SiNEMADAN - Iñárritu ve Tayin Edilen Kader



Uzun zamandır sinema üzerine, yönetmeni ve yaşadığı/filme çektiği coğrafyayı merkeze alan bir yazı dizisi yazmak niyetindeydim. Bahsettiğim yazı dizisine Hırgür Dergisi etrafında yeniden toplanmamız vesilesiyle “Sinemadan” serlevhası altında başlamak fırsatına erişmiş bulunmaktayım. Serinin ilk yazısında tam adıyla Alejandro González Iñárritu’yu ve onun özelinde bir Güney Amerika ülkesi olan Meksika’yı mevzubahis edeceğiz.

Şimdilerde 60'lı yaşlara ulaşmış Meksikalı bir İspanyol olan Iñárritu, çektiği ilk filmlerde ana akım sinemadan uzak hatta bir parça tepkili bir tavır içerisindeydi. Beraber çalıştığı oyuncular daha önce Hollywood ve benzeri konvansiyonel hiçbir sinemada rol almamış, yalnızca kendisi için çalışan bağımsız oyunculardan ibaretti. Bu tavrı zamanla değişmiş, beraber çalıştığı senaristlerle ve yönetmenlerle arası açılmış, Hollywood sinemasından aktörlerle çalışmaya başlamıştır. Dördüncü filmi Biutiful (2010) onun yalnız çalıştığı ilk filmidir. Sonraları Disney'den gelen cazip teklifleri reddetmemiş, Birdman (2014) ve The Revenant (2015) filmlerini Disney çatısı altında çekmiştir. Şimdilerde ise resmen Netflix'e film çektiği göz önüne alınırsa iyiden iyiye ana akım sinemaya hizmet eden bir yönetmen haline geldiğini söyleyebiliriz. Ben yazımda daha çok ilk dönem filmleri üzerinde duracağım. Bu dönemde sahip olduğu şöhrette, artık beraber çalışmadıkları yazar Arriaga ve görüntü yönetmeni Rodrigo Prieto'nun çok büyük payı var. Prieto'nun sinema okullarında kusur sayılacak patlak ışık kullanımı ve karaktere has renk tonlamaları yapması filmlere kendine has bir derinlik kazandırmıştır. Arriaga'ya ayrıca değineceğim.

Iñárritu sinemasının ilk dönemleri mevzubahis edilirken, bana kalırsa suç unsuru daha önde olmasına rağmen, birçokları şiddet mefhumu üzerinde dururlar. Evet, Iñárritu filmlerinde şiddet sahneleri sarsıcı ve sansürsüzdür. Hatta bazı detaylarda şiddetin bir zevk, bir haz unsuru olarak işlendiğini bile görürsünüz. Bana kalırsa yönetmenin asıl niyeti seyirciye acı'yla bilinmedik bir bağ kurdurmak. Acıyı kutsallaştıran bir taraf var filmlerinde. 21 Gram (2003) filminde 'insanoğlu dünyada oldukça acıya gark olmaktan kaçamayacaktır' altmetni kaderci surette işlenir. Filmin senaristi Arriaga -ki daha sonra ölüm üçlemesi olarak anılacak Amores Perros (2000) ve Babil (2006) filmlerinin de senaristliğini yapan kişidir- henüz çok küçük yaşta iken karıştığı bir kavgada işitme kabiliyetini yitirmiş. Yazdığı filmlerde de kendisinden esintiler taşıyan karakterler oluşturmuştur. Babil filminde sahneleri mükemmel işlenen sağır Japon kız Chieko, Amores Perros'ta sakat kalan manken Valeria ve 21 Gram'da kansere yakalanan Paul, Arriaga'dan izler taşıyan karakterlerdir. Üstelik bu üç filmin her birinde elim bir kazanın birleştirdiği üç farklı hikâye vardır. Bu hikâyedeki insanlar adeta Tanrı'nın acıya gark edip kendisine yakınlaştırdığı seçkin insanlar gibidir. Tam da bu noktada mevzuu Katolikliğe getirmek ve acı ile Hristiyanlık arasındaki münasebet üzerinden Iñárritu’nun Güney Amerika’yı merkeze alan filmlerini irdelemek istiyorum.          

Katolik mezhebinde acı, en sık işlenen itikadî mefhumlardan biri. Onlara göre acı çekmekte olan insan Tanrı'ya en sevimli görünen insandır. Rahibe Teresa misyonerlik faaliyetleri esnasında gezdiği gariban memleketlerde hasta ve muhtaç Hristiyanlara dağıtılması için kurucusu olduğu vakfa gönderilen bağışları halka dağıtmamış, kendisini tenkit edenlere de insanların acı çekerken Tanrı'ya daha yakın olduğunu söylemiştir. Iñárritu'nun yaşadığı Meksika dâhil olmak üzere Güney Amerika ülkelerinde yaşayan halkın neredeyse tamamı Katolik dinine mensuptur. Acının bu denli göze hoş göründüğü bir kültürde yaşayan insanların acıya ve acı çekmeğe karşı anormal bir tavır takındıklarını söyleyebiliriz. Halk derekesine inerken tastamam batıl hale gelen bu acı telakkisi acıdan haz duyan, merhametini yitirmiş dolayısıyla her çeşit suçu işlemeğe karşı temayül edinmiş bir insan tipi ortaya çıkarıyor. Öte yandan askerî darbelerle idarî istikrarı bitevi kösteklenen bu irili ufaklı toplulukların devlet müesseleri, ticaret kanunlarının taraflı hareket sahası sağlaması gibi uluslararası diretmeleri yerine getirmek dışında neredeyse işlemez vaziyette. Ülke imkânlarından elde edilen faydalar belirli bir zümrenin refah ve şatafat içinde hayat sürmesi karşılığında dış dünyaya kanalize ediliyor. Bu vaziyet ise sultacı rejimi, enflasyonu, adlî ve ahlakî yozlaşmayı, rüşvet nizamını, kenar mahalle şehir tipini, uyuşturucu ticaretini, suç hiyerarşisini ve suç örgütlenmelerini beraberinde getiriyor. Güney Amerika’daki bu tabloyu sinema üzerinden incelemek isterseniz Arjantin yapımı Resmi Tarih (1985) filmini, Jose Patilha’nın Özel Tim (2007) adlı filmini ve Cannes’da ses getiren Öğlen Güneşinde Yıldızlar (2022) filmini izlemenizi tavsiye ederim.

Gelgelelim küfür nizamında suç sürekli ve ağırdır. Kestirilemez, engellenemez. İnsanın suça iştiraki bir bıçağı kavraması kadar kolay. Fakat hareket için bir sebep, daha doğrusu bir fayda gözetmiş olmak gerekiyor. Fayda gözetilmeden işlenen suç aklî ve hatta neticeleri içtimaî sayılabilecek bir travma olarak görülmekte. Öyleyse kim 'bu suçtur' diyorsa demektir ki orada bir faydaya ket vuruluyor. Fayda, ıstırabın hafiflemesi, yok olmasının bir hayalidir. Suç ise hayale açılan bir kapı. Pişman olmak resmen lüks.

Filmler üzerinden birkaç misal vermek yerinde olacak:

-           21 Gram filminde Jack Jordan karakteri kötü geçmişini reddedip işlediği bütün suçları geride bırakmış, dine yönelmiş, ailesine ıslah olacağına dair söz vermiş ve sözünü tutmuş eski bir mahkûmdur. Gelgelelim kader onu iki küçük hayatı karartacak menhus bir hadisenin baş müsebbibi yapmıştır. Her şey başa sarmış ve ıslah olma yolundaki motivasyonunu kaybetmiştir. Bunalımlar ve ıstıraplar tekrar başlamıştır.

-           Amores Perros filminde Santiago suç makinesi haline gelmiş abisiyle aynı kaderi paylaşmamak niyetindedir. Kaçmak, yeni bir hayat kurmak istiyordur. Bu uğurda büyük günahlar ve suçlar işler. Son yine vahimdir: feci bir kaza ve derin yalnızlık.

-           Biutiful filminde -ki benim şu ana kadar izlediğim filmler arasında çaresizliği en yoğun hissettiğim filmdir- Uxbal, dindar bir Katolik olmasına rağmen geçmişinde çeşitli suçlara karışmış ve vicdanını rahatlatmak gayesiyle iyilik yapmak isterken onlarca hayatın kararmasına sebep olmuştur.

-           Babil filminde ise Yusuf’un babası da dâhil üç farklı hikâyenin her bir karakteri iyilik niyetiyle yola çıkmış, işin sonunda hüsranla baş başa kalmışlardır.

Iñárritu sinemasında insanlar suça ve kötülüğe, boğulmakta olan bir insanın saman çöpünden medet umması gibi veya insanın bacağını kaptırdığı an kurtulamadığı bir bataklık gibi sürüklenmektedirler. İnsan ne kadar iyilik ve güzelliği hedeflerse hedeflesin bu dünyada var oldukça kötülüğe batmaktan hiçbir zaman kurtulamayacaktır. Oysa bir sanatçı, sürüklenmemiz gereken hayatı insanın şeref ve haysiyetle yaşayabileceği bir nizamdan düşlemeli, işaret etmeli; suçun zaruret addedildiği bir nizamı reddetmelidir, diye düşünüyorum. Yani hayatta kalabilmek için kimsenin hayatına tecavüz etmeden, güçsüze korku ve endişe vermeden, çalmadan, zalimce öldürmeden hayatta kalabilmenin mümkün olduğunu hatırlatmalıdır. Yolun sonunda “Yaşamak için öldür” fikrine çıkan ve bu fikrin tek çıkar yol olduğunu söyleyenler ötekine ve birbirlerine it gibi diş gösteren zalimlerdir. Biz Müslümanlar zararın kendi misliyle izale edilmediğini kabul ediyoruz. Yani aç kalmamak için kimseyi aç bırakamayız. Elinde fazlası olduğu halde bizi ölüme terk edenden gidip ölmeyecek kadarını cebren almanın da mubah olduğunu söylüyoruz.

Menfi tenkitlerle beraber Iñárritu’nun takdire şayan taraflarına da değinmek istiyorum. Kendisi paydaşlarına nazaran doğup büyüdüğü ve hayat sahası temin ettiği memleketine sıkı sıkıya bağlı bir sanatçıdır. Eğer böyle olmasaydı ondan bir sanatçı olarak bahsedemeyecektik. Çektiği filmlerin her birinin Meksika özelinde bir anlam ifade ettiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bizim de mevzu ettiğimiz bütün filmlerinde ana unsur Meksika’dır. Oluşturduğu karakterler tıpkı Meksika gibi geçmişi hüsranla dolu; Meksika ise tıpkı Iñárritu karakterleri gibi yaşadığı müddetçe hüsrana uğrayan bir memlekettir.  Kendisiyle yapılan bir mülakattan iktibasla yazıma son veriyorum: “Tarihimizde zavallı okul çocuklarının Amerikalılar tarafından katledildiği olaylar var. Amerikalılar ülkeyi işgal ettiklerinde elde kalan son kalede 13-14 yaşında çocuklar vardı ve katledildiler, ama biz bu olaylardan kaleyi teslim etmeyi ya da kendileri teslim olmayı reddeden gençler hakkında kahramanca bir öykü inşa ettik. Hatta efsaneye göre çocukların kuleye çıkıp bayrak düşman eline geçmeden önce kendilerini öldüreceklerini haykırdıkları söyleniyor. Bence bu son derece saçma. İntihar etmenin neresi kahramanca olabilir? Bu bir yalan ve yalan olduğunu bütün tarihçiler biliyor. Ama bugün hala başkan ve diğer herkes bu yalanı büyük bir olaya çevirmeye devam ediyor. Bütün ülkeler böyledir, her ülke bir öyküler silsilesinden ibarettir, bir anlatıdır ve insanlar bu anlatıdan bir anlam çıkarmaya uğraşırlar .” 

 

Ömer Faruk GÜNAY

(Diğer Yazıları)


0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski