“Beyitleri, dörtlükleri, gazelleri, mesnevileri, kasideleriyle sağır bir blok sanmayın Divan Edebiyatı’nı. Asırlar içinde Divan Edebiyatı Türklerde millet hayatının geşt ü güzeşti olarak yürüyüp gitti.”
İsmet
Özel
İlk
devirlerinde Encümen-i Şuara’da yer alan Namık Kemal, Şinasi ile tanıştıktan
sonra “Eski edebiyat” aleyhine çok şey söyler. Bunlar istenilen hayat tarzı ile
alakalıdır. Bu hayat tarzını halk da istemelidir ki tepeden inmeci bir değişim
olmasın. Halk edebiyatına ve diline yönelişte bunun tesiri büyüktür. Ekseriyetini
manzum eserlerin oluşturduğu bu edebiyatın halktan kopuk, belli çevrelere hitap
eden bir edebiyat olduğu iddiasıyla muhtelif kesimlerden: “Yüksek Zümre (Havas)
edebiyatı”, “Enderun edebiyatı”, “Saray edebiyatı” gibi isimler de verilmiştir.
Öte
yandan diğer bir iddia şudur: Yükselen milliyetçilik dalgasıyla birlikte Ümmetçilik
ve Osmanlıcılık fikirlerinin geride kaldığı düşüncesinin tesiriyle, umumen
köhnemişliği ve Acem mukallidi olduğu vurgulanarak bu edebiyatın “Ümmet
edebiyatı”, “Ümmet çağı edebiyatı”, “Osmanlı edebiyatı”, “Medrese edebiyatı” gibi
isimlerle anılması gerektiği söylenir. Bir de Batıdaki tasniflerde Orta Çağ
için kullanılan “Skolastik edebiyat” isimlendirmesi vardır ki, o da diğer bazı
isimlendirmeler gibi fevkalede isabetsizdir. Cumhuriyetten sonra Divan
edebiyatı isminde uzlaşılmasına rağmen divan edebiyatı tabirinin
yetersizliğinden hareketle, kendilerinin de nesnel bir yaklaşım sergilediğini
düşünen bazı isimlerin: “Klasik Türk edebiyatı”, “İslamî Türk Edebiyatı” gibi
isimleri kullandıkları olmuştur.
Şu
anda hâlâ kalıp olarak Divan şiiri adlandırması kullanılıyor. Yazı boyunca da
böyle kullanacağız fakat şiirin ancak bir milletin edebiyatı olabileceğini
ifade edelim. Bu vesileyle Divan şiirinin Türk milletinin edebiyatı olduğu saraheten
söylenebilir. Ortada bir şiir varsa bu şiir ancak bir millete ait olabilir. Bu
zikrettiğimiz fikri akademide ve resmî tedrisatı elinde bulunduranların
arasında müdafaa ediyormuş gibi yapanların olduğunu, bunların meseleyi bizim
iddia ettiğimiz gibi dile getirmekten çekindiklerini açıkça görüyoruz. Bu çevrelerde
palazlanmaya başlayan fikrin kalkış noktası Şiirin Sesi Toplumun Şarkısı
isimli kitaptır. Amerikalı Walter G. Andrews tarafından piyasaya çıkarılana
kadar bu bahsettiğimiz fikre yakın tezlerin, çalışmaların pek ortaya
konmadığını söyleyebiliriz. Zaten bu fikre hem bir yanlış anlaşılmayla hem de
sakat bir referans noktası temel alınarak varılmıştır. Yazar kitabın Türkçe
baskısının sonraki ön sözlerinde bu durumu izah etmiştir. Neşrolunan kitabından
sonra Divan edebiyatına olan yönelişin doğru olmadığını, kendini yanlış
anladıklarını ifade eder. Sanmayın ki Türkiye’de sadece siyasîler Amerika’dan
icazet almadan, kendilerine Amerika’dan bir “arka” bulmadan, hiyerarşik bir
emir zincirinin emirleri dışına çıkmadan bir faaliyet gerçekleştirebiliyorlar.
Aynı durum -eğer varsa öyle bir akademik camia- onlar için ve daha birçokları
için de geçerli. Bunları Doktora yapan bir fert olarak söylüyorum. Northrop
Frye kendi de Kanada’da bir akademisyen olmasına rağmen gördüğü “en bastırılmış
kişilerin ve en çok söz dinleyenlerin” akademideki insanlar olduğunu,
akademi içinde rütbe arttıkça itaat etme halinin de katlanarak çoğaldığını
kitaplarında zikreder. Son zamanlarda medyada yapılan Türkiye aleyhine siyasi
propagandaları izah ve müdafaa için birçok akademisyenin bol bol
konuşturulduğuna şahit olabilirsiniz.
Andrews
mezkûr kitabında bazı tekliflerde bulunuyor ve teklif akademi camiasında
karşılık buluyor. Bazıları bunu kabul ederek bazıları ise bir emir addederek
çalışmalar, tezler yapıyor ve kitaplar neşrolunuyor. Bizim burada zikrettiğimiz
hususların bunun dışında ve fevkinde olduğunu söylememiz lazım. Milletten
bağımsız bir şiir olamaz veya şiir bir milletin şiiridir, dedik. Divan şiirinde
içtimai meselelerin, toplumun sıkıntılarının, bürokrasi eleştirisinin yani
kısacası halkın davasının ve zevkinin her yönünün barındığını söylüyoruz. Bizim
Divan edebiyatı için kalkış noktamız bunlardır. Orhan Şaik Gökyay 1987
tarihinde Türk Dil Kurumunda yapılan “Divan
Edebiyatı Kimin” başlıklı konuşmasında bir hakikati dile getirirken aynı
zamanda bir itirafta bulunuyor: “Divan
edebiyatı kimin? Yani bunu, kimin olduğunu şimdiye kadar öğrenmedik mi? Yani
kimin olduğunu bilmiyor muyuz ki böyle bir başlıkla sizin karşınıza çıkmak
cesaretini gösteriyorum. Evet, bu cesaret nereden geliyor? Bu cesaret şuradan
geliyor! Bir defa bu edebiyat bizim mi? 600 senedir, bizim şairlerimiz söylemişler
mi, konuşmuşlar mı, yazmışlar mı, halk benimsemiş mi? Şu halde bunu bir okur
yazar sınıfının, sadece medrese tahsili görmüş insanların tekelinde bir edebiyat
saymayı doğru bulmuyorum, bulmadım. Ama vaktiyle ben de böyle okuttum. Henüz
daha çiçeğimiz burnumuzda mıydı, neydi bilmiyorum ben.”
Yoksa
baskı ve sansür mü vardı bu konuda, bunları söyleyenin bir edebiyat ve eğitim
sahasında mevki edinemediği bir ortam mı
vardı? Ya da Mahir İz’in söylediği gibi darağaçlarıyla susturulmuş bir nesilden
mi bahsetmeliyiz? Attila İlhan da Hangi
Batı kitabında bunlarla bağlantılı olarak şöyle der: “Hayır, bize bunları öğretmediler; Lisede Sophokles okuduk, klâsik Türk
sanat mûsikîsine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin
yayınladığı kötü çevrilmiş batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi
öğrendik. (...) Oysa, bir kere yaptığımız batılılaşmak değildi, ikincisi batı
bizim sandığımız gibi değildi, üçüncüsü batının ulaştığı yer özenilecek bir yer
değildi.”
Orhan
Şaik anlatmaya devam ediyor: “Öğrencilerimize
de bu aldığımızı sattık. Ama sonradan ben bu işin içine dalıp da bu şairleri
ele alan, şairlerimizi tartmaya çalışan kaynaklara geçtiğim zaman gördüm ki
mesele öyle değil. Hem de bana ağır geliyor zaten. Bizim olan bir şeyi inkar
edip orada durup kalmak. O bakımdan bu divan edebiyati kimin sorusunun cevabı
bu sorunun içindedir bence. Bir şeyi unutmamak lazım, o da bizim milletçe şair
oluşumuzdur. Onu hiç unutmamak lazım. Bu bir tutkudur, nerede okur yazarından
tutun, pazarcısına kadar bırakalım bu edebiyatın içine giren manileri, türküleri,
ağıtları bırakalım, ki bunların hepsi birer irtical konusudur. Yani kalemsiz kağıtsız
söylenen şeylerdir. Fakat pazarcılar kavununu da karpuzunu da kafiyeli sözlerle
satıyor. Nereden geliyor bu? Bu tutku? Hatta daha ileri gidince televizyon reklamlarına
dikkat ediyorum. Kafiyeli olmaya özeniyorlar. Ha, demek ki bu bir kendimize
ait, kendimizin özelliğini veren bir noktadır bizim için. Bir de Türkçe bir
mecaz dilidir. Yani bir şiir gibidir” Türk milletinin şiirle bağını
açıklayan başka birçok kısım da mevcut yazıda.
“Böyle olunca Türklerin şiir tutkusunu
anlamak çok kolay. Ama biz bakıyoruz ki, divan edebiyatına baktığımız zaman sanıyoruz
ki diliyle, hayalleriyle, duygularıyla, halktan uzak düşmüş bir toplumun eseri
gibi sayıyoruz. Medrese tahsili görmüş, seviyesi yükselmiş, halktan kopmuş
insanların eseri gibi görüyoruz. Hatta bu, bizim okul kitaplarına düşmüş bir
görüşümüzdür. Okul kitaplarında biz böyle anlattık. Öyle mi acaba? Sahiden öyle
mi?” Daha sonra yazar öyle olmadığını söyleyerek bu fikrini birçok örnekle
destekler konuşmasında.
Orhan
Şaik bir başka yerde benzer mevzulara değinerek yine şunları söyler: “Divan edebiyatı, şimdiye kadar, bir zamanlar
benim de katıldığım gibi, halktan uzak, diliyle, örgüsüyle; hayalleri,
duyuşlarıyla halktan uzak düşmüş bir toplumun, yüksek öğrenim görmüş, belli bir
bilim ve kültür seviyesine yükselmiş kişilerin malı değildir; bu edebiyat,
bütünüyle Türk’ün malıdır.” Zaten Divan edebiyatının milletten ve milletin
dilinden kopuk olmadığını göstermek için Necmettin Halil Onan’ın İzahlı
Divan Şiiri Antolojisi’ne bakmak da yeterlidir. Türk topraklarında
edebiyattan bahsedeceksek yolumuzun şiirden, şiirden bahsedeceksek de yolumuzun
bir şekilde Yunus Emre’den geçmesi elzemdir. Divan edebiyatının dayandığı
zeminin Yunus Emre’nin aruzla yazdığı şiirler olması, öne sürdüğümüz fikrin en
belirgin delillerindendir. Bu topraklarda Yunus Emre’den beri şiirin;
siyasetten iktisada, en küçüğünden en büyüğüne bütün meselelerin tartışıldığı
ve bu meselelerin çözüme kavuşturulmaya çalışıldığı bir saha olduğunu
görebiliriz. İlaveten, İktisat tarihçisi Sabri F. Ülgener “İktisadi Çözülmenin Ahlak Ve Zihniyet Dünyası” kitabında “Divan
şiiri bilmeden Osmanlı iktisat tarihi okunamaz.” demiştir. Toplumda iktisata
bu kadar ehemmiyet veriliyorsa ve bir iktisatçı bunu söylüyorsa kulak asmak
lazımdı. Veya şaire, İsmet Özel’e kulak kesilelim: “Türk hayatında bir istikbal aranmadığı için Divan Edebiyatı koruması
altındaki Türk yüzyılları göz ardı edildi.” Bunlar şiirin ve Divan
edebiyatının milletin neresine düştüğü konusunda bize girizgah sağlayabilecek
cümleler.
Muhammed KOÇ

Yorum Gönder