“Tanıyalım
tanış olalım tanık olmasak da tanımımızı doğru yapalım doğuralım.”
-Çarıksız Şiir
Bizleri bir kalıbın içine
tıkıştıranların ne işler çevirmeye cüret ettiğini bilmediğimiz küçük
dünyalarımızda yaşarken göz ucuyla da olsa suyun başına bakmaya cüret etmemiz
gerekiyor. Tanımlarını kendi zihinlerinden ve dünyevî hırslarından yola çıkarak
yapanlara karşı tanımlanmayı kabul etmeyen, kendi tanımını kendi yapabilecek
güce sahip bir Türk olmak için bir yerden başlamak gerek. Bir yerden başlamak
istiyorum.
Miladi olarak 20. asra
tekabül eden ve iki büyük Cihan Harbi’nin sahnelendiği geçtiğimiz yüzyılda,
dünya çok çetin ve acımasız günlere şahitlik etmiştir. Günümüzde esen savaş
rüzgârlarına sebebiyet veren taraflar o günlerde de boş durmamış ve kendi
menfaatleri için insanlığın katlini gerekli görmüşlerdir. Sonunda mağdur ve
mağrur olan yine onlar olsalar bile...
İkinci Cihan Harbi’nden
kısa bir süre sonra, tabi ki temelleri ve emelleri çok daha önceden tezahür
eden bir topluluk, Birleşmiş Milletler, ‘’İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’’ ni
yayınlamıştır. Bu bildiri, İnsan Hakları
Komisyonu'nun Haziran 1948'de hazırladığı ve birkaç değişiklik yapıldıktan
sonra 10 Aralık 1948'de, BM Genel Kurulunun Paris'te yapılan 183. oturumunda
kabul edilen 30 maddelik bildiridir.
Komisyon başkanı Eleanor
Roosevelt (32. ABD Başkanı’nın eşi 1933-1945) bu bildiriyi "Bütün insanlık
için bir “Magna Carta (Magna Karta)” olarak tanımlamıştır. Bildirinin
imzalandığı 10 Aralık, Dünya İnsan Hakları Günü olarak kutlanır. Pek tabi
‘’insanlık’’ olarak kastedilen şey o zihinlerde neye tekabül eder ve biz bunu
kabul edecek miyiz?
Bahsi geçen o günlerde
zulme uğrayan ve dünyayı avucunun içine alan toplum bugünlerde bütün dünyanın
gözü önünde yaptıklarını hiçe sayarak yaşamını garanti altına almak için bu
bildiriyi yayınlamıştır. “İnsanlık” için tek bir müspet vakıa ortaya koymayan
bu toplum, her ferdin yaşamı için yayınladığı bu bildiriye tabi ki sadık
kalmayacaktı.
Tasvir ettikleri
dünyalarında “özgürce” yaşayabilmek için neleri göze alabildiklerini
saklayanlar, kendileri için küçük, insanlık için büyük bir adım atmışçasına bu
işin reklamını hala çok güzel yapmaya devam ediyorlar. Bu yanılsama içinde
bırakılan bizler de duyularımızı zamanla kaybettik. Yukarıda anılan bildirinin
1.maddesinde yer alan “Bütün insanlar
özgür, onur ve haklar bakımından eşit doğarlar. Akıl ve vicdanla
donatılmışlardır, birbirlerine kardeşlik anlayışıyla davranmalıdırlar.”
Yalanına ortak olmak istemediğimizi biliyorum.
Kurulda yer alan ve
hayatını kendi toplumuna adayan bir isimden bahsedelim.
Bildirinin yayınlanmasında
başrol olan bir isim “René Samuel Cassin”;
1945'te İkinci Cihan
harbi’nin hemen sonrasında General de Gaulle, Fransız halkı için bu kadar çok
şey yapmış olan Cassin'in Yahudi halkına da yardım etmek için bir şeyler
yapmasını önerdi.
Bu tavsiyeden güç
aldığını söyleyen Cassin yıllardır emek verdiği çalışmalarını dünya çapında bir
etkiye sahip olacağını bildiği Birleşmiş Milletler kurulunda İnsan hakları bildirisini
yayınlayan ekibin başına geçerek taçlandırdı.
Bildiriyi neredeyse tek
başına hayata geçiren Rene Cassin, Fransız-Yahudi bir hukukçudur. 1948'de kabul
edilen İnsan Hakları Evrensel Bildirisi'ni yazan ve yayınlayan heyetin başında
yer almıştır. Siyonist ideolojiyi benimseyen Cassin, İsrail'in kuruluşu ve
desteklenmesi konularında da Avrupa'da lobi faaliyetleri yürütmüştür. Bu
çalışmalarından dolayı 1968'de Nobel Barış Ödülü'nü aldı(!). Aynı yıl, BM Genel
Kurulu'nun İnsan Hakları Ödüllerinden birine layık görüldü. Takdir edilen
çalışmaları neticesinde günümüzde dahi bazı kuruluşlara adı verilen Cassin,
kendi toplumu için gerekeni yapmaktan çekinmemiş ve bunu sanki tüm “insanlık”
uğruna yapıyormuş izlenimi vermiştir. Ancak Cassin, daha sonraları bu bildirgeyi
Yahudilere ve Siyonizmin İsrail'i kurarak genişletme amaçlarına fayda sağlamaya
endeksli olarak kaleme almakla suçlanacaktır. Tüm bu yaşananlardan sonra Rene
Cassin 1959-1969 döneminde Fransa Cumhurbaşkanı olan eski arkadaşı Charles de
Gaulle'yi "İsrail'e yeterince yardımcı olmamakla" eleştirmiştir.
Anılan veya anılmayan
isimler ve yaşantılarını uzun uzadıya aktararak sizleri sıkmak ve meseleden
uzaklaşmak istemiyorum. Burada merakınızı cezbetmek istediğim husus, bizler
adına karar verenlerin ve bizleri tanımlarıyla bir kalıbın içerisine
sıkıştıranların kimler olduğunu göz ucuyla takdirinize sunmaktan ibarettir.
İnsanlığın kurtarıcısı ve adalet timsali olan zihniyetin yalnızca kendi
çıkarlarıyla hareket eden tamamıyla sun’î bir zihniyet olduğunu kendimize sık
sık hatırlatmamız gerekiyor. Şair İsmet Özel’in bir konuşmasında değindiği
üzere, bu bildiri Yahudiler için hazırlanmış ve onların dünyada rahatlıkla
yaşaması için tesis edilmiş bir şeydir:
‘’İnsan hakları denilen
şey doğrudan doğruya bir tip insanın özellikleri hesaba katılarak tespit
edilmiş bir şeydir. İnsan hakları belli bir insanı esas alır, o da Yahudidir.
Bir Yahudinin dünyanın her yerinde rahat yaşaması için gerekli şartlara insan
hakları deriz.’’
Başlıkta yer alan ve
cevabı bilinen bir sorunun izahatını yaptım. Yazıya son verirken başladığım
üzere yine şairin sözleriyle son vermek istiyorum:
“Salkım salkım sakın sakınma diyorlar desinler
bakalım.
Bizse varsa böyle bir biz
Ne yapacaktık ne yapmalıydık diye sormayalım.
Haklayabiliyorsan hakla
Yoksa akla karayı ayıklayalım.”
Mehmet
Ali KEKLİK

Yorum Gönder