DİVAN EDEBİYATI HAKKINDA I: Giriş, Divan Edebiyatı Nedir, Kime Aittir ve Milletin Neresine Düşer?



“Beyitleri, dörtlükleri, gazelleri, mesnevileri, kasideleriyle sağır bir blok sanmayın Divan Edebiyatı’nı. Asırlar içinde Divan Edebiyatı Türklerde millet hayatının geşt ü güzeşti olarak yürüyüp gitti.”

İsmet Özel


Türk edebiyatında Divan edebiyatının isimlendirilmesi hususunda çok su götürür münakaşalar olmuştur. Mevzubahis edebiyatın Divan edebiyatı diye zikredilmesi bile Mütareke devrinde Ömer Seyfeddin ve Ali Canip’in yazılarında kendini hissettirmiştir. “Hulâsa divan halinde teşekkül eden, ancak saraylarda, zümrevî divanlarda kabule mazhar olan bizim eski edebiyatımıza verilecek en doğru ad ‘divan edebiyatı’ tabiridir” (Ali Canip Yöntem, Edebiyat [İstanbul 1340, s. 207, 2. bs., 1926, s. 256) Bu isimlendirme Cumhuriyet ile birlikte yerleşmiştir. Bu edebiyata verilen isimler, ismi telaffuz eden şahsiyetin siyasî ve itikadî vaziyetine, yüzünü ne tarafa döndüğüne, dünyanın gidişatına karşı aldığı tavra istinaden şekil almıştır. Evvela bir tasnif fikriyle hareket edilmiştir. Tanzimat ile Batı tesirinde yeni bir edebiyatın doğduğunu düşünenler Divan edebiyatını, “edebiyyât-ı cedide”ye (yeni edebiyat) karşıt olarak “edebiyyât-ı kadîme” ve “şi‘r-i kudemâ” olarak adlandırmıştır. III. Selim’den itibaren hararetle istenilen Batılı ve “yeni” bir hayatın neşvünema bulması için muhakkak dilin, edebiyatın ve estetiğin değişmesi gerektiğini; bundan önceki teşebbüslerin akim kalmasının sebebinin de bu dil-edebiyat-estetik değişiminin gerçekleşmemesinden kaynaklı olduğunu söyleyen Tanzimat devri sanatçıları vardır. Bu meyanda bilhassa Şinasi’nin “medeniyet peygamberi” gibi gördüğü ve türbesi kıbleye değil Batı’ya doğru olan Mustafa Reşit Paşa hamiliğinde yaptığı, yapmaya çalıştığı ve söylediği şeylere bakılabilir. O dönemde şiddetle Divan edebiyatına karşı çıkılması bu yeni hayat tarzına geçişle, batılılaşmayla alakalıdır.

İlk devirlerinde Encümen-i Şuara’da yer alan Namık Kemal, Şinasi ile tanıştıktan sonra “Eski edebiyat” aleyhine çok şey söyler. Bunlar istenilen hayat tarzı ile alakalıdır. Bu hayat tarzını halk da istemelidir ki tepeden inmeci bir değişim olmasın. Halk edebiyatına ve diline yönelişte bunun tesiri büyüktür. Ekseriyetini manzum eserlerin oluşturduğu bu edebiyatın halktan kopuk, belli çevrelere hitap eden bir edebiyat olduğu iddiasıyla muhtelif kesimlerden: “Yüksek Zümre (Havas) edebiyatı”, “Enderun edebiyatı”, “Saray edebiyatı” gibi isimler de verilmiştir.

Öte yandan diğer bir iddia şudur: Yükselen milliyetçilik dalgasıyla birlikte Ümmetçilik ve Osmanlıcılık fikirlerinin geride kaldığı düşüncesinin tesiriyle, umumen köhnemişliği ve Acem mukallidi olduğu vurgulanarak bu edebiyatın “Ümmet edebiyatı”, “Ümmet çağı edebiyatı”, “Osmanlı edebiyatı”, “Medrese edebiyatı” gibi isimlerle anılması gerektiği söylenir. Bir de Batıdaki tasniflerde Orta Çağ için kullanılan “Skolastik edebiyat” isimlendirmesi vardır ki, o da diğer bazı isimlendirmeler gibi fevkalede isabetsizdir. Cumhuriyetten sonra Divan edebiyatı isminde uzlaşılmasına rağmen divan edebiyatı tabirinin yetersizliğinden hareketle, kendilerinin de nesnel bir yaklaşım sergilediğini düşünen bazı isimlerin: “Klasik Türk edebiyatı”, “İslamî Türk Edebiyatı” gibi isimleri kullandıkları olmuştur.

Şu anda hâlâ kalıp olarak Divan şiiri adlandırması kullanılıyor. Yazı boyunca da böyle kullanacağız fakat şiirin ancak bir milletin edebiyatı olabileceğini ifade edelim. Bu vesileyle Divan şiirinin Türk milletinin edebiyatı olduğu saraheten söylenebilir. Ortada bir şiir varsa bu şiir ancak bir millete ait olabilir. Bu zikrettiğimiz fikri akademide ve resmî tedrisatı elinde bulunduranların arasında müdafaa ediyormuş gibi yapanların olduğunu, bunların meseleyi bizim iddia ettiğimiz gibi dile getirmekten çekindiklerini açıkça görüyoruz. Bu çevrelerde palazlanmaya başlayan fikrin kalkış noktası Şiirin Sesi Toplumun Şarkısı isimli kitaptır. Amerikalı Walter G. Andrews tarafından piyasaya çıkarılana kadar bu bahsettiğimiz fikre yakın tezlerin, çalışmaların pek ortaya konmadığını söyleyebiliriz. Zaten bu fikre hem bir yanlış anlaşılmayla hem de sakat bir referans noktası temel alınarak varılmıştır. Yazar kitabın Türkçe baskısının sonraki ön sözlerinde bu durumu izah etmiştir. Neşrolunan kitabından sonra Divan edebiyatına olan yönelişin doğru olmadığını, kendini yanlış anladıklarını ifade eder. Sanmayın ki Türkiye’de sadece siyasîler Amerika’dan icazet almadan, kendilerine Amerika’dan bir “arka” bulmadan, hiyerarşik bir emir zincirinin emirleri dışına çıkmadan bir faaliyet gerçekleştirebiliyorlar. Aynı durum -eğer varsa öyle bir akademik camia- onlar için ve daha birçokları için de geçerli. Bunları Doktora yapan bir fert olarak söylüyorum. Northrop Frye kendi de Kanada’da bir akademisyen olmasına rağmen gördüğü “en bastırılmış kişilerin ve en çok söz dinleyenlerin” akademideki insanlar olduğunu, akademi içinde rütbe arttıkça itaat etme halinin de katlanarak çoğaldığını kitaplarında zikreder. Son zamanlarda medyada yapılan Türkiye aleyhine siyasi propagandaları izah ve müdafaa için birçok akademisyenin bol bol konuşturulduğuna şahit olabilirsiniz.

Andrews mezkûr kitabında bazı tekliflerde bulunuyor ve teklif akademi camiasında karşılık buluyor. Bazıları bunu kabul ederek bazıları ise bir emir addederek çalışmalar, tezler yapıyor ve kitaplar neşrolunuyor. Bizim burada zikrettiğimiz hususların bunun dışında ve fevkinde olduğunu söylememiz lazım. Milletten bağımsız bir şiir olamaz veya şiir bir milletin şiiridir, dedik. Divan şiirinde içtimai meselelerin, toplumun sıkıntılarının, bürokrasi eleştirisinin yani kısacası halkın davasının ve zevkinin her yönünün barındığını söylüyoruz. Bizim Divan edebiyatı için kalkış noktamız bunlardır. Orhan Şaik Gökyay 1987 tarihinde Türk Dil Kurumunda yapılan “Divan Edebiyatı Kimin” başlıklı konuşmasında bir hakikati dile getirirken aynı zamanda bir itirafta bulunuyor: “Divan edebiyatı kimin? Yani bunu, kimin olduğunu şimdiye kadar öğrenmedik mi? Yani kimin olduğunu bilmiyor muyuz ki böyle bir başlıkla sizin karşınıza çıkmak cesaretini gösteriyorum. Evet, bu cesaret nereden geliyor? Bu cesaret şuradan geliyor! Bir defa bu edebiyat bizim mi? 600 senedir, bizim şairlerimiz söylemişler mi, konuşmuşlar mı, yazmışlar mı, halk benimsemiş mi? Şu halde bunu bir okur yazar sınıfının, sadece medrese tahsili görmüş insanların tekelinde bir edebiyat saymayı doğru bulmuyorum, bulmadım. Ama vaktiyle ben de böyle okuttum. Henüz daha çiçeğimiz burnumuzda mıydı, neydi bilmiyorum ben.

Yoksa baskı ve sansür mü vardı bu konuda, bunları söyleyenin bir edebiyat ve eğitim sahasında mevki edinemediği  bir ortam mı vardı? Ya da Mahir İz’in söylediği gibi darağaçlarıyla susturulmuş bir nesilden mi bahsetmeliyiz? Attila İlhan da Hangi Batı kitabında bunlarla bağlantılı olarak şöyle der: “Hayır, bize bunları öğretmediler; Lisede Sophokles okuduk, klâsik Türk sanat mûsikîsine sövmeyi, Divan şiirini hor görmeyi, buna karşılık devletin yayınladığı kötü çevrilmiş batı klasiklerine körü körüne hayranlık göstermeyi öğrendik. (...) Oysa, bir kere yaptığımız batılılaşmak değildi, ikincisi batı bizim sandığımız gibi değildi, üçüncüsü batının ulaştığı yer özenilecek bir yer değildi.” Ayrıca Tanpınar’ın aldığı eğitimin tesiriyle, gençliğinde Divan edebiyatının kaldırılmasını savunduğunu, Agah Sırrı’nın TTK’dan çıkan kitabının mukaddimesinde Divan edebiyatı aleyhine söylediklerini ve ancak bu şartla kitabının basılabildiğini, Abdülbaki Gölpınarlı’nın “Divan Edebiyatı Beyanındadır” yazısındaki ağır ithamlarını göz ardı etmemek lazım. Bunlar resmî ideologinin insanları neye sevk ettiğini ve neyi yapmadan o insanlara bir mevki vermediklerini gösteren delillerdendir.

Orhan Şaik anlatmaya devam ediyor: “Öğrencilerimize de bu aldığımızı sattık. Ama sonradan ben bu işin içine dalıp da bu şairleri ele alan, şairlerimizi tartmaya çalışan kaynaklara geçtiğim zaman gördüm ki mesele öyle değil. Hem de bana ağır geliyor zaten. Bizim olan bir şeyi inkar edip orada durup kalmak. O bakımdan bu divan edebiyati kimin sorusunun cevabı bu sorunun içindedir bence. Bir şeyi unutmamak lazım, o da bizim milletçe şair oluşumuzdur. Onu hiç unutmamak lazım. Bu bir tutkudur, nerede okur yazarından tutun, pazarcısına kadar bırakalım bu edebiyatın içine giren manileri, türküleri, ağıtları bırakalım, ki bunların hepsi birer irtical konusudur. Yani kalemsiz kağıtsız söylenen şeylerdir. Fakat pazarcılar kavununu da karpuzunu da kafiyeli sözlerle satıyor. Nereden geliyor bu? Bu tutku? Hatta daha ileri gidince televizyon reklamlarına dikkat ediyorum. Kafiyeli olmaya özeniyorlar. Ha, demek ki bu bir kendimize ait, kendimizin özelliğini veren bir noktadır bizim için. Bir de Türkçe bir mecaz dilidir. Yani bir şiir gibidir” Türk milletinin şiirle bağını açıklayan başka birçok kısım da mevcut yazıda.

Böyle olunca Türklerin şiir tutkusunu anlamak çok kolay. Ama biz bakıyoruz ki, divan edebiyatına baktığımız zaman sanıyoruz ki diliyle, hayalleriyle, duygularıyla, halktan uzak düşmüş bir toplumun eseri gibi sayıyoruz. Medrese tahsili görmüş, seviyesi yükselmiş, halktan kopmuş insanların eseri gibi görüyoruz. Hatta bu, bizim okul kitaplarına düşmüş bir görüşümüzdür. Okul kitaplarında biz böyle anlattık. Öyle mi acaba? Sahiden öyle mi?” Daha sonra yazar öyle olmadığını söyleyerek bu fikrini birçok örnekle destekler konuşmasında.

Orhan Şaik bir başka yerde benzer mevzulara değinerek yine şunları söyler: “Divan edebiyatı, şimdiye kadar, bir zamanlar benim de katıldığım gibi, halktan uzak, diliyle, örgüsüyle; hayalleri, duyuşlarıyla halktan uzak düşmüş bir toplumun, yüksek öğrenim görmüş, belli bir bilim ve kültür seviyesine yükselmiş kişilerin malı değildir; bu edebiyat, bütünüyle Türk’ün malıdır.” Zaten Divan edebiyatının milletten ve milletin dilinden kopuk olmadığını göstermek için Necmettin Halil Onan’ın İzahlı Divan Şiiri Antolojisi’ne bakmak da yeterlidir. Türk topraklarında edebiyattan bahsedeceksek yolumuzun şiirden, şiirden bahsedeceksek de yolumuzun bir şekilde Yunus Emre’den geçmesi elzemdir. Divan edebiyatının dayandığı zeminin Yunus Emre’nin aruzla yazdığı şiirler olması, öne sürdüğümüz fikrin en belirgin delillerindendir. Bu topraklarda Yunus Emre’den beri şiirin; siyasetten iktisada, en küçüğünden en büyüğüne bütün meselelerin tartışıldığı ve bu meselelerin çözüme kavuşturulmaya çalışıldığı bir saha olduğunu görebiliriz. İlaveten, İktisat tarihçisi Sabri F. Ülgener “İktisadi Çözülmenin Ahlak Ve Zihniyet Dünyası” kitabında “Divan şiiri bilmeden Osmanlı iktisat tarihi okunamaz.” demiştir. Toplumda iktisata bu kadar ehemmiyet veriliyorsa ve bir iktisatçı bunu söylüyorsa kulak asmak lazımdı. Veya şaire, İsmet Özel’e kulak kesilelim: “Türk hayatında bir istikbal aranmadığı için Divan Edebiyatı koruması altındaki Türk yüzyılları göz ardı edildi.” Bunlar şiirin ve Divan edebiyatının milletin neresine düştüğü konusunda bize girizgah sağlayabilecek cümleler.

(DİVAN EDEBİYATI HAKKINDA II: Modern Türk Şiiri İle Divan Edebiyatının Münasebeti Ve Sansür)

Muhammed KOÇ

(Diğer Yazıları)


0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski