KİMDİR, NECİDİR? "

MASALIN FİLMİ
Hristiyan takvimine göre 1984’te ilk sinema filmi olan Çöl İşaretçileri’ni çektiğinde herkes, şehir şehir dolaşıp Şark masallarını anlatan Naser Hemir’in bir masaldan yola çıkarak film çekeceğini düşünmüştü. Fakat Naser Hemir’in hiçbir filmi masallardan bağımsız bir şekilde ele alınamaz olmasına rağmen hiçbir masal senaryonun konusu olmamıştı. Hatta Çöl Üçlemesi’nin ikinci filmi Güvercinin Kayıp Gerdanlığı adını doğrudan doğruya bir Şark masalından almasına rağmen masalın tahkiye edilmiş bir senaryosu değildi. Naser Hemir filmleri, masalın hayatın içerisinde var olabilmesinin nasıl mümkün olabileceği hakkında yapılan denemelerdi. Sesleriyle, refleksleriyle, tutkularıyla bir masal nasıl hayat bulabilirdi? Masal, yaşanmakta olan yahut az bir zaman önce yaşanmış gibi hayatın tabiî seyrinin içerisinde, engebeli bir gerçeklik endişesi ile işleniyordu. Tabi ki mekân Şarktı ve Şark hurafeleriyle, masallarıyla, sakinliğiyle, kitapları ve yazısıyla, diniyle ve kültürüyle bir simeranya gibi üst hayatın temsilî mekânıydı. Bu simeranyaya hikâyeler dâhil oluyor, mekânlar değişiyor ve şark bütün unsurlarıyla hayatın içerisinde işlemeğe devam ediyordu.
BAB’AZİZ VE İRAN
Kendine mahsus bir çizgi yakalamış
diyebileceğimiz müstakil bir Tunus sinemasından bahsetmek zor. (Tabi bunu bir durum tespiti olarak ileri
sürüyorum. Yoksa sinemanın bir memlekette büyük bir sektör haline gelmesinin o
memleketin insanına bir hayır olduğunu ileri sürmek eblehlikten başka bir şey
değildir.) Naser Hemir de bunun farkındaydı elbette. Yine de ilk iki filminde
Tunus’u önde tutmayı ihmal etmedi. Çekildiği yıllara ve maddi imkânların
yetersizliğine rağmen zorluklarla çekilen bu iki film, döneminin çok ilerisinde
bir kaliteyi ihtiva ediyordu. Filmler Tunus’tan ziyade Avrupa’da ses getirdi.
Bana kalırsa Naser Hemir sesin Müslümanlar ülkelerden(!) gelmesi arzusundaydı.
Üçüncü filmi Bab’Aziz’de Farsça
demeçler kullanıp Fars izleyicisine tabir yerindeyse göz kırparak alaka
uyandırmak istemişti. Film tam da istediği gibi İran’da çok konuşuldu ve
sevildi. Bu alaka diğer Müslüman ülkelere Farslar üzerinden taşındı. Hatta
ülkemizde bile filmi izleyen birçok insan halâ filmin İran sinemasına ait
olduğunu ve yönetmenin de Fars olduğunu zannediyor. Gelgelelim bu alaka filmle
mahdut kaldı. Başka bir ifadeyle en çok tutulan filmi sayesinde her yönüyle
entelektüel yönü yüksek filmler çeken bu Müslüman yönetmene karşı sessiz bir
boykot yürütülecekti.
EKMEK VE SİRK: SİNEMA PAZARI
Amerika Vietnam’ı sinemada yenmiştir, sözünü duymuşsunuzdur. Bugün Yahudi zulmünü dünyada haklı bir zemine yerleştirme çabasının yürütüldüğü en büyük sektör yine sinemadır. İnsan zihni bir tarladır ve film izlemeye koyulan insan beynini kavanoza almıştır. Bu tarlanın beden ve gerçeklikle olan bağı zayıftır. Bir Ulusun Doğuşu filmini izleyen Amerikalıların filmden çıktığı gibi zenci katletmeye başladığını gören film yapımcıları “bu kadarını da beklemiyorduk” kabilinden açıklamalar yapmışlardır. O zamana kadar insanların başkaldırmasından ve örgütlenmesinden çekinen sermaye sahiplerinin sinemayı, insanların hem paralarını harcayıp hem de ciddi meselelere ayıracak zamanlarını tükettiği yağlı bir kazık olarak görüyordu. Romalılar bu duruma Ekmek ve Sirk tabirini kullanıyormuş: yeterince yemek ve eğlence varsa kimse sistemi sorgulamaz. Mezkûr filmden sonra artık insanların yalnızca ‘düşünmemesi’ni değil daha da ötesi ‘istenildiği gibi düşünmesi’nin yolunun sinema olduğu keşfedilmişti. Sinema günümüzde devasa bütçelere sahip birkaç yapım şirketinin ve bu şirketlere bağlı dağıtım ağlarını kontrol eden birkaç merkezin elinde tekelleşmiş vaziyette. Bu merkezler bazı yazılı olmayan kriterler belirliyor ve hangi filmin dünya çapında bir izleyiciğe ulaşacağına hangi filmin ise görünmez kılınacağına karar verme, belirleme gücünü doğrudan elinde bulunduruyor.
Naser Hemir de entelektüel birikimi olan, bağımsız ve en mühimi Müslüman bir yönetmen olarak endüstri tarafından bariz bir obskürantarizme maruz kalmaktadır. Bab’Aziz filminden sonra çektiği Fısıldaşan Kumlar ve Muhittin’i Anlamak adlı filmler Türkiye’de ve diğer Müslüman ülkelerde hiç gösterime girmemiştir. Filmin telif haklarını elinde tutan Arab Film Stutio’ya mail atıp sebebini sorduğumda dağıtımını yapacak bir yapımcı şirketiyle anlaşamadıklarını söylediler. Fakat Naser Hemir defalarca Türkiye’ye gelmiş; panellere, mülakatlara katılmış ve hatta ödüller almıştır. (Necip Fazıl Uluslararası Kültür Sanat Ödülü- 2023) Ülkemizde Tasavvufun Sinemasal İfadesi adında hakkında bir kitap dahi yazılmıştır. Bunca alakaya rağmen neden filmlere ulaşamıyoruz? Disney’in pedofili içeren çizgi filmlerini dahi koşa koşa aynı gün almak için teklifler ileten film şirketlerimiz internet portallerinde satışa sunmak için bile dahi Naser Hemir filmlerini tercih etmiyorlar.
Anladığım kadarıyla kendisi bu vaziyetten hiç de mustarip değil. Derviş tavrını koruyor ve Müslümanlardan gelen hiçbir teklifi reddetmeyerek sesini duyurmaya gayret ediyor. Yazıma kendisinin ülkemizde aldığı bir ödülün teslim konuşmasından aldığım bir iktibasla son veriyorum: “Kıymetli dostlar, sizin buradaki varlığınızdan ve iltifatlarınıza mazhar olmaktan dolayı çok mutluyum. Nihayet Doğu kendi evlatlarını hatırlıyor! Sayın Türkiye Cumhurbaşkanı, Filistin halkı, Türkiye’yi temsilen şahsınızda bir hakikat buldu. Âdil ve özgür olduğu söylenen dünyanın dev yalanlar dalgalarında boğulurken bir sığınak buldular. Bab’Aziz filminden bahsettiğimde kendimi şu hikâyeyi anlatırken buluyorum; Yaşlı babanızla beraber yürürken babanızın yere düştüğünü ve yüzünün çamura bulandığını görseniz ne yapardınız? Babanızı yerden kaldırır ve yüzünü gömleğinizle silerdiniz. Ben bunu bir film ile yapmayı denedim. Babamın yüzü benim için İslam’dır.”
Naser Hemir bu ödülü 2023 yılında aldı ve Filistin halkına karşı hazırlanan zulme Türkiye’nin şiddetle karşı çıkıp engel olacağını ümit ediyordu.
Ömer Faruk GÜNAY

Hacım çok güzeldi🙌❤️
YanıtlaSilYorum Gönder