Korku-Bilgi-Tanım-Hegemonya

 

“Benim bütün yazı hayatım hegemonyacı Batı karşısına hakkaniyete dayalı bir hegemonyanın konulması üzerinde duruyor."

İsmet Özel

 “We can not fight for our rights and our history as well as future until we are armed with weapons of criticism and dedicated consciousness.”

(Eleştiri kültürü ve adanmış bir bilinç ile silahlanmadığımız müddetçe haklarımız ve tarihimizin yanı sıra geleceğimiz için de savaşamayız.)

Edward W. Said


-Kıymetli Yayıncım M. Burak Çelik'e-

Her zamanki gibi anekdotlarla yazıma başlamak istiyorum. Fakat bu sefer bir değil üç anekdot aktaracağım. Üç anekdot da birbiriyle alakalı. Birincisi şöyle: Mithat Cemal ara sıra Mehmet Akif’le buluşur ona şiirler okurmuş. Akif ise bazı mısraları beğenir ve onların üzerine konuşur bazılarını da tenkit edermiş. Bir gün Mithat Cemal “milletim nev’i beşerdir, vatanım ruy-i zemin!” (milletim bütün insanlık (beşer), vatanım bütün yeryüzüdür) mısralarını okuyunca Mehmet Akif acı acı gülerek “Sen de bu yalana inanıyor musun? Bir Avrupalının nev’-i beşerinde, rûy-i zemininde Türkler ve Müslümanlar dahildir sanıyor musun?” demiş ve bir vakıa anlatmış: “Umumî Harpte biz üç kişi [Mısırlı Fuat ve Tunuslu Şeyh Salih] Berlin’e gittiğimiz zaman Alman Hükümeti bize ne dedi bilir misin? Türklerle ittifak ettik diye Rayiştak’ta Katolik mebuslar bağırıyorlar, Müslümanlar ve Türkler gibi vahşîlerle medenî Alman milleti nasıl birleşir? diyorlar. Makaleler yazınız da Türklerin ve Müslümanların da insan olduklarını bu adamlara karşı ispat edelim. dedi.” Mithat Cemal, Akif’in bu sözlerini duyunca şaşırmış ve “Acayip!” demiş. “Bundan daha acayibi var” diyerek Akif anlatmaya devam etmiş. “Umumî Harpte Viyana’da idim; bir gece Viyana kiliselerinin çanları çalmaya başladı; otelin penceresinden baktım; caddede her elde bir mum, herkes haykırıyordu. Kendi kendime: Müttefikimiz Viyanalılar galiba cephede bir muzafferiyet kazandılar, dedim. Sokağa fırladım. Bir dükkâncıya: -Bir zafer haberi mi var! dedim. Adam: -Zafer de söz mü? dedi. İngilizler Müslümanlardan Kudüs’ü aldılar: İngiliz ordusu Allenby’nin kumandasında Kudüs’e girdi. Mukaddes şehir aydan kurtuldu, haça kavuştu.” Akif bunu anlattıktan sonra Mithat Cemal’in gözlerine dik dik bakmış ve “Milletim nev’-i beşer, vatanım rüy-i zemin! Öyle mi? Biz bu yalana inanırsak, ne milletimiz kalır, ne rûy-i zeminimiz!” demiş. Ki bunlar yaşandığında Osmanlı ve Avusturya müttefiklerdi. Normal(?) şartlarda müttefikinden yana olması gereken insanlar haç ve hilal (Türkler, Müslümanlar, Kudüs) mevzubahis olunca farklı bir tavır geliştiriyorlardı, müttefikleri yenildiğinde bile seviniyorlardı. Yıl 1917 (26 Safer 1336).

            İkinci anekdot çok uzun değil fakat benzer bir tavrın varlığını gözler önüne sermesi açısından güzel bir örnek. Bu sefer yıl -miladî takvime göre- 1949. Seyyid Kutub eğitim için Amerika’ya gidiyor (1948-1950). Amerika’daki ilk zamanlarında daha rahat, fikir ve siyasetten bir nevi uzak, zevkine düşkün bir haldeymiş Seyyid Kutup. Bunların ve bazı komplekslerinin yıkılmasına sebep olan bir şey vuku bulmuş. Hasan el-Benna, Şubat 1949'da Mısır hükümetinin  de göz yumduğu bir suikast sonucunda Kahire'de öldürülmüş. Bu yıllarda Amerika’da olan Seyyid Kutub, Amerikalıların kutlamalar yaptığını, Amerika’da bir zafer havasının hâkim olduğunu görmüş. Buna bir anlam veremeyen Seyyid Kutub’un Amerika reddiyeciliği ve “dava adamı” olması bu vakıa ile başlamış.

            Üçüncü anekdot ise epigrafta ismi geçen Edward Said’den. Edward Said’in meşhur “Şarkiyatçılık” kitabını yazmasına sebep olan veya kitabın yazılmasını teşvik eden, hızlandıran bu vakıa diğer iki anekdota çok benziyor. Edward Said 1948 Arap-İsrail savaşlarında mülteci durumuna düşüp evvela Mısır’a akabinde de Amerika’ya gitmiş. 1970-1977 yıllarında yaşanan İsrail ile Arap devletleri arasındaki savaşlarda, Amerikalılar, İsrail lehine sokağa dökülmekte, İsrail’in aldığı her zaferde, attığı her bombada sevinmektedir. İsrail lehine yaşanan her olayda Amerika’da içkili kutlamalar yapılmakta ve zafer naraları atılmaktadır. Edward Said bu olanlar karşısında dumura uğramış bir şekilde bu tavırların alt metnini incelemeye koyulmuştur. Yani ne oluyordu da Amerikalılar 11.000 kilometre ötedeki olaylar karşısında böyle bir tavır geliştiriyordu? Bu işin tarihî arka planı neydi? E. Said’in “Şarkiyatçılık” eseri esasen bu girişimin bir uzantısıdır: Batı’nın şark anlayışlarını incelemek.

 

Korku (Terör-Tedhiş)

            Batı’nın Türklere ve Müslümanlara karşı olan tavrını incelemede dönüm noktalarından biri olarak İnebahtı Deniz Muharebesi’nin (Lepanto) büyük payı vardır. Batı’daki tarih kitaplarında bu konu çokça işlenmiştir. Ayrıca İnebahtı’dan önceki ve sonraki metinlere bakıldığında bu durum, yani Avrupalıların zihniyetinde İnebahtı’nın ehemmiyetı netlikle görülebilir. “Yedinci asrın sonundan 1571 İnebahtı muharebesine değin, gerek Araplara ve Osmanlıya özgü biçimiyle gerekse Kuzey Afrika'yla İspanya'ya özgü biçimiyle İslam, Avrupa Hıristiyanlığına tahakküm etmiş ya da onu fiilen tehdit etmişti [ve korku salmıştı]. İslamın Roma'ya üstün gelmesi, Roma'yı gölgede bırakması, geçmişte ya da günümüzde hiçbir Avrupalının zihninden silinmiş olamaz.” diyor E. Said. 1571 öncesi birçok metinde Avrupa’nın nasıl bir korku içinde olduğu görülebilir. Çünkü Türkler, Viyana önlerine kadar dayanmış ve tabiri caizse “Ha geldi, ha gelecek” vaziyettedirler. 1571 öncesinde Avrupa’da hiçbir şekilde kendine güven içinde yapılmış bir “bilimsel gelişme”den bahsedilemez. Çünkü Türkler onlara göre “yenilmez”dir. Bu şartlar altında kafaları ancak bu korkuyla meşguldür. O yıllarda yazılmış her türden kitapta bu tavrı görebilirsiniz. Hatta bence bunu en iyi yansıtan eser, ünlü Ütopya kitabının yazarı Thomas More’un “A Dialogue of Comfort against Tribulation” isimli kitabıdır. Bu kitap Viyana önündeki Türkler’in bir süre sonra bütün Avrupa’ya hâkim olduğu bir “distopya” olarak yazılmıştır. Bana kalırsa Batılı distopya türünün ilk örneği olarak bu eser gösterilebilir. Fakat ne hikmetse binlerce yayınevinden yüzbinlerce neşrolunan Ütopya kitabına nazaran bu kitaptan Türk topraklarında -birkaç istisna dışında- ne bahseden ne de bu kitabı tercümeye yeltenen çıkmıştır. Kitapta defalarca “Türkler” geçmekte ve Avrupa’daki Türk korkusu net bir şekilde hissedilmektedir. Bu kitap 1534 tarihinde yazılmış ve kimilerine göre Thomas More’un idamına sebep olan eserdir. 1534 yılı İnebahtı’dan tam 37 yıl öncedir. Bu zaviyeden o korku havası sadece bu eserde değil birçok başka eserde de incelenebilir.

Peki 1571 yılında ne olmuştur? Ne olmuştur da bu kadar tesirli bir geçiş yaşanmıştır? 1571 yılında Türklerin donanmalarının yakılmasıyla Batı’da “Türkler Yenilebilir” algısı doğmuştur. Bundan önce Türklerin yenilemezliğini düşünenler, yıllardır gerileyen ve -başta İstanbul’u Türklere bırakmak üzere- topraklarını kaybedenler hatta Türklere şeytanî bir güç atfedenler bu vakıadan sonra zihnî bir kırılım yaşamışlardır. 900 yıldır onları saran korku ve terör yavaş yavaş onlardan uzaklaşmış ve neticesi bugünlerde dahi hissedilecek şekilde başka bir korku Müslümanlara geçmiştir. “Size çullanmak üzere yabancı kavimlerin, tıpkı sofraya çağrışan yiyiciler gibi, birbirlerini çağıracakları zaman yakındır.” Orada bulunanlardan biri “O gün sayıca azlığımızdan mı?” diye sordu. “Hayır” buyurdular, “Bilakis o gün siz çoksunuz. Lakin sizler bir selin getirip yığdığı çer-çöpler durumunda olacaksınız. Allah, düşmanlarınızın kalbinden size karşı korku duygusunu çıkaracak ve sizin kalplerinize vehen (zaaf) atacak.” “Vehen (zaaf) nedir ey Allah’ın Resulü?” denildi.” “Dünya sevgisi ve ölüm korkusu!” buyurdular (Ebu Davud, Melahim 5, 4297). Hâlâ Müslümanlar olarak bizim aynı zaaflarımızdan besleniyor Batılılar. Bir yanda 1571 öncesi Türk korkusu ve 1571 sonrasında bu korkunun kalplerinden silinip alındığı düşmanların karşısında Müslümanlar ve onların zaafları. 1571 öncesi ve sonrası korkunun durumu ve yönü hakkındaki istidlallerden sonra bunun nasıl gerçekleştiğinin ve işlerin nasıl terse döndürüldüğünün anlatılacağı Bilgi (Malumat) başlığına geçebiliriz.

 

Bilgi (Malumat, Saha Araştırması)

Umumiyetle savaştaki teknologic gelişmelerin tesiriyle “Batı’nın üstünlüğü”nün kabul edildiği düşünülür. Yaygın kanaat bu yöndedir. Fakat nasıl Batı’nın Türk algısı değişmeden, Avrupalılar Türklerin yenilebileceğini düşünmeden onları bozguna uğratamamışlarsa aynı durum burada da geçerlidir. Batıda yaşayan insanlar, saha araştırmaları yapıp malumat toplamadan ve Müslümanlar hakkında “onları anlamlandırılmış, hazmetmiş bir bilgiye” ulaşmadan onlara karşı kendinden emin bir pozisyona geçememişlerdir. Bilmediği şeyden korkan ve bilgiyi “meşrulaştırılmış güç” olarak kullanan Batılılar, Türkleri ve Müslümanları evvela tanımlamak (yutmak) istemişlerdir. Bu yolun önce malumat edinmekten, yani meçhulün malum olmasından geçtiğini düşünmüşler. Malumat ile bilgi arasındaki farkı izah için şu cümleler işimize yarayabilir: Malumat işlenmemiş bilgidir yahut bilgi işlenmiş malumattır.

1571 öncesi Avrupa’daki bilgilenmeye bakıldığında Türkler ve Müslümanlar hakkında yalnızca hissî/hayalî görüşlerin ve yazılanların bulunduğu görülebilir. İlmî ve aklî olmayan fikirlerden arındırıldığı iddia edilen ansiklopedilerde bile Türkler, Müslümanlar ve İslam hakkında çok kısıtlı, yanlış, hatalı ve Türklerden dolayı korkuyla yazılmış metinlerle karşı karşıya geliriz. Sözgelimi İslam “şeytanın dini”dir “Hıristiyanlıktan sapmış, dinden dönmüş hilekâr bir Muhammed” vardır ve onda “bütün kötü hasletler toplanmış”tır, Müslümanlar da işte onun devamıdır. (Bu konudaki diğer benzer söylemler, 17. yüzyıla kadar tarihî olarak yazılanlar ve kaynak için Norman Daniel’ın Islam and the West kitabının ilgili bölümlerine bakılabilir.) Söylenenler Binbir Gece Masalları’nın tahayyülüyle ortaya çıkan, çoğu önceki yazılanların tekrarı olan, hissî metinlerden öte bir şey değildir. Ekseriyetle rahipler eliyle yazılmış bu metinlerde bütün kötü sıfatlar ve Hıristiyanlığa zıt şeyler Müslümanlara, Türklere ve İslam’a yükleniyordu. Ciddi bir araştırmaya rastlamak mümkün değildi. 1571 sonrası bu yönde bir bilgilenme kıpırtısı başlamıştı. Bunun birçok yönü vardı. Hem misyonerlik (Hıristiyanlık) faaliyetleri hem tahakküm kurma isteği (Emperyalizm) hem de yeni pazar arayışları (Kapitalizm), -ki bazı isimler bu üçünün birbirinden ayrılamayacağını söylerler- bu üçü birbirlerinin mütemmim cüzüydü. Çünkü Hıristiyanlığı yaymak için başka bölgelere giden bir Hıristiyanın aynı zamanda emperyal ve kapitalist davranışları çok net bir şekilde görülür veya tam tersi, zira hayat bir bütündür. Dolayısıyla Batı’nın Müslümanlar (kendi tabirleriyle Şark/Doğu) hakkında çalışmalara başlaması, bilgi toplaması, saha araştırması yapması İnebahtı’dan (1571) sonra görülür. Bunlar da yine hatalı çalışmalardır. Hakikatten zaten yoksun olan bu çalışmalar gerçeklikten de yoksundur. Batılı yutmak istediği ve yutulabilecek bir Şarklı tasvir etmektedir.

Her ne kadar bu tanımlayarak anlamlandırma yönünde kıpırdanmalar devam etse de “Şark Kitaplığı” oluşturacak yolda yutma faaliyeti yapacak bilgilenmelerin başlangıcı olarak 1650’li yılları gösterebiliriz. Mesela Johann H. Hottinger Historia Orientalis (Şarklıların Tarihi) kitabı 1651’de yazılmıştır. Yine 1697’da yayımlanan, tesirini Napolyon başta olmak üzere birçok Batılı isimde gördüğümüz ve hâlâ da etkisini devam ettiren d’Herbelot’un “Bibliotheque orientale” kitabı bir devrim niteliğinde sayılabilir. Yine kendinden önceki kitaplardan bazı tutumlar devralınıp İslam’a, Müslümanlara ve İslam Peygamberi’ne ağır ithamlarda bulunulsa da artık eleştirilerin yönü bir nebze değişmiştir. Avrupa’nın bu yeni eserlerindeki malumatlarda korkunun yer yer ortadan kalktığı görülür. Müslümanları yutmak için ağızların sulandığı bir tavra doğru hareketlenme vardır. Bu eserler Napolyon’un yapacağı bütün çalışmalara öncülük etmiştir ve bizzat Napolyon tarafından okunmuştur. Napolyon ve şürekası bilhassa Volney’in “Mısır ve Suriye’ye Yolculuk” ile “Halihazırda Türklerle Yapılan Savaşa İlişkin Düşünceler” kitaplarını çok ehemmiyetli buluyorlardı.

Napolyon’un Mısır’ı almak maksadıyla yapacağı fiilî işgalden önce yaptırdığı faaliyetlere dikkat kesilmek lazım. Mısır Ordusu ile birlikte kurduğu Mısır Enstitüsü ve işgalden önce yaptırmaya başladığı ve Mısır Enstitüsü ile devam eden devasa bilgilenme faaliyetinin bir neticesi olarak Description de l'Égypte (Mısır’ın Tasviri/Tanımı) eseri bu konuyu anlamada işimize yarayabilir. Eser için 160 akademisyen ve bilim adamının yanı sıra, 400 gravürcü de dahil olmak üzere yaklaşık 2000 sanatçı ve teknisyen müşterek çalışmıştır. Bu arada Napolyon’un donanmasının adı da “Şark” idi. 400 kadar akademisyeni, bilim adamını ve sanatçıyı Mısır’a gittiğinde yanında götürmüştü Napolyon. Bu Mısır’ın Tasviri/Tanımı eseri neşrolunduğu yılda, dünyada bilinen en büyük, en çok cilde sahip eserdi. Çünkü evvela 23 cilt daha sonra da 37 cilt halinde neşrolunmuş bir külliyattı. Bu kitapların yazımına ve araştırmalara Mısır’a gitmeden başlanmıştı. Napolyon Mısır’a ayak bastıktan sonra yüksek bir tepede Mısır Enstitüsü kurdurup bu çalışmalara devam edilmesini söyledi. Maksadı Mısır üzerinden Müslümanlar hakkında malumat toplamaktı. Malumatlar bilgiye dönüştürülecekti. Ve bunlardan bütün Müslümanları alt etmeye yarayacak bir kılavuz kitap oluşturulacaktı. Müslümanları alt etmenin yolu, onları tanımak (yahut tanımlamak) idi. Günlüklerinde yazdıklarından anladığımız kadarıyla Napolyon savaşı kazanmak için evvela düşmanını tanımak-bilmek-anlamlandırmak gerektiğine inanıyordu. “Karşı taraf hakkında ne kadar çok şey bilirsem işimi o kadar rahat hallederim” düşüncesine sahipti.

Tanımlayanın ve tanımlananın kim olduğunu anlamak suretiyle bir toplumda hangi ideologinin hükümran olduğunu anlayabiliriz. Eğer ki bir siyasî kamp kendine ait terminologiyi toplum içinde yaygınlaştır(a)mamışsa ve kendisi bile bazı şeyleri ancak düşmanının diliyle ifade eder bir durumdaysa, görünüşte gücü ne olursa olsun hasmı tarafından kültürel bir sindirime uğramıştır. “Kendi dilini kuramayan hiçbir politik hareket toplum ölçüsünde gerçek galibiyete varamayacaktır.” Bu nasıl o zamanlar geçerliyse bugün de geçerli bir durumdur. Napolyon ve şürekası kendi topladıkları bilgilerin “nesnel” ve tek gerçek, değişmez ve bilimsel bilgi olduğuna inanıyorlardı. Halbuki hegemonya üzerine ihatalı mülahazalar yapan Gramsci "nesnel" bilgiyi kabul etmez. Bütün “nesnel bilgi” iddialarının bir iktidar uygulaması girişiminden ibaret olduğunu düşünür. Yani muktedir için bunlar bir meşrulaştırma aracıdır. Gramsci’ye göre bilim bir üst yapıdır, bir ideologidir ve kim ne derse desin bilim nesnel olamaz. Ancak bir kesimin istekleri, niyetleri, amaçları doğrultusunda bir işe yarar. (Bu meselenin daha iyi anlaşılması için nesnellik ve bilimsellik mevzuu ayrı bir yazı olarak kaleme alınacak.) Mademki E. Said’den bahsettik bu kısma ondan bir örnek verelim. E. Said, beynelmilel çevrelerce tasvip görmeyen (kültürel hegemonyayı delebilecek, sıkıntıya uğratabilecek), tasfiye edilmesi gereken fikirleri mevzubahis olduğunda kendisinin “Filistinli, Filistin taraftarı, şiddet yanlısı, fanatik, Yahudilerin öldürülmesi taraftarı, Batı karşıtı (düşmanı)” olarak tavsif edildiğini söyler. Yani sistemin/hegemonyanın içinde kalarak ancak sisteme/hegemonyaya ait fikirlerin savunabileceğini anlayabiliriz. O hükümüranlığın, hegemonyanın, ideologinin belirlediği kaidelere uymayan bilgi, nesnel bilgi değildir, hatta bilgi bile değildir. Ayrıca bir bilgilenme, tanımlama örneği olarak Filistinizm’i (Philistinism) incelemek bize fayda sağlayabilir. Bu kelime Batı dillerinin tamamında “Felsefe ve estetik alanlarında dar kafalı, estetik duyarlılığı olmayan, liberal kültürden yoksun, cahil ve zevksiz” anlamına gelen bir terimdir. Batılıların Filistinlilerin başına gelenlerin onlara müstahak olduğunu düşünmelerinde ve Filistinliler nezdinde bütün Müslümanlara olan düşmanlıklarında bu tarifin, tanımlamanın ne kadar tesiri vardır acaba? Bunlardan çıkan sonuç da, teorinin teori olarak hiçbir statüye sahip olmadığı, aksine pratikten ibaret bir şey olduğudur. Bu pratikleştirmenin gereği olarak yıllar boyu okuduğu ve yazdırdığı eserlerden şu iki neticeye vardı Napolyon ve Batılılar:

1-Müslüman görünmeden burada kalmak ve işgale hazırlanmak konusunda Müslümanları ikna edemem.

2-Müslümanları ikna etmek için de dinî liderleri kullanmalıyım.

Napolyon’un Müslümanlar hakkındaki bu tespitleri hâlâ Batılılar tarafından kullanılmaktadır. Yine Napolyon Şark’taki Fransız hâkimiyetinin önünde üç engel olduğunu söyler. Dolayısıyla her Fransız gücünün üç savaşa birden girmek zorunda olduğu konusunda askerlerini ikaz eder:

1-İngilizlere karşı (Emperyal yarış).

2-Osmanlı Devleti’ne karşı (Askeri güç ve siyasî kabul).

3-Üçüncüsü ve en zorlusu da Müslümanlara karşı (Bilgi kabulü ve Müslüman görünmek).

Napolyon Mısır’a ayak bastığından beri her gün bütün askerlerine Müslümanlara karşı iyi davranmalarını öğüt veriyor, taşkınlık yapmamaları konusunda ikazlarda bulunuyordu. Okuduğu kitaplardan edindiği bilgiler bu yöndeydi. Yukarıda bahsettiğimiz 2 neticeyi ciddiye alıyor ve Mısırlı ortaklarına ayak bastığı ilk andan itibaren söylediği, yaptığı, konuştuğu her şeyi Arapçaya tercüme etmelerini söylüyordu. Hatta oradaki alimlere Kuran-ı Kerim’in yeni bir tefsirini yaptırmıştı ve bu tefsirdeki ayetlerde kendisinin (Napolyon’un) İslam aleminin kurtarıcısı gibi lanse edilmesini istemişti. Grande Armee’nin (Fransız Ordusu) lehinde yazılar yazılacak, bunu tefsirlerle yerel imamlar, kadılar, müftüler, alimler sağlayacaktı ve dağıtımını kendi yaptıracaktı. Bilginin Müslümanlara (onların tabiriyle Şarklılara, Doğulılara) karşı nasıl kullanıldığının güzel bir misali var burada. Bu konuda yaşananlara bizzat şahit olan Mısırlı Tarihçi Abdurrahman b. Ceberti’nin yazdıklarıyla birlikte Napolyon’un tuttuğu ve tutturduğu kayıtlara bakılabilir. Bu süreçler sadece tarihî bir vakıa değildir. Aynı zamanda tekrar tekrar işletilen ve günümüzde de kurulan bir tezgahın prototipi olarak bize bilinçlenme noktasında çok fayda sağlayabilir. Hegel’e göre o “çağın ruhu” olan Napolyon, daha sonraları Müslüman görünüp Mısır’ı, katolik görünüp birçok başka yeri işgal ettiğini ifade etmiştir. Yukarıda ismini zikrettiğimiz ve Napolyon’u en çok etkileyen isim olan Volney eserlerinde şunu söylüyordu: “Müslümanlara doğrudan doğruya maruz kalan Avrupalının yaşayacağı insanî sarsıntıyı hafifletmeye yönelik kılavuz bir kitap yazdım, okuyun bu kitapları ve Şarklının şaşırtmacasından korunup onları kendinize tâbi kılın” Napolyon da bu yoldan ilerledi ve onun çalışmalarını zikrettiğimiz eserlerle pekiştirdi. Bilgiyi bir güç olarak, bir hegemonya aracı olarak kullandı.

            Napolyon 2 Temmuz 1798’de İskenderiye konuşmasında “nous sommes les vrais Musulmans!” (Biz gerçek Müslümanlarız!) diyordu. Müslümanları ancak bu yolla kandırabileceğini biliyordu. Benzer politikalar halen uygulanmaktadır. Ayrıca Napolyon kendi okumalarından Mısırlıların Memlüklere karşı olan husumeti konusunda bilgi sahibi olmuştu ve bunu da tepe tepe kullandı. Her fırsatta İslam adına savaştığını naklediyordu, bunu bütün Müslümanlara o toplumun önderleri vasıtasıyla bildiriyordu. Tercümanlar sürekli Napolyon’un sözlerini çevirip, basıp dağıtıyorlardı. Akabinde El-Ezher’de hocalık yapan 60 öndere (100 kanaat sahibi alim, önder davet edilmiş, 20 tanesi davete icabet etmemişti. 20 tanesi de gelmiş fakat sofradan kalkıp gitmişti. Bu yüzden 60 tane.) Napolyon’un karargâhındaki mükellef sofradan sonra Grande Armee nişanı verildi. Napolyon’un İslam’a, Kuran’a ve Hz. Muhammed’e duyduğu hayranlıklardan bahsedilerek alimler kandırılmıştı. Napolyon’un bilgileri, okudukları, çalışmaları işe yaramıştı. Müslüman halkın direncini kırmış ve Hegemonyayı tesis etmişti. Hatta kendini halife olarak bile gösteriyordu. Kahire halkı artık işgalcilere karşı tedirginlik duymuyordu. Bunu yaptığı araştırmalar ve yazdırdığı kitaplardan çıkardığı neticelerin yardımıyla ve bu 60 isimle sağlamıştı. Napolyon daha sonraları Jean-Baptiste Kléber’e, kendisi ayrıldıktan sonra bile Mısır’ın hep kendi yaptıkları ve yazdırdıkları ile yönetilebileceğini vurgulamıştı. Şarkiyatçıların yardımıyla bütün Müslümanların Müslüman dinî liderler aracılığıyla yönetilmesi konusunda talimat vermişti. Bilgi ve algı meselesi o kadar mühimdi ki İngilizlerin kullandığı bir yöntemi onlar da kullanacaktı. Doğulular Batılıları kırışık, güçsüz, hasta vesaire görmesin diye 55 yaşından sonra bu faaliyetlerde bulunanları emekli ediyor ve oraya gidecekleri yakışıklı ve uzun boylulardan seçiyorlardı. Mesele algıyla ve bilgiyle bir hükümranlık elde etmekti.

            Şu anda kabuk değiştirse de benzer usullerin hâlâ Müslüman ülkelerde takip edildiğini görebilirsiniz. Korku-Bilgi-Tarif-Hegemonya ilişkisi halen devam etmektedir. Bir kere Müslümanlar tanımlanmıştı, yutulmuştu ve yumuşak karınları bulunmuştu. Bu yolla bütün Müslümanlar aynı şekilde yönetilebilirdi. Kültürel bir hegemonya ile Müslümanların içinden çıkamayacakları bir labirentte kendi kendini doğrulayan bir düzenek kurulmuştu. Yani bütün Müslümanlar “Şarklılaştırılmıştı”. Bilgilerin tamamının doğruluğu ya da gerçekliği mühim değildi. Mühim olan malumat sahibi olmaktı ve yutmaktı.

 

Tanım (Tarif, İsimlendirme, Anlamlandırma, Söylem)

“Fırlamayım, bıktım tanımlanmaktan.”

Davun, 1964

“Niçin kılımı kıpırdatacakmışım aklıma Kâfirden tarif sokmak için.”

John Maynard Keynes’ten Nefretimin Yirmi Sebebi, 2005

 

            Bu epigraflardan sonra kapsayıcı bir iktibasla başlayalım: “’Hayvanların dünyasında’ diyor Thomas Szasz, ‘birini yemek veya biri tarafından yenilmek kuralı geçerlidir; insanlar dünyasında ise geçerli kural birini tanımlamak veya biri tarafından tanımlanmaktır.’ Bu sözde bir gerçek payı varsa ister istemez kabul etmemiz gerekecek ki eğer bir grup insan bir başka grup insanı tanımlayabilme gücünü ele geçirmişse onun üzerinde hakimiyet kurabilmiş, bir anlamda onları yemiş olur (...) Yani o anlamda tarif edebilecek bir gelişkinlikte bir dili olan toplum, tarif edemeyen tarif edilen toplumu yemiş olur (...) Yani dile hâkim olan insanlara hakim oluyor. İşte onun için ne yapmamız lazım? Kendi dilimizi oluşturmamız lazım. Yani bir şekilde yüksek bir dil sahibiysek aynı zamanda...” (İsmet Özel).

Tanımlamak. İnebahtı sonrası dünyada filizlenen ve Napolyon’la tecessüm eden şeye bu ismi verebiliriz. Malumat ve onun işlenmiş hâli olan bilgi -doğru ya da yanlış, gerçek ya da hayalî de olsa- ellerinde var, fakat bunu kullanmak için bir tarif getirmek gerekiyor. Bu da “Şarklı” ile tesmiye ediliyor. Üstüne yapıştırılan bu tanımı kabul eden “Doğulu”lar da yutulmuş oluyor. İstiklal Marşı Derneği vesilesiyle yapılan Türk tarifini bir de bu gözle okumak gerekebilir. Batı’nın bize yakıştırdığı tanımdan kurtulmak ve bunun yerine kendi tanımımızı kendimiz getirmek. Bu dili oluşturmak. Bu tarifi getirmediğin takdirde, bu dili kuramadığın müddetçe sürekli ve sürekli yutuluyorsun. Napolyon’dan Kissinger’e veya Netenyahu’ya ya da günümüzdeki herhangi bir siyasetçiye kadar bütün Batılı yöneticiler aynı usul ve tarifle yemeği pişiriyor ve bir güzel yiyor. Aynı korku salınıyor, aynı şekilde malumat toplanıyor, aynı şekilde tarif getiriliyor (geliştiriliyor) ve hegemonya (tahakküm) kuruluyor yahut yenileniyor. Sahte de olsa bir temsil oluşturuluyor. Bilmediği doğrudansa bildiği yanlışı tercih ediyor Batılı.

            Peki, bilgi meşrulaştırılmış güç müdür? Bilginin meşrulaştırılması (tarif getirmek, tanımlamak) bir güç olarak kullanılmış mıdır? Hâlen kullanılmakta mıdır? Bunları cevaplayabilmek için başta naklettiğimiz üç anekdota dönülebilir. Çünkü temelleri yıllar önce atılan tariflerin, tasnifin, kategorizasyonun hâlâ kullanıldığını o anekdotlarda görebiliriz. Yaşayan bir şey olarak Müslümanlara karşı olan tavırların izini Napolyon’a ve hatta ondan öncesi ve İnebahtı sonrası zihniyete kadar sürebiliriz. Dikte ettirmek, yazdırmak demek. Diktatör de o yazılanı dikte ettiren kişi. Diktatör ile dikte arasındaki bu bağ Napolyon ve yazdırdıkları arasında da görülür. Napolyon’un dikte ettirdiği önce 23, daha sonra genişletilerek 37 cilt halinde neşrolunan kitapta Müslümanlarla alakalı birçok yanlış, hatalı, eksik, alakasız bilgi de mevcuttu fakat bir tanımlanma işine girişilmişti. Korkuyu aşmak için doğru ya da yanlış tanımlamak, zihne oturtmak, anlamlandırmak, isimlendirmek gerekiyordu. Kaostan bir düzene geçilmesi esas alınmıştı. Zamanındaki bu niyetlerin ne olduğunu ve günümüzde hâlâ bunların nasıl yaşadığını anlamak için Description de l'Égypte (Mısır’ın Tasviri/Tanımı) kitabından benim anladığım kadarıyla sızan niyetlere birlikte bakalım:

1-Bir bölgeyi şimdiki barbarlığından kurtarıp eski klasik debdebesine kavuşturmak.

Yani kendini böyle meşrulaştırıyor Batılı. Emperyalist, Kapitalist yahut Misyonerce duygularını bu şekilde gizliyor. Onlar barbar, biz medeniyiz. Medeniler barbarlara galip gelmeli ki onlara iyilik verebilsin.

2-Şark'ı (kendi iyiliği için) modern Batı usulüyle eğitmek.

Kendini iyi bir şey yaptığına inandırıyor. Meşrulaştırma mekanizması devreye giriyor ve -nasıl oluyorsa o- karşısındakini kendi iyiliği için modern Batı usulüyle eğitmek gerektiğini söylüyorlar. Eksik olmasınlar! Ayrıca eğitimin ne büyük bir rol oynadığı bu maddeden anlaşılabilir.

3-Şarkı siyasî-kültürel hegemonya altına alma sürecinde edinilen görkemli bilgiyi, tasarıyı kullanmak.

Derlenen, toplanan, uydurulan görkemli bilgi ve tasarı realiteden daha öndedir. Doğuda yaşayan bu insanlar kendini temsil edemezler. Bizim bilgimizde ve tasarımızda varoldukları kadar varlardır.

4-Şark'ı değişmez kalıplarla dillendirmek, bellekteki yerini, imparatorluğun stratejisi açısından taşıdığı önemi, Avrupa'nın bir eklentisi sıfatıyla taşıdığı "doğal" rolü tümüyle kabul ederek Şark'a biçim, kimlik, tanım vermek.

Hâlâ aynı zihniyetin Batılı toplumlarda ne kadar güçlü bir şekilde yaşadığı gözlenebilir.

5-Bu tasarıda yerli halkı yalnızca -hayrı onlara dokunmayan- metinlerin bahanesi olarak dikkate alıp onlara böyle muamele gösterirken, sömürge işgali süresince derlenen bütün bilgileri "modern bilgiye katkı" başlığıyla yüceltmek.

6-Şark tarihini, zamanını, coğrafyasını, neredeyse keyfince yöneten bir Avrupalı olduğunu hissetmek ve hissettirmek.

Ne olursa olsun iplerin kendi elinde olduğunu, hegemonyanın varlığını hissettirmek. Tarihlerini kendi diledikleri gibi yönetmek ve eğitimlerine keyiflerince müdahale etmek.

7-Yeni ihtisas alanları ihdas etmek, yeni disiplinler kurmak, görüş alanındaki (ve dışındaki) her şeyi bölümlemek, açmak, şematikleştirmek, dizelgeleştirmek, dizinlemek, kaydetmek.

Anlamlandırmak, isimlendirmek. Bölmek, parçalamak, yutmak. “Anlamlandırmalıyım yoksa korkum nüksedebilir” düşüncesiyle sürekli bunu tekrarlamak. Müslümanları fikren, zihnen bir yere hapsetmek.

8-Her gözlemlenebilir ayrıntıdan bir genelleme, her genellemeden de Şark doğasına, mizacına, zihniyetine, töresine ya da tipine ilişkin değişmez bir yasa türetmek.

Şark’ı ve Şarklıları Batı dillerindeki yardımcı fiil olan “-dır, -dir” ile tanımlamak; yani onu dondurmak, bir noktaya ve değişmezliğe hapsetmek.

9-En önemlisi de, yaşanan gerçekliği (işgaller, medenileştirme adında yapılan sömürüler, katliam, emperyal amaçlar vs.) metinlerin hammaddesine dönüştürmek, tarihe gömmek, aklileştirmek, Şarkiyatçılığın girdabında boğmak. Sırf Şark'taki hiçbir şey sahip olunan güce (Batılı değerlere, tekniğe) direnemez gibi göründüğü için gerçekliği kendi elinde tutmak (ya da tuttuğunu zannetmek).

10-Şark'ı modern Batı terimleriyle açıklamış olmanın getirdiği saf güç, Şark’ı ihmal edilmişliğiyle kalakaldığı ve sadece geçmişinin geniş ama belirsiz anlamının tam biçimlenmemiş uğultularının işitildiği o suskun karanlıklardan(?) modern Avrupa biliminin açık seçikliğine(?) yükseltmek.

11-Buffon'un formüle ettiği hayvanbilimin türleşme yasalarının kanıtlanmasını andıran yeni Şark figürleri -sözgelimi Geoffroy Saint-Hilaire'in Mısır'ın Tasviri'ndeki biyologi tezleri- ile Doğuluyu aşağı ırk ve bağımlı ırk olarak tanımlamak.

Ernest Renan’ın filologi (yani dil bilimi, lisâniyat) ile Doğu dillerini aşağı, kusurlu ve iptidai diller olarak göstermesi ve kafatasçı düşünceleri bu maddenin anlaşılmasında bize fayda sağlayacaktır. Yeni filologinin amacı şudur: “Şarklılara hâkim olmak için evvela dile hâkim olmalıyım, dile hâkim olan bütün Şark’a hâkim olur”. Bilim yoluyla Şarklı’nın aşağı ırk olduğunu kanıtlayan birçok “bilimsel ve nesnel” delil(!) için o yıllarda yapılan “bilimsel çalışmalara” bakılabilir. Bütün bilimsel çalışmalar, Doğulunun bir anomali (aslından sapmış bir bozukluk, bir organizmanın veya dokunun yapısında veya işleyişinde normalden [yani Batılıdan] farklı bir bozukluk) olduğunu göstermek amacındadır. Bütün bu meseleleri daha ayrıntılı bir şekilde görmek isteyenler Şarkiyatçılık kitabının ilgili bölümlerine bakabilir. Kısacası Şarklı hem aşağı hem de (Batı’ya, Batılıya) bağımlı bir ırktır ve öyle kalmıştır, kalmalıdır, kalacaktır. Bu l5 maddede listelediğimiz tabirlerin olduğu gibi kaldığını düşünmeyin. "Aşağı ırk" kavramı kabuk değiştirerek kültürel hegemonya karşısında "aşağılık kompleksi" olarak bugün hâlâ bizi sarmaya devam etmektedir.

12-Ya da hepsinden öte bu Şark tarifinin "Avrupa milletlerinin her şeyinin çarpıcı karşıtı" olarak iş görmesi.

Biz neyizi en iyi gösteren şey “biz ne değiliz”dir. Bu da Avrupamerkezcilik düşüncesine sahip insanlar tarafından Şark üzerinden gösterilmiştir. “Şarklı veya Türk kesinliği sevmezdi, belirsizlikten hoşlanırdı.” “Gerçeklere değil hayallere inanırdı” “duygusaldı akılcı değildi, saf şehveti vardı” gibi binlerce genelleme ile güya zıddı üzerinden kendini (Batı’yı) tarif etmeye çalışmak, kendini meşrulaştırmak.

13-Mesele Mısır ile kalmayacak. Napolyon’un Mısır’da yaptığı bir prototip ve model olacak. Napolyon’un söylemi üzerinden bütün bir İslam alemi aynı veya benzer tutumlarla idare edilecek. Batı’nın medeniyet ışığı(?) Mısır üzerinden bütün Müslümanlara saçılacak.

Bu noktada Mısır modernleşmesini inceleyerek bazı fikirler edinebiliriz. (Bunu da ayrı bir yazı olarak kaleme alacağım.) Napolyon gitse bile Mısırlılar bu kitapta tarif edilen projeksiyona uymuşlar ve burada anlatıldığı şekliyle ilk modernleşen, batılılaşan ülke olmuştur. Hâlâ da Mısır batı aleyhine konuşmanın mümkün olmadığı bir ülke olarak hayatını idame ettirmektedir.

14-Kuşkusuz başka Avrupalı güçler, en başta da İngiltere, bu görevi tamamlama (şarkı şarklılaştırma ve tanımlama, yutma, hegemonya tesis etme) peşine düşecekti. Ancak, Avrupa içi dalaşmalara, çirkin rekabete ya da düpedüz savaşa rağmen, Garp'ın Şark'a yönelik ortak misyonunun kalıcı mirası olarak ortaya çıkan şey, Avrupa'nın işgalci ruhuyla kaynaşan yeni tasarılar, yeni tasavvurlar, yeni girişimler yaratmak olacaktır. Nitekim Napolyon'un ardından Şarkiyatçılığın dili kökten değişmiştir.

Hâlen de aynı dil ve ortak misyon devam etmektedir. İsrail’e hiçbir Batı devletinin bir şey dememesi ve Amerika’da İsrail lehine, Viyana’da müttefiki olmasına rağmen Türkler aleyhine kutlamalar yapılıyorsa bunun bir yönü de Mısır’ın Tasviri/Tanımı kitabında ortaya konan müşterek misyondur.

15-Şark yeniden yapılandırıldı, yeniden birleştirildi, işlemlerden geçirildi, kısacası bunlar Şarkiyatçıların çabalarından doğdu. Mısır'ın Tasviri/Tanımı eseri, Şark'ı Avrupa'nın daha yakınına getirmeye, ardından tümüyle Avrupa'ya dahil etmeye (yutmaya), en önemlisi Şark'ın yabancılığını, İslam söz konusu olduğunda da düşmanlığını ortadan kaldırmaya ya da en azından hafifletmeye, azaltmaya yönelik sonraki bütün çabaların ideal ilk örneği oldu. Çünkü bundan böyle "İslami Şark", Türkleri ve Müslümanları insan olarak, tarihlerini de tarih olarak göstermeyen, sadece Şarkiyatçıların gücünü imleyen bir kategori şeklinde ortaya çıkacaktır.

Biliyorum bu kısım biraz uzun oldu fakat insaf et ey kâri! 37 ciltlik devasa bir külliyatın ve bu konuda işleri tersine çevirme yolunda atılmış, atılan ve atılacak olan adımları işaret eden, halen içinde bulunduğumuz sıkıntıların kaynağı niteliğindeki ilk kitabın özetlenmesi kolay değil. Ne kadar söylense de muhakkak bir şeyler eksik kalacaktır ama ana hatlarıyla tanımlama çabası ve sızan niyetler bu yönde. Bunlar bugün de ufak farklılıklarla tekrar tekrar kullanılan usullerdendir. Bu Mısırın Tasviri/Tanımı kitabı adeta hegemonya, hükümranlık bahsinin kaidelerini ortaya koymuş kılavuz bir eser olarak tesirini devam ettiriyor. Bütün bu yazılanlar baştaki üç anekdottaki meseleleri açıklama yönünden bize yardımcı olabilir. İlk anekdota dönersek Batı’nın nev’i beşerinde Türkler, Müslümanlar ve Şarklılar yok, çünkü onlar aşağı ırktan, insanlaşamamış anomali yaratıklar. Batılıların umumî algısı bu şekilde. Bir Türk’ün-Müslümanın veyahut Türklerin-Müslümanların öldürülmesini destekliyorlar çünkü onlar kendilerinin tam zıddı, karşıtı olarak kendilerini tehdit etmişler ve hâlâ da tekrar bu vazifelerine dönebilirler.

Başladığımız gibi bir iktibasla tamamlayalım bu bölümü: “Birinci meselemiz, bilgi ve iktidar bağlantısı içinde ele alınarak dile getirilebilir. Belli bir toplum kendi aklî alıştırmalarını belli bir forma ulaştırarak, başka toplumları denetleyecek bir güç elde edebilir. Bizim, ideologic olarak çoğu kez, işte Batı medeniyeti hakimiyeti dediğimiz şeyin, işin silahlarla ilgili olan kısmının ötesindeki kısmı buna ilişkindir. Yani tarihi süreci ayrıca ele alınabilecek bir Batı medeniyet anlayışı, bu anlayışın doğduğu fikri çerçeve, bu medeniyetin dışında kalan toplumları kontrol etmek, denetlemek üzere harekete geçer ve bu bilginin bir iktidar unsuru, bir iktidar aracı olmasını temin eder. (...) Müslüman camianın kendi tariflerini ve kendi tasvirlerini, yani kendisi hakkındaki tarifleri ve kendisini tasvir edişini, kendi mensup olduğu ve eli altında tuttuğu bir güç alanından yapmakla bu kontrol mekanizmasının, bu kontrol faaliyetinin dışına çıkmış olur.” Bilginin ve tanımlamanın bir iktidar aracı olarak kullanıldığı bir ortamdayız. Belki de Türkiye’deki en anlamlı teklif olarak ve batının tasnifleri tarafından yutulmamak maksadıyla Türk’ü, Türk isimlendirmesini, kimliksizlik karşısında sınıf bilincine ulaşmak için Türk tarifini öne çıkaran İsmet Özel bu düşünceler çerçevesinde tekrar okunabilir mi?

 

Hegemonya (Güç, İktidar, İdeologi)

            Kapitalizm ve onun son aşaması olan dünya sistemi, üzerimizdeki baskısını gündelik hayatımızda hükümran olan hegemonya ile devam ettiriyor. Hegemonya hakkında açıklama yapmak için bundan önceki üç bölümü birlikte ele almak gerekiyor. Hegemonyanın tesisi için muhakkak bir “korku” ortamı oluşturmak ve bunu tekrar tekrar oluşturmak (mesela Gazzelilerin ellerine fırsat geçerse ne kadar canileşebileceklerini söyleyerek oluşturulan korku), “bilgi” ile bu hegemonyayı desteklemek (Müslümanların Avrupa için tehdit olduğunu söylemek ve böylece ABD’nin müdahale etmesi gerektiğini bütün kitle iletişim araçlarıyla kabul ettirmek, eğitim yoluyla Batı’nın değerlerinin en üstün değerler olduğunu savundurmak, diğer toplumları aşağılık kompleksine sevk etmek; Batı’da özenilir, Doğu’da rezil bir hayat olduğunu her mecradan pompalamak, kendi tarihini hep Batılı bir gözden okumak, Bilgiyi meşrulaştırılmış güç olarak kullanmak), “tanım”layarak etkisiz bırakmak (bütün kategorizasyonu kendi yapmak, yeni oluşacak imkanlar gelişmesin diye yeni ortaya çıkan durumlara evvela tanımı Batılıların yapması ve bütün dünyanın o tanımlara uyması yoluyla zihinleri kanalize etmek, kimseye bir şey tanımlayacak kadar bile saha bırakmamak, akademiyle tanımlarını meşrulaştırmak ve bunun dışında kalan tanımları küçümsetecek bir eğitim vermek) gerekmektedir. Yani hegemonyanın ciddi bir tarafı olarak kültürel boyuttan bahsedebiliriz. Zaten fiilî hegemonya ile kültürel hegemonya birbirinden ayrılamaz, ikisinin birleşmiş haline tek bir isim olarak “hegemonya” deriz.

Kültürel hegemonya delinmedikten sonra savaşı fiilî olarak istediğin şekilde tamamlasan da, yani hegemonyayı kırdığını zannetsen de, yeni oluşum yine aynı temel kaideler tarafından yutularak tesis edilebiliyor ve sen tanımlanmaya, korkularını sürdürmeye devam ediyorsun. Adeta fiilî hegemonyayı delsen bile batının değerlerini kabul edip yine yutuluyorsun ve kendi ideologini oluşturamayıp sistemin bir parçası olmaya devam ediyorsun. Güya yendiğin bir savaşta hegemonyaya yine yenik düşüyorsun; yani eğitim, kültür ve diğer yönlerden tahakküm devam ediyor. Kazandığını zannettiğin bir savaşta kuralları belirleyen her zaman kârlı çıkıyor ve kazandığını zannettiğin şeyin aslında kaybettiğin şey olduğunu anlamak güçleşiyor. Bu  sadece Müslümanlar değil bütün toplumlar için geçerli. Kazandığını zannetsen de sen kaideler tarafından "belirlenmeye" devam ediyorsan yine halihazırdaki hegemonyaya karşı kaybediyorsun. Teslim oluyorsun. Kuralları iyileştirmeye çalışmak gibi bir safdillik yine sisteme, kaidelere, tesis edilmiş hegemonyaya yarıyor. Bunların en bariz örneği olarak Suriye'nin yeni yönetimi gösterilebilir.

Malumunuz bir de son dönemde sosyal medyada devam eden kültürel hegemonya tartışması var. Kültürel Hegemonya'dan lafzî olarak bahsedenler nasıl bir çözüm yolu teklif ediyorlar? Sağ ve sol iki tarafın da mevcut kültürel hegemonyanın formları içinde var olabildiği bir ortamda ne hedeflenmektedir? Türkiye'de kültürel olarak bir kompleks içinde her yeni duruma, düşünceye, şartlanmaya ve kültürel hadiseye hiçbir derin düşünce emaresi göstermeksizin dahil olanlar veya aşağılık kompleksi içinde İslamî kılıf ve İslamî versiyon üretenler hangi kültürel hegemonyaya karşılar? Hangi hegemonyadan bahsediyorlar? Sol tandanslılar mevcut alemşümul kültürel hegemonyanın dışında tek bir kültürel meseleden bahsedebilirler mi? Sağ görüşlüler vazettikleri kültürel hegemonyanın fevkinde tek bir görüşe sahipler mi? Bir tarafın doğrudan ve farkında olarak diğer tarafın dolaylı ve farkında olmayarak aynı kültürel hegemonyanın tahakkümü altında olduğu görülemiyor mu? Sıkı mütalaalar yapmadan, bir kültürel ortam tesis etmeden, fikir üretemeden, kendi dilini kuramadan neyin ne kadar başarılabileceğini mevcut Türkiye şartları göstermektedir. Dünyadaki kültürel hegemonyanın bir alt kültürü olarak yerini kabul eden sol mu, bu alt kültürün ikizi, taklidi olmaya talip bir sağ mı bize tercih edilecek yolu açacak?

Dayatılan dili ve maddi-manevi despotizmi olduğu gibi kabul eden, akletmeyi hiç aklından geçirmeyen, kendinin bir merkezi ifade edemeyecek kadar aşağı olduğunu düşünen, düşünmemeyi bir meziyet sayan, doğru yolun ancak şartlara şartsız koşulsuz intibak ile açılabileceğini zanneden sol mu, kendi dilini kuramamış ve yıllardır hâlâ bu yolda tek bir adım bile atmadığı halde sloganlar ve hamaset seviyesinde, sığ ve akletmekten uzak fikirleriyle kültürel hegemonyadan bahseden, düşünmekten korkan, sistem tarafından biçilen yerden hiç tedirginlik duymayıp sadece o biçilen yerin yeşile boyanması ile meşgul olan sağ mı bize yeni bir hayat, yeni bir değerler manzumesi teklif ediyor?

Tabii ki kültürel hegemonya derken hegemonyayı kültüre indirgediğimiz anlaşılmasın. Kültürel hegemonya kavramı hegemonyanın yalnızca kültürden ibaret olduğunu söylemiyor. Hegemonya esasında rızaya dayalı bir mekanizma olsa da Gramsci'nin dediği gibi bu sistem yeri geldiğinde zor kullanmasını bilir. Hegemonya sadece boynuna kılıç tutmak, ayağına pranga bağlamak, zorla alıkoymak değil; gönüllüce ipleri vermektir. Yahut görünmez iplerle bağlı olmak ve farkında olmamaktır. Yani hegemonya dediğimiz şey sadece “rıza imalatı”yla oluşturulan bir şey değil, baskıya ve emretmeye başvurmadan, çeşitli ortaklıklar ile halkı ikna etme durumudur. Hegemonya yalnızca zorla kurulmaz, uzun vadede varlığını sürdürebilmesi için rızayı sürekli yeniden üretmesi de gerekir. İşte bu rıza mekanizması hegemonyayı diğer tahakküm biçimlerinden ayıran yöndür. Tabii ki yeri gelince sopasını göstermekten çekinmeyen bir tahakküm tarzıdır. Hegemonyayı “rıza artı zor kullanma” şeklinde tarif edebiliriz. Egemen sınıf, yani hegemonya ehli, kendi çıkarlarını bütün toplumun çıkarlarıymış gibi sunabilme yeteneğine sahip olmalıdır onlara göre. Yönetenler, yönetilenlerin rızasını tesis etmek, bunun ideologisini üretmek ve mekanizmalarını oluşturmak zorundadır. Ancak az önce de söylendiği gibi sadece rıza yeterli değildir. Özellikle rıza tesisinde muvaffak olunamadığı zamanlarda zora ve zor aygıtlarına, yani “sopa”ya da ihtiyaç vardır. Ve sistem bu sopayı devletlere, iktidarlara ve insanlara vurmaktan hiç geri durmaz.

Kültürel hegemonya aşılmadan ve aşağılık kompleksinden sıyrılmadan Batı’nın tahakkümünden kurtulmak pek mümkün görünmüyor. Başkasının tarifleri, tasnifleri, isimlendirmesi kullanılarak varılan nokta günümüzdür. Dünya sevgisi ve ölüm korkusu gibi zaaflar da bunları katmerlendirmiştir. Türkiye’de eğitimden siyasete, iktisattan kültüre bütün meselelerimizde bu hegemonyanın ilk üç başlıkla birlikte ele alınabilecek tesirini görmemek imkansız. “Peki ne yapılabilir?” sualini soracak olursak belki bize yardımcı olacak şu cümlelere göz atabiliriz: “17 yaşındaydım, şair olmaya karar vermiştim. Şiir yazıp da ne yapacaktım? O günlerde George Bernard Shaw’un neler dediğinden haberdar olmasam bile, onun maruz kaldığı şeyin bir benzerinin benim başıma geldiğini bilinçle kavramıştım. ‘Britanya İrlanda’yı işgal altına almıştı Geriye yapacak tek şey kalmıştı: Gidip Britanya’yı işgal altına almak.’ Bunu demişti George Bernard Shaw.” Bakalım Türkiye’de bunu göze alan kaç kişiyiz? Yazının en başındaki epigraflara dönecek olursak: Demek ki evvela tesis edilen hegemonyayı (kültürel hegemonyayı ve aşağılık kompleksini) eleştiri kültürü ve adanmış bir bilinçle delmek, Batı tarafından yutulmamak, kendi tarifini oluşturmak, hegemonyadan kurtulmak (hegemonyanın olmadığı bir hayat tesis edilemeyeceği için de) akabinde hakkaniyete dayalı bir hegemonya kurmak gerekiyor. Yoksa “sofraya çağıran yiyiciler” olarak Batılılar ile “Korku-Bilgi-Tarif-Hegemonya” dörtlüsü ya ısıtılarak yahut yeniden şekillendirilerek dönüp dolaşıp bizim üzerimize çullanmaya devam edecek. Bizimse bunlara karşı tanımımızı ve ahdimizi tazelemeye ihtiyacımız var.


Muhammed KOÇ

1 Yorumlar

  1. Hegemonyanın gelişim sürecine dair çok titiz bir yazı olmuş. Muhammed Bey'in emeklerine sağlık.

    YanıtlaSil

Yorum Gönder

Yorum yaz

Daha yeni Daha eski