İnebahtı: Türk Milletinin Kara Bahtı ya da İnebahtı’nın Gavurlarda Yarattığını İstiklal Harbi Niçin Türk Milletinde Yarat(a)madı?


"1571 yılında gerçekleşen İnebahtı Savaşı, anlaşılabileceği gibi Batı ülkelerinde Türkiye'den çok daha ünlüdür. Bugün bile İtalya ve İspanya'nın birçok yerinde o savaşta ele geçirilen Osmanlı bayrakları bulunur ve anısına kutlamalar yapılır. Bu olay halkların kültüründe Osmanlı İmparatorluğunun yayılmacılığının sonu kabul edilir ve en militan, en aşırı sağcı çevrelerde İnebahtı sözcüğü İslama karşı savaşın parolası gibidir' der Alessandro Barbero, İnebahtı: Üç İmparatorluğun Savaşı isimli kitabının Türkçe ön sözünün daha girişinde. Hemen arkasından da şöyle devam eder "Halbuki yarım yüzyıldan fazla bir süre öncesinde Fernand Braudel bu belirleyici savaşı(n) hiçbir somut sonucu olmadığını, Kıbrıs Savaşını Osmanlı İmparatorluğunun kazandığını ve Türk yayılmacılığının Akdeniz'de ve Balkanlar'da daha bir asır devam ettiğini belirtmişti." Gerçekten de Türkiye'de yakın zamanlara kadar çıkan tarih kitaplarında ve eski tarih anlatılarında İnebahtı hezimetine çok kısaca temas edilerek geçilmiştir. Peki bu niçin böyledir yahut niye böyle olmuştur? Yazımız bu sorulara cevap vermeye gayret etmekle birlikte bu sorulardan başka sorulara ulaşmayı da kendine gaye edinmiştir.

İnebahtı hezimetinden evvel mevzumuza Kıbrıs'ın fethine kısaca temas ederek başlamamız İnebahtı Deniz Muharebesi'e giden süreci daha iyi kavramamıza vesile olacağı için hezimetten takriben bir sene önce vuku bulan Kıbrıs çıkarmasından bir miktar bahsedeceğiz. Kıbrıs'ın fethi meselesi tarihçilerin naklettiklerine göre Sultan II. Selim'in daha şehzadelik senelerinden beri düşündüğü bir meseledir. Sultan'ın bunun için çeşitli gerekçeleri vardır ve bunlar başlıca Kıbrıs Adasının jeopolitik ve jeostratejik konumu dolayısıyla özellikle Doğu Akdeniz’den geçen ticari ve askeri deniz trafiğini kontrol etmesi, Anadolu sahillerine çok yakın olması, Kıbrıs'ın Hacc deniz yolu üzerinde olması ve Hacıları taciz eden korsanların Kıbrıs'a sığınmaları, Kıbrıs şarabının şöhreti, Sultan II. Selim'le yakınlığı bilinen Yahudi Yasef Nasi'nin bir rivayete göre Kıbrıs'ta bir Yahudi krallığı kurdurmak ve kendisinin de buraya kral olmak istemesi vs. Esasında o yıllarda Osmanlı ve Venedik Dükalığı barış içindedir ve iki ülke arasında büyük bir ticari hareketlilik vardır. Kanuni'den sonra devlet işlerinin tamamıyla kendi üzerine bırakılması ile maruf olan Veziriazam Sokullu Mehmet Paşa ise Kıbrıs'ın fethine taraftar değildir zira Venedik ile 1540 Barış Antlaşması’nın yeni tazelendiği, Avusturya- Macaristan sınırlarında, Yemen’de henüz emniyet ve sükûn sağlanmadığı, İpanya’nın Endülüs Müslümanlanlarını yok etme politikasını önleme teşebbüsünde bulunulamayacağı, kendisinin kararlaştırdığı Süveyş Kanalı’nı açma girişiminin gecikeceği, Kıbrıs Seferi’nin Avrupalıları bir Haçlı Seferi oluşturmaya sevkedeceği, bu seferin devlet hâzinesi için büyük yıkım olacağı gerekçelerini ileri sürer ve sefer için çekimser davranır. Hatta o sıralarda İspanya'nın Morisko katliamı yapması sebebiyle İstanbul halkının efkarı umumiyesi katliama tepki göstererek donanmanın oradaki Müslümanlara yardıma gitmesi gerektiği görüşünde ve tersanede hararetli bir şekilde yapımına uğraşılan donanmanın bu iş için hazırlandığı düşüncesinde olmakla Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa da kendisine gelen Venedik Balyosu Marcantonio Barbaro'ya donanmanın Venedik Cumhuriyeti üzerine gitmeyeceği teminatını verir ve fakat böyle olmakla beraber Piyale Paşa, Lala Mustafa Paşa, Şeyhülislam Ebussuud Efendi gibi devlet adamları ve Sultanın musahip ve müteferrikası olan Yasef Nasi yukarıda açıkladığımız sebeplerden kendilerine uyanları hasebince adanın fethine şiddetle taraftarlardır ayrıca Ebussuud Efendi Kıbrıs'ın fethi için bir fetva da verir.


            Osmanlı hükumeti bu işi ilk önce sulhperver bir usul izleyerek çözmek maksadıyla Venedik'e Kubat Çavuş isimli bir elçi gönderir ve Kıbrıs adasının Türklere terkini ister. Gerekçe olarak da adanın Türk topraklarına daha yakın oluşunu, aralarındaki anlaşmalara rağmen adadaki korsanların Türk gemi ve sahillerini taciz edişini gösterir. Kubat Çavuş'u İstanbul'daki Venedik sefaretinde Venedik elçisinin sekreteri olan Buonrizzo ile gönderen Sokullu'nun kendisini nasıl tembihlediğini Buonrizzo şöyle anlatmıştır:" Beni yanına çağırarak yine resmi sözleri söyledi 'sekreter bunları gençlere değil, akıllı ve tedbirli olduklarını bildiğim yaşlı baylara söyle. Çünkü gençler Sultanın korkunç gücünü bilmediklerinden, sanırım şöyle diyeceklerdir: Bu Türkler de kimmiş? Onlardan korktuğumuzu mu sanıyorlar?'" Dolayısıyla Sokullu Venediklilerin savaşmadan adayı Türklere bırakacaklarını düşünüyordu. Burada dikkat edilmesi gereken hususlardan en önemlisi Sokullu'nun elçiye söylediği sözlerdeki kendinden eminlik ve merkez- çevre farkında merkezde olduğunun bilincidir. Venedikliler bu teklifi geri çevirdiği gibi gönderilen elçiye de saygı göstermezler. Neticede mesele sulh yoluyla halledilemediğinden ordu sefere çıkar ve orduya serdar olarak Lala Mustafa Paşa tayin edilir akabinde Lala Mustafa Paşa kumandasındaki Türk ordusu 9 Eylül 1570'te Lefkoşa'yı fethederek Kıbrıs'ın fethi süreci başlatır.

Bu arada bizimkilerin sefer hazırlığı içinde olduğunu daha en baştan haber alan Hırıstiyan tarafı bilhassa Kıbrıs'ın hakimi olan Vedikliler Sultan'ın donanma hazırlığı içinde olduğunu duyduklarından beri bir hazırlık içindedirler ayrıca bu işi tek başlarına kotaramayacaklarının da farkında olduklarından Papa V. Pius'u da devreye sokarak bir ittifak arayışına girerler. Ancak ittifak tekliflerine o zamanın başlıca devletleri olan Fransa, Almanya, Avusturya ve Rusya sıcak bakmazlar. İspanya ise kendini Hırıstiyanlığın hamisi olarak gördüğünden, papanın da gayretleri sayesinde kurulacak olan Mukaddes İttifaka dahil olacağını belirtir. Venedikliler hızlarını alamayarak İran ve Habeşistan gibi Müslüman devletlerden hatta o zaman Osmanlı hükümranlığı altında yaşayan bazı Arap kabilelerinden de yardım ister fakat yüz geri edilirler. Papanın ve Venedik'in uzun uğraşları neticesinde İspanya da hadiseye dahil olarak bir Mukaddes İttifak tesis edilir. Müttefiklerin donanmasının en büyük kısmını Venedik kadırgaları oluşturur sonra İspanyol kadırgaları ile Papa'nın kadırgaları gelir. Bunların dışında Malta şövalyeleri, Cenevizliler de bir kaç kadırgalık destekleriyle Mukaddes İttifaktan geri kalmazlar. Mukaddes İttifak donanmasının esas maksadı Kıbrıs'ın Türkler tarafından alınmasına mani olmak ve Türk donanmasını yok etmektir. Fakat bazı aksamalardan dolayı Mukaddes İttifak filosu Türk donanmasına yetişemez ve Türk donanmasının Kıbrıs'a çıkartma yapmasıyla devamında Lefkoşa'yı alması karşısında büyük bir telaşa kapılırlar. Hatta ittifakın gayesinin Kıbrıs'ı kurtarmak olduğu ve bu işte muvaffak olunmadığı dolayısıyla vazifelerinin bitmiş olması sebebiyle ittifakın dağılması fikrini savunanlar olur. Hırıstiyan ittifakı vazifesini hakkıyla ifa edemeyerek geri çekilme kararı alır. Böylece, büyük umutlarla görevlendirilmiş olan Mukaddes İttifak donanmasının 1570 yılı harekâtı başarısızlıkla sona ermiş olur.

Her ne kadar Mukaddes İttifak filosu Kıbrıs'ın zaptına mani olamadan geri dönmüş olsa da söz konusu sefer bizim için de ağır neticelere sebep olur. Genel Kurmay Başkanlığı'nın 1986'da neşrettiği "T. C. Genelkurmay Askerî Tarih Ve Stratejik Etüt Başkanlığı Türk Asker Büyükleri Ve Zaferleri Serisi No :11, Kıbrıs'ın Fethi (1570-1571) isimli kitapta kara harekatı bittikten sonra yapılan değerlendirme şöyledir:" 16 Mayıs 1570 - 1 Ağustos 1571 tarihleri arasında 15,5 ay sürmüş olan Kıbrıs Harekâtı, Türklere çok pahalıya mal olmuştur. 50.000 Türk şehidinin kanıyla ıslanarak kutsallaşmış olan Kıbrıs topraklan, bu nedenle Türk tarihi ve Türk Ulusu için kutsal bir anlam kazanmıştır." Dolayısıyla 1974 Kıbrıs Barış Harekatı sonrası bir hassasiyetle yaz(dır)ıldığı anlaşılan bu kitap aslında burada bir serzenişi de dile getirmektedir.

Hıristiyan takvimiyle 1571 senesinin 20 Mayıs'ına gelindiğinde ittifak güçleri tekrar bir araya gelir. Maksatları tam olarak belli değildir. Kimi doğrudan Kıbrıs'a gidilmesini, kimi doğrudan Türk donanmasına saldırılması fikrini savunur. Neticede Türk donanmasına saldırılması fikrinde mutabık kalınır. Türk donanması ise Kıbrıs'a yapılacak olan bir yardımın önünü almak için Kaptan-ı Derya Müezzinzade Ali Paşa kumandasında Girit ve çeşitli yerlerde akın yaptıktan sonra Adriyatik Denizine hareket eder ve İnebahtı körfezinde demirler. Bu arada Mukaddes İttifak donanmasının geldiği haber alınır ve harp meclisi toplanır. Yapılan toplantıda büyük denizci Uluç Ali Paşa'nın körfezden çıkmayarak savunmada kalma veya açık denizde savaşma tekliflerinin ikisi de esasında bir kara ordusu kumandanı olan Müezzinzade tarafından kabul görmez. Kaptan-ı Derya doğrudan hücum emri aldığını ileri sürerek bu teklifleri reddeder. Yine nakledilen bilgilere göre Uluç Ali Paşa'nın bu plan karşısında sakallarını yolduğu söylenir. Esasında bu vaka inisiyatif alamama, somut olayın şartlarını değerlendirememe konusunda önümüzde büyük bir emsal olarak durmaktadır her ne kadar sui misal temsil olmaz fehvasına aykırılık teşkil etse de. Taraflar 7 Ekim 1571 günü karşılaşır ve muharebe öğle saatlerine doğru başlar. Netice maalesef içler acısı olur. Yaklaşık 25 bin mevcudu olan Türk donanmasının 20 bini şehit edilir ve 190 parça Türk gemisi (kadırga, kalyata ve mavna) düşman eline geçer. Kaptan-ı Derya'nın başı kesilip gemi direklerine asılır ve çok sayıda sancak beyi de şehit olur. Aralarında kaptan paşanın iki oğlu da olmak üzere üç bin kişi esir olur ve bu esirlerden devşirme olanlar Venedik'te yargılanır. Din değiştirmeyenler diri diri yakılır. Din değiştirenler sıkı bir tarassut altına alınır ve aralarında domuz eti yemeyen Hırıstiyanların tabiri ile günde pek çok kez elini ayağını yıkayanlar da (yani abdest alanlar) aynı akıbeti paylaşır. Muharebede sadece Uluç Ali Paşa'nın idare ettiği cenah kısmi bir başarı sağlar. Uluç Reis Malta Şövalyelerinin amiral gemisini ele geçirir ve beraberindeki 30 parça kadırgayla harp sahasından ayrılmayı başarır. Donanmanın serdarı Pertev Mehmet Paşa yaralı bir şekilde denizden kurtarılır.

Savaştan iki gün sonra Papalık donanmasının kumandanı olan Marcantonio Colonna yazdığı bir mektupta şöyle der "... Türklerinse sıradan insanlar oldukları görüldü.."

Muharebeyi umumiyetle bu şekilde anlatan tarihçiler hemen arkasına çok kısa bir sürede çok büyük bir donanma inşa edildiğini ve Sadrazam Sokullu Mehmet Paşa'nın Venedik elçisine verdiği meşhur kol- sakal hikayesini anlatırlar. Esasında bu bir nevi düşünceye uygulanmış bir sansürdür. Çünkü savaşın mağlubu olan tarafın çocukları bu savaşa mahsus olarak ifade edersek mağlubiyeti hissetmek ve bunun sebepleri üzerine kafa yormak yerine yersiz böbürlenmelerle "şanlı ecdat" edebiyatına bir vak'a daha ilave etmekte ve tefekküre ihtiyaç hissetmemektedir. Ahmet Yaşar Ocak'ın bir ifadesiyle "çünkü o tarih zaten yaşanmış geçip gitmiştir. Bizim hamaset ve ideolojik yayınlarımız zaten onu değiştiremez". Ama maalesef daha o devirde kocaları, kardeşleri ve oğulları şehit olmuş kadınlar evlerinde ağlaşırken Payitaht'ta Kıbrıs'ın fethi sebebiyle top atışları yapılmış adeta bu feryat figanlar duyulmasın istenmiştir. Tarihçi Hammer'in de içinde olduğu bir çok tarihçi İnebahtı'dan sonra yapılan barış andlaşmasının tamamıyla Türklerin lehine olması hasebiyle bu savaşın pratik bir sonucunun olmadığını kaydederler. Her halde bu sebeple olacak bizde 1570-1573 Osmanlı- Venedik muharebelerini anlatan tarih kitapları İnebahtı mağlubiyeti üzerinde fazlaca durmaz. Acaba vaziyet sahiden de bizimkilerin küçümsediği kadar mıdır? Yoksa bu bir sansür müdür?


Öncelikle Alfred North WHİTEHEAD'in "Science And The Modern World" kitabında (Kitap Say Yayınları tarafından 'Bilim ve Modern Dünya' ismiyle tercüme edilip neşredilmiş) 17. Asrın bir dahiler asrı olarak adlandırıldığını söyleyerek değerlendirmemize başlayalım. 17.asır yani 1600'lü yıllar. 1571'de gerçekleşen ve bizim tarihçilerimizin çok da mühimsemediği bir hadise olan İnebahtı mağlubiyeti Hıristiyan Avrupa için adeta bir yeniden başlangıç hüviyetindedir. 1400'lü yılların sonunda skolastik Ortaçağ düşüncesini yıkarak bir rönesans gerçekleştirdiğini kabul eden batı fikriyatı 1526 Mohaç Meydan Muharebesi ile iyice pekişen yenilmez Türk imgesini de 1571'de yıkarak adeta ikinci bir rönesans (yeninden doğuş) yaşamış ve kendi topraklarını terk etmek zorunda kalmayacaklarını anlayarak ferahlamışlar ve de artık kuracakları medeniyeti Türklerin yıkamayacağı fikrine inanmışlardır. Akabinde Rönesan'la yeniden doğan Batı Medeniyeti mütereddit adımlar atmayı bırakarak kendinden emin bir şekilde ilerlemeye başlamıştır. Nitekim bilim tarihçisi David WOOTTON da "Bilimin İcadı - Bilim Devrimi’nin Yeni Bir Tarihi" isimli kitabının daha girişinde şöyle söyler (sevgili okurlar hep kitapların girişinden örnek verdiğimiz için bizi girişi okuyup bırakmış zannetmesinler sakın) "Modern bilim Tycho Brahe'nin bir novayı (yeni yıldız) gördüğü 1572 ile Newton'ın beyaz ışığın gökkuşağındaki bütün renklerin ışığından oluştuğunu, bir prizmayla bileşen renklerine ayrılabildiğini ve rengin nesnelere değil, ışığa bağlı olduğunu gösteren Opticks kitabını yayımladığı 1704 arasında icat edildi." demek suretiyle modern bilimin başlangıcının batılılar tarafından Türk milletinin İnebahtı'daki hezimeti sonrası yaşanan gelişmelerin milat olarak kabul edildiğine işaret etmiştir. Esasında modern bilimin doğuşu ve kapitalizmin inkişafı bir birlerine muvazi olarak ilerleyen iki gelişmedir ve asla bir birlerinden ayırt edilemezler. Her ikisinin de çıktığı menşe aynıdır ve her ikisi de Türklere rağmen var olabilmiş ve Türkleri öteki kabul ederek kendilerine bir mevcudiyet sahası yaratmışlardır. Sonraki safha Türklerin Avrupa topraklarından tardedilmesi ve giderek Türklerin tarih sahnesinden silinmesidir. Bu planlar parça parça gerçekleştirilmiş en son Türk milletinin " mevcudiyet" meselesi kalmıştır.

Peki nasıl olmuş da iletişim aletlerinin çok zayıf olduğu 16. Asrın sonunda Mukaddes İttifakın kazandığı galibiyet bütün Avrupa'ya yayılmış ve Avrupa'nın tümünde bir bayram havası esmiştir? Burada halkın fakirliğine rağmen yapılan müsrif kutlamalar ve matbaa devreye girer. Batı ülkelerinde Mukaddes İttifakta Türklere karşı savaşan Hırıstiyanların kahramanlıklarıyla ilgili destanlar yazılmaya başlanır. Zaten şövalye hikayeleri okumaya alışık olan halk bu destanları büyük bir şevk ve heyecan içinde okur. Hatta yapılan kutlama ve mevzu bahis yayınlarla vecde gelen hasta bir adam için yazının en başında ismini zikrettiğimiz kitapta şöyle bir olay nakledilir: "Padova'da yatan hasta bir adam onlardan o kadar etkilenmişti ki, bir gece ateşler içindeyken 'kendini Türklerle savaşırken' görmüştü; ertesi sabah eline bir bıçak alıp evin her yerini paramparça etmişti ve şaşkınlıkla Bütün Türkleri öldürdüm' diye tekrarlayıp durmuştu." görüleceği üzere Batıda konsolide olmuş bir, özelde Türk genelde Müslüman nefreti vardır. Bu nefretin mücessem bir şekilde karşısında bulduğu düşman her zaman Türk olmuştur. (Nitekim içinde bulunduğumuz sene ve hemen önceki senelerde İngiltere, İsveç ve Danimarka'da Türk Büyükelçilikleri ve konsoloslukları önünde Kur'an-ı Kerim'ler yakıldı. Çünkü Kur'an Türklerin Mukaddes kitabı ve Hz. Muhammed Mustafa (S.A.S) Türklerin peygamberidir. Yine 2019 senesinde Yeni Zelanda'nın Christchurch şehrindeki Deans Caddesi'nde bulunan Nur Camii'nde gerçekleşen ve 51 Müslümanın öldürüldüğü saldırıya da temas etmeden geçemeyeceğim. Bu saldırıda saldırganın silahının üstündeki en büyük yazının "Turkofagos" yani "Türkleri Yiyen" olduğunu da belirtelim.)

O zamanki yayınlarda Türklerin mağlup edilmesi mevzuu heyecanlı bir şekilde anlatıldı dedik, buna çok güzel bir örnek olarak İsmet Özel'in tabiriyle herkesin bildiği ama çoğu kişinin okumadığı Cervantes'in Don Quijote'sini örnek olarak verebiliriz. Zaten Cervantes'in de İnebahtı Deniz Muharebesinde savaştığı ve sol kolunu kaybettiği hatta bir rivayete göre esir düşüp Kılıç Ali Paşa Camii'nin inşaatında çalıştığı bilinmektedir. İnebahtı sonrası bidayetler zincirine ekleyeceğimiz bir başka başlangıç da, modern anlamda ilk roman sayılan ve yazıldığı zaman çokça okunan, elden ele dolaşan hatta bazı fırsatçıların sahte Don Quijote'ler yazarak romana eklemeler yapmak suretiyle yeni maceralar ekledikleri ve bu sebeple Cervantes tarafından kitabın ikinci cildinde romanın ana kahramanı Don Quijote'nin öldürüldüğü Don Quijote'de İnebahtı'ya bir kaç sahife yer verilmiştir. Biz de kısa bir iktibasla iktifa edelim. Kitapta Don Quijote ve beraberindekiler bir handa konaklarken hana kıyafetinden esir olduğu anlaşılan bir adam ve merkep üstünde mağripli olduğu anlaşılan bir kadın girer. Aralarındaki tanışma ve kaynaşma faslından sonra esir adam kendi hikayesini anlatmaya başlar. Babaları kendisi ve iki kardeşine mirasını paylaştırır ve özetle şöyle söyler "Benim sizden istediğim, her birinizin, servetimden payına düşeni aldıktan sonra, söyleyeceğim yollardan birini izlemenizdir. Ispanya'mızda bir deyiş vardır; der ki: Ya kilise, ya deniz, ya da saray. Daha açıkça söylemek gerekirse, «Güçlü ve zengin olmak istiyorsan, ya Kilise'ye gir, ya denizlere açılıp tüccarlık sanatını icra et, ya da sarayda krala hizmet et». Kısacası, benim istediğim, aranızdan birinin tahsil görmesi, birinin tüccar olması, birinin de savaşta krala hizmet etmesidir." Bu istek üzerine esir askerlik mesleğini tercih eder ve İnebahtı'da savaşacak olan Mukaddes İttifak ordusuna katılır. Savaş müttefikler tarafından kazanılır fakat bizim esir 15 bin forsanın hür olduğu gün Uluç Ali Paşa'ya esir düşer. Zaferi Cervantes esirin ağzından şöyle anlatır: "Bütün dünya milletlerinin, Osmanlılar'ın denizde yenilmez oldukları yanılgısından kurtuldukları, Osmanlılar'ın kibir ve küstahlığının kırıldığı, Hıristiyan âleminin o mutlu gününde, orada bulunan onca talihli insan arasında (orada ölen Hıristiyanlar, sağ ve galip çıkanlardan daha talihliydi), bir ben talihsizdim" bu cümleler kitabın birinci cildinde yer almaktadır. Kitabın daha o tarihlerde "best seller" olduğundan ve sahte Don Quijote'ler çıkması üzerine yazarın ikinci cildi yazarak bu sahtekarlıkların önüne geçmek için kahramanımızı romanın sonunda öldürdüğünden yukarıda bahsetmiştik.

Sonrasında adım adım içerideki hainlerle de iş birliği yapılarak önce Türklerin oluşturduğu iktisadi ve siyasi düzen çökertilir. Tanzimat dönemine gelindiğinde ise artık ibre tamamıyla tersine dönmüş, batı artık Osmanlı aydın ve bürokratlarının hayalhanesinde yenilmez güç olarak yerini almıştır. Yeniçeri ocağının lağvı akabinde devlet bir asır dahi yaşayamamış ve 1826'dan sonra arka arkaya gelen mağlubiyetlere bir de Balkan hezimeti eklenince haysiyetimiz iki paralık olmuştur. Bu şartlar altında Cihan Harbi'ne giren ve böyle hezimetlerin arkasından düveli muazzamanın yenilmez olduğunun düşünüldüğü bir devrede Türk milleti Çanakkale Muharebesini kazanmış, Ku'tul Amare zaferini kazanmış bu zaferlere ve sonrasında Misak-ı Milli'de hudutları belirlenmiş olan topraklarımız işgal edilmemiş olmasına rağmen çok ağır şartlarda İtilaf devletlerine terk edilmiştir. Fakat aziz milletimiz Avrupalılarca sindirilmiş devlet erkanına rağmen dünyada bir ilk olarak o mahluk-u asile karşı İstiklal Harbi vermiş ve bu harbi de alnının akıyla kazanmış olmasına rağmen İnebahtı'nın Hırıstiyan Avrupa'da yaptığı zihniyet değişikliğini Çanakkale Zaferinin de, Kut'ul Amare Zaferinin de ve zaferle neticelenen İstiklal Harbi'nin de Türk milletinde yapmasına müsaade edilmemiştir. Esasında İstiklal Marşımız bu farkındalığın destanı olarak yazılmıştır. Fakat Türk milletine değil ayağa kalkmak kendisi olarak kalmak bile reva görülmemiş Türk toprakları istiklal şairinin bile barınamadığı bir yer haline gelmiştir. İnebahtı ve sonraki süreçte her şey tersine döndüğü gibi devşirme sistemi de tersine dönmüştür. Şöyle bir farkla ki bizim devşirdiklerimiz bizim safımızda bizden biri olarak savaşırken Avrupalıların devşirdikleri bizim içimizde kalmış ve kafirlerce devşirilmiş olmasına rağmen bizden görünmüş ve bizi ifsat etmiştir.

Artık Türkiye'de maalesef ki Türk milleti değil asimilasyonu/ devşirimi tamamlanmak üzere olan bir insanlar topluluğu yaşamaktadır. Türkiye'de Müslüman olduğunu kabul eden insanlar bile merkez- çevre ayrımında kendilerini asla merkezde değil çevrenin de en kenarında konumlandırmaktadırlar. Memleketimizde insanlar değil İnebahtı'da yaşadığımız hezimeti yukarıda temas ettiğimiz 2019'da yaşanan Yeni Zelanda'daki katliamı bile hatırlamamaktadır. Kıbrıs halkı acaba daha 60 sene önce kendilerine uygulanan zulmü unutmuşlar mıdır? Güney Kıbrıs Rum İdaresi "Hepiniz Ortodoks olun , isimlerinizi de Rum isimleriyle değiştirin zaten adlarınızın Türklükle de bir alakası yok" dese acaba Türk kesimi sayılan yerde yaşayan insanlar hayır efendim ne münasebet diyebilecek mi? Kendini kendi yapan her şeyi elinden alınmış, üzerine bastığı zemini ayaklarının altından çekilmiş, deli gömleği giymiş ve ancak kendiliğine dair bazı sayıklamalarıyla bilinç altı reaksiyolarından Türk olduğu anlaşılan bizim, Türklüğümüzün bu hali pür melaline "mevcudiyet" denilebilir mi? Peki suç sadece, İnebahtı'da yaktıkları bir meşale ile bize bugünleri yaşatanların mıdır yoksa girdiğimiz son harpte kazandığımız koca koca zaferlere rağmen eziklik ve sünepelikte ayak direyen bizlerin mi?


Ahmet Ali AK

İstifade Edilen Kaynaklar

1-    İsmail Hakkı UZUNÇARŞILI, Osmanlı Tarihi III. Cilt 1. Kısım, TTK Yayınları 9. Baskı, ANKARA 2023.

2-     Alessandro BARBERO, İnebahtı: Üç İmparatorluğun Savaşı,Mütercim: Erdal Turan, Alfa Yayınları, 1. Baskı, İSTANBUL 2016.

3-     Kıbrıs'ın Fethi ( 1570 - 1571 ), Tc. Genelkurmay Askeri Tarih Ve Stratejik Etüt Başkanlığı, Genelkurmay Basımevi, ANKARA 1986.

4-     Miguel de Cervantes Saavedra, Don Qijote, Mütercim: Roza Hakmen, Yapı Kredi Yayınları, 34. Baskı, İSTANBUL 2022.

5-     İsmet ÖZEL, Toparlanın Gitmiyoruz III, TİYO, I. Baskı, İSTANBUL 2024.

6-TDV İslam Ansiklopedisi, İnebahtı Deniz Savaşı Maddesi.


0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski