Kıyamet-i Kübra

 



‘‘İnsana bir sıkıntı dokundu mu gerek yan yatarken gerek otururken gerek dikilirken bize duâ eder durur, derken kendisinden sıkıntısını açıverdik mi sanki kendine dokunan bir sıkıntı için bize yalvarmamış gibi geçer gider...’’

(Yunus, 12.)

Gözlerimi açtığım anda dışarının aydınlığı odamın içine dolmuştu. ‘‘Tüh! Güneş doğmuş. Ben camiye gidip merkezi sistemden sabah ezanını okumayınca ilçede ezan da okunmamıştır. Belki diğer camilerden okunmuştur ama öyle olsa bile çok geç okunmuştur. Bütün şehir de namaza geç kalmıştır. Hatta ezanı duymadıkları için hiç kalkamayanlar bile olmuştur. Müezzini olduğum camiye gelenler de kesin namazlarını kılamadan geri dönmüşlerdir. Hepsi bir yana benim namazım da kaçmış, hava aydınlanana kadar da kimse beni çağırmamış’’ diye düşünürken şiddetli bir şekilde sarsıldığımı hissettim. Size dört-beş satırda anlattığım düşünceleri zihnimde art arda sıralamam bir saniyemi bile almamıştı; fakat hissettiğim kuvvetli sarsıntı hızla yatağımdan fırlayıp kendimi yere bırakmama sebep olmuştu. O sıralarda Türkiye gündemindeki mevcut siyasi hareketliliği düşünüp ‘‘vatanıma namahrem eli uzandı da evlerimizi mi bombalıyorlar?’’ diye bir ihtimal geldi evvela aklıma. Fakat, sonrasında bunun bir bombalama eylemi olmadığını fark ettim. Bombalar yağmıyordu tepemize. Sabah namazının vakti de çıkmıyordu. Gecenin dördüydü saat ve zelzele oluyordu. Evet, zelzele ihtimaline gelene kadar birçok ihtimale uğramıştım. Bu ihtimallerin tamamını düşündükten sonra ancak içinde bulunduğum sarsıntının zelzele olduğunu fark etmiştim. Neredeyse bundan iki sene evvel ilçeye ilk atandığımda tanıştığım bir arkadaşın, ‘‘buralarda büyük bir deprem bekleniyor hocam. Dört yüz-beş yüz senedir deprem olmamış, eğer şimdi olursa çok büyük bir deprem olacakmış’’ lafına ‘‘dört yüz-beş yüz senedir olmayan deprem şimdi mi olacakmış?’’ diyerek burun kıvırmıştım. İyi ki de burun kıvırmışım. Hiç de pişman değilim. Hem kıvırmasam ne fark edecekti? Bütçeme uygun bulup girdiğim apartman dairesinden çıkıp da tamamen korunaklı sağlam bir eve mi geçebilecektim? Yahut depremin olacağını, sonrasında ortaya çıkacak zararı ve depremin büyüklüğünü en az iki sene evvelinden tahmin edenlerin, ‘‘olur da ucube apartmanlarınızda yerin dibine geçecek gibi olursanız başkaları sizi kurtarmaya gelene kadar hayatta kalmanız için bunları yapın’’ şeklindeki tavsiyelerine kulak asıp çök-kapan ve ölümü bekle oyunu mu oynayacaktım sürekli? Neyse, ben çökmedim ve kapanmadım ama yine de tavsiyelere münasip olarak cenin pozisyonunda başımı iki elimle kavramış bir vaziyette bekledim. Dev bir beton kütlesi olan apartman bir sağa bir sola yalpalandıktan sonra sarsıntı biraz hafifleyince yan odadan annemin ‘‘güneş doğmuş! Kıyamet mi kopuyor ne!’’ diye seslendiğini işittim. Birden irkildim. Az önce zihnim ihtimalleri sıralarken bir şeyi atlamıştı. Kıyamet! ‘‘İyi de bugün cuma değil ki, ne kıyameti?’’ dedim kendi kendime. Öyle şaşırmıştım ki, kıyameti hiç mi hiç beklemediğimi o anda fark ettim. ‘‘İyi de ben Müslümanım yahu! Hani kıyamet Müslümanların üzerine kopmayacaktı? Hadi diyelim ki bizim pazartesi sandığımız gün hakikatte cuma olsun. Belki bütün insanlık yanlış bir hesaplama ile günleri şaşırmış, biz de cumayı pazartesi zannetmiş olalım. Peki dünya üzerinde hayatta bulunan hiç kimse mi Müslüman değildi? Yoksa ben de kendini Müslüman zannedenlerden biri miydim sadece? Öyleyse şimdi kıyamet vaktinde isem tövbem kabul olur mu? Aşk ile yeniden kelime-i şehadet getirip tövbe etmemin bana bir faydası olur mu?’’ diye iki-üç saniye içinde düşündüğüm bu ihtimallerden de pencereye bakıp içeriyi dolduran aydınlığın güneş olmadığını; yer yer meydana gelen patlamalardan göğe doğru yükselmiş alevler olduğunu fark etmemle uzaklaştım. Derin bir iç çektikten sonra, ‘‘kıyamet kopmuyor ya, artık bu depremde ölüp gitsem bile gam yemem. Çünkü bunların hiçbiri Allah katında Müslüman sayılmama ihtimalinden daha korkunç değil.’’ dedim.

Hikaye ettiğim bu hadise birkaç dakika içinde meydana gelmişti. Fakat bu şekilde geçen birkaç dakika belki de ömrüm boyunca bir daha başka hiçbir yerden elde edemeyeceğim derslerle dolu birkaç dakika olarak geçmişti benim için. Kıyametin kopmadığını anladığım andan sonra dünya üzerinde başıma ne gelirse gelsin, artık hepsini soğukkanlılıkla karşılayabilirdim. Nitekim, evden de korkuyla değil; bir hafiflikle çıkmıştım. Üzerimden attığım dünya yükünün hafifliğiyle. Ya da başka türlü ifade etmek gerekirse, kıyametin ağırlığını yüklenme korkusundan hasıl olan o yükü daha yüklenmeden omzumdan indirmiş olmanın hafifliğiyle. Lakin, merdivenden aşağıya doğru attığım her adımımda, az önce sırtımda bir kuş kadar hafif gelen o yük, ağırlaştı ağırlaştı ve öyle ağır bir hale geldi ki artık sırtım kamburlaştı da bu kamburluk sayesinde kapıdan dışarı çıkabildim.

Başımdan geçenleri, hatta benim gibi birçok kişinin başından geçenleri belki bu kadarıyla anlatıp kıssanın hissesini ise sizlere bırakabilirdim. Fakat, öyle yapmayacağım. Kendi hissemi de sizlerle paylaşacağım. İşbu zelzele-i suğra meydana geldikten sonra sıklıkla Kur’an-ı Kerim okuduğum bir dönem geçirdim. Bu esnada en çok dikkatimi çeken ayetler kıyamet ahvaliyle ilgili ayetler oldu. Sanki hangi sureyi, hangi sayfayı açsam kıyamet ayetlerinden başka hiçbir ayet çıkmıyordu karşıma. Allah’ın, hesabı çabucak gören olması; ayetlerini yalanlayanları elim bir azabın yakalayıvermesi; ne mal ne de evladın fayda verecek olması; o günün dehşetinden emzikli kadının çocuğunu emzirmeyi unutması; kişinin anasından, babasından, eşinden ve kardeşinden kaçması; çocukların saçlarının ağarması; bazen de Allah’ın kullarına çok şefkatli olması, kimseye zulmetmemesi gibi Kur’an’ı Kerim’de neredeyse her ayetin sonunda görebileceğimiz bu ve benzeri ayetler artık bana dünyanın bir eğlence yeri olmadığını, bu işin çok ciddi bir iş olduğunu hissettiriyordu. Belki daha önce de çok defa bu ayetleri okumuştum; fakat o zamanlar ‘‘her ayetin sonunda benzer şeyler var’’ diyerek ve dikkatimi pek de vermeyerek okumuştum. Şimdi ise her okuduğum ayette ‘‘demek ki kıyamet, din günü veya hesap günü gerçekten de bu şekilde vuku bulacak. Aynı zamanda bu durum, içinde bulunduğum şu deprem haline ne kadar da çok benziyor’’ diyerek okuyordum. Allah’ın bizim için indirdiği hiçbir ayet öylesine inmiş değil. Dilimiz zaten bunun aksini söylemese de kalbimizin de bunu tasdik etmesi şart. Öyleyse lisanımızda da kullandığımız Kur’an kökenli, suğrasıyla depremin, kübrasıyla da kıyametin kastedildiği ‘‘zelzele’’ kelimesinin içinde geçtiği ve bir hadiste Kur’an’ın yarısına muadil olduğu ifade edilen ‘‘zilzal’’ sûresini hatırlayalım: ‘‘Yer o yaman sarsıntısıyla sarsıldığı, yer ağırlıklarını çıkartıp attığı ve insan ‘‘n’oluyor buna?’’ dediği vakit, işte o gün yer bütün haberlerini anlatır. Çünkü Rabbin ona öyle vahyetmiştir. O gün insanlar, amelleri kendilerine gösterilsin diye bölük bölük kabirlerinden fırlayacaktır. Ki her kim zerre miktarı bir hayır işlerse onu görecek, her kim de zerre miktarı bir şer işlerse onu görecektir.’’

Her depremden sonra olduğu gibi Maraş depreminden sonra da birçok şey konuşuldu, yazıldı ve çizildi. Allah’a ve kendimize birçok söz verdik. Kimisini yerine getirdik, kimisini getirmedik, kimisini de hepten unuttuk. Zamanla eski hayatımıza geri döndük. Konstantinapol’ün Hristiyan halkı da her zelzele sonrası aynı tepkiyi verip eski hayatlarına geri dönüyordu. Bizler Müslümanlar olarak kendimizi Yahudi ve Hristiyanlarla bir mi göreceğiz? Onlar hangi deliğe girerse biz de onları arşın arşın ve karış karış takip edip kelerin deliğinden girdiği gibi peşlerinden mi gireceğiz? Hayır! Dünyayı, iki kere aynı delikten sokulma imkanımızın olduğu bir yer olarak göremeyiz. Allah’ın inayetiyle buna müsaade etmemeliyiz. Şu günlerde sıkça anılan bombaların, füzelerin, nükleerlerin, medeniyet denilen tek dişi kalmış canavarın etrafa saçtığı her türlü dehşetin fevkinde Allah’ın kudreti olduğunu ve esas korkulması gerekenin yalnızca Allah olduğunu unutmamamız lazım. Şunu bilmeliyiz ki; müminler bir defaya mahsus ölecek ve ebediyyen mutlu olacak. Fakat kafirler bir defa ölseler de küfürleri sebebiyle kendilerini eritip yok edecek azabı ölüp ölüp dirilir gibi tekrar tekrar tadacaklar ve bu döngü sonsuza dek sürecek. Hak Teâlâ kitabında bunu va’d etmiş. Bize düşen ise Hakk’ın va’dinin hak olduğuna inanmak, teslim olmak, kendimize çeki düzen vermek ve kıyamet-i kübra gelmeden evvel kıyamet-i suğra cinsinden gördüğümüz felaketlerden ibret alıp ders çıkarabilmektir.

Muhammed Said ÖZTÜRK

(Diğer Yazıları)


0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski