"ya
Rab ne vadidir bu kim cân teşne cânân teşnedir"
Bâkî
"hemîşe
Kays-veş kûh-iltica vâdî-nişîniz biz
fenâ
şehrinde hiçbir hâne-i âbâdımız yoktur"
"vâdî-i
tecrîdi kat‘ etmekde ferdem ben henüz"
Kavsî
Sözbaşı
okur yazar değilim okurum yazmam
arz ederim kösnüyü kösnürüm azmam
duvarcının böldüğü arz kokar koklarım
kokudan kösnü kapar utanmaz kulaklarım
ben derim de deyiş delildir dilimde
susar suyu dinlerim kuşağımda belimde
ânlar tadıyorum anlamadığım rûzgârdan
anlamam nedir akan yel, ân içre nigârdan
cân ver dedi çağırdı insan, yık kendini,
bir harfimi ısırdı kalktı, yıktı bendini
dalgaya düştü, sahile vurdu çıplak kaldı
yüzdü, yüzüldü teninde bir yaprak kaldı
enârdan nûrdan yelken açan kanda kaldı
çenar menâra dolandı endîşe kanda kaldı
vurur kalp tokmağım toprağı devr eder
yeşerir yaprağım kalbime cevr eder
hilâle bak ki görgü gölgeden çıkmaz artık
kulağın karnı yok doymaz acıkmaz artık
hilâlden iç kan surahîsinden suyun helâlini
sâfî şeffaf kaynasın hançerene sen çek hilâlini
hangi gözgü o geçmiş günü saklar
hani taş öğüten geçmiş zamanlar
karınca boyu hışırtıyla ölü bir arıyı sürür durur
iniltisizce inlerine çeker götürür durur
oğul verir vâdîlerde arılar bu sesleri dinleyerek
işlerini işler karıncalar sesle serinleyerek
dinle sana söyleyeyim bu bir gizli devr öyküsünü
tarazlandıkça sırlanan gözgüler gözgüsünü
çık güne küllükten, görün; gir iki taş arasında öğün
bir davul bir zurna bir sofra iki ölüm iki düğün
birdenbire âgâh ol oldukça genişleyene
kendine aktıkça genişleyen, kendini düşleyene
I.
...ve neyi bir sisin bilmem nesine gömmüştüm
bir sabah bulup kitabımda gülmüştüm
sayfalara bir akşam kasvetle uzandım
yakınları bilmiyordum kapılar sandım
uzaklara yorgun bir kravatla yattım
bir damla su bir urgan yavrusu ve kitaptım
kalıp bir akşamla kasvetli süslerle
ateşe inen kırılgan nefessiz göğüslerle
serin şiltelerde kravatlı bir yılandım
kalem defter arasında kana bulandım
damar damar akan saçım omzumdaydı
ya da sis olsa olsa kasvetli bir adaydı
kararmış zamanlardan bir zamandı
tarih isli bir tavan, evim yaslı bir odaydı
oradaydım, hatırlıyorum doldum dolundum
yaprakta ve toprakta, ikindi ışığında bulundum
ışıksız küplerden aydınlık doruklara ulaştım
kuru otta dikenli telde ve sarı gökte dolaştım
sabahtı yalnız aydınlık sis ve kasvetli orman
yapraktan, topraktan, ırmaktan, sacayağını kurduran
bendim yazın yasılmış yayında kuduran
bendim yazı en yayılmış ayında durduran
kepaze edilmiş bir mevsimden kuyulara akardı
çıkrıklarla dönen havarilerim suskun yılanlardı
kitaplarla kurutup bir kışın ayaklarını
sağlam rüzgârlarla çıkmak suyun basamaklarını
sayfaları sürüyerek bir çığla uyanmak
kararmış ocakta isli kazanda kuğurdayarak
tavanlardan birer birer damlayan zamandı
zemheri günlerinde ânlardan bir ândı
kulelerde sürünerek merdiven aralarına
suskun bir sevecenlikle bakmak, yaralarına
mevsimler ülkemizden usulca geçerdi
zaman gölgelerimizden peçeler biçerdi
II.
acı tanrıçam, ustam! durmadan dokursun beni
bir karanlık gözgüden yazar beni okursun beni
gökyüzüne bakan kadınlar ve yüzleri
aynaları, sesleri, kaybolan kokuları ve izleri
simden teller bağlıyordu sis, kuyruğuna
sicimlerle bağlanırdım sisin durgunluğuna
gün öğle vakti kanardı yanardı sönerdi
gece dilime dokunur şamatayla dönerdi
gün döndü, yaz döndü, semaver devrildi
bardak kırıkları aydınlık bir sisle çevrildi
III.
o bildik kasvet, çatlak dudaklarımı geren
kitaplarda tozlu ayaklarımla göğeren
akardım sularla vadide tarihler tahririyle
yazıda çakıllarca cevher, bütün esâtiriyle
bazen nemli başımı kaldırıp güneşe bakardım
korkuya sarınır, süzülür, mütemadiyen akardım
küçük izler vardı gömgök geceler andıran
sehpalar kurardım şehvet ânını bulandıran
ânlardan çıkıp arzuyla akşama varırdım
gece nemli dokunuşlarla budanırdım
nefesim kavlamış topuklarımda geceyi yaktı
gölgelerim kanatlanıp kararmış âteşlere aktı
IV.
yeni bir kinle terk etmek kırık çömleğini
sisin zerrelerine ağartmak dar gömleğini
surahilere, billur bardaklara sarınmak
bir sisin altında bir kuytuda barınmak
sis döne döne yalazlar kalkmazdı vâdilerimden
yalayan âteşti, suydu, zamandı yakıp giden
kanatlarımı buruşturup ıssızlıklara akardım
sulara süzülür, sisi büyük meş'alelerle yakardım
uzak şehirde karışık zaman ve insanlar seliyle
su mermerine yazılmış mektuplar, gezginler eliyle
bir yılanlar kavmiydik ki sahifeler bizimdi
o serâzâd sular, o ıssız vâdî nerdeler şimdi
V.
vâdî halkı sise mermi atar,
yelken açardı
çekilen kürekler kederle
kelebeklere dalardı
kalemize uğramayan
gezginlerden sayılmazdı
buradan ayık geçen başka
yerde ayılmazdı
her rûyâda bir evimiz bir
kuyumuz vardı bizim
aslımız misâl,
cismimiz mesel,
cirmimiz
masallardı bizim
arzuyla süslü sayfalardan
çıkıp yayılırdık
mahmûr çıkar, arzı tutuşturup
ayılırdık
bengî bir gençlikte yekpâre
merdivendik biz
bir engîn mahviyet ve
savrulan bedenlerdik biz
sabahla ayaklandık değişti
kimyamız
seyrettik kuşlukta seyreldi
dünyamız
dem çekip yürümek emrimiz,
işimizdi
kırların şöleni geceleyin,
kudurgan geçişimizdi
çözülürdük sim çektikçe
tozuyan ezgimizden
muallakta uğultulardan, derin
dehlizimizden
derilerden, kemiklerden,
kumaşlardan evimizde
eve döner gibi yüzerdik tekin
denizimizde
bir gençlik hikayesinde,
ümitlerden de önce
ne tehlike vardı bize ne
bezgin bir düşünce
ne dorukta yükselen yıldız ve
merhameti
ne en uzak maceranın mevrus
lâneti
boynumuzda bağy ü vebâl,
duvarlara yaslanırız
siyah üstüne siyah giyinir,
bir kelimede uslanırız
koynumuzda birer dal
meryemiye, bekleriz
nerede ışık ve sükûn, madem
sedyedeyiz
VI.
sabırla geçti devirler
vadilerden bir zaman
ben bilirdim dokunursam erir zaman
usul usul delirdikçe gündüz,
asil bir zamandan
uslanırdık gece sularla, bizi
ayartan dumandan
bir gitmek vaktiydi akşam,
oymağımızı kuşatan
derinden çağrılar duyardık
gece çok uzaktan
sonra konuşkan kumaşlarla
şehirler geçti buradan
muttasıl geçtiler
kuşaklarında köstekli bir zaman
elbiseler geçti adımları
kirli düşleri kudurgan
renkleri ehlileşmiş sesleri
oyma taştan yorgan
görgümüz işlenirdi gökte
haber kesildi bir zaman
yabancı aynalarla geçtiler
bir gece patikalardan
izi silindi kasvetin sesler
gelmez oldu dağlardan
töremiz bozuldu biz de
kaybolduk o zaman
kömürleşmiş hançeremden
üflerim duman kırıkları
binlerce yıl nefesimi
kelefler köhne çıkrıkları
ölmez bir bahçede
gücenmişlikle, solmadan
soludukça doğdum,
billurlaştım var olmadan
zamanda derinlerde bir ocakta
çoğaldım
ağlayan ifritlerle gülen
meleklerle sağaldım
her depreniş bir düğüme
bağlanıyor da
ben yine o eski gezgin,
gezinirim buralarda
söz perdelerinin bekçisiyim
bu vâdîde
küllenerek beklerim tekin
zamanları yine de
taştan yaprakları, kemik ve
ten kalıntılarını
derler toplar beklerim
rüzgârlı koruluklarını
her adımıyla büyük âteşler
yakan bekleyiş
dingin şehirleri, çılgın
çölleri kudurtan bekleyiş
şimdi közleri üfleyerek
yolcuları vâdîde beklerim
mermer ellerim kırık, karardı
çoktan taş gözlerim
ne idiyse sadeliğinde
gördüğümüz saatlerin ilerleyişinde
yarım kaldı bir başka akşam,
tabanlarımızın gevşeyişinde
uyuklayan kanatlarda can
kımıldanmaktadır
ıslak tenimizde arzu
kımıldanmakta ve yanmaktadır
geçer ihtiyar yüzlerinden
topuklarımızın bir buğu
bir nefeslik yalım, bütün bir
hayatın buruştuğu
ağarmış kan siste hokkasıyla
görünür birden
defter üzerinde kalem de
görünür yeniden
birden görünene yazık yoktur
ya
yankılarla hep yazan, önceye
ve sonraya
hikâyemle bir ân parlasın
istedim ben
beklesin istemeyin, bekler mi
görünüp giden
doğar güneş battı ya, bilinir
bellidir battığı
müteselsil gölgelerin
derinlerde yattığı
bir yaz yağmuruydu çiçekli
elbisesinden
taşıp püsküren ölümdü,
sevgilinin sesinden
kanat hışırtısı ve telek
yağmurları
yazdan kışa çağırırdı
taşlaşmış mahmurları
taştan kanatlar ve kayalara
oyulmuş gözler
taştan bukağılarla yola
koyulmuş sözler
çatırdaya çatırdaya suda
gidiş ve akış
ipekten yelkenlerde muallak
ve şehlâ bakış
VII.[1]
bir depremi seyrediyorduk
uğultuyla tepelerden
çöreklendiğimiz yün döşekler ve
kanepelerden
sarnıçlardan, sararmış sulardan
çıkıyorduk
ten dokuyan tezgâhı isyanla
yıkıyorduk
sen ey vâdî, işte sevgili
adanmışlık
kendi yıkımına âşık büyük
yanılışlık
dünya gittikçe sararan resimlerle
kaldı
yerini sarardıkça sayıklanan
isimler aldı
şimdi ten dokuyan kemiklerle
taraklar işler
büyük merasimler, ayinler ve süslü
geçişler
sen ey! közler üstüne sisten
danteller dokuyan
kösnü ve kasvet burçları
yıkılıyor; artık uyan
sen ey! eteklerinde kandiller
sönen unutkanlık
güzelliğin gözgüsünde yüzen dîvâne
balık
yoluk kanatlar akıyor vâdîlere cam
borulardan
ayrılıyoruz yitik çayırlardan,
kasvetli korulardan
büyük ve süslü bir geçiş törenidir zaman
yine efkârlı gezginler yürüsün, patikalardan.
[1]
Vadi Zamanına Övgü'nün bu yedinci ve son bölümü bazı farklılıklarla:
Dergâh Dergisi, S.236, s.2 C.XX, İstanbul, Ekim 2009.
Emrah Azîz Balcı
Kış-1418 (m.1997)
Sapanca

Yorum Gönder