Niyazi
Berkes, Türkiye’de Çağdaşlaşma adlı eserinde Türkiye’nin modernleşme
serüvenini, yalın bir ifadeyle, “kutsallaştırılmış gelenek boyunduruğundan
kurtulma” sorunu olarak tanımlar. Bu tespit, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e uzanan
uzun tarihî süreklilik içinde ele alındığında, yalnızca teknik ya da kurumsal
bir modernleşme meselesine değil; din, iktidar ve toplum arasındaki ilişkilerin
yapısal bir çözümlemesine işaret etmektedir. Zira Osmanlı’nın son yüzyıllarında
karşılaşılan temel kriz, askerî veya idarî gerilemeden ziyade, geleneksel
yapının siyasî ve ahlaki meşruiyet üretme kapasitesini yitirmesiyle ilgilidir.
Cumhuriyet’in tarihî olarak sunduğu en büyük imkân, tam da bu donmuş gelenek
yapısından kurtulabilme ihtimaliydi. İslam’ın da bu gelenek zincirlerinden
sıyrılabilmesi, ancak Cumhuriyet’in açtığı yeni ufuk sayesinde mümkün
olabilirdi.
Osmanlı
Devleti, özellikle II. Osman’dan itibaren ve belirgin biçimde III. Selim
sonrasında, dini giderek artan bir yoğunlukla devletin bekası için
araçlaştırmıştır. Bu süreçte din, ahlaki bir ilke sistemi ve eleştirel bir
bilinç kaynağı olmaktan uzaklaştırılarak, siyasî düzeni tahkim eden bir aygıt
hâline getirilmiştir. Halka sunulan İslam yorumu, toplum adalet ve sorumluluk gibi
boyutlarından arındırılmış; itaatkâr ve edilgen bir tebaa üretmeye
indirgenmiştir. Üç yüzyıl boyunca Müslüman toplumun maruz kaldığı din anlayışı,
daraltılmış, dondurulmuş ve dogmalaştırılmış bir yapı arz etmiştir. Berkes’in
“kutsallaştırılmış gelenek” kavramıyla işaret ettiği olgu tam da bu tarihî
sürecin ürünüdür. Onun ifadesiyle bu gelenek, “yaşamları, yaşlanan kişilerin
damarları gibi sertleştirmişti.”
Ne
var ki Berkes’in analizinde yeterince açımlanmayan temel bir nokta
bulunmaktadır. İslam, tarihî ve zihnî olarak bu tür bir katılaşmanın değil;
aksine, onu kırmanın imkânı olarak ortaya çıkmıştır. İslam, putlaştırılmış
geleneklere karşı bir itiraz olarak doğmuş; donmayı ve dogmayı değil dinamikliği,
kör itaati değil ahlaki sorumluluğu ve İslam üzere olduğu müddetçe itaati
öncelemiştir. Bu nedenle Berkes’in ele aldığı “din”, İslam’ın kendisinden
ziyade, Osmanlı’nın tarihî koşulları içinde siyasî ihtiyaçlarla
biçimlendirilmiş bir dinî geleneği ifade etmektedir. İman, devlet tarafından
kullanılan bir sahaya değil; öz(ü)gür aklın, vicdani sorumluluğun ve hakikat
arayışının alanına aittir.
On
sekizinci yüzyılın sonları ile on dokuzuncu yüzyılın başları, Osmanlı Devleti
açısından bu çarpık din–iktidar ilişkisinin kurumsallaştığı ve çözülmenin
hızlandığı bir dönemdir. Niyazi Berkes’e göre, bu dönemde Avrupalı siyasî ve
entelektüel çevrelerde Osmanlı’nın artık tarih sahnesinden çekilmesi gerektiği
yönünde güçlü bir kanaat oluşmuştur. Bu kanaate iki ek düşünce eşlik
etmektedir: Türklerin Avrupa’dan kovulmasının zamanının geldiği ve Osmanlı’nın
yerine bir “Hellen İmparatorluğu” kurulmasının uygun olacağı fikri. Avrupalı
zihniyet, Türkleri:
“Boğaziçi barbarları, sanat düşmanları, Hellas’ın yıkıcıları”
olarak kodlamış; Osmanlı’yı desteklenmesi gereken bir siyasî yapıdan ziyade,
tasfiye edilmesi gereken bir engel olarak görmüştür. Böyle bir bakış açısı,
yalnızca askerî müdahaleleri değil, imparatorluğun iç çözülmesini hızlandıracak
siyasî ve kültürel baskıları da meşrulaştırmıştır.
İmparatorluğun
iç yapısı ise bu dış baskılarla birleştiğinde çok daha ağır bir çözülme tablosu
ortaya koymaktadır. Ayanlar, derebeyleri, voyvodalar, valiler ve merkezî
bürokrasideki rüşvet mekanizmaları, devletin kamusal niteliğini aşındırmış;
siyasî otorite, dar çıkar çevrelerinin tahakkümüne girmiştir. Bu yapı içinde
din, bütüncül ve ahlaki bir referans olmaktan çıkarılarak yalnızca siyasî ve
ekonomik menfaatlerin meşrulaştırıcı aracı hâline getirilmiştir. Halk,
korunması gereken bir topluluk değil; denetlenmesi ve yönlendirilmesi gereken
bir “tebaa” olarak algılanmıştır. Özellikle III. Selim döneminden itibaren,
İslam adı altında topluma sunulan dinî söylem, büyük ölçüde itaat, rıza ve
suskunluk üretmeye indirgenmiştir.
Bu
çözülme, yalnızca kurum ve idarî düzeyde değil; aynı zamanda toplumun ahlakî ve
siyasî sadakat ilişkileri düzeyinde de kendini göstermiştir. Liyakat yerini
kayırmacılığa, adalet yerini keyfiliğe bırakmıştır. Devlet aygıtının içini
dolduran bu çıkar zümrelerinin ahlaki çöküşü, Tevfik Fikret’in güya bu işleri
düzelteceği iddiasıyla yola çıkan ve büyük umut beslediği İttihat ve Terakki
ekibinin yaptıklarına karşı söylediği şu mısraında bu vaziyet çarpıcı bir
sembolik karşılık bulur:
“Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştihâ sizin”
Bu
çıkar düzeni, çözülmenin sorumluluğunu kendi varlığında değil, Yeniçeri
Ocağı’nda arayarak tarihî bir tasfiye sürecinin önünü açmıştır. Bektaşiliğin
Osmanlı’nın resmî din anlayışıyla olan gerilimi, bu süreçte belirleyici bir
unsur hâline gelmiştir. Bektaşilik hedef hâline getirilmiş; Rumeli’de
Bektaşilik, Anadolu’da ise Sünni tarikatlar üzerinden halkın dindarlaştırılması
yoluna gidilmiştir. Bu süreçte din, ahlaki ve eleştirel boyutlarından
koparılarak taassup, gelenek boyunduruğu ve kör itaati yeniden üreten bir
mekanizma hâline getirilmiştir. Ortaya çıkan yapı, İslam değil; siyasî itaati
tahkim eden bir düzen olmuştur. Bu nedenle Yeniçeriliğin kaldırılması, yalnızca
askerî bir reform değil; Osmanlı’nın toplum ve siyasî omurgasının kırılması
anlamına gelmiştir. Bu tasfiye, Rumeli’de kopuşları hızlandırmış ve Osmanlı
askeri gücünün belkemiğini zayıflatmıştır.
Bu
dönemde dolaşımda olan din anlayışı, Allah’ın dini İslam değil; geleneğin dinîleştirilmiş,
donmuş ve dogmalaştırılmış hâlidir. Ulema bu düzenin despotik taşıyıcısı hâline
getirilmiş; sıbyan mektepleri sıkıntılı bir zihniyeti yeniden üretmiştir. Oysa
İslam ile cehalet yan yana duramaz. Yalnızca devlete itaati din belleyen bu
anlayış, Türk milletinin ensesine çökmüştür.
Bu
tarihî arka plan içinde Cumhuriyet, Türk milleti için yalnızca yeni bir siyasî
rejim değil; aynı zamanda öz(ü)gürleşme ve sahici İslam’la yeniden karşılaşma imkânı
olarak doğmuştur. Ancak bu imkânın bütünüyle değerlendirilemediği
görülmektedir. Sert ve buyurgan erken Cumhuriyet uygulamaları, ardından
modernliği sorgulanamaz bir dogma hâline getiren yaklaşımlar ve nihayet siyasî
İslamcı hareketler, bu tarihî imkânı aşındırmıştır. Böylece Cumhuriyet’in
doğurduğu umutlar aşama aşama yitirilmiştir.
Bu
tükenişi Nazım Hikmet’in dizeleri çarpıcı biçimde dile getirir:
“Bitti
mi?
Bitti.
Sahiden bitti demek.
Sahiden bitti usta.
Daha neyi bekliyordun ki yazsın?
Bilmem, doğrusun yavrum, daha neyi yazacaktı.
Gavuru yendik, girdik İzmir’e.
Sonra.
Sonra Cumhuriyet oldu.
Ve lakin…”
Aynı
tarihî kırılma, Turgut Uyar’ın Terziler Geldiler şiirindeki şu mısrada
yoğun bir ifadeye kavuşur:
“Her
şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği…”
Gerçekten
de modernleşme ve düzeltme iddiasıyla yürütülen müdahaleler, çoğu zaman
dönüştürülmesi gereken yapıları değil; toplum dokusunun kendisini tahrip etmiştir.
Böylece despotizmden kurtulmuş bir milletin doğurabileceği tarihî imkân kaçırılmıştır.

Yorum Gönder