Aşhan Ana

 


Boya zamanı geldikçe mektep yazılarının silinip okul yazılarının asıldığı zamanlardı. İptidaiden zaten sual yok. Mektep kelimesini cümle içinde sarf etmek büyük günah. Yine de ara ara sırtımızda koca çanta, paytak paytak yürüdüğümüzü görünce “İlk mektebe mi gidiyorsun yavrum?” diye sorardı yaşlı teyzeler. Hayır, derdik, orta mektebe gidiyoruz. Duyduğunuzda ürpereceğiniz çağdışı bir adı daha var teyzecim: rüştiye. İlla bir isim gerekmez. Zamanlardan bir zaman işte. Evvel zaman, kalbur saman… Kara sürücülerden bir kız hain bir tertibat hazırlığındaymış. En yakın arkadaşından öğrendim. Casusluk etti bana sağ olsun. Kendisiyle yalvar yakar sevgili olduktan kısa zaman sonra pat diye terk edişime fena içerlemiş. İşte Aşhan Ana ile rast gelişimin müsebbibi bu kızdır. Arkadaşlarına beni dövdürtmek istiyormuş. Çıkış kapısında yanım yörem kalabalık olacağından eve dönerken yalnız başıma kaldığım üç-beş yüz metrelik bir yolu tutmağa karar vermişler. Tahminim odur ki bin türlü işve nazla yanına çektiği çocukları bin bir türlü iftirayla doldurmuş. Hele bir Bestami vardı ki on beşinde demezsin. Herif gibi iki metre. Olacağı yok, elbet yakalayacağız diye yemin etmişler. Bense ne kaçmak niyetindeyim ne de taze yüzüme kösele vurdurup rezil olmak. Sobanın arkasına uzanmış sinsice bunları fikrederken babam işten geldi. İşten gelecek zaman mı baba? Para lazım. Bir müddet okul çıkışı dükkâna geleyim, akşam beraber döneriz. Tabi içimden düşündüm bunları. Böylece çareyi de bulmuş oldum. 

Eve dönerken babam her gün olmasa da iki güne bir muhakkak bir harabe evin önünde durur, tabancasını torpidoya bırakır, bana “bekle” diye salık verir, birkaç dakika kaybolup gelirdi. Ben de arabada beklerdim. Hiç de merak edip sormadım nereye diye. O yaş bu yaş hiç meraklı bir insan olamadım. Neyse. Bir gün tam inecekken “sen de gel” dedi, düştüm arkasına. Duvarlı kapı, ortada dut ağacı olan bir iç bahçeye açıldı. Bahçe dediysem ortada bir ağaç, sağda solda yabani otlar, karşıda toprak duvarın dibinde birkaç teneke gül saksısı; hepsi o. Sonra iç kapıyı vurdu babam. Aman yarabbi, o anı hiç unutmuyorum. Bembeyaz bir yüz, baştan aşağı karış karış yamalı esvaplar. Dişler dökülmüş, çene çökmüş, yazmasından kınalı bir örgü zülüf düşmüş biçare bir kadın. Akik habbesi gibi ufacık pespembe bir çift gözle baktı bize. İçeriden şu anda tarifi imkânsız keskin bir koku geliyor. Sanki bir çeşit baharatı kuru kuru yakmış gibi. Babam elini öptürdü. Pek sevindi. Ağzının içinde bir sürü dua etti bana. Cebinden bir kızamık şekeri koydu avucuma. Sonra öğrendim kendi yapıyormuş onu da. Bildiğimiz pancar şekerine limon sıkıp bakır kaşıkta ateşe tutuyor, eritip tepsiye döküyormuş. Pek maharet istemez dersin ama ben elli kere denedim aynı tadı yakalamadı. 

Yıllarca Aşhan Ana’ya her fırsatta gittim. Her gidişim ayrı bir hikâyeydi. Bir gün gittim ki bahçenin duvarını yıkmışlar. Belediye asfalt yapacakmış, evin duvarı da tapunun dışında kalıyormuş. Evi çırılçıplak sokağın içinde kaldı. Gel de anlat kadıncağıza. Perişan olmuş. Oturup oturup ağlıyor. Sonra babamgil tahtadan duvar yaptılar da gönlünü ettiler biraz. Bir gün gittim evde yok. Evde olmayacağı da hiç aklıma gelmediğinden başına bir iş geldi sanıp oğlunun evine gittim. Meğer o yaşında kalkıp İstanbul’a gitmiş. Kanımı yüzünüze sürerim, göndereceksiniz beni demiş. Elinde kırk yıllık bir adres, büyük oğlunu bulacakmış; rüyasına giriyormuş. Birkaç akrabasına haber etmişler, koymuş otobüse göndermişler ama nafile. On gün sonra geldiğini duydum babamdan, gittim ki zırıl zırıl ağlıyor. Kara, çirkin mi çirkin bir kedisi vardı, kendi yokken aç kalıp ölmüş hayvan. Öyle içli ağlıyor ki teselli etmek mümkün değil. Kedi de bahane ya, neyse.

Bir gidişimde baktım ki gelini gelmiş kapıda iki adamla konuşuyor. Gelir miydi bunlar buraya dedim içimden. Adamlardan biri sessiz, bir adım arkada. Halinden, vaktinden kalem ehli olduğu belli. Diğeri sırtına eski püskü soluk bir cepken geçirmiş; saçı sakalı gür, sivri yüzlü, meymenetsiz bir adam. Beraber abdesthaneye bile gitmezsin. Takır takır konuşuyor. Elektrik falan bir şeyler diyor, nineniz olurmuş diyor, ev kayıtlarda yokmuş diyor... Kadın hayret, şaşkınlık, anlamsızlık tevcih eden pörtlek ve çatık gözlerle adama bakıyor. Adam elindeki kâğıda gözlerini kısıp “Aşhan Teyze" diyor. “Evi burası mı?" Bu sırada ben yaklaşıyorum, yaklaştıkça sesler sarahat buluyor. Kadın, “kocam gelsin akşam onunla konuşun” diyor. “Ablacığım şimdi oturup kocanızı mı bekleyelim saatlerce. Muhabiriz biz, bir-iki sual edip gideciğiz. Endişe edeceğiniz bir şey yok yahu." Kadın sinirlendi. İki elini iki yanına basıp hararetle “Devlet misin, polis mi? Yeminimiz mi var size laf vermeğe? Gidin işinize kardeşim.” Haddi aşmışlardı hakikaten. Binip arabaya gittiler. Benim soru soran bakışlarımla karşılaşınca “Elektriksiz ev diye haber yapacaklarmış! Eski ev işte ne haberi olur bunun. Başımıza bela sokacaklar durduk yerde.” 

Kadının dediğine bakarsak haber niteliği falan yokmuş Aşhan Ana konağının. Oysa zamanın en güzel köşküymüş, öyle diyor Aşhan Ana. Bu eve gelin gelmek her kızın hayaliymiş. Haber de neymiş abla! Vermeer şu köhne kerpice gelsin de Aşhan Ana’yı kete pişirirken tuval etsin. Sonra dük torunları aval aval izlesinler yüz yıllarca. Bırak haberi tez yazarlar üstüne abla, sen ne diyorsun. Tabi bunları da içimden düşündüm. Şimdi ciddiye alır kimseyi çağırma buraya falan, der. Allah insanı yaptığı latifeyi açıklatacak hale sokmasın. 

Kıssayı bilirsiniz, dünya tufana gark olmuş. Bir kadının evine tufan hiç uğramamış. Kadını bulunca sormuşlar: ‘Tufanı nasıl hissetmedin? Nasıl hayatta kaldın?’ diye. ‘Ben hissetmedim ama’ demiş kadın, ‘ineğim eve dizlerine kadar çamur geliyordu.’ Düşünün dünya bir tufana gark olmuş, Aşhan Ana ne tufanı duyuyor, ne de insanların nimet diyerek battığı felaketleri evine sokuyordu. Ne elektrik soktu evine ne ekran ne de basılacak bir tuş. Aşhan Ana’nın evinde ocak tütmeden yemek pişmemiş. Ölene kadar da pişmedi. Bir akşamdan bir akşama toprağa, ağaca elini vurmadan gün batırmamış evinde. Yüreğimin hiç tanımadığım karanlıklarına aysız, ibresiz bir yol açıyordu Aşhan Ana. 

Yine de bana sorarsanız iyi oldu kadının kocasından korktuğu. Haber duyulur da sözümona bi iş adamı çıkıverir: Şu evi bir tadil edelim, şu kadını karanlıktan azad edelim, der. Ne gerek var? Bir de gaz ocağı olsun dört gözlü... Nemelazım. Gelir şimdi bilmem ne reisi "tamam tamam" der, "Aşhan Ana, sen hiç anlatıp yorma kendini. Ben anladım seni, sen rahat etmek istersin. Aşhan Ana şu yamalı esvapları da değişelim..." Sinirlenirdi Aşhan Ana. Ağzına vurup susardı. Bilmezlerdi ki Aşhan Ana’nın yamalı esvapları parasızlıktan değil hurafelikten. Bir torunu, var yirmi beş yıl, ölmüş devrim ayağına. Odur budur yeni bir şey asmamış dalına. Ne çabuk unuttun yasını demesinlermiş. -Be acuze kim desin sana bunu. -Derler evladım, derler çağam. Ölüm döşeğinde resmi var bir. Olmasa gene neyse. Belki de ondandır, kurşundan, silahtan çok korkarmış. Babamın belinde tabanca görünce bağırıp eve kaçmış. Babam ondan sonra tabancasını arabada bırakıp yanına gidermiş. Ölümün sessizi dilinde pelesenk olmuştu. Duası kabul gördü. Sessiz sedasız gitti Aşhan Ana.

Ben de şimdi Kara Kemal’in ölüm anında sarf ettiği sözleri yazan muhabir gibi Aşhan Ana’nın son sözlerini size haber edeceğim. Kara Kemal’i vuran polis, muhabiri yalanladığı gibi evini yıkıp beton diken gelini de beni yalanlayacaktır. Olsun. “Ali yoldaşınız olsun yavrum. Adım Ayşe Han, dalmadım dünya dediğinize. Varmadım kapınıza muhtaç. Girmedim girdiğiniz kuyruklara. Bir teşebbüstü, kurşunlar duydum. İçimde kıyamet koptu. Çıt ses çıkmadı ben ölürken. Ne kedimden, ne dilimden. Göçüp gideceğim işte dedim. Artık ham kayısının, sütlü ekmeğin tadına varamam. Çekmecede bir kâğıda varamam.” 

Sonra Aşhan Ana öldü. Yalnız birkaç gün kaşıklar durgun döndü bardakta. Babam ara ara daldı o gün, iç geçmelik. Fakat bereket versin, Aşhan Ana hiçbir yerde haber olmadı. 


Ömer Faruk GÜNAY

(Diğer Yazıları)


1 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz

Daha yeni Daha eski