İbn Battuta’nın Seyahatname’sinde Türkler


Yazıma Türk kelimesiyle başlamak istiyorum. Zira Türk milletinin varlık mücadelesi verdiği günlerden geçiyoruz. Bu cümleyi kurma nedenim ise az sonra soracağım soruları anlamlı hale getirmek. “Şu an varlık mücadelesi verilen günlerin içinden geçiyoruz da geçmişte hiç geçmedik mi?” denilebilir. Elbette geçtik. Belki bu günlerden çok daha meşakkatli sayılabilecek günlerden geçtik. Lâkin bugün içinde bulunduğumuz dönemi diğer dönemlerden ayıran temel bir sorunla karşı karşıyayız. O da kavramların altüst edilmesi meselesi. Altüst edilmeye çalışılan fakat henüz tam anlamıyla alt edilememiş kavramalardan biri olan Türklük de tarihte hiç olmadığı kadar çarpıtılmaya çalışılan bir kavram haline getirildi. Bu itibarsızlaştırma neticesinde İslam’ın ayırt edici vasıflarını haiz bulunmaksızın da var olabileceği söylenen ve yerküre üzerinde mevcut olan kavimlerden herhangi bir kavimmiş gibi bir muamele gören bir Türklükle karşı karşıyayız.

Türk milleti diye bir millet şu an var mı, eğer böyle bir millet varsa biz bu milletten miyiz, kendi kimliğimize ne kadar aşinayız, biz kimiz, dinimiz, itikadımız ve mezhebimiz nedir?” gibi hayatî soruların cevabını ne kadar arıyoruz? İşte bu soruları bir nebze de olsa anlamlandırmak için Türklerin Diyar-ı Rûm’u Dârü’l İslam kılıp vatan toprağı haline getirdikleri zamanın birkaç yüzyıl sonrasına, yani Müslüman takvimine göre 8, Hıristiyan takvimine göre ise 14. asra gidebiliriz. Meşhur seyyah İbn Battûta’nın Anadolu’ya, kendi ifadesiyle Türk topraklarına (بر التركية) seyahat etmesi ve burada gördüklerini aktarmış olması bize kimliğimiz hakkında mühim ipuçları vermektedir.

 Hıristiyanların tarih tasnifine göre Orta Çağ denilen zaman diliminin en önemli iki seyyahı Marco Polo ile İbn Battûta’dır. Biz Türkler açısından, kimliğimiz hakkında o döneme dair en önemli bilgileri ise İbn Battûta “Tuhfetü'n-Nuzzâr fî Garâibi’l-Emsâr ve Acâibi’l-Esfâr” (İlginç Ülkeleri ve Macera Dolu Yolculukları Merak Edenlere Armağan) isimli seyahatnamesinde nakletmiştir. Dönemin muteber kaynaklarıyla karşılaştırıldığında İbn Battûta’nın anlattıklarının büyük ölçüde doğru olduğu da düşünülmektedir. Bu da Battûta’nın eserini güçlü bir tarihî kaynak haline getirmektedir.

 

İbn Battûta’nın Seyahatnamesinde Faziletleri Sebebiyle Allah’ın Kendilerini Üstün Kıldığını Söylediği Türkleri Üstün Yapan Neydi?

Büyük bir ticaret gemisine binerek Türk topraklarına yönelen İbn Battûta bu toprakların eskiden Rumların elinde olmasına binaen Rum diyarı olarak bilindiğini ifade ettikten sonra Müslümanların burayı İslam’a açtığını belirtir. Daha sonra Türkiye hakkında şu ifadeleri kullanır:

“Rum diyarı diye bilinen bu ülke, dünyanın belki en güzel memleketi! Allah Teâlâ güzellikleri öbür ülkelere ayrı ayrı dağıtırken burada hepsini bir araya toplamış! Dünyanın en güzel insanları, en temiz kıyafetli halkı burada yaşar ve en leziz yemekler de burada pişer. Allah Teâlâ'nın yarattığı kullar içinde en şefkatli olanlar buranın halkıdır. Bu yüzden şöyle denilir:

"Bolluk ve bereket Şam diyarında, sevgi ve merhamet ise Rum'da!" Bu kelimeyle buranın halkı kastolunuyor.”

İbn Battûta “sevgi ve merhamet Rum’da” sözünden kastın buranın halkı, yani Türkler olduğunu bilhassa belirtir. Türklerin misafirperverliklerine dair övücü sözler söyledikten sonra bizim açımızdan calib-i dikkat olan şu cümleleri sarfeder:

“Halk, İmam-ı A'zam Ebû Hanîfe Hazretleri'nin mezhebindendir. Hak Teâlâ ondan razı olsun. Hepsi Ehl-i Sünnet'tir. Aralarında ne Kaderî ne Rafıdî [=Rafizî] ne Mu'tezilî ne Haricî ne de başka bir sapkın bulunmaktadır. Yüce Allah onları bu faziletleriyle diğer insanlardan üstün kılmıştır. Ama haşiş [=esrar] yemekten çekinmiyorlar!”

Bu ifadeleri görünce şair İsmet Özel’in “Allah’ın Türk milletini üstün yarattığı”na dair beyânâtını hatırlayabiliriz. Şairin bu ve buna benzer “Türk milletinin yüce bir millet olduğu”na dair sözleri millet kavramını “etnik köken birliği” zanneden (bilim tarafından kendisine yapılan bu dayatmayı kabul eden) günümüz insanına yine günümüzde şirazesinden kaymış anlamıyla “ırkçılık” olarak gelebilir. Lakin yedi asır evveline gittiğimizde Türklerin üstün bir millet olduğuna dair benzer sözleri Arap seyyah İbn Battûta’tan da işitiriz. Seyyahın cümlelerinden anladığımız kadarıyla Ehl-i Sünnet olmak Türklerin ayırt edici vasfıdır. Elbette Ehl-i Sünnet itikadına sahip başka toplumların olması da mümkündür. Fakat burada Türklerde temayüz eden vasıf, İbn Battuta’nın da anlattığı gibi aralarında Ehl-i Sünnet dışı sapkın mezhep müntesiplerinin bulunmuyor oluşudur. Öyleyse şu soruyu da kendimize sormamız gerekir: Bizi üstün kılan meziyetimiz olan Sünniliğimizi bugün ne kadar koruyabildik ve içimizde ne kadar Kaderi, Rafızi, Mutezili, Harici ve sair sapkın mezhep müntesibi mevcut?

Antalya’da Cuma Camii’ne giden İbn Battûta’nın dikkatini çeken bir diğer husus ise burada okunan Fetih, Mülk ve Nebe sûreleridir:

“Cuma Camii'inde güzel sesli gençlerin her gün ikindiden sonra Fetih, Mülk ve Amme surelerini okumaları köklü bir adettir.”

Mezkûr vakitte bu üç sûrenin okunmasının Türklere has bir teâmül olması muhtemeldir. Hassaten ikindi namazından sonra okunmasının sünnette bir dayanağı bulunmamasına rağmen bu sûrelerin faziletlerine dair çeşitli hadisler mevcuttur. Nitekim Mülk sûresiyle alakalı: “Hz. Peygamber Tebarakellezi bi yedihi’l-mülk okumadan uyumazdı.” “Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sahâbesinden biri, kabir olduğunu bilmediği bir mezarın üzerine çadırını kurmuştu. Bir de ne görsün, orası Mülk sûresini sonuna kadar okuyan bir kimsenin kabri değil mi? Bunun üzerine o çadır kuran adam Peygamber’e gelerek; Ey Allah’ın Rasûlü! dedi, kabir olduğunu bilmediğim bir yere çadırımı kurmuştum, ansızın oradan bir adam belirdi ve Mülk sûresini sonuna kadar okudu. Bunun üzerine Rasûlüllâh (s.a.s.): “Bu sûre, engelleyici ve kurtarıcıdır, okuyan kimseyi kabir azabından kurtarır.” Fetih sûresinin ilk ayetleriyle alakalı: “Bu gece bana öyle bir sûre indirildi ki, o dünya ve içindekilerden her şeyden daha kıymetlidir.” Nebe sûresiyle alakalı da: “Resul-i Ekrem’in Amme sûresini namazın bir rekâtında Mürselât sûresiyle birlikte okuduğu” şeklinde varid olan haberler bu güzel üç sureyi okuma adetinin sünnetten delilleridir. Mezkûr sûrelerin muhtevasına ve yukarıda zikredilen faziletlerine baktığımız zaman ise bunların kabir azabını, ölümü, ahiret ahvalini ve cihadı ihtiva ettiği göze çarpar. Öyleyse şu soruyu kendimize soralım: Yakın zamana kadar ana-babalarımızın virt edindiği bu sûreleri hiç okuyor muyuz ve içimizde kabir azabından korku, ölümü hatırlama, ahiret inancı ve cihad gayesi ne kadar var?

İbn Battûta’nın Anadolu’da dikkatini çeken teşkilat ise ahilik teşkilatıdır. Seyyah bize ahilerin dünyada eşi benzeri olmadığını şu sözlerle aktarır:

“Şehirlerine gelen yabancıları misafir etme, onlarla ilgilenme, yiyeceklerini ve konaklayacakları yeri sağlama, onları eşkıyanın ve vurguncuların ellerinden kurtarma, şu veya bu sebeple haydutlara katılanları temizleme gibi konularda bunların eşine dünyada rastlanmaz.”

İbn Battûta ahilerin dünyada bir benzeri olmadığını destekleyici mahiyette, onları başka beldelerin halklarıyla da kıyas ederek şu cümleleri sarf eder:

“Onların önderlerine de demin belirttiğimiz gibi ‘ahı’ deniliyor. Ben onlardan daha ahlaklı ve erdemlisini görmedim dünyada. Gerçi Şiraz ve İsfahan ahalisinin davranışları biraz ahı tayfasını andırıyor ama ahılar yolculara daha fazla ilgi ve saygı göstermektedirler. Sevgi ve kolaylıkta da Şiraz ve İsfahanlılardan daha ileri düzeydedirler.”

Ahilikle alakalı daha birçok kıymetli bilgiler veren İbn Battûta kendisini yemeğe davet eden bir ahi önderi hakkında da şöyle söyler:

"Bu adam yoksul birine benziyor, bizi ağırlayacak gücü yoktur; onu zor durumda bırakmak istemiyoruz!" dedim. Bu lafım üzerine şeyh güldü, şu cevabı verdi: "Bu adam, ahı yiğitlerin önderlerindendir.”

Yani İbn Battûta ahi önderini manzara itibariyle diğer ahilerden veya halktan ayırt edemiyor. Hatta “bu adam bizi nasıl ağırlayacak?” diye de tasalanıyor. Bu durum ahilik teşkilatının sünnet kaynaklı bir teşkilat olduğunu bize gösterir. Zira, Resul-i Ekrem ve Hulefâ-yi Raşidîn devrinde huzura gelen ziyaretçilerin Resul-i Ekrem veya halifelerin sair Müslümanlardan ayırt edici dünyevî bir vasfa yahut kılık kıyafete sahip olmadığına şaşırdıkları çok kere hadis kitaplarında rivayet edilmiştir. İşte Türkler hicretten tam 8 asır sonrasında bile böyle bir hayata sahip olmayı hedef ittihaz etmiş bir teşkilata sahipti. Peki bugün ün yapmış hangi teşkilatın liderinin yanından onun lider olmadığını fark etmeden geçip gidebiliriz, hatta bırakın yanından geçip gitmeyi kaç metre mesafeye kadar herhangi bir STK liderinin bile yakınına yaklaşabiliriz?

İbn Battûta’nın Ekrîdûr (Eğirdir)’a uğradığında oradakilerin oruçlarını tiritle açtığını ve bunu peygamberimiz sallallahu aleyhi ve sellem’in tiridi diğer yemeklere tercih etmesine dayandırdıklarını ifade eder. Yani Türk halkının tiridi sevmesinin nedeni Resul-i Ekrem’in bu yemeği diğer yemeklere tercih etmesiyle alakalıdır. Zira bir hadis-i şerifte şöyle buyurulur: “Âişe’nin diğer kadınlara üstünlüğü, Tirit’in diğer yemeklere üstünlüğü gibidir.”

İbn Battûta Ekridûr’da bulunduğu süre içinde Dündar Bey’in çocuklarından birinin cenazesine de katılır. Orada bir kıyas yaparak ahalinin Mısır, Suriye ve Lûr halkının yaptığı gibi cenazede ölüye feryad-ı figân etmediğine dikkat çeker. Zira ölünün arkasından bağıra çağıra ağlamak İslam dininde yasaklanmıştır. İslam dünyası denilince bugün akla gelen ilk şehirlerden Mısır ve Suriye’de bu sünnete tabi olunmadığını; Türkiye’de ise sünnete münasip olan davranışın gösterildiğini buradan öğrenmekteyiz.

Son olarak İbn Battûta Anadolu’dan ayrılmadan önce Sinop şehrine gider. Orada yaşadığı ilginç bir hadise ise yazımın başında da aktardığım gibi Türklerin Ehl-i Sünnet itikadına son derece sahip çıktığının bir alametidir. Seyyah bu dikkat çekici hadiseyi bizlere şöyle aktarır:

“Şehre geldiğimizde ahali bizim iki elimizi yana indirerek namaz kıldığımıza şahit olmuş. Oralılar Hanefi oldukları için Maliki mezhebini ve onun namaz kılma usulünü bilmiyorlar tabii... Maliki mezhebince namazda elleri iki yana salmak, muhtar [=seçilen, uyulan, amel edilen] görüştür. Sanûbluların bir kısmı Irak ve Hicaz yörelerini görmüş olduklarından, oralarda yaşayan Şiilerin ellerini yana salarak namaz kıldıklarını da biliyorlar! Bu benzerlikten ötürü bizi Şiilikle itham ettiler; art arda sorular sordular! Onlara Malikî olduğumuzu anlatmaya çalıştıksa da inandıramadık, yüreklerinde kuşku devam etti. Nihayet belde naibi [=yöneticisi], hizmetçileriyle bir tavşan gönderdi bize. Bizim ne yapacağımızı izlemesini tembih etmiş adamcağıza! Tavşanı kestirdim, pişirdim, hep beraber afiyetle yedik! Hizmetçi bu duruma şahit olunca efendisine gidip durumu anlatıyor. İşte o zaman hakkımızda uyanan kuşku yok oldu; ardından gelsin ziyafetler! Hemen ağırlamaya başladılar bizi! Zira Râfızîler tavşan eti yememektedirler.”

 İbn Battûta’nın anlattığı bu son hikâyenin bize çok da garip gelmediğini düşünüyorum. Çünkü Sünni-Hanefî olmak ve bu alametlere sahip çıkmak bugün hayatta olan Türkler tarafından hâlâ önemsenen bir meseledir veya yakın zamana kadar önemsenen bir mesele idi. Namazda bizim gibi namaz kılmayan bir kimseyi teftiş etmek, eğer dört mezhep müntesibi değilse ondan emin olmamak cahilliğin değil, sahih bir ipe tutunmuş bir tutuculuğun gereğidir.

Netice itibariyle, İbn Battûta’nın yedi asır evvel yaşamış Türklerle ilgili seyahatnamesinde anlattıkları Türklüğün neye tekabül ettiğini de anlamamıza vesile olabilir. Bu anlayış neticesinde vasıl olacağımız yerin ise Resul-i Ekrem’in emaneti olacağı aşikardır. Zira Anadolu’da hayat süren Türkler asırlarca bu emanete sarılarak Ehl-i Sünnet olma vasfını korumuş ve bu sayede üstünlüğünü muhafaza etmiştir. Geçmişte sımsıkı sarıldığımız bu vasfın bugün ise elimizden kayıp gitme tehlikesi mevcut. Biz Türkler Kur’an ve sünnetle olan bağımızı lisanımıza bağlamışız. Türkün dili Kur’an olmuş, Resul-i Ekrem söylemiş işiten Türk olmuş. Öyleyse özlediğimiz meziyetlerimize sahip olmanın yolunun da dilimizin Kur’an ve sünnet dili olduğunu kavramaktan geçtiğini bilmemiz lazım. Meseleyi dile bağlayarak yazımı bitirme niyetinde değildim; lakin yazıyı yazma sürecince Türklüğe dair başta sorduğum sorular zihnimde yankılanıp durdu. İbn Battûta’nın üstün olarak nitelendirdiği ve sünnet üzere hayat sürdüklerini tesbit ettiği Türkleri bugün sünnetin gerisinde bırakanın ne olduğunun cevabı yazının sonuna geldikçe billurlaştı. Zihnimde dönüp dolaşan soruların cevabı dile geldi, dilime dolandı ve dilimden dökülüvermiş oldu.


Muhammed Said ÖZTÜRK

(Diğer Yazıları)


0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski