Koltuğu Koruyan Fetvalar


Dünyada merkez-çevre münasebetiyle yürüyen bir sömürü sistemi olduğunu, bu sistemin tesirini finans hâkimiyetiyle gösterdiğini, Türkiye’nin de o sistemin pençesinde yer aldığını, kâğıt veya elektronik paranın tamamının faiz olduğunu, onu kullanmanın haram olduğunu söylemedikleri sürece hoca efendilerin hiçbir fetvasına ihtiyacımız yok artık.”

Bugünün zahidi kim?” başlıklı yazımı İmam-ı Azam’dan bir anekdotla noktalamıştım. Bahsi geçen yazıyla irtibatlı olarak bir şeyler söylemeye devam edeceğim. Buradaki maksadım sizinle beraber “iyi”ye ulaşmaktır. Ben iyi olana işaret etmeye çalışacağım, siz de onu düşünmek ve elde etmekle bana yardım ediniz.

İmam-ı Azam fıkhı, “kişinin lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmesidir” diye tarif etmiştir. Bunun işaret ettiği manalardan bir tanesi, Müslümanın akıllı olması ile Müslümanlığını muhafaza etmesi arasındaki irtibatın farkında olması demektir. Burada sorulması gereken soru şudur: Bugün lehimize ve aleyhimize olan şeylerin ne kadar farkındayız? Fetvâ diye önümüze konulan şeyler bizim lehimize mi işliyor yoksa aleyhimize mi? Etrafında deveran edeceğimiz sorular bunlardır.

Fetva dediğimiz ameliyenin müspet bir manası olmakla birlikte menfi bir mana taşıyabildiğini de söyleyelim. Müspet manası, ortaya çıkan bir soru veya soruna çare bulmak yönüyledir. Çünkü biz Müslümanlar, hayatımızın her anında, attığımız her adımda fetvaya göre hareket ederiz. Bu yazıda ise menfi taraflarına dikkat çekeceğim. Çünkü bugün bizi bu konuda mustarip kılan şey, verilen bazı fetvaların lehimize bir şeyler ifade etmediğidir. Şimdi meselenin daha iyi anlaşılması için asr-ı saadetten bugüne fetva konusundaki yaklaşım ve düşüncelere kısaca bakalım.

Rasul-i Ekrem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur: “Fetva vermeye en cüretkâr olanınız, cehenneme girmeye en cüretkâr olanınızdır” (Dârimî, Mukaddime). Hadiste fetva vermek ve cehenneme girmek net bir şekilde birbiriyle ilişkilendirilerek ifade buyurulmuştur. Selef-i salihînden de birkaç tavır ve söz aktaralım. Hz. Ömer’e bir fetva sorulduğunda cevabını verebilmek için bütün Bedir ashabını topladığı rivayet edilir. İbn-ü Ebî Leylâ’dan şöyle naklediliyor: “Ben sahabeden yüz yirmi kadar ensâr tanıdım. Onlara bir mesele sorulduğunda başkasına yönlendirir, o da bir başkasına gönderirdi. Derken mesele dönüp dolaşıp ilk sorulana gelirdi.” Örnekleri çoğaltmak mümkün; fakat şimdilik İmam-ı Azam’ın şu sözüyle iktifa edelim: “İlim kaybolacak diye Allah’tan korkum olmasa asla kimseye fetva vermezdim. Fetvayı alan rahatlık içindeyken yük benim sırtıma biniyor.”

Bugün verilen fetvaların lehimize mi yoksa aleyhimize mi işlediği sorusunu tekrar edelim. Bu soruyu önemli kılan şey bizim Müslümanlığımızı doğrudan alakadar etmesidir. Çünkü bugün bu topraklarda hayatımızı devam ettirmemiz Müslümanlığımızın lehine ve aleyhine olan şeyleri bilmemizi iktiza etmektedir. Edineceğimiz bu bilgi bizi tahakküm altına alacak olan her türlü düzene karşı bir duruşa doğru sevk edecektir.

Bugün karşımıza çıkan her meseleye hiç rahatsız olmadan fetva yetiştiren bir hoca kalabalığı var. Mesele ne olursa olsun, bir yerlerden mutlaka meşru bir zemin aranıyor. Üstelik bu meselelerin neredeyse tamamı, “dünya sistemi” denilen kapitalist düzenle doğrudan bağlantılı. Fetva verenlerin bir kısmı bu sisteme çoktan bulaşmış olanlar, diğer kısmı ise sistem içinde temiz bir alan açılabileceğine hâlâ inananlardır. İki grup da farkında olarak ya da olmayarak aynı değirmene su taşıyor. Konut kredisi, banka kredisi, kripto para gibi örnekler bahsettiğim kapitalist düzenle alakalı meselelerden birkaç tanesi.

Bu bağlamda bankalar ve bankacılık sistemleri, bugün cebimizde taşıdığımız kâğıt paralar bu sistemin omurgasıdır. Şairin “Herkes alışkın döl yatağı borsalarla ağulanmış bir dünyaya” dediği bir dünyadır yaşadığımız. Fakat bu dünyanın ürettiği şeylerin bize zarar verdiğini dile getirmekten kaçınıyoruz. Neredeyse kimsenin bu çarpıklığı yanlış gördüğü yok.

Yazının başında alıntıladığım pasaj İstiklal Marşı Derneği’nin resmi sayfasında yayımlanmış bir yazının bazı cümleleridir. Yani bu meselelere karşı net ve açık bir tavır ortaya koyan tek topluluğun İstiklal Marşı Derneği olduğunu söylüyorum. Bu yazının yazılmasındaki maksat da derneğin bu söyleminin biraz daha detaylandırılmasıdır.

Bugün çoğu fetva verenler dünya sistemine ne tür bir katkıda bulunmaktalar? Bugün bu kimseler ne yazık ki bu “sömürü sistemi”nin dayattıklarını sırtlanmış vaziyetteler. Biraz daha somut bir zeminde söyleyelim: Mesela bankanın bizzat bu sistemin çarkını çeviren bir kurum olduğunu dile getirmek yerine banka sistemiyle alakalı soru soranlara meşru bir alan açma derdine düşmüşlerdir. Adına “İslami banka” dedikleri oluşumların Müslümanların başına en az diğer bankalar kadar bela olduğunu söylemek yerine bu bankalardan alınan kredilerin “helal kredi” olduğu fetvasını vermekle meşgul olmuşlardır. Bu tür fetvaları verenlerin yaptığı şey, toplumu fetvaya uydurmak yerine fetvayı topluma uydurmaktır. Başka bir deyişle kapitalist düzenin sevk ettiği insanların arzu ve isteklerine uygun fetvalar üretmektir. Türk milleti birkaç asır önce bağrında, “kâfirlerin işlerini güzel görmek küfürdür” diye fetva veren hocalar taşırken, bugün geldiğimiz yerde aynı millet, bu sömürü sistemine fetva yetiştirmek için birbiriyle yarışan hocalara mahkûm edilmiş durumda. Dün küfre karşı koyan bir dil vardı, bugün ise küfrün düzenine makyaj yapan bir fetva piyasası var.

Daha birkaç ay önce, 2025’te, “konut kredisi” meselesi gündeme geldi. Ne oldu? Herkes sıraya girdi. Birbiriyle yarışırcasına fetvalar verildi. Mesele faiz değilmiş gibi, ya da insanları borçla zincirlemek değilmiş gibi konuşuldu. Birkaç hoca geri durdu ama sesleri ya kısık çıktı ya da kıstılar. Nihayetinde dört mezhebe göre fetvası mümkün olmayan bu konuda bir yolunu bulup cevaz verdiler.

Eskiden fetva zalimin karşısında durmayı göze alarak verilirdi. Buna mukabil iktidarı meşrulaştıran fetvalar üretenler de vardı. Bugün ise makam elde etmek ya da zalimin kurduğu düzene uyum sağlamak için fetva verildiğini görüyoruz. Elbette bugün farklı nedenlerle hakkı gözeterek verilen fetvalar da var. Ancak bu fetvalar bilerek görmezden geliniyor. Dün fetvalar bazıları için bir karşı duruşu ifade ediyordu, bugün ise başka bazıları için teslimiyet haline gelmiş durumda. Dün bir kesim İslam dairesini korumaya çalışırken bugün çoğunluk konfora göre hareket ediyor.

Birileri çıkıp fetva vermenin toplumun ihtiyacını gidermek gibi masum bir gayesi olduğunu söyleyebilir. Söyler de. Çünkü bu çağda her şey “ihtiyaç” kelimesinin arkasına saklanılarak meşrulaştırılıyor. Peki sormak lazım: İhtiyaç nedir? Kim belirliyor bunu? Bugün ihtiyaç diye önümüze konulan, göğe doğru tırmanan beton yığınlarında yaşamak mıdır gerçekten? Kat kat yükselen binalarda hayat kurmak, sırf modern çağ bunu dayattığı için kabullenmek midir ihtiyaç?

İhtiyaç dediğimiz şeyler bugün arzu ve isteklerimizin yerini almış durumda. Gerçekten ihtiyaç dediğimiz şey nedir? Şerh-u Ukûd-i Resmi’l-müftî’de İbn-i Âbidîn ihtiyaçla alakalı Kuran-ı Kerim’i öğretmek ve onu güzel okumak örneğini verir. Kuran’ı öğretmenin mukabilinde ücret almanın caiz olduğunu, bunun bir ihtiyaç olduğunu ifade etmektedir. İhtiyaç olmasını dinin devamlılığına ve bu işe kendini tamamen verecek kimselerin olmasına imkan sağlamaya bağlamaktadır. Buna mukabil halkın huzurunda okunan coşkulu ve nağmeli Kuran okumaya karşılık ücret almanın caiz olmadığını söylemiştir. Çünkü ona göre bu bir ihtiyaç değil, keyfi bir şeydir.

İhtiyaç dediğimiz şey bugün artık insanın hayatta kalmasıyla ilgili olmaktan çıkmış, hayata niçin katlandığını unutturmanın bir aracı hâline gelmiştir. İbn-i Âbidîn’in, Kur’ân öğretimini bir ihtiyaç olarak görmesi boşuna değildir. Çünkü bu iş, İslâm’ın yeryüzünde canlı kalabilmesiyle ilgilidir. Kur’ân’ı öğretmek için ücret almayı caiz sayarken, halkın huzurunda coşkuyla, nağmeyle yapılan okumalara karşılık ücret alınmasını reddetmesi de buradan kaynaklanır. Birincisi zaruretin, ikincisi hevânın ürünüdür. Bugünse bu ayrım neredeyse tamamen ortadan kalkmıştır. Hevâ, ihtiyaç adı altında dolaşıma sokulmakta, insanın neye muhtaç olduğu, neye alıştırıldığıyla karıştırılmaktadır.

Bu karışıklığın masum olmadığı açıktır. Zira ihtiyaç kavramı genişledikçe insanın hakikatle olan bağı daralmaktadır. Bunu İsmet Özel çarpıcı bir örnekle anlatır: 1940’lı yılların ABD’sinde, milyoner çocuklarının devam ettiği bir okulda “en mübrem ihtiyaç nedir?” sorusuna bir çocuğun verdiği “dudak boyası” cevabı, meselenin vardığı noktayı göstermesi bakımından ibretliktir. Çocuk, annesinin yemeden yaşayabileceğini ama dudaklarını boyamadan asla yaşayamayacağını söylemektedir (İsmet Özel, Tahrir Vazifeleri 54). Burada açlık değil, alışkanlık konuşmaktadır. İnsan, yaşamak için değil, kendisine dayatılan bir hayat tarzını sürdürebilmek için ihtiyaç icat eder hâle gelmiştir. İsmet Özel devamında ihtiyaçlarla isteklerimizin aynı şeyler olmadığını şu cümlelerle dile getirir: “...bütün istekler yerinde, meşru, yararlı olmayabilir. Bu yüzden isteklerimizle yaşayabilir, isteklerimizi önleyebiliriz. Ama ihtiyaç öne sürüldüğünde almak istediğimizi sanki bir hakka dayanarak alma iddiasını da yürütürüz. İnsan olarak bizim doymak hakkına mı, dudaklarımızı boyamak hakkına mı sahip olduğumuzun ölçüsü nerede bulunacak?

Fıkıh kitapları bazen bugünün fetvalarını utandıracak bir vakar ve incelikle konuşmuştur. Asırlar öncesinden gelen bir soru, bugünün sorulmayan sorusudur aslında: “Zeyd, kendi mülkü olan evini yükseltmek isterse; bu yükseltme komşusu Amr’ın evine bakmaya, güneşini kesmeye, havasını boğmaya yahut herhangi bir zarara yol açarsa, bu yükseltme caiz midir?”

Cevap tereddütsüzdür. “Eğer Zeyd evini yükselttiğinde komşusunun haremine, avlusuna, odalarına bakılır hâle geliyorsa; yahut onun güneşini ve havasını kesiyorsa, burada artık masum bir tasarruftan söz edilemez. Bu açık bir zarardır ve böylesi bir yükseltmeye izin verilmez. Çünkü mülk, insanın keyfî heveslerini tatmin edeceği sınırsız bir alan değildir; başkasının hakkıyla çevrelenmiş bir emanettir. Başkasının güneşini karartan, mahremiyetini lime lime eden bir yapı, hangi tapuya, hangi ruhsata dayanırsa dayansın meşru değildir.”

Ne var ki bugün manzara tersine dönmüştür. Zararın kendisi büyüdükçe fetvalar da genişlemektedir. Güneşi gasp eden kuleler, mahremiyeti talan eden bloklar yükseldikçe, onları meşrulaştıracak dini gerekçeler de piyasaya sürülmektedir. Dün komşunun gölgesine bile hassasiyet gösteren fıkıh, bugün betonun gölgesinde bırakılmak istenmektedir. Fetva artık hakkı korumak için değil, yapılanı aklamak için devreye sokulmaktadır.

Âlimler bu topraklarda fetva verilip verilmemesi açısından benzer başka bir meseleyi de tartıştılar.  XVI. Yüzyılda tartışılan mesele para vakıfları meselesiydi. Daha önce hiçbir dönemde bu mesele hakkında bu kadar hararetli tartışmalar vaki olmamıştı. Ortada bir mesele vardı ama iki cephe oluşmuştu: fetva verenler ve fetva vermeyenler. Dönemin ulemasının önemli bir kısmı bu tartışmada yer aldı. Ben iki isimle yetineceğim: Kemalpaşazâde ve Çivizâde.

Kemalpaşazâde, İmam Züfer’in görüşünü esas alarak, insanların ihtiyaçlarını gerekçe gösterip para vakıflarını caiz görüyordu. İhtiyacı merkeze alan bir fetva dili kullanıyordu. Çivizâde ise bu “ihtiyaç” söyleminin İmam-ı Âzam ve İmameyn’in görüşlerine aykırı olduğunu söyleyerek itiraz ediyordu. Ona göre ihtiyaç diye sunulan şey, nassın ve şeriatin önüne geçirilemezdi. Yani Çivizâde, fetvayı şartlara uydurmuyor, şartları fetvaya uyduruyordu.

Burada bir isim daha anılmalı: Şeyhülislam Haydârîzâde. İstiklâl Harbi aleyhine hazırlanan fetvalar İngiliz baskısıyla önce onun önüne getirildi. İmzalaması istendi. O ise imza atmak yerine makamı terk etmeyi, koltuğu bırakmayı tercih etti. Dürrîzâde Efendi ise fetvayı imzaladı.

Bugün asıl muhtaç olduğumuz tavır tam da budur: Çivizâde’nin ve Haydârîzâde’nin tavrı. Yani “herkes yapıyor” diye fetva vermeyen, “ihtiyaç var” denildi diye fıkhî geleneği bozmayan, iktidara ve baskıya rağmen geri adım atmayan tavır. Bu, fetvayı zamanın rüzgârına teslim etmeyen bir duruştur.

Türk topraklarında Müslümanlığımızı tahkim edecek olan şey de tam olarak budur. Fetvayı güçlülerin değil, hakkın tarafına yazmak. Koltuğu değil, hakikati korumak. Bugün yükselen binalardan önce yükselmesi gereken şey, işte bu tavırdır.

Bugün verilen bazı fetvaların en problemli taraflarından biri de, belli bir mezheb gözetilmeksizin veriliyor olmasıdır. Fetva verenler Hanefî olduklarını söylüyorlar ama İmam-ı Âzam’ın ve İmameyn’in –yani Ebû Yusuf ile İmam Muhammed’in– fetva vermediği bir meselede, hiç tereddüt etmeden başka mezheplerden yahut doğrudan nasslardan hükümler devşirebiliyorlar. İşine geleni al, gerisini bırak gibi daha çok keyfî bir tavır bu.

Eskiden böyle değildi. Yukarıda Çivizâde’nin tavrını aktarmıştım. Hanefî mezhebinin büyük bir âlimi olmasına rağmen, İmam Züfer’e ait bir görüşle bile fetva vermekten kaçınmıştı. Çünkü mesele “ihtiyaç” meselesi değildi. Geleneğe sadakat, usule sadakat, mezhebe sadakat meselesiydi. Bugün ise bırakın buna dikkat etmeyi, kendi mezhebiyle çelişse bile başka mezheplerden ya da çağdaş yorumlardan fetva devşirmek marifet sayılmaktadır. Bu keyfîliğe itiraz edildiğinde ise “mutaassıp” damgası vurulmaktadır. Hâlbuki bugün selametimiz için ihtiyaç duyduğumuz şey İslam dairesini sımsıkı muhafaza etmektir.

Burada İbn Âbidîn’i de hatırlatmak gerekiyor. Hanefî mezhebinin büyük otoritelerinden biri. Bir hastalığa yakalanıyor. Namazını kılmakta zorlanıyor. Mezhep içinde kendisini rahatlatacak bir görüş bulamayınca, başka mezhepten zayıf bir görüşle amel ediyor. Ama mesele burada bitmiyor. Şöyle diyor: “Bu görüşle amel etmek zorunda kaldım. Fakat iyileşince, bu süre zarfında kıldığım namazları iade ettim.”

Yani ruhsatı bile keyfilikle karşılamıyor. Üstelik fetva usulü üzerine yazdığı eserinde çok daha şiddetli konuşuyor: Mezhep içinde fetva verecek bir görüş bulamayıp başka mezhebe kaçanların, kendi mezheplerini yeterince araştırmadıklarını söylüyor. “İyice arasalardı, mutlaka dayanacak bir görüş bulurlardı” diyor. Bunu yanlış şeylere fetva vermek için bir yol bulunabileceği anlamında söylemediği açık. Burada mezhebe riayet etmenin gerekliliğine vurgu var sadece.

Bugün ise genel olarak bütün bunların tam tersi bir manzarayla karşı karşıyayız. Zoru değil kolayı, karşı koymayı değil uyumu, hakikati değil sistemi seçen bir fetva dili üretiliyor. Ve buna “ihtiyaç” deniliyor.

Oysa bugün ihtiyaç dediğimiz şeyler, çoğu zaman sisteme teslimiyetten başka şeyler değil.

Bu dediklerime itiraz edenler çıkacaktır elbette. Fetva adabı kitaplarını biraz karıştırmış olanlar içlerinde bir itiraz dürtüsü hissedeceklerdir. Burada meselenin ilmî ayrıntılarına girmeyeceğim. Fakat şunu açıkça söyleyebilirim: Burada eleştirdiğim şey, bugün başımıza bela olan küresel sistemle doğrudan bağlantılı meselelerdir. Fetvalar artık hakikati korumak için değil, sistemi meşrulaştırmak için verilmektedir.

Son olarak İmam Birgivi’den bir anekdotla bitirelim. İmam Birgivi askerî kassamlıktan yani ölen askerlerin miras taksimi görevinden kazandığı dört bin dirhemi cebinde taşımak istemez, bunu sırtında bir yük olarak görür. Kalkar, İstanbul’dan Edirne’ye döner. Cami-i Atik’te oturur. Yüksek sesle seslenir: “Bana kassamlık ücreti veren kim varsa gelsin!” Bu bir ilan değil, bu bir meydan okumadır aslında. Kendi nefsine meydan okur. Gelenleri defterden tek tek bulur. Kim ne aldıysa aynen iade eder. Helâlleşir. Mesele para değildir, mesele sırtındaki yükü atmaktır. Gelmeyenler de olur. Onlar için de ayrı bir yol açar. Haklarını alır, fakirlere dağıtır. Yani İmam Birgivî en azından bu dünyada üstüne düşeni yapmayı tercih etmiştir. Dini hassasiyetinden ve güç karşısında eğik fetvalar vermediğinden dolayı bütün görevlerini bırakır. Ardından şöyle bir vasiyet yazar: “Ve ehline ve evlâdıma vasiyyetim oldur ki, dânişmend olup medreseye varmayalar, kazasker kapusuna mülâzemet itmeyeler ve kadı ve bey kapusına ihtiyârlarıyla varmayalar. Allah Teâlâ’ya tevekkül idüp, ilm-i nâfi‘ tahsîline ve neşrine ve takvâya meşgul olup, helâlden sevk olunandan kaçmayalar. Kimseden mal ve cihet ve mansıb talep etmeyeler.”(Risâle-i Birgivî)

Dönüp bugüne bakıyorum. Koltuğu bırakmamak için siteme fetva üretiyoruz. İmam Birgivî ile aramızdaki fark zaman farkı değil; aramızdaki fark, tavır farkıdır.


İsmail Arslan

(Diğer Yazıları)


0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski