Beyrut


-Mustafa Hocam, Ali Bey’den mektup var. Ali Hasranlı… Bir not ile birlikte eski bir yazı yollamış. Yazının kim tarafından yazıldığı belli değil diyor. Zamanında bizim dergiye gönderilmek üzere yazılmış. Mesele çok ilginç.

-Bu koleksiyonerlerin hikayesi bitmez kızım. Eline geçirdikleri ne varsa onu nadide hale getirecek hikâyeler uydurmaya bayılırlar.

-Hocam Hasranlı’yı incitmeyelim. Dünyada bulamayacağımız kaynaklar var adamda. Sağ olsun hiç de kırmıyor bizi.

-Var da kendilerine zerre yararı yok o kitapların. Bunlar üç beş kişi toplaşırlar, sabaha kadar bir kitap hakkında konuşurlar ama kitabın ne anlattığı hakkında bir tek cümle kurmazlar. Yok bu kitap şöyle tek, böyle ilk, şöyle bir fevkalade tarafı var falan... Saha zahmet şöyle bırakıver de inceleyeyim. Teşekkür ederim.

Yazıcı kadın çıktı. Bir saat kadar yazılar masada bekledi. Sırası geldiğinde yazıları sağ ve sol eline aldı. Önce eski olan kağıdı inceledi. Güzel fakat girift bir el yazısıydı. İçinden “neymiş bakalım bunun hikayesi” diye geçirdi ve koleksiyonerin yazısına döndü. Fasılasız bir yazıydı:

“Size öyle bir yazı göndereceğim ki tıpkı şu an bana olduğu gibi sizler de acayip hislerin tesirinde kalacaksınız. Bilen bilir yaklaşık on beş senedir biriktirdiğim bir dergi koleksiyonum var. Değerli ağabeyim Mustafa Kılıç ile de bu merakım vesilesiyle tanışmıştım. Sonra onun derginizin yayın yönetmeni olduğunu öğrenmem ile sizin derginin de bütün sayılarını toplamak arzusuna kapıldım. Fakat ben derginizin bir ilk dalgası olduğunu bilmiyordum. Marmara Üniversitesi’nde Felsefe tahsili yapan bir grup gencin yayın haklarını satın alıp dergiyi tekrar çıkarma kararı aldıklarını yazarınız Cihan Bey’den daha geçen sene öğrenmiştim. Kendisine minnettarım çünkü derginin 1968 senesine ait ilk dalga birinci ve altıncı sayısını bana bütün sayıları topladıktan sonra elektronik bir kopyasını göndermem şartıyla hediye etti.  İkinci dalga 91 senesinden bugüne kadar çıkan 108 sayının 97 senesi Ekim ve Aralık sayıları hariç tamamını topladım. İşin zor kısmı ilk dalga Serap’çıların sayılarını bulmaktı. Dergi o zamanlar mevsimlik çıkıyormuş. Yine o zamanlar Kireçburnu Lisesi’nde okuyan şimdi TCDD Ankara 5. Bölge Müdürü Müntekim Tahtkuran ağabey derginin hem müdavim okuru hem de serbest şairiymiş. (M. Tahtkuran müstearıyla) Kendisi Cihan Bey’le aynı şartı koşarak kayıp yirmi sekiz sayının on altısını büyük bir cömertlikle teslim etti. Bir koleksiyonerin böylesine cömert dostları olması ne büyük bir baht yarabbi! Utanmasam çocuk gibi zıplayacaktım sevinçten. Geçen bir buçuk yıl zarfında fırsat buldukça sahafları gezdim, zaman zaman da eşe dosta mektuplar yazdım. Geldiğim son nokta itibariyle maalesef ilk dalga dördüncü, beşinci, sekizinci sayıya ve 93 senesine ait iki sayıya erişemedim. İlk dalga sayılarını bulmak bana imkânsız geliyorken sekiz sene önceki iki sayıyı bulmakta daha çok zorlandım. Sanki görünmez bir el onları piyasadan toplamış, yakmıştı. Bununla ilgili ciddi şüphelerim mevcut. Her neyse. Bugün bu yazıyı yazmama vesile olan o hikâyeye gelelim. Meşhur Merdiven Sahaf’ta idim. İstanbul’da çıkan eski dergileri ayırdıkları sandıkvari bir kutuda kayıp ilk dalga onuncu sayıyı buldum. Dergiyi eve götürüp incelemeye koyulduğum esnada arasından ikiye katlı vaziyette size gönderdiğim yazı karşıma çıktı. Kağıdın sol üstündeki adres bilgisinden derginize gönderilmek üzere yazılmış olduğu aşikar bir hikaye idi bu yazı. Hikayenin sahibi şimdi nerede, yaşıyor mu, ismi ne? Bilmiyoruz. Ya yazıyı tamamlamaya ömrü yetmedi -çünkü girizgahı karalanmış bir paragraf var- ya da reddedilme korkusuna yenik düşüp gönderme cesaretinde bulunamadı. Bunu da bilmiyoruz. Fakat nereden bilebilirdi kendisinin yazdığı bu hikaye otuz sene boyunca o derginin sayfaları arasında kalacak, o süre zarfında dergi kapanacak, tekrar açılacak ve bir kimse çıkıp yazısını bulacak ve o dergiye gönderecek… Beni uzun uzun duraksamalara sevk eden bu eski kağıdı size gönderiyor ve hiç tanımadığım dostum adına yayınlamanızı layık görürseniz rica ediyorum.

Ali Hasranlı

Başyazar bakışlarını bahsi geçen kağıda yöneltti ve okumağa başladı:


“BEYRUT

- Beyrut’a gideceğim.

Birdenbire durdu. Odanın aldığı ani sessizliği çok sevdim. Kunduranın fayansla yaptığı flamenk bitmişti. Sandalye gıcırtısı kesildi. Sessizliğe, odanın kirli camından geçerken kırılıp büyülenen huzmeler halinde öğlen güneşi ve onun parlattığı kâğıt tozları iştirak ediyordu. Bu odayı sessizken ve kalabalıkken seviyordum. Sükût anında bu odada bütün endişeler, çat kapı misafirliklerde önünüzden bir gölgeyle geçip kaybolan mahrem bir kız gibi unutturuyordu kendini. Ruhunuzun karanlıklarını yokluyordunuz. Ufkunuz sararıyor, genişliyor, halelerle açılıyordu. Sükût... Ne güzeldi şu an. Kalabalıkken ise mahrumiyetten sıyrılıyordunuz bu odada. Kulaklarınızı vınlatarak yükselip çöken sesler vecdi bir sarhoşluk veriyordu. Bütün bir gece tek laf etmeden kulaklarımı seslerle doldurup eve dönüyordum çoğu zaman. Yine de sıkılmak nedir bilmezdim. Bu odada mühim politika meseleleri, bu odada ilim vakaları olurdu. “Efendim, şekil esasa galipmiş de insanda süs, elbise ihtiyacından evvel zuhur etmiş!” ne kadar hoşnut olurdum onları dinlerken.  Bazı gece Firdevsî gelirdi kasesiyle, bazı gece Ebu Feras omzunda yavru bir güvercin, Fûzuli gelirdi sabah rüzgarıyla. Bazen çölden bir kıraat gelirdi: geniz yakan, dudak çatlatan… Yaz geceleri gittikçe koyulaşan o manevi rutubet beni defalarca sarhoş ederdi. Birdenbire irkildim. Meğer o durmuş beni izliyor, yüzümü okuyordu. Gözlerimi kaçırdım.

-Ne sebeple azizim?

İşine tekrar döndü. O an fark ettim; bu adam elini bir işe attığında bütün vücudu meşgul oluyordu. Şu herif bir türlü rahat olmayı beceremiyordu yarabbi, diyordum içimden. Altı üstü kâğıdı makineden çıkaracaktı. Yüzüne kan toplanana kadar didinmenin ne alemi vardı yani. Vakıa onun için hiçbir iş basit değildi. Bir iş çabucak oluverdi mi şüphe duyardı. Kimsenin ianesini kabul etmez, kendisi halledemezse yarım bırakır ve mutlaka bir alternatif bulur, kahrolası yine de demezdi “bir el atar mısınız?” diye.

-Meçhul bir dosyanın peşine, dedim.

“Vay” dedi gülerek

O ana kadar kuşkum yoktu; dönüp merakla, parlak gözlerle bana bakacak ve: “Öyle mi azizim, neymiş bu dosya?” diyecek. Ben de onun merakını celbedecek tafsilatlardan bahsedecektim. Sonra bütün imkanlarımızı seferber edip “Meçhul Dosya”ya ulaşacaktık.

-Sinemadan mı azizim? dedi gülerek. Gidersen Emin Hafız’a selam söyle. Bu ara Beyrut’tan çıkmıyormuş. Kusura bakmayınız size sırtımı döndüm. Ama gördüğünüz gibi şu anda kovana sıkışmış beyinsiz bir kâğıdı çıkarmakla uğraşıyorum.

-Alay ediyorsunuz ama ciddiyim, dedim.

Tafsilatını merak etmedi. Bekledim. Bir ses yoktu. Beni büyüleyen o sükut şimdi eziyet veriyordu.  Daha fazla küçülemezdim:

-Haber vereyim dediydim, sizi meşgul etmeyeyim. Müsaadenizle.

-Vaktiniz varsa bekleyiniz, konuşalım. Tekrar kusura bakmayın alakadar olamadım.

Başım döndü.

-Günlerdir benden kaçtığınızı görüp vesveseye yoruyordum. Görüyorum ki muamelenizden, vesvese değilmiş. Yüzüme bile bakmadınız.

Ayağa kalktım. Döndü, gözleri iriydi.

-Buraya gelirken heyecan doluydum. Fakat galiba sizin de her fırsatta dediğiniz gibi “istikbale çerçevelenen.. evet, her tasavvur yahut ümit insanoğluna memnuniyetsizlik veren şeytani bir tuzak”mış. Böyleydi değil mi? Bugün bu tuzağa düştüm galiba.

- Dur ya hu. Ne oldun öyle!

-Yo yo! çocukça hislerle buraya koşup “niye bana katılmıyorsun?” diyerek iyice şımarmaya.. Buna hakkım yok tabii. İşin gücün var. Hiç kırılmadım, asla. Lütfen sen de aldırma. İçtimada görüşürüz. Allasmarladık.

Felaket muhakkak bir netice olabilirdi. Yanlışlarla, hatalarla yaklaşıyorduk o neticeye. Felaketle karşı karşıya kalışımız bizi bir suç aramağa ve mutlaka bir suç bulmağa zorluyordu. Benim de ilk işim kendimi vurmak oldu. Ne diye gitmiştim de küçülmüştüm karşısında? Ne lüzumu vardı, ne yanlış zamandı! Gözümü niçin kaçırmıştım, niçin çıkarken suratım asıktı? Ne diye şu adamla her denk gelişimde çocuklaşıyordum? Şakaklarım zonkluyordu. Boğazım ağrıyordu. Durup soluklandım. Öte yandan, diye düşündüm, felaketin kendisi bir suç olmaktan niçin uzaktaydı? Az evvel yalnızca bir insanın yanından ayrılmıştım. Her güzelliği bitirmeğe and içen o gerçek her ne şekle girdiyse gelip beni de bulmuştu. “Demek keyfi yok” diyip çıkar çıkmaz unutup şu an işlerime bakıyor olabilirdim. Olacak olanın hepsi buydu. Fakat ben bunu yapacak kadar alçak olamazdım. Bense her hatırıma gelişinde gözlerimi dolduran bir dostluğun hayal dünyasındaydım. Göz dolduran bir dostluk yoktu. Hiç gerçekleşmemiş bir güzellik, belki dikkatli bir gözle bakılırsa mahrumiyet sayılabilirdi; güzelliğin haza terki tek kelimeyle felaket oluyor. Yanında benliğimi unuttuğum insan, bir kimseyi kırıp küçülten insan olamazdı. Felaket bu sukut-ı hayal olamazdı. Meyus, berbat bir halde devam ettim. Ağzım zehir gibiydi. Kirpiklerim kaşınıyordu.

Haddimi aştığımın da farkındaydım. O ne bir masal kahramanıydı ne de hayatın sırrını kendini dostlarına feda ederek keşfetmiş çekik bir keşişti. Yemesi içmesi lazımdı, çocukları vardı, işi gücü.. Felaket boylu boyunca gerçekti. Eve gitmeliyim.


(****)

Köşede tesbihçi el etti. Elinde Kenan işi kuka vardı. “Şu imameye bir bakar mısın?” dedi. Neşesinden kıpkırmızı kesilmişti. Bütün gücümle güldüm, başımı salladım: “harika”ydı. Benim gözüm girdiğimden beri sahte olduğu anında anlaşılan bir Beyrut kehribarındaydı. Bütün habbelerinde aynı sapsarı bir küre üzerinde aynı kızıl menderesler çizen bir tesbihti. Bu hali onu yapma kılıyordu. Yine de aldım. Birkaç güne o keskin kokusu da kayboldu. Ben de bir daha o dosyanın peşine düşmedim.“

 

Başyazar yazıcı kadına seslendi.

-Hasranlı’nın yazısıyla birlikte hikayeyi yayımlayalım. Yeni Bin Yıl yazısını diğer aya tehir et.


Ömer Faruk GÜNAY

(Diğer Yazıları)


0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski