“Aslında
bizim yazdıklarımız evvela kendimiz için. Bir konuyu araştırırken, yazarken
öğrenmek bizimkisi. Okumamızı, ilmî çalışmalarımızı yazıya dökmek.” diyor
Muhammed Koç. Yazı aracılığıyla kendisiyle yaptığımız bir ‘konuşmamızda’ yazı
yazma uğraşı hakkında böyle bir izahta bulunuyor. Hem kendisi, hem de kendisi
gibi düşünen, birliktelik hâlinde bulunduğu kişiler nâmına. Onun bu değerlendirmesi güzel bir istikâmete
işaret ediyor. Bilhassa yazdıklarının evvela kendileri için olduğunun altını
çizerek. Kendini bilmenin yerini doldurabilecek güçte bir şey yok. Kendini
bilme mesuliyeti kişinin kendini sağlama alma gayesinin asli bir görünümü. Ben
bu konudaki düşüncelerimi yazıya geçirirken aynı mesuliyetten neşet eden
güdülenmenin tesiri altında olduğumdan yana kuşku duymuyorum. Böylece ortaya
çıkan bir mesuliyet birlikteliği ümidimiz için yepyeni bir canlılık kaynağı
oluyor. Hangi ümidimiz için? Kendimizi bilme ümidimiz için. Yazı yazmaktan
umduğumuz kazanç bu noktada billurlaşıyor. İnsanın kendini bilme yolunda elde
edebildiği kazançtan daha iyi bir kazanç söz konusu mudur?
Öyle
bilmekteyiz ki, peşinde olduğumuz şey birlikteliktir. Olmasını istediğimiz şey
daima beraberlik hâlinde bulunabilmek. Kendimiz için temenni etmemiz gereken
güzellik budur. Hârikulâdelik ayrılıktan yana olmakta değil, birliktelikten
yana olmaktadır. Dostlarımız için temenni etmemiz gereken güzellik budur. Yazı
yazmak kendimize, dostlarımıza ulaşabilmemiz için bir vesîle değilse ondan
umabileceğimiz bir kazanç yoktur. Büyük Türk filozofu Nasrettin Hoca’nın
fıkralarını, büyük Türk şairleri olan Yunus Emre’nin, Karacaoğlan’ın şiirlerini
okurken birlikteliğin ne olduğunu hissedip öğrenme imkânları buluruz. Bizim
bütün meselemizin estetik olduğu hakikatini öğrendiğimiz bilgi kaynaklarımızdan
değil midir onların yazdıkları? Onların eserleri yazılı olarak, metin olarak
bugüne kadar gelmiş; gelirken bir şuuru, bir davayı da beraberinde getirmiştir.
Yazı, bir değerler bütününü tanıma ve o değerler bütününe hizmet etme uğraşı
olma manasıyla bambaşka bir yer edinmiştir hayatımızda. Yazı, kim olduğumuzu
kavramamız yolunda verimliliği yüksek bir faaliyet sahası. Bu faaliyet
sahasında gerek okuyan, gerek yazan bir kişi olarak var olmaktan kendimizi
neden mahrum bırakalım? Kendimizin hayrına istediğimiz şey sarâhattir. Sarih
olmaktan yana hiçbir mahrumiyeti istemeyiz. Yazı vesîlesiyle muradımız esasen şahsımıza
vâzıh ve münbit olanı temin edebilmek değil midir?
Dikkat
çekici şöyle bir gerçek var ki, bir şey yazıya geçirilecekse onun yazıya
geçirilmesi hiçbir şekilde engellenemiyor. Yazıya geçirilmesi ‘yazılı’ olan
neyse, zamanı geldiğinde o yazıya geçiriliyor. İşin püf noktası tuğrayı değil
de, her seferinde yazıyı tercih etmekte galiba. Sokrates’in felsefi
düşüncelerinin hiçbirini yazıya geçirmediği söylenir. Onun yaşadığı dönemdeki
itibarı ölümüne yol açmış olsa da fikirlerinden dolayı yüksek; felsefe
tarihindeki yeri gibi. Kendi yazdığı bir tek satır bile olmadığını öğreniyoruz
felsefi kaynaklardan. Onun günümüze ulaşan eserlerini öğrencisi Platon
(Eflatun) kaleme almıştır. Böylece Sokrates’in düşünceleri yazılı hâle gelmiş.
Yazılacağı varsa bir şeylerin o mutlaka yazılı hâle geliyor. Yeter ki, yazılmaya
değer içerikler dile getirilmiş olsun.
İster öğretici, ister sanatsal metinler olsun birbirlerinden farklı nitelikleri olmakla beraber maksatları yazı aracılığıyla bilgileri, düşünceleri, duyguları anlatmak, kayda geçirmek. Öğretici metinler herhangi bir fikri doğrudan doğruya okuyucuya anlatırken bunu yazı aracılığıyla yapmakta. Biz kendi yazı yazma uğraşımız boyunca bu tür metinleri kaleme alma ihtiyacı duyabiliriz. İmkân oldukça sanatsal metinler yazma ihtiyacımız da doğabilir. Immanuel Kant’a ait olduğu belirtilen, “Sanat, güzel bir şeyin tasarlanması değil ama bir şeyin güzel tasarımlanmasıdır.” sözüne ya da çeşitli sanat tariflerine uygun sayılabilecek birtakım sanatsal metinleri yazıya geçirme girişimlerimiz olabilir. Hangi türde olursa olsun, ne yazacaksak yazalım belli bir omurgamızın, kaypaklığa hiç fırsat vermeyen bir zeminimizin olması lazım. Ağzımızdan çıkan her sözün, yazıya geçirdiğimiz her ifadenin hesabını vereceğimiz günün geleceğinin şuurunda olmamız her yazı yazma vetîresinde göstermemiz gereken titizlik ve itinanın açıklaması değil mi?
Ali ÖZDEMİR

Yorum Gönder