Göbek
düşmesi diye bir tamlama kullanırız Türkçede. Halk arasında kullanılan bir
cümledir. Misalen Kurban Bayramı’nda çok ağırlık taşıyan ve karın bölgesi
etrafında ağrılar hisseden biri korkuyla “göbeğim mi düştü acaba?” der. Ani ve
ters hareketlerde de aynı korkuyu hissederiz. Göbekle alakalı birkaç benzer
rahatsızlığa da aynı tamlamanın kullanıldığına şahit oluruz. Her ne kadar
halkımız bu tabirleri benimsemiş olsa da bu söylenenlere karşı farklı
tepkilerde bulunanlar mevcuttur. Mesela, internette dolaşırken göbek düşmesi
hakkında yazılan yazılarda bir aşağılama hissedebiliriz. Okuduğumuz metinlerde
bu vakıanın yalnızca “Türk Halk hekimliğinde” yer aldığından bahsedilir. “Modern
tıp literatüründe yer almaz” denir. Bu okumalara devam ettiğinizde “göbek
düşmesi” diye bir şeyin “bilimsel” olmadığı, ispatlanamadığı söylenerek
yukarıdan bakan bir dille, size, iptidai bir “inanç” ile karşı karşıya
olduğunuz “inancı” verilir. Halbuki maksat bir yerde kaynak bulmaksa -bilinen
kitaplar içinde, tespit edilen en eski kaynak olarak- 600-700 senelik bir
geçmişi olan Tertib-i Muâlece
kitabının 45. Bâbında: “[Göbek] Düşmesi
ve sâyir Aġrılar Devâsı Beyânındadur” başlığının altında Eski Anadolu
Türkçesine ait bir dille yazılmış “Göbek Düşmesi”nin tedavisiyle
karşılaşabilirsiniz: “İmdi her kim on
dirhem şekeri yigirmi dirhem sarı yaġla ezüp içseler göbegi düşene ziyâde
nâfi’dür (faydalıdır)” Bu sadece tedavi usullerinden bir tanesi. Bunun
haricinde (biri fındıklı, diğeri anason, şab ve sirkeli) 2 tarifle daha
karşılaşabilirsiniz. Halkımızın en az 600-700 senedir göbeği düşüyor ve buna
bir tedavi yolu arayıp buluyorsa söylenenleri ciddiye almak gerekebilir. Çünkü
kültürlenme kolay olmuyor. Tabii ki bunların “esatirül evvelin”den olduğunu
düşünüyorsanız rahatınızı bozmanıza hiç gerek kalmadan “bilimsel” bir söylemle
bütün bir tarihi, geçmişi, ilmî hazineyi bir kenara atabilirsiniz.
Eskilerin
Masalları... Doğrudan bu ifadeyi kullanmasak da aldığımız pozitivist eğitim
dolayısıyla birçok şeye bu gözle bakmaya ayarlanmışızdır. Her ne kadar birtakım
şeylere “esatirül evvelin” dense de bunların yerine “yeni masallar” uydurulduğu
çoğu kez gözümüzden kaçar. Hem kendi yıkılması gereken masalımızı hem de bütün insanlar olarak bize
anlatılan mitleri yıkmak bize zor gelmiştir. Türkiye’deki eğitim, hâlâ, Kuantum
fiziğini, Çift Yarık deneyinin neticelerini, Heisenberg’in Belirsizlik
İlkesini, Matematiğin ve Geometrinin aksiyomlardan ibaret olup temellerinin
sarsılmış olduğunu sindirememiş bir eğitimdir. Fizik, Matematik ve Geometri
sahalarında olduğu gibi Tarih-Arkeologi sahasında da benzer bir hazımsızlığımız
mevcuttur. Öklid geometrisini pekala biliriz fakat Lobaçevski’nin söylediklerinden
pek bir habersizizdir. Aynı tavrı başka sahalarda da gösteririz. Göbek düşmesi
konusundaki “bilimsel titizliğimizi” nedense her şeye uygulamayız. “Masal
yıkmayı” ve eskilerin masallarının eskidiğini belli başlı şeylere uygularız. Sanki
evrimci tarih algısı ve pozitivist bilim anlayışıyla göbeğimiz beraber kesilmiş
gibidir. Göbeği düşmesi gereken şeylerin göbeğini düşürmemek konusunda göbeğimizi
çatlatırız, ısrar ederiz. Belki de ettiriliriz. Her ne kadar bilimin bazı
şeylerin üstünü örtmediği ve her şeye açık olduğu söylense de bazı şeylerin
bilinmemesi, bilinse de uygulanmaması başka bazılarına göbek havası eşliğinde
göbek attırır. Mesela 1866’da Paris Dilbilim Derneği (La Société de
linguistique de Paris) dilin kökeni üzerine konuşmayı yasaklamıştır. Demek ki
dilin kökeni üzerinde sonuna kadar konuşmanın kendilerine zarar vereceği bir
“anlayış” bir “tasavvur” mevcut. Göbeklitepe hakkında da birçok karartma
yapıldığı, kazıların devam ettirilmediği yönündeki haberlerle
karşılaşabilirsiniz. Mademki bu kadar çok göbekten bahsettik işin “göbeğine”
gelme vakti gelmiş demektir.
Göbeklitepe,
Şanlıurfa hudutları içinde bulunan bir höyüktür. Göbeklitepe -yeni bir masal
uydurmamak adına söylüyorum: şu ana kadar bilinenler arasında- dünyanın en eski
tarihî yapısıdır. 1995 gibi çok geç bir tarihte araştırmalara başlanmış ve ara
ara kazılar durmuş/durdurulmuştur.. Durdurulmadığı yönünde de birçok karşı
haber var. Bunlar pek su götürür meseleler fakat biz bu kısır tartışma yerine,
daha çok Göbeklitepe’nin tarih anlayışımızda açtığı gediklere yaklaşalım.
Göbeklitepe’deki keşiflerin insanların tarih anlayışında yapması gereken
değişikliklerin neticelerini üstüne almaya hiçbir kimsenin, cemiyetin, ülkenin,
anlayışın neden yanaşmadığını, göze alamadığını konuşmak bize daha çok fayda
sağlayacaktır.
Evrimci
tarih anlayışı -ki history(tarih), story (hikaye) ve esatir (masal) aynı kelimenin
kökündendir- insanın tarih içindeki hayatını belli bir tasnife tâbi tutmuştur.
Mağara adamlarından konuşan insanlara doğru bir evrim olduğu söylenir. Yerleşik
hayata çok yakın zamanda geçildiği, insanın her şeyi sonradan ve deneyerek
öğrendiği düşünülür. Dil de din de yaratıcı da bu görüşten nasibini almıştır. Üçünün
de sonradan “icat” edildiği konusundaki görüşler uzun bir süre baskın
çıkmıştır. Bütün arkeologi “bulgu”ları da bu yöndedir. Bu anlayışa göre evvela
insan maddi nesneleri üretmiştir. Daha sonra bu maddilikten (somutluktan) bir maneviyat?
(soyutluk) türetmiştir. Böyle inanılır ve kendilerince bu durum arkeologi ile kanıtlanmaktadır.
Belli bir tarihe kadar hiçbir dini ritüele yahut “soyut düşünce” ile alakalı
bir keşfe rastlanmamaktadır. Yerleşik hayatla birlikte çıkan “dinsellik” de
geçmişte görülmez. Tarihin bir zamanında bir yerde çıkmış, tek bir merkezden
türemiş yani insanlar bazı “masallar” uydurmuştur. Bütün bilinen (veya
bilinenler arasından seçilerek gösterilen) şema ve “bulgu”lar birbirine uymaktadır.
Uymuyorsa da uydurulur. Bu tarihe (history), hikayeye (story), masala (esatir)
ait örnekler ön plana çıkarılır. Diğerleri düşük frekanslı fikirler olarak bir
kenara itilir. Çünkü pratik olarak işleyen hâkim bir düşünce vardır. Kendi
mitini (t)üretmiş bir anlayış hâkimdir ve gayet tıkırında işlemektedir.
Buraya
kadar yazıyı boğmamak maksadıyla güzel bir hikâyeleştirme (storytelling)
yaptım. “Az önce ‘göbek’ kelimesine takmıştı bu adam, takır takır içinde göbek
geçen kelimeler arasında
göbeği
sokakta kesilmiş gibi gezip durdu. Şimdi de bu history (tarih), story (hikaye),
esatir (masal) kelimelerine takmış!” demeyin. Burada bir hikâyeye takan, takılı
kalan varsa o da Batı medeniyetinin tasavvurlarıdır, tarih algısıdır; Ayrıca göbek
düşmesine ve göbek kelimesine bir takan varsa o da modern bilimin kendi
söylemidir. Düşük frekanslarla söyleniyor olsa da Göbeklitepe’deki keşifler
mevzubahis evrimci tarih anlayışını temelinden sarsar. Çok sonradan üretildiği,
uydurulduğu düşünülen -kendi söylemleriyle- “maddi-olmayan”, “soyut”,
“ritüelsel” şeylerin bütün tarih tasnifini bozacak şekilde Göbeklitepe’de bulunması
sürekli kendini yenilediğini iddia eden bilimsel anlayış tarafından hasır altı
edilmektedir. Ayrıca aynı tasnif içinde yerleşik hayata geçildiği söylenen
yıllarla alakalı bilgilerin de bu keşiflerle altüst olduğunu görürüz. Gerçekten
bulunan şeyleri hesaba katarsak varsayılan ve tahminen verilen tarihî rakamların
gerçeği yansıtmaktan çok uzak olduğunu anlarız. M.Ö. 7-8 binlerde ilk defa
ortaya çıktığı tahmin edilen yerleşik hayata ait unsurların Göbeklitepe’deki
keşiflerden sonra M.Ö. 12 binlere kadar dayandığı tespit edilmiştir. Yeni
bilgiler neticesinde hiçbir tarih birbirini tutmaz, bütün tasnifler bozulur. Yine
“din”, “ritüel” ve “tapınak”a ait unsurların ve müşterek ibadet edilen yerlerin
en fazla Sümerlere (M.Ö. 4000-3000 civarı) kadar gittiği düşünülüyordu. Bu da
güya tarihin akışı içinde, o döneme ait olabilecek ve ondan önce mümkün olmayan
bir ihtiyaçtan hasıl olmuştu. Varolan tarih algısı içinde, yaşadıkları hayatın
onu gerektirdiği düşünülüyordu ama Göbeklitepe’de bulunanlar bu kabulü de
geçersiz kıldı ve M.Ö. 12. asırda toplu ibadete ait unsurların yer aldığı ortaya
çıktı. Acaba tarih düz bir şekilde, maddiden maddi olmayana, somuttan soyuta bir şekilde akmıyor muydu? Bu da varolan anlayışta büyük bir gedik açmıştı. Göbeklitepe neticesinde hiçbir bilgi birbirini tutmuyor, hikayede çatlaklar oluşuyor, tasavvur altüst
oluyordu. Fakat ne hikmetse bu konuda öğretilenlerde ve yazılanlarda bir -T.
Kuhn’un deyişiyle- algı kalıbı değişimi veya anlayış farklılığı göremeyiz.
Yalanda ısrar edildiğini, tarih algısının ve pozitivist modern bilimin
dayanaklarının sorguya açılmadığını görürüz.
Halkımız
göbek düşmesini kullanırken vücudun merkez noktasının göbek olduğunu ve onun
yerinin kaydığını düşünerek göbeğinin düştüğünü söylemiştir. Modern bilim de bu
anlayışı reddeder. Peki, kabul etmesin bakalım. Kabul etse de etmese de göbeği
düşen insanlar, merkez noktaları olan göbeklerinin sıkıntılarını bir tedavi
yoluyla çözüyorlar. Ama Göbeklitepe ile tarih anlayışının “göbeği düşen”,
tasavvurlarının merkez noktasını kaybeden Batı medeniyeti neden göbeğinin
düştüğünü kabul etmiyor? Tıpkı dilbilimcilerin veya dil üzerinde kendilerini otorite addedenlerin 1866 yılında aldıkları bir kararla dilin kökeninin araştırılmasını yasaklayıp bu neticenin varacağı son noktaya gitmedikleri gibi bu sahada da sonuna kadar gidilmiyor. Madem
bilimsel söylem her şeyi sonuna kadar götürüp bizim göbek düşmesi
rahatsızlığını sorgulamaya açtı, masal olarak gördü ve tıp literatüründe kabul
etmedi, öyleyse kendi masalını yıkmak konusunda niçin bu kadar tavizsiz
davranmıyor? Bunlar neden işine gelmiyor? Batının tarihe ve dünyaya bakışının
göbeği düştü (mü?). Kimse göbek düşmesi olduğunda maruz kalınan ağrıyı hissetmeden
göbek düşmesinin var olduğunu kabul etmeyecek duruma gelmesin! Efendim, Allah
kimsenin göbeğini düşürmesin…
Muhammed KOÇ

Yorum Gönder