Galata’da Voyvoda karakolunda kudemâdan bir tabur ağası var imiş.
Ahali-i Hıristiyaniyye ara sıra bir Müslimi yakalayıp karakola götürür ve
‘‘bana gâvur dedi’’ deyu mücâzâtını (cezalandırılmasını) ister imiş. Tabur
ağası ‘‘Ay oğul, anlatamadık mı? Şimdi Tanzimat var, gâvura gâvur denmeyecek. Söyleye
söyleye dilimizde tüy bitti!’’ deyu kabahatliyi tekdîr ve tevbîh eyler
(azarlar) imiş. (Abdurrahman Şeref Efendi, Tarih Musahabeleri, s. 73,
İstanbul, 1339.)
Mezkûr hadiseyi, yahut hadisenin ana konusunu oluşturan
‘‘gâvura gâvur denmeyecek’’ sözünü ekserimiz işitmişizdir. Tanzimat sonrasında Müslümanlarla
gayr-i müslimlerin eşitliği hedeflenmiş ve bunun neticesinde Müslümanlar gâvura
gâvur diyemeyecek hâle getirilmiştir. Bu durum bugün hâlâ tesirini sürdürmektedir.
Bugün bir kimsenin ağzından gâvur lafzı çıksa sanki insan haklarından bir hak
ihlal ediliyormuşçasına umumiyetle herkes dönüp gâvur lafzını telaffuz eden bu kimseye
garip garip bakmaktadır. Yahut ‘‘gâvur’’ âbâ-u ecdâdımızın geçmişte kullandığı;
fakat şimdilerde tarihin tozlu sayfalarında kaybolup gitmiş eski püskü bir kelimeymiş
de bunu diline dolayan bu kimse de ancak köhnemiş, tarihi geçmiş veya tarihin bir
bölümünde kalakalmış bir insanmış gibi muâmele görmektedir.
Neden gâvura gâvur demek lazımdır? Esasen bu soruyu sormanın
kendisi bir gariplik ihtiva eder. Zira gâvura gâvur denilse de denilmese de gâvur
yine gâvurdur. Burada bu isimlendirmeyi yapmış olmak, kelimenin yalnızca yerli
yerince kullanıldığını, hak edene hak ettiğinin verildiğini gösterir. Aynı zamanda
gâvur kelimesi Türkçede bir aşağılama ifadesi olarak da yer alır. Lakin bu
aşağılama, İslam itikadında kafirin Müslümandan aşağı bir konumda olmasıyla
alakalıdır. Yani gavurluk dediğimiz şey, hakkı inkar etmek gibi aşağılık bir
pozisyon seçmekle irtibatlandırıldığı için lisanımızda hakaret manasında
kullanılır.
Müslümanlar olarak kıldığımız her namazın her bir rekatının
ayrılmaz parçası olan ve sünnetleriyle beraber tam kılınmış beş vakit namazın
içinde her gün kırk defa okunması vacip olan Fâtihâ sûresinin son ayetine dikkatimizi
vermemiz şart. Tekrar edilen bu yedi ayetlik sûrenin son ayeti bize uzak
durmamız gereken iki zümreden haber verir. Bu iki zümrenin ilki gazaba uğramış;
ikincisi ise sapmış kimselerdir. Cenâb-ı Hak bizlere bu kimselerin yoluna girmeyelim
diye her rekatta kendisinden istekte bulunmamız gerektiğini salık verir. Sırat-ı
müstakimi tutturabilmek bu iki zümrenin yoluna girmemekle, onları reddetmek ve
onlara karşı bir duruş sergilemekle mümkündür. Rasûl-ü Ekrem’e gazaba uğramış
ve sapmışların Yahudi ve Hıristiyanlar mı olduğu sorulduğunda ‘‘başka kimler
olaydı’’ cevabını vermiştir. Öyleyse namaza durmak aynı zamanda küfre karşı
cephe almak demektir. Gâvura gâvur demek ise kalbin tasdik ettiğini dil ile
ikrar etmek manasına gelir. Dil ile ikrarımız da küfre karşı duruşumuzun bir
göstergesidir. Varlığımız küfrün, yani gazaba uğramış Yahudilerin, yoldan
çıkmış Hıristiyanların yoluna girmemekle, onlara karşı koymakla kaim olur. İslam’ı
yaşanılır kılmak ancak bu zıtlık devam ettiği sürece mümkündür. Yahudiliğe ve
Hıristiyanlığa karşı duruş ortaya konuldukça İslam orada daha çok
belirginleşir. Zira Rasûl-ü Ekrem’in tavrında her zaman Yahudi, Hıristiyan ve
müşriklere muhalefet vardır. Hadis-i şeriflere dikkat kesilirsek bu muhalefete dair
birçok misali kolaylıkla bulabiliriz. Burada onlardan birkaçını hatırlayabiliriz:
“Bizden başkasına benzemeye çalışanlar bizden değildir.
Yahudi ve Hıristiyanlara benzemeyin! Yahudilerin selamlaşması parmak
işaretiyledir, Hıristiyanların selamlaşması ise el ile işaret etmekten
ibarettir.” (Tirmizî, İsti’zân, 7/2695)
“Bizim orucumuz ile ehl-i kitâbın orucu arasındaki en mühim
fark, sahur yemeğidir.” (Müslim, Sıyâm, 46)
“Üzerinize farz olunan orucun dışında Cumartesi günü oruç
tutmayın.” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 38)
“Cumartesi ve pazar günleri müşriklerin bayram günleridir.
Ben onlara muhalefet etmek isterim.” (Nesâî, es-Sünenü’l-kübrâ, III, 214)
“Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm, bir cenazeyi teşyi
edince, cenaze lahde (mezardaki hususi oyuğa) konuncaya kadar oturmazdı. Bir
defasında, bir Yahudi âlimi gelerek: “Ey Muhammed! (Bu sünnetin çok güzel.) Biz
de böyle yapıyoruz!” dedi. Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm hemen oturarak,
cemaate emretti: “(Oturun ve) Yahudilere muhalefet edin!” (İbn-i Mâce, Sünen
(1545) - Hds: 6461)
‘‘Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem, ‘Şüphesiz ki
sizler, kendinizden önceki milletlerin yoluna karışı karışına, arşını arşınına,
tıpatıp muhakkak uyacaksınız. O dereceye kadar ki, şayet o ümmetler bir kelerin
deliğine girseler, siz de muhakkak onlara tâbi olmaya çalışacaksınız.’ buyurdular.
Biz, ‘Ya Rasûlullah bu ümmetler Yahudiler ile Hıristiyanlar mıdır?’ diye
sorduk. Rasûlullah, ‘Onlardan başka kimler olacak!” buyurdu.” (Buhârî, Enbiya
50; Müslim, İlim 6)
Rasul-i Ekrem’in küfre karşı tavrıyla alakalı verilen bu
misaller bize Müslüman kimliğinin 'karşı duruş' ile diri tutulabileceğini
gösterir. Kimliğin diri tutulmasının zıddıyla ilişkisini İsmet Özel ‘‘Şiir
Türkün İklimi’’ isimli TV programında şu sözlerle çarpıcı bir şekilde dile
getirmiştir:‘‘Yaşayan şey her zaman karşı duran bir özellik gösterir.
Çelişki taşımayan durum ölüm hâli olabilir.’’ Bugün eğer hayat süren-yaşayan-ölmemiş
bir Müslümanlığa sahip olduğumuzu iddia ediyorsak, küfre karşı duruşumuzu da
belirginleştirmemiz gerekir. Yahudi ve Hıristiyanlara muhalefet etmediğimiz,
küfre cephe almadığımız ve gâvura gâvur demediğimiz bir ortamda İslam’dan söz etmemiz
de mümkün değildir. Çünkü İslam, küfürle çatışmak, küfrü nakzetmek üzere gelmiştir.
Küfürle çatışmayan bir İslam'ın varlığından İslam olarak bahsetmek ise gayr-i
kabildir. Aslında var olma iddiası güden her şey kendi benliğini öteki
üzerinden yahut ötekini kendi benliği üzerinden tanımlar. Dolayısıyla ben ve öteki
arasında sıkı bir ilişki mevcuttur. M. Koç, ‘‘Moderniteye Karşı Benlik
ve Öteki’’ isimli kitabında bu meseleleri ele alır ve Hegel'in ‘‘
(İnsanların) özleri yalnızca ve yalnızca şudur: her biri ancak öteki yoluyla
vardır, ve böyle öteki yoluyla var olan dolaysızca artık var olmaz’’ sözünü
naklettiği bir yerde varlığın ancak başkalarıyla mukayyet olduğunu ifade eder.
Tabii burada varlık sebebimizin Yahudi ve Hıristiyanların varlıkları olmadığını;
yalnızca tarih boyunca var olmuş iman-küfr zıtlaşmasına atıf yapıldığını
belirtmek gerekir. Zira Allah katında asıl ve makbul olan din en baştan beri
İslam’dır. Yahudilik ve Hıristiyanlık ise İslam’dan bir sapmadır. Burada muhalefet
İslam’dan sapmaya karşı gösterilen bir muhalefettir. Zaten ‘‘ben’’ olarak
İslam'ı seçiyor oluşumuz kendimizi merkeze koyduğumuzun bir göstergesidir. Müslümanlar
olarak ‘‘benimiz (İslam)’’ ve ‘‘ötekimiz (gâvur)’’ her zaman vardır. Fakat bu ikisi
arasındaki ilişki modern zamanlarda diğerini ötekileştirmeyen bir benlik ve ben
tarafından da dışlanmayan bir ötekilik halini almaya zorlanmıştır. Dolayısıyla
birbirine benzeşen kimlikler, Müslim ve gayr-i müslim fark etmeksizin iyi
insan-kötü insan gibi anlamsız tasniflerin de desteğiyle tek bir kimlik halini
almaya başlamıştır. Bu tek tipleşme ise biz Müslümanlar açısından İslam’dan
vazgeçmek manasına gelmektedir.
Yahudi ve Hıristiyanlara muhalefet etme meselesinin tarihte kalmadığını
düşünüyorsak, bugün bu muhalefetin nasıl yapılacağı konusunda da bir fikre sahip
olmamız gerekir. Bugün bir küfür milletinden bahsediyorsak, onun karşısında konumlanmış
bir Türk milletinden de bahsetmemiz şart. Zira Türklük tarihteki yerini küfre
karşı koymak üzere almıştır. Türk toprakları dediğimiz topraklar ‘‘gazâ’’ ile
elde edilmiş topraklardır. Osman ve Mustafa Kemal isimlerinin önünde-sonunda gazi
ünvanının yer alması, bu milletin başına geçmek isteyenlerin ‘‘gazi olmak’’
zorunda kalmasıyla alakalıdır. Türklüğe dair söylediklerimin bugün artık irapta
mahalli olmadığını düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Zira, küfre karşı en çetin
harplerden biri olan İstiklâl Harbi’nin verildiği esnada Allah’tan gelen ilhamla
yazılmış olan İstiklâl Marşı şehit ve şehit oğulları arasında geçen karşılıklı
bir konuşmadır. Dolayısıyla şehit oğlu olduğunu düşünen herkesin İstiklâl
Marşı’ndan alacağı bir öğüt ve iraptan kendine edineceği bir mahal de muhakkak
vardır:
Bastığın yerleri "toprak!" diyerek geçme, tanı!
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı.
Sen şehîd oğlusun, incitme, yazıktır atanı;
Verme, dünyâları alsan da, bu cennet vatanı.
İrapta mahallinin olmamasını, yersizliği, yurtsuzluğu, vatansızlığı
tercih edenlere ise diyecek bir şey yok.
Kim olduğumuz şuuruna ermişsek eğer, ‘‘bugünün küfrü nedir?’’
sorusunu da sormamız şart. Bunu yalın, temiz ve net bir şekilde söylemek
gerekirse bugünün küfrü dünya sistemi dediğimiz şeydir. Yahudi ve
Hıristiyanlara muhalefet edip bunun dil ile ikrarı olan gâvura gâvur diyebilme
cesaretini gösterebiliyorsak, var oluşumuzu da ancak dünya sistemine karşı
koymakla elde edebileceğimizi bilmemiz gerekir. Dünya sistemine karşı koyma
rolü ise en son Türk milletinde kalmıştır. Bunu Türklerin başucu ilmihali olan
Mızraklı İlmihal’de küfre karşı gösterilen tavırdan da anlamak mümkündür. Orada
bu tavır çok nettir: ‘‘Bir kimse ‘kafirlerin işi güzeldir’ (diye) itikat
etse küfürdür demişler.’’ ‘‘Bir kimse ‘Nasranî (Hıristiyan) olmak Yahudi
olma(k)tan hayırlıdır’ dese kafir olur demişler, ‘Yahudi şerlidir Nasranîden’
demek gerekir.’’ (Haz: İsmail Kara, Mızraklı İlmihal, Dergah Yayınları, s. 94-96)
Yakın tarihte ve bugün küfre karşı
benzer tutumu gösteren bir başka milletten söz edebilir miyiz? Türk milletinin küfre
karşı gösterdiği tavır bugün yalnızca eski(mez) kitaplarda kalmış bir tavır
mıdır? Bu soruların cevabını sizlere bırakırken son olarak şu temenniyle yazımı
nihayete erdiriyorum: Kendini şehit oğlu olmaya layık görenlere ve bu liyakati
Allah’tan isteyenlere ne mutlu!
Muhammed Said ÖZTÜRK

Yorum Gönder