“Gerçek şiirin Divan Edebiyatı’nda saklı olduğunu keşfedenler İkinci Yeni yaklaşımının bir imkân olduğunu kavrayanlardı.”
İsmet
Özel
İlk yazıda Orhan Şaik Gökyay’ın edebiyat eğitimi ile alakalı söylediklerine
ilaveten şunları söyleyebiliriz: Edebiyat derslerinde çocuklara umumiyetle benzer
şekilde öğretilen bir resmi tedrisat bilgisi var. Sanki Divan edebiyatı hâkim
zümre edebiyatıymış da Halk edebiyatı -zaten Halk edebiyatı, Halk şiiri de
yanlış bir adlandırmadır, doğrusu olsa olsa Âşık edebiyatı olabilir- güya halkın
edebiyatıymış gibi bir yaklaşımla karşılaşırsınız. Bunun üzerinden Divan-Halk
edebiyatı zıtlığı oluşturmaya gayret ederler. Platon’dan miras kalan düalizm
anlayışıdır bu. Fakat şunu fark etmemiz gerekir ki edebiyatların tamamı nasıl
bir millete aitse aynı zamanda bir hâkim sınıfın edebiyatıdır. Yani bir sanat eseri
edebiyat düzeyine çıkmışsa, bu, milletin içindeki seçkinlerin gayretinin bir sonucu
olarak gerçekleşir. Şiirle haşir neşir olan millet artık seçkinleşmiştir. İster
Halk ister Divan edebiyatından bahsedin kültürün seçkinlik, üstünlük arz eden
yanını yansıtmayan edebiyata edebiyat demek mümkün değildir. Edebî ve şiire ait
dil yüksek dildir. Zaten tasnif edilen bu iki edebiyatın ikisinin silsilesinin
başına Yunus Emre’yi koymak ve en büyük payı ona ayırmak zorundasınız. Hangi
yoldan ilerlerseniz ilerleyin millet-edebiyat ilişkisinin en kuvvetli olduğu
isme ulaşırsınız. Fakat Türkiye’de edebiyat sahasında bayağı bir şekilde
yapılan divan-halk ve eski-yeni tartışmasına maruz kalıyoruz. Yapay bir tenakuz
oluşturmak isteniyor ve bu ana hatlarıyla sağlanmış durumda. Bundan fayda
sağlayanlar var.
Buna
“suni bir gündem” denilebilir çünkü Türk edebiyatında, Tanzimat’la başladığı
iddia edilen ve şiir üzerinden gerçekleştiği söylenen “yeninin karşısında
eski” veya “eskinin karşısında yeni” diye bir tartışma yoktur. Bilhassa
Tanzimat’tan sonra her iki cephe de Batılılaşma hususunda müşterektir. Mesele
eski’nin ne kadarıyla ne yapılacağı ve eskimiş eski’ye nasıl bakılacağıdır. Bu
suni zıtlık, resmi tedrisat eliyle meseleyi herkes tarafından öğrenilir kılmaya
(vülgarize etmek), donuklaştırmaya ve sonucu zaten önceden tayin edilmiş bir tartışmaya
yer açmaya çabalamaktadır. Bunun en bariz örneği olarak resmi tedrisatta
öğrencilere en büyük eski taraftarı, savunucusu olarak sunulan Muallim Naci’nin
yazdıklarına bakabilirsiniz. Muallim Naci’nin Batılılaşma konusundaki tavrı
nettir, zaten Görün şiirinde bunu görebilirsiniz. Batı’dan birçok
tercümesi de mevcuttur. Ek olarak Muallim Naci’nin fen ve şiir üzerine
yazılarına bakılırsa şiir ile tekniği bir görmekte olduğu ve ileride şiire,
edebiyata ihtiyaç duyulmayacak şekilde tekniğin gelişmesini beklediği görülebilir.
Zaten Muallim Naci bir “eski savunucusu” olmadığını, eskiyi de hesaba
katarak bir yenileşme yapılması gerektiğini ve sözlerinin yanlış anlaşıldığını ara
ara dile getirir. Yani suni bir şekilde sunulan eski-yeni tartışması, vakıa
olarak yoktur. Yine aynı şekilde oluşturulmaya çalışılan yapay bir divan-halk
zıtlığı yoktur. Tıpkı dünkü tartışmalarda olduğu gibi bugün de yanlış bir zemin
üzerinden hareket edilerek Andrews’ün kitabı dolayısıyla oluşturulan suni
gündemler var. Bizim tavrımız Türk milletine icbar edilenlerden farklı bir yol
seçilebileceğini -her alanda- göstermek olmalıdır.
Bu
suni zıtlıkların çelişkileri meselesine birçok örnek verilebilir. Mesela Yunus
Emre’ye ve/veya Şeyh Galip’e bakarak böyle bir vaziyetten ne kadar uzak
olduğumuzu idrak edebiliriz. Şeyh Galip’in şiiri için hem “Klasik şiirin
doruğu” hem de “Modern şiirin başlangıcı” ifadelerine rastlayabiliriz. Divan
şiirinin Şeyh Galip ile zirveye ulaştığını söyleyenler ve Modern Türk şiirinin onunla başladığını iddia edenler var. Divan şiirinin onunla yenilenmiş olduğu,
onun oluşturduğu yeninin de sonraki bütün yenilerin kaynağı olduğu fikri de
çokça zikredilen fikirlerden biri. Bir misal olarak verirsek, Rus şiirinin en
mühim şahsiyetlerinden birisi olan ve yenilikçi şiirleri ile tanınan -fütürist-
Mayakovski, Nazım Hikmet’in kendisi için Rusçaya tercüme ettiği Şeyh Galip
şiirini defalarca okuyup dinledikten sonra: “Bizim ulaşmak için çırpınıp
durduğumuz şiir idealine meğer sizin eski şairleriniz çoktan ermişler.”
demekten kendini alamamıştır. Bizim şiirimizin neye taalluk ettiğini anlamak
için Mayakovski’ye de Andrews’e de hiç mi hiç ihtiyacımız yok. Ancak şiirsiz
Türk’ün, parasız Amerikalının olamayacağının şuurunda bir milletin
anlayabileceği bir şey olarak bugün şiirden bahsedebiliriz.
Cumhuriyet
sonrasında Divan şiirine karşı alınan tavrın bir art niyet üzere doğduğunu, bu
zannedilen tavırda edebi bir meyil olmadığını, bir şeylerin üstünün örtüldüğünü
söyleyebilir ve yine bunlara birçok misal verebiliriz. Şiirde Garip kitabının
mukaddimesiyle tamamen “eski”nin karşısında yer alıp “yeni”liği birçok anlamıyla
müdafaa eden Orhan Veli’yle ölmeden üç yıl evvel yapılan -derlenirken YKY’de
mülakatlarının arasına bu mülakatın alınmadığını görürüz. Kim, hangi güç bunu
yapmaya kendini muktedir hissediyor?- 1947 tarihli bir mülakatında, Orhan Veli'nin Divan edebiyatı
hakkındaki fikirleri sorulduğunda, bilhassa resmi ideolojiye
ait edebiyat anlayışını savunan birçok kimsenin inkâr etmek istediği şu
cümleleri sıraladığı görülür: “Ben Divan şiirini çok beğeniyorum, diye cevap
verdi. Divan şiirinden sonra bugüne kadar da Türkiye’de şiir yazılmadığını
zannediyorum. Fakat bugün şiirimizde bir kımıldanma vardır. Bu kımıldanma en
ziyade Divan edebiyatının tesirinden geliyor. Yani bugünkü şairler Divan
edebiyatını aynen taklit ediyorlar demek istemiyorum. Fakat bugün şekil
endişesi diye bir şey duyuyorsak, dilin mükemmelleşmesi lazımdır diye bir
kaygımız varsa, bu endişeye, bu kaygıya Divan şiirini okuduktan sonra
geliyoruz. Divan şiirinin sanatlarını biliyoruz, fakat bugünkü şiirin
sanatlarını henüz bilmiyoruz. Onların neler olduğunu öğrenirsek, bugünkü
şiirimizle Divan şiirimiz arasındaki yakınlığın nereden geldiği daha iyi
meydana çıkacak. Eski Türk cemiyeti dilini, büyük bir dil yaparak Avrupalılara
öğretebilseydi Divan şiiri dünyanın büyük şiirlerinden biri olurdu. O halde
Divan edebiyatının modası geçmiş, ölmüş bir kıymet olarak bir kenara atılmasına
razı olamayız. Belki yeni nesiller Divan edebiyatı metinlerini kâfi derecede
anlayamayacaklardır. Yani bu metinlerin içinde bilmedikleri kelimeler
olacaktır. Fakat edasını birçok eski adamlardan, hatta bu işle uğraşmış âlimlerden
daha iyi kavrayıp benimseyeceklerdir.” (Bahadır Dülger, Tasvir, 21.03.1947) Yani Divan edebiyatı,
edebiyattaki yerini ve tesirini, modern şiir devam ederken beslenilen, güç
devşirilen, sürekli başvurulan ve okunan bir kaynak olarak korumuştur.
Ayrıca
Divan edebiyatının Türk edebiyatındaki yerine göz atacak olursak; Her ne kadar
yer yer tenkit etse de Nedim tesiriyle ve aruzla Mehmet Akif’in şiirde ne
yapmaya çabaladığını; Enis Behiç Koryürek’in hararetle savunduğu hece
şiirinden, ifade yetersizliği ve ahenk memnuniyetsizliği yüzünden aruz şiirine
geçtiğini; Putları yıkıyoruz şiarıyla şiirini idame ettiren Nazım Hikmet’in
gelmiş geçmiş en büyük şairin Şeyh Galip olduğunu söylemesini; Charles
Vernet’in Türkçe divan (Divan-ı Verne) yazmasını; Necmettin Halil
Onan’ın Türkiye’deki talebelerin Divan şiirinden uzaklaşmaya başladığını
görmesi ve döneminde Divan şiirinin anlaşılmaz bir şiir olduğu iddiasının çokça
zikredilmesi üzerine Türkiye’de Türkçeyle biraz içli dışlı olanların bile Divan
şiiri okuyabileceğini gösterdiği XIII. asırdan XIX. asra kadarki şiirleri
ihtiva eden bir “İzahlı Divan Şiiri Antoloji”sinin neşrolunması yönündeki
çabalarını ciddiye alarak ancak anlayabiliriz.
Akabinde
sansür meselesine dönersek Divan şiirine Tek Parti iktidarı sonrasında da tavır
alındığı görülebilir. 1938-1946 yılları arasında Milli Eğitim Bakanlığı yapan
Hasan Âli Yücel’in çocuklarının (Can Yücel de onlardan biri) “laikliğin, batılılaşmanın, ilericiliğin
takipçisi ve müdafii olan” babalarının divan şiirini çok iyi bilmesini ve
bu estetik zevke uygun devasa bir Âli
Divanı yazmasını “gericilik” gibi gördükleri için babalarının bu divanını
tozlu raflarında saklamışlar ve neşrolunmasını istememişlerdir. Ahmet Talat
Onay’ın 1941’de tamamladığı Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar ve İzahı (Açıklamalı
Divan Şiiri Sözlüğü) eserinin neşrolunmak üzere Milli Eğitim Bakanlığına
teslim edildiğini fakat bilinmeyen sebeplerden dolayı eserin neşrolunmadığını
da ilave edebiliriz.
Bütün
bu sansüre, görmezden gelmelere ve etkisiz bırakma çabalarına rağmen o yıllara
ve sonraki senelere bakarsak Türk şiirindeki atılımlarda Divan edebiyatının tesirini
görebiliriz. Mesela Türk şiirinde son büyük atılımı yapan İkinci Yeni’ye mensup
şairlerden bazılarının -Orhan Veli ve Nazım Hikmet’e yapılan sansürlemeler gibi
engellemelere rağmen- söylediklerine göz atabiliriz. Ece Ayhan’ın Divan şiirinin özgün bir imge dünyasına
sahip olduğunu söylemesini; Cemal Süreya’nın Divan şiirini görkemli bir
gramer olarak ifade edip kendi şiirindeki özgünlüğü ve özgürlüğü buna
bağladığını; Edip Cansever’in de kendi
şiir toprağını reddetmenin akıldışılığını söylediğini ve onun Metin
Eloğlu’yla yaptığı bir mülakatta Divan şiirini
dile bakışı, mazmunlar ve dil işçiliği açısından değerli bulduğunu ifade
ettiğini; Behçet Necatigil’in Türk şiirindeki yerini, modern malzemeyle divan
şiirinin hayal ve imge dünyasını yeniden yazarak alabildiğini ve asıl ismi Mehmet Behçet Gönül
olmasına rağmen divan şairi Necatî’yi çok sevdiği için kullandığı soy isminin Necatigil olduğunu; Ülkü
Tamer’in “Sezai Karakoç Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine isimli
eserinde nasıl dil, muhteva bakımından Divan şiirini başlangıç noktası yapmışsa
Turgut Uyar’ın ‘Büyük Saat’ ve ‘Divan’ kitaplarında Divan
şiiriyle şekil olarak benzerliklerle şiirini taşıyabildiğini” söylediğini
bilmeden ve bütün bunları sansürleyerek, göz ardı ederek Divan edebiyatının Modern
Türk şiirindeki yeri hakkında hiçbir doğru bakış açısına sahip olamayız. Kim
bilir yoksa muhtelif çevrelerde bu meselelere yönelmek için yine bir
Amerikalının çalışma yapmasını ve icazet vermesini bekleyenler mi var?
Muhammed KOÇ

Yorum Gönder