Modernlik,
yalnızca tarihî bir dönem ya da belirli teknik ve kurumsal yeniliklerin toplamı
olarak değil; insanın dünyayla, toplumla ve kendisiyle kurduğu ilişkinin köklü
bir biçimde yeniden düzenlenmesi olarak ele alınmalıdır. On yedinci yüzyıldan
itibaren Avrupa merkezli olarak ortaya çıkan modernlik, zamanla küresel ölçekte
etkili olmuş; toplumsal yapıları, iktidar biçimlerini, düşünme tarzlarını ve
öznenin ontologic (varlıkla-mevcudiyetle ilgili) konumunu dönüştüren kapsamlı
bir paradigma hâline gelmiştir. Bu dönüşüm süreci, ilerleme, rasyonellik ve
özgürlük söylemleri eşliğinde meşrulaştırılmış; ancak aynı zamanda derin
eşitsizlikleri, tahakküm ilişkilerini ve anlam krizlerini de beraberinde
getirmiştir.
Sosyal
teori literatürü, modernliği farklı boyutlarıyla kavramsallaştırmaya çalışmış;
ekonomi politikten sosyolojiye, siyaset teorisinden bilgi felsefesine uzanan
geniş bir çerçevede bu olgunun dönüştürücü etkilerini tartışmıştır. Karl Marx,
Émile Durkheim, Max Weber, Michel Foucault ve Antony Giddens gibi düşünürler,
modernliğin farklı yüzlerini görünür kılarak bu çok katmanlı sürecin
anlaşılmasına önemli katkılar sunmuştur. Bununla birlikte modernlik, yalnızca
nasıl ortaya çıktığı sorusuyla değil; nasıl işlediği, nasıl sürdürüldüğü ve
neden kendisine yönelik alternatif düşünceleri dışladığı sorularıyla da ele
alınmayı gerektirmektedir.
Bu
yazı, modernliği bütüncül bir dünya sistemi olarak ele almayı amaçlamakta;
modernliğin dönüştürücü güçlerini, dinamizmini sağlayan mekanizmaları, kurumsal
yapısını ve küresel ölçekte işleyen hiyerarşik düzenini tahlil etmektedir. Bu
çerçevede modern Dünya Sisteminin yalnızca ekonomik ya da siyasî bir yapı
olmadığı; aynı zamanda anlam üreten, özneyi biçimlendiren ve hakikati
denetleyen bütüncül bir düzen olduğu ileri sürülür. Özellikle modernliğin nihai
aşamasında ortaya çıkan “öznenin yitimi” olgusu, sistemin kendisini
sorgulanamaz kılmasının temel şartı olarak değerlendirilir.
Bu
karamsar tabloya rağmen, bu yazı modernliğin mutlak ve kaçınılmaz bir kader
olmadığı varsayımından hareket eder. Modern dünya sistemine karşı gerçek bir
itirazın, sistem içi düzenlemelerden ziyade düşünsel ve ontolojik bir reddiye
ile mümkün olabileceği savunulur. Bu bağlamda İsmet Özel’in modernlik
eleştirisi ve İslamla damgalanmış varoluş düşüncesi, modernliğin özneyi
aşındıran yapısına karşı farklı bir fikrî zemin olarak ele alınır.
Sonuç
olarak bu yazı, modernliği yalnızca betimleyen değil; onun kurucu
varsayımlarını sorgulayan, özne üzerindeki etkilerini görünür kılan ve fikrî bir
çıkış imkânını tartışmaya açan tenkidî bir çerçeve sunmayı hedefliyor.
Antony
Giddens, Modernliğin Sonuçları adlı eserinde modernliği, “on yedinci
yüzyılda Avrupa’da başlayıp sonrasında neredeyse bütün dünyayı etkisi altına
alan toplumsal hayat ve örgütlenme biçimleri” olarak tanımlar. Bu tanım,
modernliği yalnızca belirli bir tarihî dönemle sınırlı bir olgu olarak değil;
toplumsal ilişkileri, düşünme biçimlerini, iktidar yapılarını ve bireyin ontologic
konumunu köklü biçimde dönüştüren kapsamlı bir süreç olarak ele almayı mümkün
kılar. Modernlik, bu anlamda, hem maddi hem de zihnî dünyayı eşzamanlı olarak
yeniden kuran bütüncül bir paradigma niteliği taşır.
Modernlik
olgusu beş ana eksen üzerinden tahlil edilmektedir: modernliğin dönüştürücü
güçleri, modernliğin dinamizmini sağlayan kaynaklar, modernliğin kurumsal
boyutları, modern dünya sisteminin işleyişi ve dünya sisteminin
küreselleşmesinin dayanakları. Bu eksenler, modernliğin yalnızca nasıl ortaya
çıktığını değil, aynı zamanda nasıl sürdürüldüğünü ve neden alternatif düşünce
biçimlerini dışladığını anlamaya imkân tanır.
1.
Modernlik Hakkında Görüşler
Modernlik,
toplumsal yapıları dönüştüren belirli itici güçlere dayanır ve bu güçler sosyal
teorinin farklı gelenekleri tarafından farklı biçimlerde kavramsallaştırılmıştır.
Karl Marx, modern toplumun temel dönüştürücü gücünü kapitalist üretim
ilişkilerinde görür. Ona göre modernlik, sermaye birikimi ve sınıf çatışması
üzerinden şekillenen bir ekonomik düzenin ürünüdür. Emek süreçlerinin
metalaşması, insan emeğinin piyasa ilişkilerine tabi kılınması ve üretim
araçlarının belirli ellerde toplanması, modern toplumun asli dinamikleridir.
Émile
Durkheim ise modernliğin dönüştürücü etkisini doğanın endüstriyel kullanımı ve
işbölümünün artışı üzerinden açıklar. Ona göre modern toplum, mekanik
dayanışmadan organik dayanışmaya geçişle karakterizedir. Bu geçiş, bireyi
geleneksel kolektif bağlardan kopararak uzmanlaşmış rollerin içine yerleştirir
ve toplumsal bütünlüğü ahlaki değil işlevsel temeller üzerine kurar.
Max
Weber, modernliğin çekirdeğinde rasyonelleşme sürecinin bulunduğunu savunur.
Rasyonel düşünce biçimleri, bürokratik örgütlenme, hukuki düzenlemeler ve
hesaplanabilirlik ilkesi, modern kapitalizmi mümkün kılan zihnî altyapıyı
oluşturur. Weber’e göre modernlik, aynı zamanda bireyi “demir kafes” içine
hapseden bir akılcılık rejimi üretir.
Michel
Foucault ise modernliğin dönüştürücü gücünü iktidar, bilgi ve söylem ilişkileri
bağlamında ele alır. Ona göre modern toplum, denetim ve gözetim teknikleriyle
işleyen bir iktidar biçimi üretir. Bilgi, tarafsız bir hakikat alanı olmaktan
çıkar; iktidar üreten ve özneyi biçimlendiren bir araca dönüşür. Bu çerçevede
modernlik, bedeni, zihni ve davranışları disipline eden mikro iktidar ağlarıyla
işler.
Bu
yaklaşımlar birlikte değerlendirildiğinde modernliğin tek boyutlu bir süreç
olmadığı; ekonomik, teknologic, zihnî ve
iktidar ilişkilerinin iç içe geçtiği çok katmanlı bir dönüşüm olduğu görülür.
2.
Modernliğin Dinamizmini Sağlayan Kaynaklar
Modernliğin
süreklilik arz eden ve kendini yeniden üreten bir yapı kazanmasını sağlayan
belirli mekanizmalar bulunur. Giddens, bu mekanizmaları modernliğin dinamizmini
besleyen temel kaynaklar olarak ele alır.
a)
Zamanın ve uzamın ayrılması
Modernlik,
zaman ve mekânı geleneksel bağlamlarından kopararak soyut kategorilere
dönüştürür. Geleneksel toplumlarda zaman, tabiat döngüleri ve yerel pratiklerle
iç içeyken; modern toplumda saat, takvim ve standart ölçüler üzerinden
düzenlenir. Mekân ise yüz yüze ilişkilerin kurulduğu yer olmaktan çıkar;
merkezi otoriteler tarafından planlanan, denetlenen ve yönetilen bir alana
dönüşür. Bu süreç, bireyin yöresel kimliğinden uzaklaşmasına ve yerel anlam
dünyalarının çözülmesine yol açar.
b)
Yerinden çıkarma düzenekleri
Modern
toplumsal ilişkiler, doğal ve yerel bağlamlarından koparılarak soyut sistemler
aracılığıyla yeniden kurulur. Para, bu bağlamda yalnızca bir değişim aracı
değil; toplumsal ilişkileri aracısızlaştıran ve anonimleştiren bir mekanizma
hâline gelir. Benzer şekilde uzmanlık sistemleri, hakikatin (gerçeğin) üretim
ve meşrulaştırma kaynağı olarak konumlanır. Birey, kendi hayatına ilişkin
kararları dahi uzmanların bilgisine teslim eder. Bunun sonucunda ortaya çıkan
durum, derin bir yabancılaşmadır.
c)
Düşünümsellik
Modern
toplumda bilgi sürekli olarak kendisini gözden geçirir ve yeniden üretir. Ancak
bu düşünümsellik, bireyin özgürleşmesini değil; aksine uzmanlık söylemi
aracılığıyla denetlenmesini sağlar. Uzman bilgisi, bireyin kendilik algısını
belirleyen normatif bir güce dönüşür. Bu bağlamda sıkça karşılaşılan söylem
şudur:“Sen kimsin? Uzmanlardan daha mı iyi bileceksin?”
Bu söylem, modernliğin zihnî hâkimiyetini pekiştirir ve bireyin öznel
deneyimini değersizleştirir.
3.
Modernliğin Kurumsal Boyutları
Modernlik,
dört temel kurumsal yapı üzerine inşa edilmiştir: kapitalizm, gözetleme,
endüstriyalizm ve askeri iktidar. Bu yapılar, modern toplumun maddi ve sembolik
düzenini birlikte oluşturur.
Kapitalizm,
üretim ve tüketim ilişkilerini belirlerken; gözetleme mekanizmaları bireyin
davranışlarını sürekli izlenebilir kılar. Endüstriyalizm, doğayı kontrol altına
almayı ve insan hayatını teknik rasyonaliteye göre düzenlemeyi amaçlar. Askeri
iktidar ise modern devletin şiddet tekelini kurumsallaştırır.
Bu
dört sacayağı, bireyi hem fizikî hem de zihnî olarak kuşatan bir düzen yaratır.
İnsan, doğadan kopuk yapay mekânlarda yaşamaya zorlanır; görünüşte özgür,
gerçekte ise sistemin işleyişine tabi bir özneye dönüşür. Modernlik başlangıçta
güya daha insancıl bir dünya vaadi taşırken, iki dünya savaşı bu vaadin derin
bir krize girdiğini göstermiştir.
4.
Modern Dünya Sisteminin İşleyişi
Modern
Dünya Sistemi, merkez, yarı çevre ve çevre ülkeler arasında hiyerarşik bir yapı
üzerine kuruludur. Merkez ülkeler bilgi ve enformasyon üretir; fikrî çerçeveyi
belirler. Yarı çevre ülkeler bu üretimi benimser, uygular ve yeniden üretir.
Çevre ülkeler ise denetlenen ve bağımlı kılınan alanlar olarak sistemde yer
alır.
Bu
sistem, siyasî olarak girilemeyen alanlara ekonomik araçlarla nüfuz eder. Ulus
devletlerin önemli bir kısmı, bu yapının yerel uygulayıcılarına dönüşür.
Merkeze geçiş neredeyse imkânsızdır; sistem, kendi dışını düşünülmez kılarak
sürekliliğini sağlar.
5.
Dünya Sisteminin Küreselleşmesinin Boyutları
Küreselleşme,
modern dünya sisteminin kendisini teminat altına alma biçimidir. Ulus devlet,
askeri kontrol, kapitalist dünya ekonomisi ve uluslararası iş bölümü bu sürecin
temel araçlarıdır. Bu mekanizmalar, dünyayı belirli rollere ayırır ve sisteme
eklemlenmeyi zorunlu hâle getirir. Sonuçta ortaya çıkan yapı, dışına çıkılması
neredeyse imkânsız olan küresel bir çarktır.
Sistemin
Son Hamlesi: Öznenin Yitimi
Modern
Dünya Sistemi, tarihî gelişimi içerisinde yalnızca toplumsal yapıları ve üretim
ilişkilerini dönüştürmekle kalmamış; daha derin bir müdahaleyle öznenin
kendisini de aşındırmıştır. Bu süreçte önce özne, yani kendi bilincine,
iradesine ve hakikate sahip insan figürü zayıflatılmış; ardından nesnel olanın,
yani gerçeklik diye kabul edilen şeyin kendisinin içi boşaltılmıştır. Sonuçta
geriye, kendi referanslarını yine kendisi üreten, dışsal bir ölçüt ya da aşkın
(müteal) bir hakikat tanımayan kapalı bir sistem kalmıştır.
Öznenin
yitimi, modernliğin en sofistike ve en görünmez başarısıdır. Çünkü bu kayıp,
doğrudan bir baskı ya da zor yoluyla değil; bireyin özgürleştiği yanılsaması
eşliğinde gerçekleşir. Birey, kendisini seçim yapan, eleştiren ve karar veren
bir özne olarak algılarken; bu seçimlerin, eleştirilerin ve kararların
sınırları sistem tarafından çoktan belirlenmiştir. Böylece özne, fiilen
varlığını sürdürse de, ontologic (varlıkla-mevcudiyetle ilgili) ve epistemologic
(bilgi nazariyesi) olarak işlevsiz hâle gelir.
Bu
aşamada nesnel olan da anlamını yitirir. Hakikat, sabit ve dışsal bir referans
olmaktan çıkar; sistemin ihtiyaçlarına göre yeniden tanımlanan, esnek ve geçici
bir kategoriye dönüşür. Doğru ile yanlış, iyi ile kötü, adil ile gayrimeşru
arasındaki ayrımlar bulanıklaşır. Nesnellik, artık hakikate değil; verimliliğe,
işlevselliğe ve sistemin sürekliliğine hizmet eden bir ölçüt hâlini alır.
Daha
da dikkat çekici olan, sistemin kendisine yöneltilen eleştirileri dahi kontrol
edebilme kapasitesidir. Eleştirel gibi görünen pek çok söylem, hareket ve
kimlik politikası, sistemin izin verdiği sınırlar içinde varlık kazanır. Bu tür
eleştiriler, sistemi kökten sorgulamak yerine onu güncelleyen, tahkim eden ve
meşrulaştıran bir işleve bürünür. Böylece muhalefet, gerçek bir tehdit olmaktan
çıkar; sistemin kendi iç dolaşım mekanizmasına eklemlenir.
Bu
bağlamda modern dünya sistemi, yalnızca iktisadi ya da siyasî bir yapı değil;
aynı zamanda anlam üreten ve anlamı denetleyen bütüncül bir düzen olarak işlev
görür. Sistem karşıtı gibi sunulan birçok söylem ya önceden etkisizleştirilir,
ya doğmadan bastırılır ya da sistem tarafından soğurularak zararsız hâle getirilir.
Gerçek ve radikal itirazların kamusal alana nüfuz etmesi neredeyse
imkânsızlaşır.
Son
kertede öznenin yitimi, sistemin kendisini sorgulanamaz kılmasının temel şartıdır.
Çünkü öznesiz bir dünyada, sistemi aşacak bir bilinç, ona dışarıdan bakabilecek
bir perspektif ya da alternatif bir varoluş düşüncesi üretilemez. Modern Dünya Sistemi,
tam da bu nedenle, kendi dışında bir düşünme imkânını (ötekiliği) ortadan
kaldırarak varlığını sürdürür.
Çıkış
İmkânı Üzerine
Ortaya
konulan tablo her ne kadar belirgin bir karamsarlık içerse de, bu durum modern
dünya sisteminin mutlak ve kaçınılmaz olduğu anlamına gelmez. Aksine, sistemin
gücü büyük ölçüde bireylerin onun fikrî sınırları içinde kalmasına bağlıdır. Bu
nedenle çıkış imkânı, öncelikle fizikî ya da kurumsal düzlemde değil; bilişsel,
fikrî ve ontologic düzlemde aranmalıdır.
İsmet
Özel’e göre modernliğe karşı gerçek bir itiraz, onun araçlarını kullanarak
değil; onun kurucu varsayımlarını reddederek mümkündür. Bu reddiye, modernliğin
sunduğu ilerleme, özgürlük, rasyonellik ve refah anlatılarının sorgulanmasını;
insanı merkeze aldığını iddia eden fakat fiilen onu nesneleştiren zihnî çerçevenin
terk edilmesini gerektirir. Dolayısıyla söz konusu çıkış, sistem içi bir reform
ya da iyileştirme çabası değil; sistem dışı bir konumlanma arayışıdır.
Bu
bağlamda Türklük, İsmet Özel’in düşüncesinde modernliğin parçaladığı özneyi
yeniden inşa edebilecek bütüncül bir varoluş ve anlam ufku olarak konumlanır.
Modernliğin özneyi işlevsel bir bireye indirgediği yerde, İslam insanı
sorumluluk sahibi, haysiyetli ve hakikatle ilişkili bir varlık olarak yeniden
tanımlar. Bu yeniden tanımlama, bireyin sisteme eklemlenmesini değil; sistem
karşısında sistemin kendi muhaliflerini üretme tuzaklarının ötesinde ahlaki ve fikrî
bir mesafe kurmasını mümkün kılar.
Önemle
vurgulanması gereken husus, bu kopuşun fizikî ya da coğrafî bir kaçış
olmadığıdır. Modern dünyanın maddi yapıları içinde yaşarken, onun fikrî hâkimiyetini
reddetmek mümkündür. Bu nedenle söz konusu çıkış, bir geri dönüş ya da nostalgic
bir arayış değil; bilincin yeniden konumlandırılmasıdır. Modernliğin ürettiği
kavramlarla düşünmeyi reddeden bir bilinç, sistem tarafından ne kolayca
tanımlanabilir ne de soğurulabilir. Özel bunu şöyle ifade eder: “Benim görüşüme göre Müslümanların
kendilerini bu sistem içinde en tercihe şayan alternatif olarak anlamaları ve
dışa böyle görünmeye çabalamaları kadar inançlarına, fikriyatlarına ters düşen
hiçbir husus yoktur. Onların yapabilecekleri yalnızca sistemin dışında
kalmaktan ibarettir.”
Bu
bilinç temelinde bir araya gelen bireylerin oluşturabileceği topluluk ise,
klasik anlamda bir kitle ya da örgütlenme değil; müşterek bir şekilde hakikat düşüncesini
paylaşan ahlakî bir birliktelik olarak düşünülmelidir. Böyle bir topluluk,
sistemin dönüştürme, ticarileştirme ve ideologic olarak kuşatma mekanizmalarına
karşı görece dirençli bir yapı sergileyebilir. Çünkü bu birliktelik, çıkar,
fayda ya da kimlik politikaları etrafında değil; ortak bir ontologic ve ahlakî duruş
etrafında şekillenir.
Sonuç
olarak çıkış imkânı, modern Dünya Sisteminin dışında fizikî olarak yeni bir
sistem kurmaktan ziyade, onun mutlaklık iddiasını boşa düşüren bir fikrî direnişte
yatar. Bu direniş, öznenin yeniden inşasını ve hakikatle kurulan ilişkinin taze
bir zeminde tesis edilmesini mümkün kıldığı ölçüde anlamlıdır. Bu nedenle
mesele, modernliği “nasıl daha iyi yönetiriz?” sorusu değil; modernliğin tasavvurlarına kökten bir itirazın nasıl
mümkün olabileceği sorusudur. Sistem fizikî olarak çok güçlü saldırıları
bertaraf edip kendi lehine kullanabiliyor. Bu yüzden Sistemin yalnızca fizikî olarak
değil bununla birlikte bilişsel olarak da dışında kalmak, kalabilmek ve
kalabilenlerle hemhal olmak Sistem için tehdit olabilecektir. Özel’in
ifadesiyle: “Oyuna katılmadığı halde Müslüman
kalma niteliğini gösteren herkes bir zor unsuru olacak dünya sisteminin
karşısında.”
Özel’in
şu mısralarıyla bitirelim:
“Biliyoruz
günden güne çopurlaşan yer yuvarlağında
bizleri yan çizen birer hemşehri haline sokan nedir
çırpını çırpını giden atlardan indik
girmek için patavatsız yurttaşlar sırasına
zihnimiz acizlerin şikâyeti sığacak kadar
kanırtılırken ses etmedik
öcümüz alınacak korkusuyla irkildik
kaldıysa bir soru içimizde
o da bir şey:
Nerdedir yerle gök arasındaki ulak nerde biz?”
Serhat Gök

Yorum Gönder