Dünya üzerinde
kendi devletlerini inşa edemeyen veya inşa etseler bile bunu uzun süre idame
ettiremeyen ve tarih boyunca dünyanın dört bir yanına sürülen Yahudiler
gittikleri her yerde krallarla yakın ilişki kurmuş, siyaset sahnesinde de son
derece tesirli olmuştur. Osmanlı padişahları da belirli dönemlerde siyaset ve
ticarette etkili olan bazı Yahudi isimlerle yakın temas kurmuştur. Çoğu tarihçi
tarafından Osmanlı Devleti’nin altın çağı olarak isimlendirilen 16. yüzyıl,
Yahudilerin de altın çağı olarak isimlendirilmiş bir yüzyıldır. (Yahudiler
altını çok sever. Bu altın hikayesini Samiri’nin buzağısından alıp günümüze
kadar uzatabilirsiniz.) Osmanlı
Devleti’nin kuruluşundan bu yana yer yer Yahudilere birtakım haklar tanınmış
olsa bile Hıristiyan takvimine göre 1492 senesinden sonra Hıristiyan olmaya
zorlanan, İspanya’dan kovulan ve sonrasında Osmanlı Devleti tarafından da
kendilerine sahip çıkılan “Sefarâd Yahudileri” 16. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde
ziyadesiyle etkili konumlara gelmiştir. İşte bu Yahudiler arasında üst düzey
mevkilere kadar yükselmiş olan bir Yahudi de Yasef Nasi’dir.
Banker bir
aileden gelen Yasef Nasi Osmanlı Devleti’ndeki etkinliğini halası Gracia Mendes
sayesinde kazanmıştır. Gracia Mendes’in Kanuni Sultan Süleyman ve Osmanlı
sarayıyla kurduğu yakın irtibata vesile olan kişinin ise, eski ismi Roxelena
olan ve Mendes ailesi gibi zorla Hıristiyanlaştırılmış Polonya Yahudisi bir
aileden gelen Hürrem Sultan olduğu iddia edilmektedir. Yasef Nasi, halası Gracia
Mendes’in serveti ve tesiri sayesinde Osmanlı sarayında nüfuzlu bir isim haline
gelmiş ve Kanuni Sultan Süleyman’ın oğlu II. Selim’in (Sarı Selim) yakın dostu
olmuştur.
“Erken Modern
Dönemde Avrupa” isimli kitabın yazarı Merry E.Wiesner Hanks da kitabının
“Ekonomi ve Teknoloji, 1450-1600” bölümünde “Bankacılık ve borç para verme”
başlığı altında Mendes ailesi ve Joseph Nasi’den bahsetmiştir. Kitabın
anlattığına göre zorla Hıristiyan yapılan Yahudi Mendes ailesi, Hollanda’ya
kaçıp Anvers’te büyük çaplı bankacılık faaliyetleri başlatmıştır. Şirketin
kurucusunun dul karısı Gracia Nasi aile şirketini sırasıyla Anvers, Venedik,
Ferrara ve son olarak da Kanuni Sultan Süleyman’dan aldığı ticari ve finansal
ayrıcalıklar sayesinde İstanbul’dan yönetmiştir. Gracia Nasi, Yahudiliğe geri
döndükten sonra Yahudileri Portekiz ve İspanya’dan kaçırabilmek için gizli bir
örgüt kurmuş ve Kanuni Sultan Süleyman’ı Yunanistan’da (Selanik’i kastediyor)
Yahudi göçmenlerin yerleşebileceği bir araziyi uzun vadeli olarak kendisine
kiralamaya ikna etmiştir. Yeğeni Yasef Nasi de II.Selim’in danışmanı ve birkaç
bölgenin de valisi olmuştur. Lakin İnebahtı’da Türk donanmasının yakılmasından
sonra Nasi’nin İstanbul’da bir ticaret imparatorluğu kurma umudu yok olmuştur.
(Yazımın ilerleyen kısımlarında Yasef Nasi ile İnebahtı’da Türk donanmasının
yakılması arasındaki irtibata da değineceğim.)
1554 senesinde
Osmanlı Devleti’ne iltica eden Yasef Nasi, burada kendisinin eski Hıristiyan
ismi olan Juan Miguez’i bırakarak Yahudi kimliğini açıkça kullanmaya başlamıştır.
İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın anlattığına göre Yasef Nasi Halası Gracia
Mendes’in kızı Reyna ile evlenerek zaten var olan servetini daha da
zenginleştirmiştir. Bu esnada sarayla da sıkı bir irtibat kurabilmiştir. Yasef
Nasi Girit adasından alınıp Eflak ve Boğdan’a satılan şarap ticaretini kendi
tekeline almış ve bunun için de hiçbir vergi vermemiştir. Bu esnada sarayda
önemli bir mevkie gelen Yasef hem halası hem de kayınvalidesi olan Gracia ile
bankaya benzer bir kredi müessesesi kurmuş ve Batı Avrupa ile ticaret yapan
ecnebilere kolaylık sağlamıştır. Nasi ailesinin itibarı Flemenk sahillerinden
İstanbul’a kadar olan ticaret şehirlerinde yayılmış ve birçok devletin mukataa
ve iltizamı bu Yahudi kumpanyasının eline geçmiştir. (İsmail Hakkı Uzunçarşılı,
Osmanlı Tarihi, TTK yayınevi, Ankara 1964, II/690-691)
II. Selim tahta
geçtikten sonra Yasef Nasi’ye Nakşe Adası Dükü ünvanı verilmiştir. Yasef, II.
Selim üzerindeki itibarını kullanarak Divan-ı Hümayun’dan bu adaya Müslüman
ahalinin yerleşmesini engelleyecek kararları dahi aldırabilmiştir. Yasef
Nasi’nin II. Selim üzerindeki tesirinin Türk tarihinde acı sonuçları olmuştur. Yasef
Avrupa’dayken Fransa Kralı’na yüz elli bin altın borç vermiş; fakat bu borcu tahsil
edememiştir. Durumu II. Selim’e bildirmiş; o da Yasef’in borcunun İskenderiye
iskelesine gelen gemilerden tedricen tahsil edilmesini emretmiştir. (Yasef
Nasi’nin borcunun Fransız gemilerinden tahsil edilmesi ve mallarının korunması
gibi emirleri Osmanlı arşiv belgeleri içinde bulabilirsiniz.) İşte bu durum
Avrupa’da Osmanlı Devleti’nin müttefiki olan Fransa’yı karşı saflara itmiştir.
O güne kadar papalığın Türklere karşı çağrısına menfi bakan Fransız donanması
bu defa bu çağrıya müsbet bakmıştır. Fransa donanmasının İnebahtı’da Türklerin
bizzat karşısında olup olmadığı tartışmalı olsa da Türklerin yanında yer
almaması ve papalığın çağrısına müsbet bakması Fransa’nın hangi safta olduğunu
açıklar niteliktedir. Ne yazık ki bu alacak-verecek meselesinin de tesiriyle
daha önce Kıbrıs ve Nakşe adalarını fethetmiş o muazzam donanma İnebahtı’da
çabucak ve feci bir şekilde yakılmıştır. Bu hezimet Avrupa’da Türklerin
yenilmez olduğu inancını yıkan bir durum olmuştur. Tarihte meydana gelen
hadiseleri elbette tek bir sebebe bağlamak mümkün değildir; fakat bu hadisenin
İnebahtı hezimetinde önemli bir rol oynadığı ve bu hezimet sebebiyle de
yenilmez Türk algısının büyük ölçüde zarar gördüğü açıktır.
Yahudi
kaynakların anlattığına göre Yasef Nasi Yahudilerin dört kutsal şehrinden biri
olarak görülen Taberiye’de bir Yahudi yerleşimi projesi tasarlamıştır. Yasef,
Yahudiler tarafından büyük bir hadise olarak görülen bu projenin
gerçekleşebilmesi için Kanuni Sultan Süleyman’dan gerekli izni alabilmiştir.
Hatta bu yüzden Kanuni Sultan Süleyman Yahudiler tarafından, Babil sürgünü
sonrası Yahudilere Filistin topraklarına dönme izni veren Pers Kralına
benzetilmiştir. Ayrıca Kanuni’nin Kudüs’teki “Ağlama Duvarı”nı tamir ettirmesi
-tamir deniliyor ama ihyası demek daha doğru olur çünkü o yıllarda yıkılmış bir
yer- Yahudilerin bu söylemlerini güçlendirmiştir. Bazı makalelerde Kanuni’nin
Yahudi bir annenin çocuğu olarak görüldüğü ve Yahudi olarak kabul edildiğine
dair malumat da geçmektedir. (Seferova, Günay, “Osmanlı İmparatorluğu Döneminde
Yahudilerin Altın Çağı”, XVIII. Türk Tarihi Kongresi III. Cilt, 563-579.
Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 2022.) Lakin o dönemde Taberiye’ye ciddi
bir Yahudi yerleşimi gerçekleşmemiştir. Buna sebep olarak da Yahudilerin bu
yerleşime fikren ve ruhen hazır olmadıkları, tapınağın ilahi bir müdahaleyle
yeniden yapılmasını bekledikleri veya Yasef Nasi’nin İstanbul’daki
düşmanlarıyla yerli Arap ve Hıristiyanların engellemeleri öne sürülmüştür. Taberiye’deki
Yahudi yerleşim projesiyle alakalı olarak şöyle bir hadise de nakledilmektedir:
Taberiye’yi imar etmek için vazifelendirilen Haham Yasef Ben Ardut Şam
kadısından padişah fermanıyla işçi almış; lakin bölgede yaşayan yaşlı bir şeyh
“eski bir kitapta okuduğuma göre Tiberya denilen şehir imar edildiğinde dinimiz
yok olacak; biz de günahkâr olarak mahvolacağız" diyerek bu yerleşime
karşı çıkmıştır. Şam kadısı da şeyhi ve diğer karşı çıkanları cezalandırmıştır.
(Eroğlu, Ahmet Hikmet 16. Yüzyılda Osmanlı Devletinde Efsanevi Bir Yahudi:
Yasef Nasi, Bütün Yönleriyle Yahudilik, 18-19 Şubat 2012 (Uluslararası
Sempozyum) Dinler Tarihi Araştırmaları _ VIII, 2012, s. 726-727.)
Yasef Nasi’nin
Osmanlı sarayında ciddi tesirinin olduğuna misal olan bir diğer husus da
Kıbrıs’ın fethi kararında payının olmasıdır. Şöyle ki, II. Selim, Yasef Nasi’yi
Kıbrıs Kralı yapacağına dair bir söz vermiştir. Bu yüzden Yasef Kıbrıs’ın
fethedilmesini isteyen kişiler arasında yer almıştır. Yasef’le beraber Kaptan
Piyale Paşa, Lala Mustafa Paşa ve Şeyhülislam Ebussud Efendi de Kıbrıs’ın
fethedilmesini isteyenler arasında olmuştur. Sokullu Mehmet Paşa ise Kıbrıs’ın
fethine karşı çıkmıştır. Çünkü Avrupa’da Türklere karşı bir haçlı birliğinin
oluşmasını muhtemel gördüğü bu zamanda böyle bir sefere kalkışmanın doğru
olmadığını düşünmüştür. Lakin netice itibariyle Ebussuud Efendi’nin de
fetvasıyla Kıbrıs adası fethedilmiştir.
Sonuç olarak,
Yasef Nasi Kanuni Sultan Süleyman ve II. Selim devrinde Osmanlı sarayında
etkili konumlara gelmiş bir Yahudi’dir. Yukarıda zikrettiğim malumatın pek
tartışılan bir yanı yoktur. Çeşitli kitaplar, makaleler, sempozyumlar ve arşiv
belgelerinde sizlere naklettiğim malumata ulaşmanız mümkündür. Öyleyse kafire
karşı cihad gayesiyle var olan bir milletin yöneticileri nasıl olmuş da bir Yahudi’ye
sarayda üst düzey görevler ve çeşitli imtiyazlar vermiş; bu dönem de Yahudiler
tarafından altın çağ olarak görülmüştür? Bazı kimseler bu soruya o dönemki
Yahudilerin önemli görevlere layık kimseler olduğunu, padişahların da bu parlak
insanlara sadece layık olduğu şeyleri ita ettiğini söyleyerek cevap vermiştir. Bu
cevaba hem katılmak hem de katılmamak mümkündür. Zira maddi servetin esas
alındığı bir anlayış, Avrupa krallarıyla içli dışlı olan ve onlara borç alıp
veren bir aileyi değerlendirmeyi çok akıllıca görebilir. Hatta bu yüzden
gerektiği yerde gavurla dostluk kurulmasını bile savunabilir. Bazı padişahlar
da İspanya’dan kovulmuş ve din değiştirmeye zorlanmış Yahudileri maddi anlamda
bir fırsat olarak görmüş, hatta onlarla dostluk kurmuştur. Ancak İslam
itikadına sahip kimseler olarak bu durumu mazur görmemiz pek mümkün değildir.
Zira Kur’an’ı Kerim’de çok defa Yahudilerden bahsedilmektedir. Modern çağda
başımıza gelebilecek her türlü sıkıntıyla nasıl mücadele edileceğini de ihtiva
eden kitabımızda Yahudilere ve Yahudi ideolojisine dair anlatılanları görmemek
veya önemsememek Müslüman ulemayı yetiştiren kurumlara sahip olan bir devletin
padişahları için pek mümkün değildir. Öyleyse, karşımıza iki ihtimal çıkıyor.
Birincisi, bizzat Yahudilerin de iddia ettiği gibi bu padişahlar aslen Yahudi
olan annelerin çocukları olduğu için Yahudiydi. Bu yüzden Yahudiler önemli
mevkilere gelebildi. İkincisi ise, bu padişahlar Yahudi değildi; fakat
imparator olup dünyaya hükmetmenin yolunun Yahudilerden geçtiğini biliyorlardı.
Bu yüzden Yahudilerle iş birliği kurdular. Bütün bu ihtimallere karşı eğer
Müslüman isek şunu ifade etmek gerekir: Ne Yahudi olmak ne de Yahudilerle iş
birliği içinde olmak…
Muhammed Said ÖZTÜRK

Yorum Gönder