Ey garip bülbül, diyarın
kandedir!
Bu mısra Latin kıyafetindeki
imlamıza tayin edilen fraklı racon gereği soru işareti ile istar edilmeliydi. Aynı
racon gereği ismin “Ey / Ünlem” hali gramerimizde mevcut değildir. Halbuki
Latince, ismin kendine gaşyolmuş halini (Nominatif), bir hale konar halini
(Datif), bir mertebeden göçer halini (Ablatif) ve de bir süvarinin yatağanı bir
köprücük kemiğine iner gibi, bir annenin bir kolunda helke diğer kolu ile de
çocuğunu belinden hilalleyerek kucaklar vaziyetteki kıyam halini (Akuzatif) resmeder
bir lisan olmakla beraber bir de ismin nida halini (Vocatif) muhafaza eder. Bu
nida, nâmevcudiyetiyle lügatimize işlenmiş bir beşinci kol gibidir, bir
mitralyöz gibi cemiyet nescine es’ler, sus’lar püskürtür.
Ey garip bülbül, diyarın
kandedir!
Diye ünleyerek bir haberle gelen şairi
işaret eder. “Diyarın” derken “Nerede dönüp duruyorsun?” haberini gam nevasına
mühürlenmiş kulaklara terennüm etmiş olabilir mi? Eğer öyle olsaydı bu mısra
bir porte üzerine kaftanlanıp kapısına da bir sol veyahut fa anahtarı nakşetmek
gerekmez miydi?
Terennüme girilirken ilk ses ünler.
Sonrakiler hep o ilk sesi imtisal ederler. Yani bir manada göz ucu ile hiza
alırlar. İbnifilip’in hocası buraya bir “mim” koymuş. Isırıcı saltanat üstatları
da mukallid’in imanını mesele etmişler mukallidin imamı
istifhamını susabilmek için. Demek ki saltanat salkımında terennümün “sus”la
açılabileceği vehmedilmiş. (Buraya bir lâ anahtarı)
Demek ki neymiş? Bizim ruhbanlığımız
cihaddır sözünü terennüm eden ümmetin imecesinde gramer bizi suya
götürebilen ama ağzımızın orucuna ezan okumayan bir ruhban kılığında
gözükebiliyor, Yıkılsın Kartaca! diyen Cato işitiliyor da Allahu Ekber,
Haribet Hayber! nidâsına kulak tıkanıyor.
Sâdî Hoşses bir ses kaydında üç
meşhur şarkısını okuyacağını ilan ettikten sonra bu kadar meşhur şarkılarını okuma
sebebini “Üzgünüm, bu şarkılarımı maalesef okuyan arkadaşlarımız,
kardeşlerimiz gelip de benden dinlemedikleri için, hep notadan geçtikleri için bazı
yerlerde hata oluyor ve ben çok üzülüyorum. Onun için okuyorum. Hoş görün.”
diye izah ediyor. Acaba notalamanın hatasız okumayı sağladığını savunanlar Sâdî
Hoşses’in bahsettiği hatanın ne olduğunu izah edebiliyorlar mı?
Rivayet o ki Hakîm-Hatip
İsokrates, kıtlık kuraklık devrini idare eden bir Mısır hükümdarını (Busiris) dile
getirirken sınıfların ve imecenin şahsiyet inkişafına zaman ve zemin hazırlayan
bir adet olduğunu söylemiş. Bu imkânın nasıl tasarruf edileceğini de ihmal
etmemiş: Paradeigma ve mimesis.
Biz Türkler bu usulün yetkinlik halinde
birimiz birimizin yanında durup saf tutarak Uydum İmam’a deriz. Hamd etmekte
noksanımız olur, Kadir Mevlâm noksanımı sen yetir deriz. Biz, mahallî
hayatımızda ağabeyler, ablalar ve küçük kardeşler halinde kendi yağımızda
kavrulur gideriz. Mimesis bizim için Emsile demektir. “Beş parmağın
beşi bir olmaz” deriz ve avcumuzdaki kınanın, rüyalarımız gibi çıkıp
çıkmayacağını bekleriz. Fenomen’e değil rüyaya vakıa deriz. Kınalı
avuçlarımızda duamızı seyrederiz. Pabuç paralayan çığırdan dağın mankabını
geçer, sonra bunu kıssa eder, hisse alırız. Masal dinler, mesel getiririz;
sonra da akranımızla, emsalimizle bir fındığın içini kırka böler, koşuşur, güreşir,
yağ satarım bal satarım oynarız. Nehre mektup yazar; arza gece gibi teneşşür
eden suda mavnalarla, keleklerle yelken açarız. Ezcümle, Sünnî bir teessî hayatı
süreriz.
Rivayet odur ki Homeros Samos’a
gitmiş. Ravi Herakleitos. İtidalini ve sıkılığını Heidegger’den sual
etmeyeceğimiz Karanlık Hakîm. Gitmiş Homeros Samos’a, sahilde bir küme balıkçı
genç görmüş, onların nezdine varmış ve onlara hitaben “Bir şeyler tutup eve
götürebiliyor musunuz?” diye sual etmiş. Muhtemelen sarayın damında devesini
arayan adamın atası olacak bir genç bu suale icabet etmiş: Tutabildiklerimizi
burada bırakıyoruz, tutamadıklarımızı yanımızda götürüyoruz.
Tez elden kalem çalarak
söyleyelim, bir tabire göre; delikanlılar sahilde, oturmuş kayalar üzerine,
bitlerini ayıklıyormuş. Homeros balığı ele alarak sual etmiş lakin genç
bitlerini kastederek suale icabet etmiş. Acaba biz de bu çığırdan hareket
ederek okullarımız hakkında Öğrendiklerimizi burada bırakıyoruz,
öğrenemediklerimizi yanımızda götürüyoruz? diyebilir miyiz? Veyahut bir
mezarlıkta Defnettiklerimizi burada bırakıyoruz, defnedemediklerimizi
yanımızda götürüyoruz...
Deli Cinin fısıldadığı, Homeros’un
Tutabiliyor musunuz... derken bir ırmağı kastettiğidir? Biz Deli Cin’in
ve Yeni Melek’in arasından sürüp gemimizi, şiirin beslendiği şairin kanına
rücu edelim, görelim bu oynak aynalar bize ne gösterir:
Galyalı Arthur Rimbaud şiirinde Vadide
Uyuyan Asker’in mürahiklik devresine ait bir vakıadan dem vurur. Yeni yetme
oturtulmuştur ışığın önüne, gümüş tırnaklı ablalar başındaki bitleri
kırmaktadır. Bir ağlamak yükselir göğsünden yeniyetmenin. Her ne ise o ağan,
yağamamıştır.
Parisli Charles Baudelaire Okura,
riyakâr ikizim diye hitap ettiği şiirinde insanın, dilencilerin birtakım
haşarat beslemeleri gibi pişmanlıkları beslediğini söylüyor.
T.S. Eliot The Waste Land
şiirine Baudelaire’in mezkûr şiirinin son mısraını ve John Webster’in The
White Devil’inden, kurdu köpeğe tahvil ederek birkaç mısraı iktibas edip
yapıştırır. Bu pasaja göre okur, Leş yemeğe alışkın köpeği uzak
tutmalıdır, defnedilmiş olandan. Yoksa çıkarır kardeşinin ölüsünün etini
topraktan ve yalayıp yutar. Burada matbuatta türemiş intihal avcısı haşarattan
söz açmalı değil elbette lakin şu can yakıcı sual de yakamızı bırakmıyor: İpek
telleri midir bizim kozadan beklediğimiz, istimle kozanın içinde bırakılmış
kelebek leşinden veyahut bir can mıdır umudumuzu diri tutan? Diri diri gömülen
kız çocuğunu gışa ile kucaklayan...
Şair Türk İsmet Özel’in Acıktım,
bitlendim, bir yerlerim sancıdı diye haber verdiği şiirinde şiirin kabzenin,
divitin ve çekicin tutulduğu yerden parladığını söyleyerek canı, canlılığı
işaret ettiği, şiarımız olsa gerek.
Dedem Hafîd Nûrî Merhum’un
dediğine göre şairler iki sınıfmış: Hak aşıkları bir, usta malı söyleyenler
iki. Dedem demişti ki bunların ikisi de şairdir. Yani biz sanatımızda da milli
hayatımızı saf tutarak ve imama uyarak yaşarız. Sanatta birinci tekil
şahsiyetin nâmevcudiyeti ferdin adam sırasına girmesine mâni değildir.
Karacaoğlan, cenup illerimizde
seyrederken yolunu bir obaya düşürür. Obanın kızı, gelini şairi istikbal
ederler, atından indirirler ve “Aşık Baba bizi medheyle” derlermiş. Aşık baba
da birini birinden ayırmadan onları gah telden gahi dilden bir güzel güzelledikten
sonra obaya buyur edilir, su dökünür; kirlerinden, bitlerinden arınırmış. Bacılar
da Aşık Baba’nın elbiselerini yur, onarır; yol haliyle giyilmez hale gelenlerinin
yerini elleriyle dokudukları, ördükleri, diktikleri, işledikleri... urbalarla ikmal
eder şaire verirmiş. Böylece paklanıp kuşanıp ferahlanan şairimiz bey
sofrasının baş köşesine geçermiş. Kötü düşünülmez, kötü davet edilmezmiş. Bana
güzel sever diye isnad ederler diyen şair, diri diri toprağa gömülmüş
bir kız çocuğu töhmet ve bühtan toprağından çıkarılır gibi göz
merteklerinden yani kirlerden ve bitlerden arınır, gah telden gahi dilden
söylemeye, övütlerini koşmaya başlarmış. Mecliste diller Hak söyler, canlar Hak
işitir, gönüller Hak’la görürmüş. Bir kardeşin hatırasına şiirler söyleyen
Hansa Ablamızın ve onun şiirini metheden Ömer Ağabeyimizin hatırası Türk ilinde
yaşanır gidermiş. Bu kıssaların bir hissesi düşerse nereye düşer: Şermin’in
bayramı Şehper’in umrundadır. Ve der ki: Beni ablam sever ancak / Böyle
başka kim anacak? / Melek ablacığım benim; / Sen benimsin, ben seninim!"
Yani diyoruz ki Diyarımız Umrumuzdadır.
Bizim illerde bir münasebetler
varlığı olan insanın mevcudiyeti bereketli bir doğrudanlığa sahiptir. Kitabımızla
rüşd, gayy’dan ayrılmıştır. Böylece insan münasebetleri bir sarahat
kazanmıştır. Dünya ahvali ile bitlenebiliriz ama bitlerimizden kurtulmak için
bir ruhbana ihtiyaç duymayız, bir yazıklanma kumkumasına dönmeyiz çünkü ya
cihad halindeyizdir ya cihad hazırlığında... Ayrıca başımıza gelen hale ilk
bakışta pirelenmeyiz, şifreli odacıklarda mağduriyet kaleleri kurmayız, sırt
kaşıma ve kaşıtma kabinlerinde tuğla eritmeyiz; sabreder, sebat eder yardımı
Allah’tan isteriz.
Yazımız’ı, Kesin (Strenge) bir gramer kafesine sokmağa
hevesli bilirkişiler “Elif”in “Ülfetini” kastettiler ve ediyorlar.
Aydın Sami Güneyçal, Münif Paşa
çevresine ve Kanun-ı Esasi senelerine doğru takip edebileceğimiz Vavlı
Türkler manzumesine fraklı bir zeyl olarak bir söz söylüyor fakat bir
kelime bu mahut cümlenin kelimeleri arasından ışıldayarak Güneyçal’ın
fikirciğini yakıp kül ediyor. O kelime Kariha kelimesidir:
"Eski yazıda harfler
kelimenin gelişi ve anlamın takibine göre kariha ile okunduğu için bir harf
eksikliği ile kelimenin okunuşunu, dolayısı ile anlamını değiştiren ve gazeteyi
zor duruma düşürebilen dizgi yanlışlarına sık sık rastlanırmış."
Biz, işte o eksikliğinden dem
vurulan harfin iştiyakında canlanırız. Güneyçal’ın cümlesinin zımnında şu
hakikati okumak mümkün: Türk’ün karihası sarayların çifte merdivenli balkonlarından
hoparlörlerle bağırtılan bir ifşaat-ı kerihe kılığındaki gazeteleri zor duruma
düşürür. Tesanüd halindeki Millet’e sened ne gerek!
Gazeteler tutuklamış dünya
kelimesini dedi Şair Türk. Biz de gazeteleri zor duruma düşürmek için
karihamıza kavuşalım. Vesselâm.
Emrah Azîz Balcı
Ramazan’ın 14’ü,
1447
Hasbahçeler

"Er odur ki ün salası,
YanıtlaSilKına girmeye palası,
Oğul hey bozkurt balası,
Büyütülmez dadı ile!"
demiş. güzel de demiş... türkçe nedir deyu türk çocuğuna sorunca, kelimenin "tamamı" üzerinden düşünüp "konuştuğumuz dil ağabey işte!" diye ünlüyor. pekiyi "sence" ne dediğimde ise "anlamadım" diyor. devam edip "sence"nin "sen"i neyse, "türkçe"nin "türk"ü de o dediğimde ise önce afallama sonra "sezme" geliyor. "türk"çe mi konuşuyoruz sahiden? sahiden bu yazı ismin hallerinden, lugat kaidelerinden mi bahsediyor? cevabı malum suali sormak marifet değil. arife tarifin gereği yoktur amma tarif etmek için de arif olmak lazım. arif olmak için ne lazım? rahle-i tedrisat, diz kırmak, üstad bilmek. bütün autodidactuslar -ne kadar kabiliyetli olursa olsun- nakıstır zira kendi kendini yontmuştur. halbuki insanın sırtında sivilce çıksa, yara olsa kendi kendini tedavi edemez insan evladı. şir-i pençe olmayan autodidactus bahtına saysın sıhhatini. geleneğin, "gelen"i gelmez oldu; göreneğin, "gören"i görmez oldu. gördüğünü iddia edenler de mealesef gözü kör edenlerle değil körlerle gavgada.
Allah kalemine kuvvet, aklına bereket ve hem maddi hem manevi afiyet versin canım ağabey. her hususta anlaşamasak dahi çok hususta anlaşırız.
baki selam.
"Bişmiş etmeğin bekası olmaz, yemek gerektir."
SilVe Aleyküm Selâm
Yorum Gönder