Keşişle katırın buluştuğu Hüdavendigâr
Yazısında, demir asa demir çarık yola düşmüş Somuncu Baba’nın duasından adını
almış bir çınarın gölgesinde buluştuk onunla. Bursa ile... ve acı bulduk
onu... ve sövdük ona!
Bu şehirdir ki rivayete göre Süleyman
Peygamber billur sarayı ile geçerken buradan, ilk kazmayı sarayı taşıyan cinler
vurmuş toprağa. Yalnız ne olduysa mezâbe-i harîkası bir türlü gayzını
püskürtememiş olan Olimpos Kubbesi altında Prusias şehri diye mühürlendikten
sonra olmuş olanlar. Fakat şehir şerha şerha selsebil, ahalisi teşnelikten
bitap.
Bursa Şehri cenubunda Keşiş Dağı,
şimalinde Katır Dağı yükselen mümbit ve müsmir bir yazının kıble cenahına
tünemiş mahallelerden müteşekkil bir liva-yı kadîmedir. Kemal Tahir’e göre yazı,
Osmanoğulları çadırı terk edip kümbetlere aşılandığı demlerde engin bir
bataklıktır. Bu bataklığı İstanbul-Hac yoluna doğru bel veren ve Bursa Yazısını
şark ufkundan koltuklayan tepeler ve yaylalar ihata eder. Bataklıktan günümüze Gölbaşı
derler bir küçük vaha miras kalmış. Bu gölcük Serme, Dudaklı, Barakfakı
bahçelerini iska eder. Vaktiyle Şehre Keşiş Dağı yamaçlarından yüzlerce pınar,
dere, çay inerken yazı köylerini şehrin mahallelerine yılankavi yollar bağlarmış.
Bu sular şimdi ya şebekeye uğruyor veya şehir hayatına temas etmeksizin beton kanallarla
Karacabey Boğazına tahliye ediliyor, yollar unutuldu.
Atadan dededen miras kalan
meyveler terk edilmiş, lisanı hal ile ve’t-Tiyni ve’z-Zeytûn okuyan bahçeler
zehirli deveci ve Santa Maria armutlarına teslim edilmiş, bu armutlara
Dereçavuş ve Gündoğdu inciri ile Keles kirazı ilave olunarak vaktiyle
cemselerin (GMC) geldiği yollardan, şehre uğramadan TIR’larla gavura gönderilir
olmuş.
Şehrin umum manzarası adeta ağzı
lodosa açık bir at nalını resmeder. Nalın bir kanadında yirmi kubbeli Bursa Ulu
Cami yükselir. Karşı kanattan Türk Denizinden gelen sefinelerin borda ettiği
Mütareke Limanı tarafından, İngiliz işi Aydın-İzmir ve Çukurova-Mersin demiryollarına
(Pamuk yollarına) benzer surette Fransızların marifeti olan bir Mudanya-Bursa şimendifer
hattı (İstanbul zâdegânının Çekirge-hamam yolu) çekildiyse de bu hat, Marshall
yardımları Cemse (GMC) kamyonetleriyle taşınabildiğinden olacak, sökülmüş ve bu
hattan “Uyan, Bademli’ye geldik!” sözü şehir lisanına miras kalmış. Sonradan Druid
Başrahibesi İngiliz Kraliçası bizzat İpek Yolu’nun ağzına, Koza Hanına etmiştir
edeceğini. Koza Hanı neresi mi? Koza Hanı, Ömer Bedreddin’in Bursa Akşamlarında
Ulu Camii sayesinde dikilen, İpek Yolunun yolcusu Teologi cübbelilerinin Böcekli
Ayazması gibi bir çapaklı vaftiz çanağıdır.
Şehrin kalbindeki Ulu Cami,
afetler ve felaketlerle hasar görünce tamir edilmiş, bu tamirat vetirelerinde
biri Abdülmecit (evvel) diğeri Abdülhamit (sâni) devirlerinde olmak üzere iki modern
cadde açılmış, Cami etrafındaki millî ve mahallî hayata Kartezyen (haçvâri) bir
kesik atılmış. Bu caddelerden biri Çingenlik ve Deveciler Mezarlığından Yunan’ın
kaçarken berhava ettiği ve eski Gümüşlü Manastırı eteğindeki Teologos
Kilisesine bir x apsisi çizerken diğeri Molla Fenarî eteğindeki
Maksem’den Şehreküstü (Şeh-Râh Üstü) kavşağına ve Yahudilik Sapağına doğru bir y
ordinatı çekmiş.
Elân şehrin okumuşları Medeniyetin
Dikey ve Yatay Boyutlar Metafiziğinden bir milim dahi şaşmadan bu manzaraya
itiraz etmek şöyle dursun vaziyeti hayran hayran temaşa etmektedir. Şehri
şarktan garba uzun ve heybetli bir metro hattı kesmektedir. Merkezde de bu
kesiğe bir fiyonk, bir kelebek kondurulmuştur ve adına İpek Böceği Tramvayı (kelebeği)
denilmiştir. Uzayan yollarımızdan ve elimizden alınan atlarımızdan, elimizde
bir bu kalmıştır.
Sonradan (27 Mayıs akabinde)
Deveciler Mezarlığı yeni bir cadde ile ortadan kaldırılmış ve daha sonrasında
da Yahudi maşatlığı(?) dibine bir atlı polis karakolu ihdas edilmiş.
Keşişlerin katıra bindiği bilinir
vakıa. Katırın ne kabahati var, Düldül’ün soyundan nice Merd-i Meydan katırlar
tanıdı milletimiz. Fakat Türkeli’ne saltanat kuran zevatın Ulemayı dahi attan
indirip eşeğe bindirdiğini Aşık Paşaoğlu haber ediyor bizlere. Yani
okumuşlarımızın katırlığı eski mesele... günümüzde dolmuşa dahi binmeyorlar, meşru
olan her nesneye binen oturaklılar.
Halbuki memleketimize gelen Alim
bir seyyah, İbni Batuta at üzerinde kat etmiştir Gaza Beylikleri diyarını. Bayezid
(sani) devrinden seneler evvel bey konağının hekimbaşılık gediğini işgal eden yılışık
Yahudi tabibi kurra hâfızlar meclisinden defetmiş, Aydınoğlu Mehmed Bey de
kendisine tecvid üzere seyreden cevad atlar hediye etmiştir, saye-i devlette.
İş oradan buraya nasıl geldi, Ulu
Camimiz’in göbeğinde bir havuzu, yirmi kubbesi ve lâkin dört köşesinde dört
selbî meyhanesi ne demektir? onu kurcalayalım biraz.
Mithat Cemal Kuntay, Üç İstanbul’da
bir muhacirin gözünden soğuk bir sathı, bir zemini ve kubbenin baş aşağı bir
kuyuya benzeyen boşluğunu tasvir ettiği macerada muhacirliği tahkiye eder. Hikâye
nihayet fennin çelik dişinin dinin çürük kafasını delik deşik ettiği vehim
vadilerinden Koca Ragıp Paşa Kütüphanesinin kubbesi altında yazımıza ilticâen
Sefîne’ye süvâr, defîneye râgıb olur: Medeniyet dediğin tek dişi kalmış
canavar mısramız inler minarelerde. Bir yandan da faizli paranın hîç
ettiği sefalet hıçkırır limanda.
İstanbul’dan bir Divan Yolu (Mese
Yolu) geçer. Roma’nın atlı araba yoludur bu yol. Şimdi keçe döşeli raylardan tramvay
geçiyor. Bu yol üzerinde padişahlar, vüzera ve Tanzimat, Kanun-ı Esasi, Meşrutiyet,
Hürriyet(!) ekabiri yatar. Ciddiyet erbabının esâmîsi okunmaz buralarda. Sait
Faik’in adliye muhabirliği günlerinden devşirdiği bir hikâyeye göre bu yolda
Sultan Mahmut Türbesinin kubbe kurşunları sirkat edilmiştir, kim bilir nerede
eritilip hangi böcekli sarnıca kurşun dökülmek üzere... Köprünün altından çok mavnalar
geçer.
Süleymaniye’den bir kulak deniz
ufkuna kabarır, top sesleri işitmek üzere. Halbuki işitilen medeniyetin
Notre Dame çingenesinin çalparasıdır, kanundan korkan şairin çene tıkırtılarına
karışan üç yudum afyonla, üç darbede tuzla buz olan kırmızı
piyalenin şangırtıları arasında.
Ayasofya’sı havaya uçamamış, Sakarya
atları Vardar’dan su içememiş ve Alman Harbine girememiş memleketin iki adamı,
Mehmed Akif ve Ömer Seyfeddin bir sadaka-i cariye hükmünde çocukluk namazlarını
emanet ettiler bize.
Akif ziya-rîz bir seherde Fatih
Camii’ni semadan inmemiş ama kıyam edip yükselmiş semavî bir
duvar gibi tasvir eder. Onun için sabah bir infilak-i safâdır. Yatar
babasının ocağında başı yukarda, göğsünde rûh-ı itmînan, elinde fener.
Ömer Seyfeddin ise yeşil baş örtülü annesinin o muazzez o
hassas kucağında boynu bükük yatar hala. Bir kedi kafası şeklindeki
küçük gece kandilinin yeşil, camdan gözleriyle ısınmağa çabalayarak.
Dönelim şimdiye ve Bursa’ya. Şimdi
adı yalnız mahalle mescidinin kitabesinde kalan ey mahallemin Hasbahçeleri, Ey Şehîr,
bunca eyyam gördün bu gök altında. Damarında donmuş bir kaşık kanınla, iliği
somurulmuş kemik tıkırtılarınla, sızım sızım damarlarınla, bunca köhne esatirinle...varır
mısın uçmağa!
Emrah Azîz Balcı
Şevval 1447
Hasbahçeler


Yorum Gönder