Merhabâ
ey âli sultân merhabâ
Merhabâ
ey kân-ı irfan merhabâ
Merhabâ
ey sırr-ı fürkân merhabâ
Merhabâ
ey nûru râhman merhabâ
Merhabâ
ey bülbül-i bâğ-ı Cemâl
Merhabâ
ey âşinâ-yi Zülcelâl
Merhabâ
ey cân-ı bâki merhabâ
Merhabâ
uşşâkâ sâki merhabâ
Merhabâ
ey cân-ı cânan merhabâ
Merhabâ
ey derde dermân merhabâ
Merhabâ
ey cümlenin matlâbu sen
Merhabâ
ey Hâlikın mahbâbu sen
Merhabâ
ey Pâdişah-i dû cihân
Senin
için oldu kevn île mekân
Merhabâ
ey rahmeten lil-âlemîn
Merhabâ
sensin şefîa'l-müznibîn
Dört seneyi
aşkın süredir verdiğimiz aradan sonra yeniden yazı hayatına başlamamız ve aynı
zamanda yazının mahiyetinin münasip olması sebebiyle kaleme aldığım bu yazıma
Mevlid-i Şerif’in Merhaba bahrinin bir bölümü ile başlamak istedim. Evvelen
bizzat fahr-i kainat Rasul-ü Ekrem (s.a.v.) olmak üzere aynı hissi paylaştığımız
tüm okuyucularımıza Merhaba!
Rasul-ü Ekrem’i
kendi canından daha çok seven her mümine Merhaba!
Türk sancağının
gölgesinde toplanmayı ne olursa olsun dünya ve ahiret için en emniyetli yer olarak
gören herkese Merhaba!
Ravza’y-ı
Nebinin önünde kafasını kaldırıp da Peygamberinin kabr-i şerifine
mahcupluğundan dolayı bakamayan göz yaşlarını tutamayıp titrek bir sesle
“Şefaat Ya Rasulallah” diyen Cemal-i Mustafa hayranlarına Merhaba!
Yazımın başlığı her ne kadar bir soru kalıbı içerse de niyetim elbette bir soru sormak değil, bir absürtlüğü ortaya koymak. Başlığı okuyup “Hakkaten hangi şirketle gitmiş ki?” diye düşünenleriniz varsa -temenni ediyorum ki yoktur- onları İslam’ın beş şartı bilgisine tekrar dönmeye ve en temelden başlamaya davet ediyorum. Allah’a şirk koşmanın kurumsallaştığı ve sistemleştiği modern zamanlar içinde hac yolculukları düzenleyen turizm şirketlerini surre alayları gibi gösterme azminde olan şirket hocalarına bir “Merhaba”yı bile çok gördüğüm doğrudur.
Esasen bu yazıya
başlamadan önce alaycı ifadelerden, kinayeli cümlelerden ve muhatabını karşı
cepheye alacak sözlerden kaçınarak bir yazı kaleme alma niyetindeydim. Lakin
yazı için araştırmalar yaparken Ömer Fahreddin Paşa’nın mücadele ettiği
kafirlere ve İngiliz köpeklerine olan nefretim beni bu dili kullanmaya itti.
Şimdiden bir sürç-i lisan edersem affola, diyelim. Belki yazının ilerleyen
satırlarında Medine’den esen bir rahmet yeli kalbime dokunur da öfkemi hilme
dönüştürür diye ümit edelim. Şiar bellidir: Kafire karşı izzet Mü’mine karşı
zillet…
Hırgür’ün
yeniden yayın hayatına başlayacağını gösteren tanıtım filmini yayınladığımız
günden bu yana atölyenin neşrinin gecikmesine sebep olan kişinin hususen ben
olduğum doğrudur. Zira yazmağa niyet ettiğim meselenin hassasiyetinden ötürü
fıkhî meseleler içinde o denli boğuldum ki bırakın yazıyı ilerletmeyi, başlayamadım
bile. Hatta bir ara öyle bir noktaya geldim ki arkadaşlara dönüp :“Yahu Ömer
Fahreddin paşa bile Medine-i Münevvereyi müdafa ederken işin fıkhî boyutunu bu
kadar düşünmemiştir. Çıkıp kaplanlar gibi -kendisi bir Türk kaplanıdır zira-
Ravza-i Nebi’yi muhafaza etmiştir” dedim. Öyle ya ilim bir nokta idi cahiller
onu çoğalttı buyuruyor Ali bin Ebi Talib.
Nâdi Aliyyen mazharal acâib!
Esasen Fahreddin
Paşa’nın ve emrindeki Mehmetçiğin bu mücahadesi meseleyi anlamada arif olana
tek başına yeter. Lakin atölye yazarları olarak yazacağımız yazıların mugaddi
olmasına ve aynı zamanda yazıyı gıdalanmak için değil de diş geçirmek için
okuyanlara da demir leblebi olup dişlerini kırmasına azmi cezmi kast
eylediğimizden gücümün yettiği, aklımın erdiğince bir şeyleri gözler önüne
koyma niyetindeyim.
Katılım
bankalarına fetvaların verildiği, bizzat tarikatların banka kurduğu hatta son
günlerde banka faizinin dahi caiz olduğunun söylendiği bu zaman diliminde
hocaların hırıstiyan takvimine göre 1919 sonrası haccın farziyeti hususuna bir
kez bile olsun bakmadıklarını rahatlıkla söyleyebilirim. En fazla “Suudi
Arabistana giden paralar Amerika’ya gidiyor böyle hacı olunmaz” benzeri
sözlerle hissî bir tepkinin konulduğuna şahitlik ediyoruz. Bu hissî söylemi
hiçbir şekilde hafife almamakla beraber meselenin özüyle birlikte anılmadığı
taktirde sözü söyleyene dahi faydası olmadığını üzülerek dile getirmeliyim.
Ravza-i Nebi’nin yeşil kubbesinin yeşilini görmeden önce doların yeşiliyle
gözleri kirlenmiş bu naçar Muhammed Ümmetinin “Kurret ayneyye bike ya
Rasulallah” duasının tecellisiyle gözlerinin temizlenmesini Hak Teala’dan niyaz
ederek, gözlerinizi, göz aydınlığımız olan Rasul-i Ekrem’in Medine’sine
çevirmeye davet ediyorum. Gayret bizden Tevfik Allah’tan…
Hacc Ayetlerinin
Nüzulü Ve Haccın Ahkamı İle İlgili Kısa Bir Tahlil
Halk arasında İslam’ın beş şartı
olarak bilinen ve Rasul-i Ekrem’den (s.a.v.) öğrendiğimiz üzere İslam’ın
üzerine bina edildiği beş temel esastan biri olan Hac ibadetine dair Kuran-ı
Kerim’de altmış yedi adet ayeti-i kerime bulunmaktadır. Belirtmek gerekir ki
namaz, oruç, zekat v.b. ibadetlerde olduğu gibi Hac ibadetinin ahkâm ve
menâsiki detaylarıyla birlikte Kuran-ı Kerim’de yer almaz. Bizler bu
ibadetlerin yapılış şeklini ve mahiyetini vahy-i gayr-i metluv olan Rasul-i
Ekrem’in Sünneti Seniyye’lerinden ve Hadis-i Şeriflerinden öğreniriz.
Alt başlıkta
belirtildiği üzere yazımızın bu bölümünde Hac ayetlerinin nüzulü üzerinden hac
ibadetinin farklı mezheplerden alimlerin (müfessir,muhaddis ve fakihler) görüşlerine
göre ne zaman farz kılındığını ve gerekçelerini, her görüşe göre farz
kılındıktan sonra neler yaşandığına dair rivayetleri kısa kısa belirtecek
akabinde Mekke ve Medine’nin elimizden çıktığı yıl olan hıristiyan takvimine
göre 1919 yılından sonra haccın durumuyla alakalı bir değerlendirme yapmaya
gayret edeceğim. “Sen kim oluyorsun da bunu yapmaya cürret ediyorsun?” diyen
olursa da peşin peşin cevabımı söyleyeyim “Ben Müslümanların ilkiyim”. “Lakin
meselenin hassasiyeti gereği haddimi bilerek bir üslup takip edeceğim” beyanını
da peşin verdiğim cevabın üstü olarak kabul edip “üstü sizde kalsın” diyerek
sizlere takdim ediyorum.
Aslında önce
“Biz kimiz , bize ait olduğunu düşündüğümüz elimizin mahiyeti ne ve Haremeyn
nasıl elimizden alındı ?” Sorularına bir cevap vermek gerekirdi. Lakin bu
sorulara cevap vererek başlasaydık bu sefer de o sorulardan önce
cevaplandırılması gereken başka sorular olduğunu fark edecektik ve yine o
sorular da muhakkak bizi daha öncelikli
sorulara itecekti. Yaşadığımız çağda bilgilenme yollarının kirliliği ve düşünme
biçimimizin çarpıklığı meselelerin öncelik sonralık sırasını sarahaten ortaya
koymayı da zorlaştırıyor. Bunu netleştirecek zaman var mı onu da bilmiyorum.
Bildiğim tek şey halis niyetle iz sürmenin bizi yola çıkaracağı/getireceğidir. Bulduğumuz
bir izi takip etmek bizi O’nun (s.a.v.) izz’ine ulaştıracaktır.
“Arayı
arayı bulsam izini,
İzinin
tozuna sürsem yüzümü.
Hak
nasip eylese görsem yüzünü,
Ya Muhammed canım arzular seni.
Hac ayetlerinin nüzul dönemini ve yılını alimlerimiz karineler yolu ile tespit etmeye çalışsa da âyetlerin iniş dönemi ve yılını tam olarak tespit etmek bir yana farklı rivâyetler sebebi ile bazı sûrelerin nüzul dönemini dahi tespit etmek tam olarak mümkün olamadığından belli mantık örgüleri içinde ancak tahmin edebilmişlerdir. Hac âyetlerinin en çok yer aldığı Bakara ve Âl-i İmran sûrelerinin nüzulü Medine Dönemi’nde on yıla yakın bir sürede tamamlanmıştır. Bu sebeple nüzûlü birkaç yıla yayılan bu sûrelerin âyetleri hakkında kesin olarak şu zamanda inmiştir demek pek mümkün olamamakta, ancak karineler ve rivâyetlerin ışığında yaklaşık bir kanaat hâsıl olmaktadır.
Nitekim Sûre ve âyetlerin kronolojisini çalışırken doğal olarak öncelikle sebeb-i nüzule (âyetin iniş sebebi) bakmamız gerekiyor ancak tefsirlerde bir âyetle ilgili birkaç sebeb-i nüzûl anlatıldığı gibi bir sebeb-i nüzûl birkaç âyet için de söz konusu olabiliyor. Kur’an’da hakkında hiçbir nüzûl sebebi rivâyet edilmeyen çok sayıda âyet ve sûre de mevcuttur. Bu durumda yaşayan canlılar ve âyetin manası nüzul sebebi kabul edilir. Sûre ve âyetlerin kronolojisini tespit çalışmasında başvurulacak diğer bir yol da anlamdan yola çıkarak yapılabilecek tespitlerdir. Bu da son tahlilde ayet-i kerimeler üzerine çalışma yapanın kişisel çaba ve kanaati ile yapıldığından öznel bir değerlendirme olur ve isabetli olması halinde en fazla diğer isabetli yorumlar kadar bir değer ifade eder. Mekkî sûrelerin içinde Medenî, Medenî sûrelerin içinde de Mekkî âyetlerin bulunması da bu tespit çalışmalarındaki diğer zorluklardan biridir.
Ayet-i kerimelerin indiği vakitle alakalı tespit çalışmaları hakkında verdiğimiz bu umumî bilgilerden sonra Hac ayetleri ile alakalı kısmına dönecek olursak Hac ibadetinin farz kılındığının açık delili olarak alimler iki ayet-i kerime üzerinde durmuşlardır. Bunlardan ilki ve cumhurun ittifak ettiği ayet-i kerime Âl-i İmrân sûresinin 97. Âyetidir. Diğer ayet ise Bakara sûresinin 196. Ayetidir.
Konu akışını
sıhhatli yürütebilmek adına evvela Bakara Suresi 196. Ayet-i kerime’yi
zikredelim. Mealen şu şekilde:
“Haccı da, umreyi de Allah için, tam yapın. Fakat (herhangi bir sebeble bunlardan) alıkonursanız o halde kolayınıza gelen kurban (ı gönderin. Bununla beraber) kurban yerine (Minâya) varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyin. Artık içinizden kim hasta olur, yahud başından bir eziyyeti bulunursa ona orucdan, ya sadakadan yahud da kurbandan (biriyle) fidye (vacip olur). Emîn olduğunuz vakit ise kim hacca kadar umre ile fâidelenmek (sevaba girmek) isterse kolayına gelen bir kurban (ı kesmek vacip olur). Fakat (onu) bulamazsa hacc günlerinden (ihramlı olarak) üç, döndüğünüz vakit yedi gün olmak üzere oruç tutmak (vacip olur ki) bunlar tam on (gün eder). Bu, ailesi (ikâmetgâhı) Mescid-i haramda bulunmayanlara âiddir. Allahdan korkun ve bilin ki Allah, cezası cidden çetin olandır.”
Müfessirlerin çoğunluğu Hz. Peygamber ve beraberindeki yol arkadaşlarının umre yapmak üzere hicretin 6. yılında çıktığı yolculukta Hudeybiye’de müşrikler tarafından engellenmeleri ve geri dönmek durumunda kalmaları üzerine bu âyetin nâzil olduğunu söylerler. Müfessirlere göre bu âyetin başında yer alan “Tamamlayın (etimmu)” emri hac ve umreyi farz kılan mutlak bir emir değildir, Hudeybiye’de yarım kalan ziyaretin tamamlanması emredilmektedir. Fakat bazı müfessirler bu ayetin, hacla ilgili bazı hükümlere yer vermesi, geleneksel hacla ilgili bazı hükümlerin iptal edildiği, bazı hükümlerin ise yeni dönemde de geçerli olduğunun vurgulanması dolayısı ile bu ayet-i kerime ile haccın farz kılındığını ve hicretin 3. yılında nazil olduğunu söylerler. Bazı alimler de haccın bu ayetle birlikte farz kılındığını lakin nazil olduğu tarihin hicretin 6. ya da 7. yılında olduğunu söylerler. Zira âyette yer alan “eğer engellenirseniz” (fe in uhsırtüm) ibaresinden sonra “kolayınıza gelen bir kurban (gönderin)” emrinin yer alması, âyetin Hudeybiye’de vâki olan engellemeyle ilgili olduğuna işaret ettiğini dile getirirler.
Haccın farz kılındığına dair diğer ayet-i kerime ise Al-i İmran suresinin 96. Ayetidir. Cumhurun farz kılındığına dair ittifak ettiği ayet-i kerime de bu ayettir.
“Orada apaçık alâmetler, İbrâhîmin makaamı vardır. Kim oraya girerse (taarruzdan) emîn olur. Ona bir yol bulabilenlerin (gücü yetenlerin) Beyti hacc (ve ziyaret) etmesi Allahın insanlar üzerinde bir hakkıdır. Kim küfrederse şübhesiz ki Allah âlemlerden ganî (müstağni) dir.”
Yukarıda mealini verdiğimiz bu âyet âlimlerin çoğunluğuna göre hicretin 9. yılında nâzil olmuştur. Kurtubî , bu âyetin hicrî 9. yılda indiğini haber veren rivâyetlerle birlikte hicrî 3. yılda nâzil olduğu yönündeki bir rivâyete de yer verir. İbn Âşur ve Vehbe Zühaylî , bu âyetin hicrî 3. yılda indiğini belirtir. Ezrakî de, hicretin 9. yılında hac farz kılınınca Allah Resûlü, Hz. Ebu Bekir’i Mekke’ye gönderdi, Ona hac menâsikini öğretti, Arafat’ta vakfe yapmasını da emretti, rivâyetini nakletmektedir.
Söz konusu âyetin hicrî 3. yılda nâzil olduğu rivâyetlerini doğru kabul ettiğimizde haccın menâsikinden bir kısmını ihtiva eden Bakara Sûresi’nin 196. âyetinden önce, hicrî 9. yılda nâzil olduğu yönündeki rivâyetleri esas aldığımızda ise söz konusu âyetten sonra nâzil olduğu ortaya çıkmaktadır. Haccın vücubiyetine delil sayılan Âl-i İmran Sûresi 97. âyetinin nüzul tarihini ele alan hemen hemen bütün müfessirler, bu konudaki ihtilaflara değinmekte ve net bir tarih vermemektedirler ancak, Ali-i İmran sûresinin hicri 2. veya 3. yılda nâzil olmaya başladığı göz önüne alınacak olursa söz konusu âyetin hicretin 3. yılında Uhud savaşından sonra nâzil olduğunu söyleyen İbn Aşur ve Vehbe Zühayli’nin tespitleri daha makul görünüyor. Akabinde Hudeybiye musalahasından sonra hicretin 7. yılında Hacc ibadetinin menasikiyle alakalı bilgiler içeren Bakara suresinin 196. Ayetinin nazil olduğu ve Mekke’nin fethiyle beraber bu farzın yerine getirildiği söylenebilir. Allah doğrusunu en iyi bilendir. Âl-i İmran Sûresi’nde Bedir ve Uhud savaşlarının sonuçlarına değinilmektedir. Bedir savaşı hicretin ikinci, Uhud savaşı ise 3. yılında gerçekleşmiştir. Buna göre bu sûrenin de hicri 3. yıldan itibaren nâzil olduğunu söylemek mümkündür. Nitekim Kurtubi tefsirinde hicretin 3. Yılında, Uhud gazvesinin gerçekleştiği sene nazil olduğu rivayetini dile getirerek Allah Rasulü’nün hicretin 10. yılına kadar haccetmediğini belirtmiştir. Bu hususa ilişkin delil için de şu hususu nakleder:
“Sa’d b. Bekr oğullarından Dimâm b. Sa’lebe es-Sa’dî’nin Hz. Peygamberin huzuruna gelişini anlatan hadis-i şeriftir. Dimâm, Peygamber (sav)’n huzuruna gelerek ona İslâm’a dair sormuş, Hz. Peygamber de şehadeti, namaz, zekât, oruç ve haccı zikretmişti. Bu hadisi ibn Abbas, Ebu Hureyre ve Enes rivâyet etmişlerdir. Hepsinde de hacc’dan söz edilmekte ve haccın o vakit farz olduğunu belirtmektedir. Bunlar arasında anlatımı en güzel ve tam olan rivâyet ise Enes yoluyla gelendir. Bununla birlikte Dimâm’n Hz. Peygamberin huzuruna geliş zaman konusunda farklı görüşler vardır. Beşinci yılda geldiği söylendiği gibi, yedinci yılda ve dokuzuncu yılda geldiği de söylenmiştir. Bunun İbn Hişam, Ebu Ubeyde el-Vakidî’den Alızâb’n geri dönüp gitmesinden sonra Hendek gazvesinin meydana geldiği yıl olduğunu da nakletmektedir.”
Görüldüğü üzere Haccın farz kılındığı ayeti kerimeyle alakalı olarak hicretin 3. yılından 10. yılına kadar her yıl için nazil olduğuna dair farklı görüşler bulunmaktadır. Mekke’nin fethinden önce farz kılındığını öne süren alimlerin hepsi de Hz. Peygamber’in ve ashabının ancak Mekke’nin fethinden (Hicretin 8. Yılı) sonra hacca gittiği görüşünde ittifak etmişlerdir.
Zikrettiğimiz ayetin Hicretin 9. yılında nazil olduğu konusunda cumhur ulemanın görüş birliğinin olduğunu zikretmiştik. Bu hususa olay veya rivayet babında delil olarak sunulan durum ise hicretin 9. yılında Rasul-i Ekrem’in Hz. Ebu Bekir’i hac emiri tayin ederek bir kafile ile zilhicce ayında haccın menasikini öğreterek Mekke’ye göndermesidir. Ancak bu hadise tek başına Al-i İmran suresinin 97. Ayetinin hicretin 9. yılında indiği görüşünü diğer görüşler karşısında güçlü hale getirmemektedir. Haccın farz kılındığının delili olan bu ayetin Hicretin 9. yılında indiği görüşünü savunan bütün alimlerin en temel neden olarak ileri sürdüğü husus Mekke’nin hicretin 8. yılında fethedildiği hususudur. Zira Hz. Peygamber bir hadis-i şeriflerinde “Hacca gitmekte acele ediniz. Çünkü hiç biriniz ileride karşısına hangi engelin çıkacağını bilemez” buyurmuştur. Bir kısım alimler bu rivayeti baz alarak hac ibadetinin farziyyetinin fevri olduğuna kanaat getirmişlerdir. Dolayısıyla fevriyetin sağlanabilmesi için hac ibadetinin hemen yerine getirilebileceği bir ortama kavuşmuş olunması gerektiği sonucuna ulaşmışlardır. Mekke’nin müşriklerin elinden alınmadan önce fevriyyet şartı sağlanamayacağı için haccın farz olması beklenemeyeceğinden bu ayet-i kerimenin ancak Mekkenin fetihinden sonra nazil olabileceği, hikmete muvafık olan görüşün de bu olduğu düşüncesinden dolayı haccın hicretin 9. Yılında ancak farz olacağını ileri sürmüşlerdir. (İmâm-ı Ebû Hanife, İmam Mâlik, İmam Ebû Yûsuf, İmam Ahmed ve bazı Şafiî İmamları bu görüştedirler. İmâm-ı Şafiî, el-Evzaî, Es-Sevrî ve Muhammed b. el-Hasen ise haccın farz olduğu tarihin fetihten önce hicretin 6. yılı olduğunu, fetihten sonra hicretin 9. yılında Allah Rasulü’nün Hz. Ebu Bekir’in emirliğinde bir kafile Müslümanı haccetmeye gönderdiğini ve kendisinin de ancak hicretin 10. yılında gittiğini öne sürerler. Bu görüşü kabul ederek haccın fevri değil de terâhî üzere farz kılındığını yani şartlar oluşsa bile tehirinin caiz olduğunu belirtmişlerdir. Bu hususun tafsilatını merak edenler fıkıh kitaplarında bulabilir. Yazımızın konusunun temelini oluşturmadığından detaya girmedim. Lakin yazının bütünlüğü açısından hiçbir boşluk ve soru işareti kalmaması için temel bilgi düzeyinde değinmenin daha münasip olacağını düşündüm.)
Bazı alimler ise Mekke’nin sadece feth olunmuş olmasını yeterli görmemişler aynı zamanda Mekke’nin tüm müşriklerden ve şirk unsurlarından tamamen temizlenmiş olması gerektiğini öne sürmüşlerdir. Zira Hicretin 9. yılında Hz. Ebu Bekir’in hac emiri olarak tayin edilip Mekke’ye gönderildiği ve ona müşriklere muhalefet etmek amacıyla Arefe günü Müzdelife’de değil de Arafat’ta vakfe yapılması, güneş batmadan Arafat’tan, güneş doğmadan da Müzdelife’den ayrılınmaması yönünde hac menasiki ile ilgili talimatlar verdiği bilinmektedir. 300 kişilik bir hacı kafilesiyle yola çıkan Hz. Ebû Bekir, yanına Allah Resûlü’nün bizzat eliyle işaretleyip süslediği ve kurban etmek üzere de Nâciye b. Cündüb el-Eslemî’yi görevlendirdiği yirmi deve ile kendine ait kurbanlık beş deve almıştı. Ancak Hz. Ebû Bekir ve beraberindeki hac kafilesi yola çıktıktan sonra Tevbe (Berâe) Sûresi nazil olmuş, Hz. Peygamber de bu suredeki buyrukları duyurmak üzere Hz. Ali’yi görevlendirmişti. Hz. Ali el-Arc denilen mevkide kafileye yetişmiş, söz konusu emirleri iletmek ve tüm anlaşmaların kaldırıldığını bildirmek üzere görevlendirildiğini ve bir elçi olarak geldiğini Hz. Ebû Bekir’e söylemişti. Daha sonra kafile yoluna devam etmiş, Hz. Ebû Bekir’in önderliğinde hac görevini tamamlamış ve bayramın birinci günü Akabe Cemresi sırasında Hz. Ali Tevbe Suresi’ni okuyup Hz. Peygamber’in buyruklarını iletmişti. Buna göre müminlerden başkası cennete giremeyecek, müşriklerle yapılan tüm anlaşmalar dört ay içinde son bulacak, bu seneden sonra hiçbir müşrik hac yapamayacak ve Kâbe’yi çıplak bir şekilde tavaf edemeyecekti. Hac süresi boyunca birkaç yerde hacılara konuşma yapan Hz. Ebû Bekir, bayramın dördüncü günü şeytan taşladıktan ve yatsı namazını eda ettikten sonra beraberindeki hac kafilesiyle Mekke’den ayrılmıştı. Hicretin 9. yılında meydana gelen bu olayda haccın henüz farz kılınmadığı, zaten Hz. İbrahim’den beri var olan hac ibadetinin nasıl yapılması gerektiğini Müslümanlara öğretmek amacıyla kafilenin gönderildiği, gerekli şartların sağlandıktan sonra Hz. Peygamberin riyasetinde hicretin 10. yılında farz kılınarak eda edildiği görüşünü savunan alimler de bulunmaktadır.
Hicretin 9. yılında Hz. Ebu Bekir’in emirliğinde yapılan hacda gerek Hz.Ebu Bekir’in emirleri ve gerekse Hz Ali’nin ulaştırdığı buyruklardan anlıyoruz ki Hac ibadetinin en sıhhatli şekilde yerine getirilebilmesinin şartı Kabe’nin müşriklerden ve onların gayr-i ahlaki ve gayr-i islami fiilerinden ve aleni olan bütün şirk unsarlarından arınması gerekmektedir. Hatta sadece aleni olan gayr-i meşru unsurlar değil müşrikleri ve küfrü anımsatacak bütün unsurlardan temizlenmesi gerektiğini de öğreniyoruz. Zira sırf müşriklere muhalefet olsun diye vakfeye durma yerinin Müzdelife değil de Arafat olarak tayin edilmesi bunun en net göstergesidir.
Görüldüğü üzere Hac ibadetinin hangi ayet-i kerime ile hangi tarihte farz kılındığına dair her biri kendi mantık çerçevesi içinde mantıklı izahati bulunan birçok muhtelif görüş bulunmaktadır. Bunlardan hangisini kabul ederseniz edin hepsinin de ittifak ettiği husus hac farizasının yerine getirilmesi için Mekke’nin feth olunmuş olması gerektiğidir. Uzun uzadıya aktarılan görüşlerin tamamına bakıldığında bu husus ayan beyan ortadadır.
İslam alimleri Hac ayetleri ve Hac hususunda rivayet edilen Hadis-i Şerifler ışığında Haccın şartlarını; bir kimse üzerine haccın farz olmasının şartları ve farz olunan hac ibadetinin edasının şartları olarak ikiye ayırmıştır. Ömer Nasuhi Bilmen’in tefsir kitabında Bakara Suresinin 196. Ayetinin tefsirinde bunları şöyle sıralar:
“Bir kimseye hac farz olmak için şöyle sekiz şart vardır: 1 - Müslüman olmak. 2 - Baliğ olmak. 3 - Akıllı olmak. 4 - Hür olmak. 5 - Hatan farziyetini bilmek. 6 - Hacc vazifesini meşakkatsiz bir şekilde yapmaya yetecek bir vakit bulunmak. 7 - Hacca gidip gelinceye kadar kendisi ve ailesi ia'n yeterli miktar nafakaya mâlik bulunmak. 8 - Kendi haline münasip nakil vasıtası ve yol masrafına yetecek parası bulunmak. Bu şartlar bulunmayınca hac farz olmaz.
Bununla beraber haccın edasının farziyyeti için şöyle 5 şart da lâzımdır: 1 - Bizzat hacc edebilecek derecede bir vücut sıhhati bulunmalıdır. 2 - Hacca gitmeğe hapis gibi, düşman tarafından veya zalim idareci tarafından zorla mâni olmak gibi bir engel bulunmamalıdır. 3 -Yolda emniyet bulunmalıdır. 4 - En az normal yürüyüşte 13 saatlik bir yolculukta bulunacak bir kadının yanında kocası veya ebediyyen nikâhı haram olan bir erkek bulunmalıdır. Bu erkek aklı baliğ veya mürahik = Erginlik çağına yakın bulunmalıdır. 5 -Boşanmış veya kocası ölmüş bir kadının iddeti bitmiş olmalıdır.”
Dikkat ederseniz bu şartlar arasında Mekke ve Medine’nin Müslümanlar idaresi altında bulunması hususu zikredilmemiştir. Veya meseleleri öğretmek adına farazî soru-cevap içeren fıkhî kitaplarda “Mekke Müslümanların idaresinden çıktığı takdirde hac ibadetinin durumu ne olur?” gibi bir soru dahi -taradığım kaynaklar içinde- bulunmamaktadır. Hiç şüphesiz bunun nedeni, kadim ulemanın aklına, Mekke ve Medine’nin bir an için bile olsa kafirlerin eline geçme ihtimalinin gelmemesidir. Veyahut bir işgal olsa bile Mü’minlerin bu işgale iki hac arasından daha uzun bir süre fırsat vermeyeceklerine dair olan inançlarıdır. Yoksa yukarıda uzunca bahsettiğimiz şekliyle tüm görüşler nezdinde Hac ibadetinin yerine getirilebilmesi için Mekke’nin Müslümanların idaresi altında bulunması gerektiği hususunda en ufak şüphe bulunmamaktadır.
Peki niçin beni
günlerce uğraştıran bu kadar ihtilaflı görüşleri tafsilatlı sayılacak düzeyde aktarma
ihtiyacı duydum? Fıkra odur ki bir gün
bir adam yolda yürürken bir fakih ile karşılaşmış ve halini hatırını sormak
gayesiyle fakihe selam vererek “Nasılsın ey imam?” şeklinde sual tevcih etmiş.
Fakih ise selamına mukabelede bulunup “Buna dair en az iki görüş var” diye cevap
vermiş.
Her ne kadar
ihtilaflı görüşlerin yoğunluğu fıkralara konu olsa da Hz. Peygamber bir hadisi
şeriflerinde “Ümmetimin ihtilafı rahmettir” buyurmaktadır. Ahkâm-ı fer‘iyyede ihtilafın
rahmet olması ahkam-ı asliyye olan İslam akidesinde itilaf olmasına bağlıdır.
İtikadî düsturda itilaf ve ittifak tesis edilmezse orada bir rahmet değil bütün
Müslümanlar için her iki dünyada da zahmet doğar. Ehl-i sünnet vel-cemaat
itikadının efradını cami ağyarını mani tanımı “İslam’ın içinde hiçbir kötülük
yoktur. İslam’ın dışında da hiçbir iyilik yoktur” düsturudur. Bu düsturun kabul
edilmediği, ittifak tesis edilmediği bir zeminde ihtilaflı görüşler ancak
küfürde ihsan aramak için, kafir aklının yaptığı işte de bir kıymet bulmak
için, küfrün dayattığı şartların dışına çıkmadan Müslüman kalınabileceği
zannını kuvvetlendirmek için fetva bulmaya yarar. İhtilafta rahmet oluşunun
sebebi de bu bozuk fetva yollarının tıkanmasıyla ilgilidir. Kendini bilen İslam
alimleri tarafından herhangi bir mesele hakkında Kur’an ve Sünnet menhecinde
oluşturulabilecek bütün mantık çerçeveleri içerisinde doğan bütün muhtelif
görüşler; her türlü bid’atten, sapkınlıktan ve küfrün bütün unsurlarından
temizlenerek sağlam ilmî temellerle Muhammed ümmetine sunulmaktadır. Küfrünü
izhar edemediği için Müslümanların meselelerinde ahkam kesmeye kalkan bel’am
taifesi meseleleri neresinden tutmaya kalkarsa kalksın o konu hakkında çoktan
izahat yapılmış, bütün ihtimalleri bütün detaylarıyla değerlendirilmiş temiz
bir mezhebi karşısında bulacaktır. Ne yana dönerse dönsün sağlam bir duvara
toslaması kaçınılmaz bir gerçek. Ve en sonunda dört sağlam duvar içinde
(Hanefi-Şafi-Hanbeli-Maliki) hapsolmuş bir vaziyette kalacaktır. Doğrusunu en iyi
Allah bilir.
Hac meselesiyle
ilgili olarak elimden geldiğince hiçbir detayı atlamadan özet mahiyetinde
sunduğum bu ihtilaflı görüşlerde esas vurgulamak istediğim şey görüş
sahiplerinin ittifak ettiği “Mekke feth olunmadan Hac ibadetinin ifa
edilemeyeceği” hususudur. Aksi görüş bildirecek olanların yolu daha o zamandan doğru
görüş sahipleri tarafından tıkanmıştır. Mesele bugün Mekke’nin işgal altında
olup olmadığı konusunda düğümleniyor.
Hicretin 9. yılında
Hz Ebu Bekir’in emirliğinde yapılan ilk Hacda bu ibadetin hem fiilî yapılış
şekli gösterilmiş hem de amel ile mana bütünlüğü sağlanması için Hz Ebu Bekir
ve Hz Ali tarafından Allah Rasulünün ve Ayet-i Kerimelerin buyrukları ilan
edilmiştir. Bu ilanda Kabe’nin kafirlerden ve her türlü gayri İslami unsurdan,
hatta özünde doğrudan yasaklanmış bir şey olmasa bile kafirlere muhalefet etmek
kastıyla küfrü anımsatacak her türlü unsurdan temizlenerek küfre meydan okumayı
çok net görmekteyiz.
Hac ibadeti, birtakım
rükunları yerine getirmek ve küfre karşı
meydan okuma bilincini kazanma unsurlarını barındırdığı gibi aynı
zamanda Alem-i İslam’ın her bir yerinden gelen Müslümanlar vasıtasıyla İslam
topraklarının birbirinden haberdar olması ve ortak problemlere çözüm
bulunmasını da ihtiva eder. Zira Hz. Ebu Bekir’in hilafeti sırasında yapılan
hac ibadetinde Hz. Ebu Bekir Dârünnedve’ye yakın bir yere oturup halka
“Aranızda herhangi bir zulümden şikâyetçi olan veya hak talebinde bulunan biri
var mı?” diye seslenmiş lakin hiç kimse bu yönde bir şikayette bulunmamıştır.
Bu durum Hz. Ömer tarafından benimsenmiş ve onun halife olduğu dönemde yerleşik
bir uygulama olarak yerini almıştır. Hz. Ömer her yıl valilerinin de kendisiyle
beraber hacca gelmesini zorunlu kılmış ve her hac döneminde her bir valinin
vilayetinden gelen halka valilerinden dolayı bir şikayetleri olup olmadığını
sorarak İslam Topraklarından haberdar olmayı amaçlamıştır. Nitekim bir haccında
“Ey insanlar! Ben valilerimi sizleri soysunlar ve mallarınızı alsınlar diye
göndermedim. Onları aranızda adaletle hükmetmeleri ve fey gelirlerini
paylaştırmaları için gönderdim. Kendisine bunun dışında başka bir muamele
yapılan varsa ayağa kalksın (şikâyetini dile getirsin)” diyen halife karşısında
yalnızca bir adam ayağa kalkmış ve “Ey Müminlerin Emîri! Senin falanca valin
bana yüz kırbaç vurdu” demişti. Bunun üzerine Hz. Ömer o valiye “Onu niye
dövdün?” diye sormuş ve müştekiye ‘Kalk ve ondan öcünü al’ demişti. Bu
manzaraya şahit olan Amr b. el-Âs ayağa kalkarak “Ey Müminlerin Emîri! Eğer
böyle yaparsan sana daha çok şikâyet gelir ve senden sonrakiler için de bu uygulama
âdet halini alır” demişti. Amr’ın bu serzenişi üzerine Hz. Ömer “Allah
Resûlünün kendi nefsine bile kısas uyguladığını gördüğüm halde ben kısas
yapmayacağım öyle mi?” şeklinde cevap vermiş, Amr da “Öyleyse bizi bırak da onu
razı edelim’ demişti. Daha sonra Hz. Ömer “Hadi onu razı edin de
görelim”şeklide mukabelede bulunmuş ve adam da her bir kırbaç için 2 dinar
olmak üzere toplam 200 dinar alma karşılığında kısastan vazgeçmişti. Hz.
Ömer’in bu uygulaması Hz. Osman ve Hz. Ali tarafından benimsense de onların
döneminde vuku bulan fitnelerden dolayı yapılma imkanı çok bulunamamıştır.
İslamiyet’te
itikadın amelden önce geldiği kabulü dimağlarında bulunmayanların gönlü itikadî
zenginlikten mahrum durumdadır. Dolayısıyla bu insanların İslam’ı dinlerden bir
din olarak görmeleri de kaçınılmaz oluyor. Bu kabul de onları Hac ibadetini
yalnızca bir ritüeller silsilesi olarak görmeye itiyor. Öyle olmasaydı
hıristiyan takvimine göre 1919 yılından sonra Mekke ve Medine’nin elimizden
alınıp önce İngiliz himayesini sonrasında da Amerikan mandasını kabul eden bir
ailenin krallığının idamesinde/işgalinde bulunmasına göz yumarlar mıydı ? Böyle
bir ortamda yüzleri kızarmadan ve utanmadan “Buyur (emret) Allah’ım! Emrine
amadeyim buyur!” diyebilirler miydi ?
Haccın yerine getirilebilmesi
için Mekke ve Medine’nin Müslümanların idaresinde bulunma şartında ittifak
edildiği halde bir zamanlar Türkiye’de Suud-i Amerika olarak anılan devletin Haremeyn’i
işgal etmesine aldırış etmeyen insanlardan Müslümanların yüzlerini, ellerini sürmek
için birbirlerini tepeledikleri Esved Taşı mahşerde şikayetçi olmayacak mı?
Haccın
farziyyetinin şartları için hür olmak ibaresi yer alırken FED’in dolar
rezervine katkı sağlamadığın müddetçe hacca gidemediğin bir ortamda hür
sayılabilir misin?
Haccın eda
şartlarının içinde “emniyette olmak, zalim bir yönetici tarafından
hapsedilmemiş olmak” ibareleri yer alır. Acaba ben çıkıp da Mekke ve Medine’nin
bütün gayri İslami unsurlardan temizlenmesi gerektiğini dile getirsem veya Allah
Rasulü’nün evine ikinci katı çıkan bir sahabeye karşı net bir tavır koyduğunu -kat
dediysem bir daire değil sadece bir kubbe yapmış- o katı yıkıncaya kadar selamını almadığını
dolayısıyla belirli aralıklarla İngiliz ve Fransız şirketlerinin yönetimlerine
bırakılan gökdelenvari otellerin ve kralın sarayının caiz olmadığını söylesem
veyahut -hiçbir illegal ve marjinal faaliyette bulunmaksızın- Raşid halifelerin
bir sünneti olarak Hac döneminde orada toplanan Müslümanlarla İslam aleminin
içinde bulunduğu sıkıntıların konuşulduğu bir ortam tesis edilmesi gerektiğini,
teşkilatlanmak gerektiğini dile getirsem acaba kralın muhafızları benim
emniyetime bir halel getirir miydi? Bakın daha o topraklarda bir güç unsuru
olan petrol yataklarının Amerika’ya peşkeş çekilerek Amerika’nın güdümüne giren
ve sadece kendi aile malvarlığını şişiren Suud ailesinin meselesine hiç
girmiyorum.
Yakın zamanda
memleketimde bulunan bir iş adamının anlattığına göre kendisi Hac ibadeti için
Mekke’ye gittiğinde omzuna filistin poşusu/kefiye denilen bir örtü astığı için kraliyetin
askerleri tarafından yakalanıp nezarete atılıyor. Türk yetkililerinin devreye
girmesine rağmen geceyi orada geçiriyor ve hiçbir rızası olmadığı halde
telefonuna el konulup bütün verileri alınarak siliniyor. Yine bir akrabam bir
önceki yıl hac ziyareti sebebiyle Mekkede konakladıkları otelde kendi hac
kafilesindeki arkadaşlarıyla sohbet ederken Mekke’nin hiç de televizyonda
gösterilen o şaşalı otellerden ibaret olmadığı, otelleri geçtikten sonra halkın
nasıl bir sefalet için yaşadığını dile getirdiğinde otelde çalışan ve Türkçe
bilen bir Suudi Arabistan vatandaşı akrabama dönüp: ”Burada öyle şeyleri çok
konuşmayın. Kralın ajanları her yerde görev yapıyorlar bir anda alır sizi
götürürler elinizden bir şey de gelmez” diyor.
Bakıldığı zaman
her iki olay doğrudan İslamî iddiada bulunan bir söylem ya da eylem içermiyor.
Gayet insanî bir refleksle yapılan işler olmasına rağmen bölgede hakim olan
devletin tutumu ortada.
“Canım sen de
kimsenin işine karışma ibadetini yap evine dön emniyetin de bozulmaz böylece”
diyenleriniz var ise bilsin ki fıkıh kitaplarında emniyet için şu ibare yer
alır “Dar-ül İslam’da emniyet müminlere, korku kafirleredir”. Yani Müminler
İslam toprakları içinde hakim millet olarak yaşarlar. Bu da Kur’an ve Sünnetten
taviz vermeden içtimaî, iktisadî, askerî ve siyasî her alanda Müslümanca düşünüp amel edebilmeleri ve bu
konuda da en ufak bir pürüz yaşamamaları demektir. Bu hal sağlanmadıysa,
mü’minler başlarına bir iş gelir diye hakkı dile getiremiyorsa ve orada
mü’minlerin hakkını, malını ve canını koruyacak bir emir yoksa orada emniyet de
yoktur. Emniyetin olmadığı yer Mü’minlerin idaresinde değildir, dolayısıyla
şartların hiçbiri yerine gelmemiş demektir. Etliye sütlüye karışmadığı için
başına bir iş gelmeyen Müslümanların içinde bulunduğu halin adı emniyet değil
tersinden ehli-i zimmet halidir. Yani kafirlerin Müminlerin şartlarını kabul
ettiği taktirde Müslümanların himayesi altına girmesi gerekirken Müslümanların
Kafirlerin şartlarını kabul edip kafirlerin himayesine girme durumu vardır.
Kafirlerin işlerine çomak sokmadığın müddetçe ritüellerine karışılmayacağı
pazarlığı vardır. Burada var olan durumun adı emniyet değil en hafif tabirle
zillettir.
Fakat ben
bunları kime diyorum? Söylemlerinden dolayı Medine’den sürgün edilen Gifarlı
Ebu Zer gibi beni de tefe koymaya hazır bir yığın insan var. Kimsenin
amellerinin makbul olup olmadığı konusunda fikir belirtecek durumda değilim.
Lakin Hz. Ömer’in bugünkü halini görse taş üstünde taş bırakmayacağı bir
ortamda “lebbeyk Allahümme lebbeyk”
diyenlere semadaki meleklerin “size lebbeyk de yok sa’deyk de yok bu ibadetin
geri çevrilmiştir” demeyeceği garantisini kimse veremez.
Sanki
Dünyada Birinci Cihan Harbi hiç olmamış,
bir İstiklal Harbi verilmemiş, İkinci Cihan Harbi vuku bulmamış, kapitalist
düzen bütün dünyayı göbeğinden kendine bağlamamış gibi yaşayan, kendi
ütopyalarında dolaşan, kendi masallarını yıkamayan insanların çoğunlukta olduğu
bir dönemdeyiz. Bunların içinde “Suudi Arabistan’a n’olmuş ki şeriatla
yönetilmiyor mu orası?” diyen bir avam tabaka da var. Suudi Arabistan’ı çok
makbul görmemekle birlikte “Fıkıh öyle senin bildiğin gibi değildir işi
erbabına bırak” diyen ulu hocalar da var. Bu grupların hepsinin müftü kılıklı
bel’amlardan aldıkları fetvaları veya fıkhî analizleri üzerime boca
edeceklerini biliyorum. Lakin Rasul Ekrem’in “İyilik, nefsin sükunet bulanı ve
kalbin de tatmin olanıdır. Günahda ise için rahat etmez ve kalbin de mutmain
olmaz, müftüler sana nice nice fetvalar verse bile kalbine sor.” Buyruğunu
işittiğimden ol buyruğa itaat ederek üzerime boca edilen ve edilecek olan
fetvaları kalbime soruyorum ve kalbimi, Ömer Fahreddin Paşa’nın Medine’yi
müdafaa ederken kalbinde yanan ateşin aynıyla yanarken buluyorum. O ateşin
harında o fetvaların kül olduğunu görüyorum. Ateş düştüğü yeri yakar derler. Bu
sözün doğruluğu ne derecedir bilmem ama niyetim Müslümanlığını ciddiye alan
herkesin kalbine bu ateşi düşürüp tutuşturmak.
O kadar saf olan dileğimizi
Bir ümmi isen de ya Rasulallah
Ancak sen okursun yüreğimizi”
Ahmet TÜFEKÇİ

Yorum Gönder