Modernitenin Açmazı Türk Şiiri: Muhammed Koç’un “Moderniteye Karşı Benlik ve Öteki & Türk Şiirinde Otobiyografik Yaklaşımlar” Kitabının Eleştirisi



Milletleri birbirinden kesinkes ayıran unsur dilleridir. Sahip oldukları dilin mi bu milletlerin tavrını, düşünce biçimini ve faaliyetlerini belirlediği yoksa bu saydığım etkenlerin mi dili belirlediği tartışılan bir meseledir. İşi biraz daha ileriye götürecek olursak millet mi bir dile yoksa dil mi bir millete sahip olur sorusunu sorabiliriz. Yani millet mi dili ortaya çıkarır, dil mi milleti? Türkler olarak dilimiz vesilesiyle bir millet olduğumuzun haricindeki seçenekler bizi hüsrana uğratır. Peki bu diller yerden bitmediğine ya da lambadan çıkmadığına göre nasıl meydana geliyor ki millet hayatında vazgeçilmez bir yere oturuyor? İşte burada kapımızı açacak anahtar şiirdir.

Nasıl ki diller milletlerin kimliğini belirliyorsa şairler de dillerin varlığının önünü açıyor. Ona şekil veren, kişilik kazandıran, canlı kılan ve yön tayin edenler o dillerde yazan şairler oluyor. Türkçe söz konusu olduğunda bu husus birbirinden farklı onlarca gür ırmakla karşı karşıya bırakıyor bizi. Geçmişten bugüne Türk şairlerinin ortaya koyduğu duruş, şiirleri ile yüksek oranda uyum sağladı ve bu da onları bir kimlik sahibi kıldı. Örneğin Yunus Emre Türkçe söyleyerek bizzat politik bir tavır benimsedi ve zamanının Farsça şiir algısına karşı durarak şiirimizde kendisine asla elinden alınamayacak bir kale zapt etti. Bu örnek, şairlerin dil üzerindeki gücü açısından önemliydi. O halde ne alıkoyuyor bizi milletlerin tavrını şairlerinde görürüz demekten?

Şairlerin tavırlarına dair çıkarsamalara şiir üzerinden ulaşmak elbette mümkün. Bu, kişinin samimiyetine, zihninin açıklığına ve davete hazır oluşuna bağlı. Fakat tamamen şiiri ve şairi merkeze alan çalışmalar da bu konuda bize epey yol açıyor. Bana bir tartışma zemini açan ve -iddiam odur ki- adından söz ettirecek bir kitaptan bahsetmek istiyorum; Muhammed Koç’un 2025 Ekim ayında raflarda yerini alan kitabında bu iş özgün bir biçimde yapılmış. Fabrik Kitap etiketiyle raflarda yerini alan “Moderniteye Karşı Benlik ve Öteki: Türk Şiirinde Otobiyografik Yaklaşımlar” isimli eser ilk başta adından başlıyor çağrışımlara. Çünkü nerede moderniteden, Modernizm’den ve modernlikten bahsediliyorsa aklımızda ilk olarak Türklerin neresine denk geldiği sorusu beliriyor. Edebiyat araştırmaları (bilhassa akademide yapılanlar) genellikle metin merkezli olur. Böylelikle çalışmada sanatçının kişiliği, biyografisi önem arz etmez. Metinle baş başasınızdır ve onun açtığı yolda nereye gideceğinize siz karar verirsiniz. Halbuki sanatçıyı merkeze alan çalışmalar bana her zaman daha canlı kanlı, daha hayatla bağlantılı gelmiştir. Nitekim öyledir de. Okuduğunuz eserleri ortaya koyan kişinin gündelik yaşamında olanlar, hayatına damga vuran olaylar öğrenildikçe onunla daha bir yakınlık kurmanızı sağlar. Böylelikle edebiyatın ve şiirin göklerden kopup gelen yıldız parıltıları değil sevincin, öfkenin, sevginin ya da nefretin insan elinde yontulmuş halleri olduğunu görürsünüz. Bahsini ettiğim çalışma sanatçı ile eseri asla birbirinden koparmamak mantığı üzere olduğu için bilhassa önemli.

Kitapta dört büyük Türk şairi ele alınmış. Biyografik şiirleri ve diğer şiirlerindeki biyografik unsurlar açısından ele alınan bu şairler sırasıyla; Orhan Veli, Nazım Hikmet, Metin Eloğlu ve İsmet Özel. Zihnim aldığım eğitimin de etkisiyle kronolojik sıralamaya alışık olduğu için gözüm ilk olarak Orhan Veli’nin Nazım Hikmet’ten önce gelmesine takıldı. Yazarın buradaki açıklaması Orhan Veli’nin biyografik şiirlerini Nazım Hikmet’ten daha önce yazmış olması. Bu önemli bir husus çünkü Nazım Hikmet bütün benliğiyle şiirlerinde görünmesine rağmen biyografisini çok sonralar, ta ölümünden iki yıl önce şiirinde veriyor. Bir silsile olarak görmek gerekecekse şiir biçimi ve beslendikleri damar itibariyle Orhan Veli ile Metin Eloğlu arasında Nazım Hikmet ile de İsmet Özel arasında bir şiir akrabalığı söz konusu. Bu akrabalığa çalışmada da sıkça değinilmekle beraber tavırlarındaki farklılık ve benzerlik, dünyayı ve yakın çevreyi algılayış biçimlerinin kaynakları da yine eserde gösterilmiş. Yazarın bu dört büyük ismi yan yana getirip aynı mercek altında incelemesi büyük başarı. Bir meseleyi ya da şahsiyeti ele alırken ona duyduğumuz hayranlık ya da nefretin işin içine karışmaması zor bir mesele. Muhammed Koç bunu başarmış ve ele aldığı şairlerin dördüne de ihtiva ettikleri bilgi için izleyen bir göz olarak bakmayı başarabilmiş.

Ben de kitabın sırasına uyarak konuyu evvela Orhan Veli’den açacağım. Orhan Veli’nin halkın zevkini gözettiği mevzuu sıkça vurgulanmış. Attila İlhan’a göre bir geçerliliği olmayan bu ifade için ben de muallaktaydım bir zamanlar. Fakat kitapta bu mesele örnekleriyle işlenmiş. Müstehzi tavrının aslında varlığını anlamlandırma çabası olarak yorumlanması bana ilgi çekici göründü. Alaycı tavrıyla tanımlamaya alışık olduğumuz Orhan Veli aslında ötekisi üzerinden tanımlamasını yaparken bu öteki ekseriyetle kayıtsız özne oluyor. Pek de ete kemiğe büründüğü söylenemeyecek bu ötekiler, şair için kendi şiirini parlatma çabasında bir dayanak. Edebiyat magazinlerimizin en meşhur zıtlaşmalarından biri olan Orhan Veli-Ahmed Haşim ikiliği, aslında Orhan Veli’nin kendi şiirini ve kavrayış biçimini Haşim üzerinden kurduğunu ve eleştirilerle, parodilerle bu anlam örgüsünü güçlendirdiğini görüyoruz. Yani ötekinin aksaklığı üzerinden bir anlam kazanan şair, daima onu kendisine bir dayanak olarak kullanıyor.

Halkın davasını güttüğü söylenen Nazım Hikmet’e ayrılan kısım bir ayrımı daha net yapmamı sağladı. Nazım Hikmet’in şiirde konumlandığı yer; ezilen halkın Prometheus’u olmak. Tevfik Fikret’te öteki ve biz bu kadar belirgin olmasa da bu teklifi evvela ondan almıştık. Nazım’ın şiiri, yorum yaparken bizi buna icbar ediyor. Evet, ortada ezilen bir halk var. Dolayısıyla birilerinin bu halkın davasını gütmesi, sesini duyurması lazım. İşte burada bir paşa torunu olarak Nazım Hikmet, halkının katına iniyor ve onlara elini uzatıyor. Şiirlerinde de hissedilen bu lütufkâr hava kanaatimce biraz daha belirginleştirilebilirdi. Nazım Hikmet’te bir ben-biz meselesi var ki netliği, ötekinin varlığına oranla mümkün. Düşmanı üzerinden var olan bir cephe bu. Örneğin Amerika’da kuvvetle meçhul olan “bizim mahalle bakkalı” duyarsız, sıradan, olan bitenden habersiz vatandaşı mı imliyor yoksa sistemin çarkına zerre de olsa su taşıyanın da öteki halkasına dahil olduğunu mu iddia ediyor? Yani Orhan Veli’nin kayıtsız öznesi Nazım Hikmet’te kurtarılması gereken bir kişi mi yoksa kayıtsız olması öteki olması ve düşman saflarında konumlandırılması için yeterli sebep mi?

Orhan Veli’nin halkın zevkini taşıdığı, Nazım Hikmet’in halkın davasını savunduğu tartışılabilir birer mesele olsalar da Metin Eloğlu’nun bizzat halkın içinden, halkın zevkine tabi olarak, halkın davasını savunduğu su götürmez bir gerçek. Yazar buna dair desteğini “Dostum İlyas” tiplemesi üzerinden vermiş. Eloğlu’nun ötekileri ve bizimkileri diğer iki şaire nazaran daha da netleştirdiği, bir isme ve cisme büründürdüğü tespiti önemli. Bizim mahalle bakkalı gider Tahsildar Cafer Bey gelir. Ciğerci Kedisi gider Sahavet Hanım gelir. Bir elinde ayna bir elinde cımbızla dünyada olan biteni umursamadan rüyalarda yaşayan tiplemeler gider akşamüzeri balkona kurulan, güze doğru Amerika’ya gitme hayaliyle hayata tutunan genç kadınlar gelir. Artık iyice klişeleşmiş olan Batı özentisi, matmazelinden mandolin dersi “almış”, Salvador Dali’yi sokakta “görmüş”, Yahya Kemal’e tenezzül “etmemiş” kişiler yerden yere vurulur. Köyden kente göçen, bir dönemin realitesi olan, zenginliğinin imkanlarını kullan(amay)an ve kendine has zevkini dayatan ‘hacı baba’ tiplemesi bizzat hayatın içindedir artık. Şiirin konusu olmayı başarmıştır. Şair’in bu tiplemeleri gündelik yaşamımızın içinden birileri olarak bize göstermesi, şiirin hayata temas etmek mecburiyeti açısından önemli. Bu elbette kendiliğinden olan bir şey değil, halkın içinde, halka göre, halkla yazılan bir şiirin temsili.

Yazarın incelediği, irdelediği şiirlerden yola çıkarak tespit ettiği tipler, anlam merkezleri ve varlık biçimleri çok eski bir Türkiye’ye ait değil. Fakat zaman geçse de, dünya değişse de Türkiye’nin bitmeyen değişim -gelişim değil- sancısı her kuşağın şahit olduğu, muhatap olmak zorunda kaldığı bir tecrübe. Çehreler, suretler değişiyor fakat zihinleri meşgul eden sorunlar hep aynı. İki asırlık, belki de daha eski soruların sağanağı altında buluyor kendini her nesil. Bu sebepten dört şairin sonuncusu ve eserlerini verdiği zaman aralığı icabı bize daha yakın ve henüz hayatta olan İsmet Özel’de de bu temalar işlenmiş fakat artık bir alay meselesi olmaktan çıkıp mevcudiyet meselesi haline gelmiştir. Diğer üç şairde zamanla belirginleşen tip, artık göreceğini görmüş, yaşayacağını yaşamış ve yolun sonuna gelmiştir. Masada duran artık bir varlık-yokluk meselesidir. Yazarın buradaki iktibasları ve elde ettiği sonuçlar dikkat çekici. Artık Amerikalı’nın da Türk’ün de Fransız’ın da aynı belalara duçar olduğu gerçeği gözden kaçmayıp aksine vurgulanmış. Belki devamı sayılabileceğimiz neslin arayışını ve gelgitlerini gördüğümüz için İsmet Özel’in şiirlerinde yer alan ötekine ve bize ait unsurlar daha canlı, daha somut görünüyor gözümüze. İnsanlığın kendisine biçilen rol icabı nerede olursa olsun ucuz bir Amerikalılık biçimine mecbur bırakılması ve buna karşın ayak direyebilmenin tek imkanının Türklük olduğu değerlendirmesi bahaneleri tüketiyor ve günümüz insanını bir seçim yapmak zorunda bırakıyor. Yazar bu merhaleye gelmeden önce küreselde ve yerelde yaşanan siyasi-içtimai değişimleri de görmezden gelmiyor.

Türk şiirinin başat şairlerinden dördünü ele alarak yapılan bu çalışmanın bize gösterdiği şey şudur: Türk milleti iki asırdır daima bir direncin eşiğinde, varlık-yokluk savaşı ile hayatını devam ettiriyor. Burada milletin yükselen sesi olarak şairler, bazen eleştiriye bazen de mizaha başvuruyor. Mühim olan ise çıkış yolunu hangi şairin gösterdiği. Sistemle mücadele ederken yanına aldıklarını yoldaşı mı, vatandaşı mı yoksa bizzat kendi milleti olarak mı gördüğü de hafifsenemeyecek bir tavır. Kitaptan anlıyoruz ki bir şairin söylediğini ciddiyetle kavrayan evvela başka bir şair oluyor. Bu varsayıma göre şüphesiz böyle bir kitabın ortaya çıkmasında müellifin de bir şair olmasının payı büyük. Kimliğini kaybetmek istemeyen Türk milletinin yol göstericileri, Türkçenin şairlerinden başkası olmuyor. En başa dönmüş oluyoruz böylece. Dilimizin, kimliğimizi belirlediği gibi modernleşme imkanlarımızı da belirlediği ortaya çıkıyor. Türkçe ne denli bir hüviyet kazanıyorsa biz de o kalıba giriyoruz. Şüphesiz; değişimin ve yabancılaşmanın dimağımızda oluşturduğu tahribata verilen cevaplar nesillerce devam edeceğe benziyor. Yine Türk şiirinden başka bir yol gösterici kalmıyor bize yönümüzü bulmak için.

Kitapta şiirler üzerinden şairlerin psikolojilerine ve başka özelliklerine dair tahliller de hafife alınamayacak bir titizlikle yapılsa da kitabın bana söylediklerinin mühim kısmını en fazla böyle bir şekle kavuşturabilirim. Eserin farklı katmanlarını ve erişilebilecek başka sonuçları da “edebiyat tarihçisi bulsun.” Ben biyografik şiir incelemesini merkeze alan bu eserin bir ilk olmaklığı sebebiyle, sadece yayınlanmasıyla bile ciddi bir iş meydana getirildiğine inanıyorum. Diğer araştırmacılara ilham olacaksa ve bu tür çalışmaları diğer şairler üzerinden de göreceksek şüphesiz burada kazanan Türk şiiri olacak. Muadil çalışmalar da telif olunduktan sonra umuyorum ki bu tür üzerine bir eleştiri ortamının oluşması da mümkün olur. Mukayese edilebilecek kadar çalışma ortaya çıktıktan sonra ‘otobiyografik şiirleri ele alan araştırmalar’ hakkındaki değerlendirme terazisi daha sağlıklı kurulur.

Yol açıcı bir esere emek vermesi sebebiyle Muhammed Koç’u kutluyor, bize bir ses getirdiği için kendisine teşekkür ediyorum.




Umut BOYUN

0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski