sene evvelinden tahmin edenlerin, ‘‘olur
da ucube apartmanlarınızda yerin dibine geçecek gibi olursanız başkaları sizi
kurtarmaya gelene kadar hayatta kalmanız için bunları yapın’’ şeklindeki
tavsiyelerine kulak asıp çök-kapan ve ölümü bekle oyunu mu oynayacaktım sürekli?
Neyse, ben çökmedim ve kapanmadım ama yine de tavsiyelere münasip olarak cenin
pozisyonunda başımı iki elimle kavramış bir vaziyette bekledim. Dev bir beton
kütlesi olan apartman bir sağa bir sola yalpalandıktan sonra sarsıntı biraz
hafifleyince yan odadan annemin ‘‘güneş doğmuş! Kıyamet mi kopuyor ne!’’ diye
seslendiğini işittim. Birden irkildim. Az önce zihnim ihtimalleri sıralarken bir
şeyi atlamıştı. Kıyamet! ‘‘İyi de bugün cuma değil ki, ne kıyameti?’’ dedim kendi
kendime. Öyle şaşırmıştım ki, kıyameti hiç mi hiç beklemediğimi o anda fark
ettim. ‘‘İyi de ben Müslümanım yahu! Hani kıyamet Müslümanların üzerine
kopmayacaktı? Hadi diyelim ki bizim pazartesi sandığımız gün hakikatte cuma
olsun. Belki bütün insanlık yanlış bir hesaplama ile günleri şaşırmış, biz de cumayı
pazartesi zannetmiş olalım. Peki dünya üzerinde hayatta bulunan hiç kimse mi
Müslüman değildi? Yoksa ben de kendini Müslüman zannedenlerden biri miydim
sadece? Öyleyse şimdi kıyamet vaktinde isem tövbem kabul olur mu? Aşk ile yeniden
kelime-i şehadet getirip tövbe etmemin bana bir faydası olur mu?’’ diye iki-üç saniye
içinde düşündüğüm bu ihtimallerden de pencereye bakıp içeriyi dolduran
aydınlığın güneş olmadığını; yer yer meydana gelen patlamalardan göğe doğru yükselmiş
alevler olduğunu fark etmemle uzaklaştım. Derin bir iç çektikten sonra, ‘‘kıyamet
kopmuyor ya, artık bu depremde ölüp gitsem bile gam yemem. Çünkü bunların
hiçbiri Allah katında Müslüman sayılmama ihtimalinden daha korkunç değil.’’ dedim.
Hikaye ettiğim bu hadise birkaç
dakika içinde meydana gelmişti. Fakat bu şekilde geçen birkaç dakika belki de
ömrüm boyunca bir daha başka hiçbir yerden elde edemeyeceğim derslerle dolu
birkaç dakika olarak geçmişti benim için. Kıyametin kopmadığını anladığım andan
sonra dünya üzerinde başıma ne gelirse gelsin, artık hepsini soğukkanlılıkla
karşılayabilirdim. Nitekim, evden de korkuyla değil; bir hafiflikle çıkmıştım.
Üzerimden attığım dünya yükünün hafifliğiyle. Ya da başka türlü ifade etmek
gerekirse, kıyametin ağırlığını yüklenme korkusundan hasıl olan o yükü daha
yüklenmeden omzumdan indirmiş olmanın hafifliğiyle. Lakin, merdivenden aşağıya
doğru attığım her adımımda, az önce sırtımda bir kuş kadar hafif gelen o yük, ağırlaştı
ağırlaştı ve öyle ağır bir hale geldi ki artık sırtım kamburlaştı da bu kamburluk
sayesinde kapıdan dışarı çıkabildim.
Başımdan geçenleri, hatta benim gibi birçok
kişinin başından geçenleri belki bu kadarıyla anlatıp kıssanın hissesini ise
sizlere bırakabilirdim. Fakat, öyle yapmayacağım. Kendi hissemi de sizlerle
paylaşacağım. İşbu zelzele-i suğra meydana geldikten sonra sıklıkla Kur’an-ı
Kerim okuduğum bir dönem geçirdim. Bu esnada en çok dikkatimi çeken ayetler kıyamet
ahvaliyle ilgili ayetler oldu. Sanki hangi sureyi, hangi sayfayı açsam kıyamet
ayetlerinden başka hiçbir ayet çıkmıyordu karşıma. Allah’ın, hesabı çabucak
gören olması; ayetlerini yalanlayanları elim bir azabın yakalayıvermesi; ne mal
ne de evladın fayda verecek olması; o günün dehşetinden emzikli kadının çocuğunu
emzirmeyi unutması; kişinin anasından, babasından, eşinden ve kardeşinden
kaçması; çocukların saçlarının ağarması; bazen de Allah’ın kullarına çok
şefkatli olması, kimseye zulmetmemesi gibi Kur’an’ı Kerim’de neredeyse her
ayetin sonunda görebileceğimiz bu ve benzeri ayetler artık bana dünyanın bir eğlence
yeri olmadığını, bu işin çok ciddi bir iş olduğunu hissettiriyordu. Belki daha
önce de çok defa bu ayetleri okumuştum; fakat o zamanlar ‘‘her ayetin sonunda
benzer şeyler var’’ diyerek ve dikkatimi pek de vermeyerek okumuştum. Şimdi ise
her okuduğum ayette ‘‘demek ki kıyamet, din günü veya hesap günü gerçekten de bu
şekilde vuku bulacak. Aynı zamanda bu durum, içinde bulunduğum şu deprem haline
ne kadar da çok benziyor’’ diyerek okuyordum. Allah’ın bizim için indirdiği
hiçbir ayet öylesine inmiş değil. Dilimiz zaten bunun aksini söylemese de kalbimizin
de bunu tasdik etmesi şart. Öyleyse lisanımızda da kullandığımız Kur’an
kökenli, suğrasıyla depremin, kübrasıyla da kıyametin kastedildiği ‘‘zelzele’’
kelimesinin içinde geçtiği ve bir hadiste Kur’an’ın yarısına muadil olduğu ifade
edilen ‘‘zilzal’’ sûresini hatırlayalım: ‘‘Yer o yaman sarsıntısıyla
sarsıldığı, yer ağırlıklarını çıkartıp attığı ve insan ‘‘n’oluyor buna?’’ dediği
vakit, işte o gün yer bütün haberlerini anlatır. Çünkü Rabbin ona öyle vahyetmiştir.
O gün insanlar, amelleri kendilerine gösterilsin diye bölük bölük kabirlerinden
fırlayacaktır. Ki her kim zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim de
zerre miktarı bir şer işlerse onu görecektir.’’
Her depremden sonra olduğu gibi Maraş
depreminden sonra da birçok şey konuşuldu, yazıldı ve çizildi. Allah’a ve
kendimize birçok söz verdik. Kimisini yerine getirdik, kimisini getirmedik,
kimisini de hepten unuttuk. Zamanla eski hayatımıza geri döndük. Konstantinapol’ün
Hristiyan halkı da her zelzele sonrası aynı tepkiyi verip eski hayatlarına geri
dönüyordu. Bizler Müslümanlar olarak kendimizi Yahudi ve Hristiyanlarla bir mi
göreceğiz? Onlar hangi deliğe girerse biz de onları arşın arşın ve karış karış takip
edip kelerin deliğinden girdiği gibi peşlerinden mi gireceğiz? Hayır! Dünyayı, iki
kere aynı delikten sokulma imkanımızın olduğu bir yer olarak göremeyiz. Allah’ın
inayetiyle buna müsaade etmemeliyiz. Şu günlerde sıkça anılan bombaların,
füzelerin, nükleerlerin, medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarın etrafa
saçtığı her türlü dehşetin fevkinde Allah’ın kudreti olduğunu ve esas korkulması
gerekenin yalnızca Allah olduğunu unutmamamız lazım. Şunu bilmeliyiz ki;
müminler bir defaya mahsus ölecek ve ebediyyen mutlu olacak. Fakat kafirler bir
defa ölseler de küfürleri sebebiyle kendilerini eritip yok edecek azabı ölüp
ölüp dirilir gibi tekrar tekrar tadacaklar ve bu döngü sonsuza dek sürecek. Hak
Teâlâ kitabında bunu va’d etmiş. Bize düşen ise Hakk’ın va’dinin hak olduğuna inanmak,
teslim olmak, kendimize çeki düzen vermek ve kıyamet-i kübra gelmeden evvel kıyamet-i
suğra cinsinden gördüğümüz felaketlerden ibret alıp ders çıkarabilmektir.
Muhammed Said ÖZTÜRK

Yorum Gönder