Eskiler ve yeni nesil
arasında süregelen çatışma konusunda benim nokta-i nazarımı değiştiren ve
sizinkini de değiştirebileceğini düşündüğüm bir vakaya şahit oldum. 17-18
yaşlarında bir talebe, kardeşinden dem vurarak yeni neslin çok kötü olduğuyla
alakalı -40 yaş üstü insanların çoğunun söylediğine benzer- sözler sarf etti. “Biz
o yaşlarda öyle miydik?” diye başladı. Bu yazıyı okuyanlar olarak muhtemelen buna
benzer lakırdılara epey maruz kalmış yahut birilerini bu tarz sözlere maruz
bırakmışsınızdır. Veya aynı anda hem maruz kalıp hem maruz bırakmışsınızdır. Bu
sebeple tırnak içinde başlangıcını verdiğim sözlerin devamını çok iyi
biliyorsunuzdur diye umarak devamını sizin hayal dünyanıza bıraktım.
Pekiyi bu türden sözler
hakikati aksettiriyor mu? Öyle olsaydı 40 yaş üstünün 25-40 yaş arasına,
onların da 15-25 yaş arasına, onlarınsa 15 yaş altına hitaben söyledikleri
bütün bu sözlerin en azından kuşaklar arasında değişmesi veya 3000 yıldır biraz
da olsa farklılaşması gerekmez miydi? Hepimizin yakındığı dertler gerçekten
dert mi? Dertse biz bunların ne kadarını idrak edebiliyoruz? Eğer idrak
edebiliyorsak bunların bugüne has mı yoksa yıllardır aynı şekilde süren -kuşaklar
arası sahte çatışmadan doğan- dertler mi olduğunu ayırt edebiliyor muyuz?
“Gençlik nereye gidiyor; yeni nesil tembel, bencil, saygısız ve ilgisiz.”
bu sözleri söyleyen ne kahvehanedeki dayılar ne de az önce bahsettiğim 17-18
yaşındaki bir talebe. Bu tırnak içindeki sözler, okunduğu iddia edilen Sümer
tabletlerinden bir pasaj. Çok benzer metinleri milattan önce (İsa’dan önce mi
demeliydim?) bambu tabletlere Çinlilerin de yazdığını görebilirsiniz. Ekseriya
yeni neslin kötülüklerini anlatan ve fakat çok defa bugün öğüt verenlerden aynı
cümleleri işittebileceğiniz sözler. “Bugünlerde
gençler kontrolden çıkmış durumda. Kaba bir şekilde yemek yiyorlar.
Yetişkinlere karşı saygısızlar. Ebeveynlerine karşı çıkıyorlar ve öğretmenleri
sinirlendiriyorlar.” Bu sözler de bugünkü bir öğretmenden değil M.Ö (İ.Ö)
350 yılında yaşamış Aristoteles’ten. Daha eskilerden Sokrates: “Çocuklar artık evlerinin hizmetçisi değil,
tiranı… Anne babaları odaya girince ayağa kalkmıyorlar, onlara itiraz
ediyorlar, destek olmak yerine laklak yapıyorlar, şapır şupur yiyorlar, bacak
bacak üstüne atıyorlar, öğretmenlerine zulmediyorlar.” demiş. Daha da eski
dönemlerden Hesiodos ise: “Günümüzün gençleri öyle umursamaz ki ileride
ülke yönetimini ele alacaklarını düşündükçe umutsuzluğa kapılıyorum. Bizlere,
büyüklere karşı saygılı olmayı, ağırbaşlı davranmayı öğretmişlerdi. Şimdiki
gençler kurallara boş veriyorlar. Çok duyarsızlar ve beklemesini bilmiyorlar.”
diyormuş. Muhtemelen tırnak içindeki metinlerin kim tarafından söylendiği ve
nereden alındığı aktarılmadan bu metinler okunsa 17 yaşından 77 yaşına kadar neredeyse
herkes bunlara katılacak ve “Hah... Aynen
böyle!” diyecektir.
PARMAK
VE GÖSTERİ
Demek ki yukarıdaki
mülahazalardan hepimizin yakındığı derdin aslında çok eskiden beri herkesin
yakındığı dert mi olduğu anlaşılmalı? Bence öyle değil. Çağını tefrik edebilmek
bana kalırsa her müslümanın vazifesi. Kaynağını kaydetmediğim bir metinde Hz.
Ömer’in: “İçinde bulunduğu zamanı anlamayanın küfrü fark edip ondan berî
olamayacağı” minvalinde bir sözünü okumuştum. Benzer sözleri başka sahabe,
mütefekkir ve alimlerden de duymak mümkün. Demek ki hepimizin yakındığı
dertlerin ne kadarının çok uzun zamandır varolan ve biraz da içine ego karışmış
bir şekilde kendinden öncekileri kötüleyerek kendini yüceltmeye çalışma haline
ait ne kadarınınsa gerçekten içinde bulunduğumuz çağa ait ve hakiki dertler
olduğunu fark etmek gerekiyor.
Mesela herkes
dijitallikten dert yanıyor. Fakat gerçekten dijitalliğin ne olduğunu, kökeninin
nereden geldiğini ifade edecek dert sahipleri mevcut mu? Digitus kelimesi “parmak” anlamında. Dijital de aynı kökten
geliyor. Latin hurufatıyla yazarken bunu “g” harfi yerine “j” ile yazmayı
tercih etmişler. Yani “artık dijital bir çağdayız” diyen birisi bundan böyle
elin, kolun, emeğin değil; gözün, kulağın, ağzın da değil bunlardan ziyade
parmakların tahakkümünden bahsediyor demektir. Artık bu dijital çağda “parmakla gösterilmek” ve “parmakla göstermek” daha
mühimdir. Demek ki dijitalliğin iki alameti var. 1-Parmakla gösterilmek: bu
deyimin menfi tarafına vurgu yapan ve bize bu çağ için “bir gün herkes 5
dakikalığına da olsa ünlü olacak” vecizesini söyleten tarafına (ki bu sözü ilk
kim demiş bilmiyorum ama ben Baudelaire’de bir benzerini okumuştum) atıf yapar.
2-Parmakla göstermek: artık konuşmanın, sözün, yazının değil göstermenin ve
parmakla göstermenin öne çıktığının tezahürüdür. Bundan böyle tam bir gösteri
toplumunda yaşıyoruzdur. Her şey RP’den (Role Play/ Rol yapma) ve Show
Business’tan (gösteri dünyası) ibarettir. Seyrettiğimiz şeylerin neredeyse
tamamı kurgudur.
Parmakla gösterme
meselesi en büyük belirtisini çocuklarda gösterir. Konuşma çağına geldiği hâlde
konuşamayan çocukların dijitalliğe maruz kalmaları sebebiyle konuşamadığı
görülür. Yani parmakla göstermek artık yeterlidir ve bu sebeple de çocuk
konuşmaya ihtiyaç duymaz. “Annemden su
istememe gerek yok” diye düşünür çocuk “nasıl tablete, telefona, kumandaya
parmağımla dokunup her istediğimi yaptırabiliyorsam aynı şekilde parmağımla
göstererek su isteyebilirim” diye de düşünmesini devam ettirir. Tıpkı yapay
zekanın düşünmeyi, araştırmayı ve kavramayı uzaklaştırıp bunların yerine
saymayı, sunmayı, hazırı, hesaplamayı koyması gibi; dijitallik de konuşmayı,
eli (ki el çalışmayı ve emeği ifade eder), sözü-yazıyı devre dışı bırakıp
bunların yerine göstermeyi (pasifliği), parmağı, dokunmatiği koyar. Demek ki
bugün yakındığımız dertler aslında yeni nesilden ibaret dertler değil.
BOŞ-LUK,
CAN SIKINTISI VE TÜKETİM
Yukarıdakilere benzer
sözler karşısında şöyle cevaplar getiriliyor: “Çocuğa telefon/tablet
vermediğimiz zaman çocuk susmuyor, boşluğa düşüyor, ne yapacağını bilemiyor?”
Haklı ama eksik bir söz. Çünkü bunu yaşayan sadece çocuklar değil yediden
yetmişe hepimiz bu haldeyiz. Sanki hayatımızdaki boşluklara tahammül
edemediğimiz için her “boş-lukta” telefon çıkarıyoruz. Boşluktan kaçmak ve can
sıkıntısını bastırmak için veya bazı sesleri, düşünceleri, sorgulamaları,
tefekkürü susturmak için hep birlikte telefona sarılıyoruz. Fakat nedense
yalnızca çocukların bu hareketi başka türlü yapması gözümüze batıyor da
kendimizin böyle olması hiç dikkatimizi çekmiyor. Çocuklar o yaşlarda ne
görürse onu taklit eder. Ailesinden görmediği şeyi (iyi ya da kötü) yapıyorsa
muhakkak gördüğü bir başkası vardır.
Modern insanın can
sıkıntısı bir eşik durumudur. Can sıkıntısına garkolan birisinin önünde iki
ihtimal vardır: 1- Can sıkıntısıyla başa çıkamaz ve depresyona girer 2- Can
sıkıntısından kurtulmak için bir eyleme (harekete) geçer.
Biz sessiz ve sakin
kalmaya tahammül edemediğimiz için sürekli bir hareketliliğe kapılmak ve
sirkülasyona, devridaime girmek isteriz. Bunun da bizi boşluk duygusundan koruyacağını
düşünürüz. Fakat bunu yapamamak can sıkıntısıyla başa çıkamamamıza sebep olur
ve bunlar depresyon olarak geri döner. Yani kısacası can sıkıntısı iki şekilde
neticelenir: depresyon yahut eylem. Can sıkıntısı eyleme (bir harekete)
geçememekten doğar ve bu hâl devam ederse ve aşılamazsa depresyon zuhur eder.
Can sıkıntısını aşmak için eyleme geçmek demek her zaman iyi, güzel ve hayırlı
bir eylem yapıyor olmak değildir. Dijital çağda yaşayan insanlar olarak
depresyona girmemek için eyleme geçme hâlini tercih edersek ve bu da hayra
yönelmezse elimizde tek seçenek kalıyor: oyalanmak. Eğlence (ya da eylence) olarak
telefonla, sosyal medyayla, kısa videolarla oyalanmak bizim sürekli can
sıkıntısını bastırmaya çalışma halimizin bir yansımasıdır. Oyalanmak ve oyun
kelimesi aynı kökten gelir. Kendimizin sürekli oyalanmasına ses çıkarmazken
çocukların sürekli eyleme geçememe (gerçekten fiziki olarak oyun oynayamama) hallerini
telefondan/tabletten oyun oynamalarına hasretmesine tahammül edemeyiz. Eyleme
geçememe halini de sahtesiyle doldururuz.
Çocuk değilsek ve oyun
oynamıyorsak bu sefer farklı bir çözüm buluruz. Eyleme geçememe halimizde yine
sahtelerini üretiriz. Mesajlara emoji (çıkartma) ile tepki veririz. Emosyon
(sahte heyecan ve duygulanımlar) üretiriz. Like (beğendim) toplumunda yaşıyoruz.
Her şeye bir tepki vererek o şeyin bizde açacağı yarayı ve değişikliği
engelliyoruz. Tamamen dirençli bir toplumuz. Bağışıklığımız çok kuvvetli. Bilgiye
ve bilginin açacağı salgına-yaraya karşı bağışıklık kazanmış durumdayız. Çünkü
zaten her şeyi biliyoruz! En aşırı bir durumun bizde açabileceği bir değişikliği
bile kısa bir tepkiyle geçiştirebiliyoruz. Vücut ve akıl sağlımızı hemencecik
muhafaza edebiliyoruz!
Nasıl rahatlamak ve zihni
boşaltmak maksadıyla telefona bakıyorsak ve hiçbir zaman da rahatlayamıyor ve
zihni boşaltamıyorsak çocukların da sahte bir doyumla (telefondan oynanan veya
izlenen oyunla yahut çizgi filmlerle) tam anlamıyla doymayacağını fark etmemiz
lazım. Bu sahte duygulanımlar (çocuğun kendisi fizikî bir oyun kurmayıp sanal
alemde “-mış gibi” yaptığı bir oynu, çizgi filmi veya videoyu izlemesi) hiç
doyurmadığı halde yenen abur-cuburlar gibi çocuğu tatmin etmez. Ya
pasifleştirir (konuşma problemleri, sosyal sıkıntılar başta olmak üzere birçok
mesele) ya da hiperaktifleştirir (konuşma değil ama ne dediğini bilememe,
pasiflikten başka sosyal sıkıntılar). Aynı problemler bazı farklarla birlikte
yaşça çocuk olmayan ama çocuk kalması ve içindeki çocuğu öldürmemesi istenen
yetişkinlerde ya da (kendimizi dışta tutmayalım) hepimizde farklı şekillerde
tezahür eder. Hayat tecrübemizde çokça şahit olmuşuzdur böylesine ama
kendimizin de ufak tefek farklarla böyle olabileceğini pek düşünmeyiz. Sürekli
suçu başkalarına atmayı severiz. Sahte kuşak çatışmalarını mevzu etmemiz de
belki bu sebeptendir. Atasözünün aksine çuvaldızı başkasına batırırız fakat
iğneyi hiç kendimize dokundurmayız. Bu sebeple yakındığımız dertleri çözmek
için yalnızca çocuklara bakmak veya nostalji hastalığına kapılıp yıllardır
yapıldığı gibi sürekli geçmişi övüp bugünü kötülemekle bir yere varamayız.
Can sıkıntısını -çatışmadan
değil çatışmasızlıktan doğan- depresyona dönüştürmemek için eyleme geçiyoruz ve
sahte eylemlerde (tepki ve heyecean tüketimi) bulunuyoruz. Mesela: para harcamak.
Harcamanın maddi (kağıt para) tarafının kalkması (internet alışverişi ve kredi
kartı) da bizi daha kolay harcayabilir tüketiciler haline getiriyor. Tıpkı
futbol oynayarak ya da bedenle yapılan bir oyunun bir yerde yorulmayı getirip
bedeni doyurduğu hâlde telefondan oynanan oyunun yahut telefondan sürekli
sosyal medyaya bakıp kaydırmanın böyle bir tatmini sağlamaması gibi. Her yerde
ve her an telefona bakabilir ve alışveriş yapabilirim. Her yerde mesafesizlik
var. Bütün mesefelerin kırıldığından bahsediliyor fakat bu yalnızca ticarî
olarak geçerli. Mesafeler münasebetlerimizi gayet etkiliyor.
Eskiden insanların hür
olmadığından bahsedilirdi. Şu anda bir hürriyetsizlik sıkıntısı yaşamıyoruz.
Tam aksine aşırı serbestiz ve o kadar hürüz ki; tamamen hür bir şekilde kendimizi
sergiliyor, kişisel verilerimizle ilgili bütün sözleşmeleri kabul ediyor ve
kendimizi tüketime ve tüketilmeye hazır hale getiriyoruz. Bugünün toplumunda
hürlük kısıtlanmıyor. Tam aksine hürlük sömürülüyor ve yönlendiriliyor. Hepimiz
tüketim hürlüğüne sahibiz.
Reklamlardaki veya
motivasyon videolarındaki “hayatı yoğun yaşamalısın!” mesajı esasında yoğun
tüketimden başka bir şey değildir. Her şey optimize edilecek. Sadece
uygulamalar ve eşyalar değil insanlar da spor salonları ve estetik cerrahî ile
optimize edilmeli. Vücut optimize edilmeli. Tabii ki insanlar da bu hür
neoliberal düzene intibak edecek. Sürekli motivasyon ve bir şeyler başarma
zorlaması insanları bahis, kumar ve “kaldıraç” gibi kısa yoldan para kazanma
bataklıklarına iter çünkü başarı yalnızca parayla mukayyettir. Kısa yoldan
başarmanın (kazanmanın) yolunun bunlardan geçtiği düşünülür. Hayatın oyalanan
bir yermiş gibi algılanıp oyunlaştırılması da oyunlar ve kumar/bahis arasındaki
bağı güçlendiriyor.
Kapitalizmin “sürekli
üretim ve tüketim” takıntısının ve hayatın hiçbir anını boş bırakmamasının esasında
ölüm korkusunu bastırma arzusundan doğduğunu iddia ediyor Bataille. Bugün belki
de çok istedikleri hâlde bir savaş çıkaramamalarının sebebi paranın gücünü
kaybetmemek, ticaretin dinamikliğini bozmamak ve alışveriş ruhunu bırakamamaktandır.
Bunlar olmasa anlamını kaybedip can sıkıntısına düşebilecek bir alemşümul
neoliberal insan topluluğu olduk. Tabii ki can sıkıntısı dediğimiz şeyin bir
modern “getiri” olduğunu bilenler, bir can sıkıntısı hissetmeyenler veya
hissettiğinde bunu lehlerine çözebilenler açısından ise meseleyi İsmet Özel’in
can sıkıntısı ve sorumluluk bilincinin aynı bedende olamayacağını ifade ettiği
sözlerini hesaba katarak anlayıp can sıkıntısı bahsini tamamlayabiliriz.
SAĞ-LIK
HİSTERİSİ
Yukarıda iğneyi kendimize
batırmayız, dedim çünkü bir “acıdan kaçınma” toplumunda yaşıyoruz. Hayatı salt
(sadece ve yalnızca) uzun ve sağlıklı yaşamak için yaşıyoruz. Elbette sağlıklı
yaşamak bir şeydir fakat “yalnızca ve sadece sağlıklı yaşamak ve acıdan kaçmak
için” her şeyi mübah gördüğümüz bir zihniyetteyiz. Tam bir sağlık histerisi
altındayız. Bunları da Bataille’nin tespitindeki gibi ölüm korkusunun bir
semptomu (belirtisi) olarak hissediyoruz. Bir yandan da tul-i emel’in (ebedi
hayat ve emel) yan etkilerine, tepkimelerine maruz kalıyoruz. Çocuklar en
azından henüz bu sağlık histerisini anlayacak yaşa (buluğ çağına) erişememiş
diyerek onları dışta tutabiliriz bu konuda. Ama biz sürekli bir anestezi
içindeyiz, ağrıyı ve acıyı ortadan kaldıran bir hissizlik toplumuyuz. Sağlıkla
ilgili argo kelimelerin, yani herkesçe anlaşılmayan, ortak dildeki kelimelere
farklı anlamlar yükleyen, mecâzî anlamların önemli bir yer tuttuğu hususi dile
ait kelimelerin bütün bir topluma nasıl sirayet ettiğine bakın. Yeni deyimler,
sözler, tabirler bile hep bu dünyadan. Estetik deyince bile aklımıza yalnızca
cerrahi operasyon olan estetik geliyor.
Mesela “sağlıklı hayat”
takıntımızı süpermarketler ve reklamlar öyle bir şekilde tüketime yönlendiriyor
ki resmen bir psikolojik harp içindeyiz. Bir süpermarkete girdiğinizde her
zaman önce meyve-sebze ile karşılaşırsınız. Bunun sebebi şudur: kapitalizm size
daha çok abur-cubur ve gereksiz ürün satmak için evvela sizin sağlıklı
sebze-meyve ile karşılaşıp bunlardan satın alarak psikolojik olarak
rahatlamanızı, “sağlıklı hayat”a uyduğunuzu düşünmenizi hissettirmek ister.
Akabinde siz “sağlıklı bir şeyler aldım” vicdani rahatlamasıyla daha çok ve
daha rahat bir şekilde “sağlıksız” ve ambalajlı şeyler satın alabilirsiniz.
Neoliberal düzen insanın psikolojisini artık her yerde kullanmaktadır.
Reklamlar tamamen bunlar üzerine bina edilir. Egemenlik çağında doğrudan insan
sömürülüyordu, disiplin çağında insanın gücü ve bedeni sömürüldü, şimdiki
neoliberal çağda ise geriye tek kalan şey “ruh ve psikoloji” sömürülüyor. Peki
sömüren kim? Biz bir aileyiz diyen ‘işletme’lerin ve ‘şirk’etlerin daha çok
sömürdüğü bir çağdayız.
Bu arada “salt sağlıklı
olmak” takıntısı ile sağlığı kötülediğmiz düşünülmesin. Yalnızca ve sadece sağlığı
öne çıkaran bir histeri içinde olmayı tartışmaya açmalıyız. Hz. Ebubekir de
hasta olmayı sevmezmiş fakat onun sevmeme sebebi hasta olunca yapacağı
hayırları güçten düştüğü için yapamaması imiş. Bizim durumumuzdan epey farklı
gibi. Biz sürekli bir ağrı kesici alma eğilimindeyiz. Hatta sosyal medya
kullanımımızın yalnızca bu şekilde olduğu bile söylenebilir. Uyuşmak ve ağrıdan
uzaklaşmak için kullanıyoruz. Fakat ağrı kesicilerdeki aynı durum sosyal medya
için de geçerlidir. Bir süre sonra vücut ağrı kesiciye alıştığı zaman tepki
vermemeye başlar ve daha büyük bir ağrı kesiciye ihtiyaç duyar fakat bir yandan
da önceki dozdaki ağrı kesiciye bağımlı hale gelmişsinizdir. Aynı yorumu ve
hayatımızın aşırı tıbbileşmesini ağrı kesici yerine sosyal medyayı koyarak
düşünün.
Ekran bağımlılığının
sakinleştirici zannettiğimiz tarafı bizim acıya karşı aşırı dirençsiz olmamız
ve sürekli ağrı kesiciye müptela olduğumuz halde ağrılarımızın da hiç kesilmediği
ve hep daha yüksek dozu istediğimiz bir hâl olarak okunabilir. Sersemlik hali (İng.
Stupor, Alm. Benommenheit) sadece yoğun uyaranlara tepki veren bir bilinç
bozukluğu. Biz de her şeyin tıbbileştirilmesi furyasına katılırsak ve bu tıbbî
terimi mecazlaştırırsak bugünkü hal-i pür-melalimizin bir kısmını ifade etmiş
oluruz. Bugün aşırı tepki verebileceğimiz aşırı etkileşim alan şeyler dışında
bir şeye tepki veremiyoruz. O kadar tepkisizlik içindeyiz ki sosyal medyada bir
şeylere tepki veren insanları izlemek hoşumuza gidiyor. Hayatta daha uzun kalma
(tul-i emel) ve sağlıklı hayat histerisi altındayız. Peki varsayalım bunları
kabul ettik, daha uzun ve sağlıklı yaşayacağız. Ne için ve niye uzun ve
sağlıklı hayat? Bunun cevabını kendimize verebilecek halde miyiz?
ANLATISIZLIK
VE ÇAKMA ÇIKMA
Anlatacak değil
gösterecek şeyleri olan bir toplumdayız. Byung Chul-Han’ın da katıldığı bir
grup insan modern insanın “Binge-Watching” (Seri-Seyir) içinde olduğunu söyler.
Yani bir anlatıyı, diziyi, filmi seyretmeye başlayan seyirci arka arkaya, seri
şekilde bütün bölümleri tüketir, derler. Bu isimlendirmenin günümüz insanının
yalnızca bir kısmının halini izah etmek için geçerli olduğunu düşünüyorum. Eğer
gavurca bir isim verecek olursak bugünkü toplum bir “Shorts-Watching”
(Kısa-Seyir) toplumudur. Çünkü insanların çoğunluğu bir anlatıya, diziye, filme
tahammül edemeyecek seviyededir. Bunda sebep odaklanamamaktır. Kitaba ve
tefekküre karşı mesafelilik de benzer bir odaklanamama ve aşırı hareketlilik kaynaklıdır.
Bir anlatıyı iz-leyemiyoruz. Her ne kadar izlemek kelimesini her şey için
kullansak da bir iz takip ettiğimiz yok. Bunun aksine yalnızca shorts’a (kısa
videolara) tahammül edilen bir “odak süremiz” mevcut. Tiktok’un çıkışı ve
“tutması” tam bununla alakalı. Daha sonra bütün sosyal medyalar da
Tiktoklaşarak kendi mecralarına shorts, hikâye vb. kısımlar ekledi. Çünkü uzun
bir anlatıya, tasvire, anlama çabasına ve zorluğuna tahammül edemiyoruz. “Eskiler
iz sürerdi. Biz muttasıl arıyoruz yeni insanlar”.
Sosyal medyada
paylaştığımız resimlerde veya kısa videolarda göstermeye çabaladığımız ise
aslında kendi anlatımız. Göstermek ve sergilemek tam olarak dinginliğin ve
tefekkürün zıddı. Sergileme yerine nazarı (bakışı) ortaya koymamız lazım. Gösterme,
kendini bir boşlukta var etmenin sahte çabası. Kimliğimizi sosyal medyada
"üretip" "paylaştığımız" için bir kim-liğe, karaktere,
anlatıya ve gerçek anlamda üretmeye gerek duymuyoruz. Hatta o kadar çok şey
paylaşıyoruz (sharing) ki paylaşımcı ve diğerkâm bir insan olmaya da pek
ihtiyaç duymuyoruz. Bu paylaştıklarımız sosyal medya çöplüğünde o kadar çabuk
yayılabiliyor ki bir süre sonra paylaşımlarımız bizden tamamen kopuk ve kendi
başına bir hâl alabiliyor. Sosyal medya tövbeye bile imkan vermiyor çünkü paylaştığın
bir şey artık senin değil enformasyon çöplüğünün bir parçası hâline geliyor.
Anlatı, uçuculuğun
zıttıdır ve kısa vadede değil uzun vadede gerçekleşen, süreğen, başı ve sonu
olan bir şeydir. Ama bir Tiktok veya shorts videosu uçucudur ve bir hikâye ise
(Whatsapp ya da Instagram hikâyesi) yalnızca 24 saatliktir. Kısa vadecilik
zamanı parçalar. Varlığın oturması veya bir şeyin kavranması, anlaşılması
içinse uzun bir zaman gereklidir.
Her şeyin uçucu ve kısa
vadeli olduğu bir çağda iletişim kurmaya çabalamak ve bağlanmak (intisap-irtibat-intibak-münasebet
yerine) yalnızca hakikatin duyulmasını engelleyen bir iletişim gürültüsü
doğuruyor. Böylece bir ağ’a bağ’lanmakla bunları karşılıyoruz. Sınırsız
bağlantı aslında bağı zayıflatan bir şeydir. Sadakat gösteremiyoruz, bağlanamıyoruz
(intisap ve intibak edemiyoruz, irtibat ve münasebet kuramıyoruz), aileye
bağlanamıyoruz, bir ortama intibak edemiyoruz, bir cemaate dahil olamıyoruz
çünkü bağlanmayı ve sadakati bir zayıflık olarak görüyoruz. Bu kadar uzun vadeli,
acılı ve karşılığı hemen alınamayan şeylere tahammülümüz yok. Bağlanmak ve
sadakat ise tüketim ve yaşantı (deneyimleme) hürriyetimizi(?) kısıtlıyor.
Ayrıca wifi’ye (internete) bağlanmak bütün bu bağlanma ihtiyaçlarımızı tatmin
ediyor. Bağlanma sıkıntısı yaşıyoruz çünkü bağlanılacak birinin yokluğundan
dolayı değil sahte bağlantılardan dolayı sıkıntıdayız. Ağa bağlanmak bir
münasebet doğurmak yerine bir izolasyona sebep oluyor. Günümüzün derdi herhangi
bir şeyin yokluğu değil. Her şeyin çakmasının çıkması. Hissiyat yerine sahte
duygulanımlar, bilgi yerine enformasyonlar, rabıta ve münaebet yerine ağa
bağlanma ve bağlantı, cemaat yerine topluluk (mesela discord toplulukları),
eylem yerine tepki...
Ne var ki bilgisiz
değiliz. Bir bilgi açlığı hissetmiyoruz. Bu yüzden bir değişime ve dönüşüme
açık değiliz. Cahil de değiliz, epey enformasyona sahip olduğumuzu düşünüyoruz.
Talep etmiyoruz öğreniciyiz. Ebu Cehil (ki bazıları ona Ebul Hakem derlerdi,
yani Ebu Cehil müslümanların tarifi, tanımı ve isimlendirmesiydi) bilmiyor
değildi. Bildiği hâlde bazı şeylere cahildi. Bugünse bir şeylerin cahili bile
değiliz çünkü vukufiyet kurmadığımız hiçbir şey yok! Her şeyin infosuna
(enformasyonuna, bilgiymiş gibi yapan şeye) sahibiz.
Niçin eşyayı, heyecanı,
enformasyonu ve her şeyi aşırı tüketiyoruz? Çünkü varlık yoksunluğumuzu bu
şekilde bastırabileceğimiz zannındayız. Boşluk kabul etmiyoruz. Varlık, varoluş
meselelerindeki boşluğu hemen sahteleriyle dolduruyoruz. İletişimi ve
etkileşimi hızlandırma zorlaması düşünmeyi ve tefekkürü de zorlaştırır, hatta
imkan-sız kılar. Sürekli bir etkileşim artık tesir-sizlik, sürekli bir iletişim
ise artık münasebet-sizlik doğurur. Anonim iletişim (sosyal medya iletişimi) irtibatsızlık
hasıl eder çünkü karşımızda bir isim bir şahıs yok. Hiçbirimiz bilgiye ve
bilmeye ihtiyaç duymuyoruz çünkü enformasyonlar içinde yaşıyoruz. Sahte bir
bilgilenim olarak enformasyonlar (infolar) bizi doyuruyor. Bazen menfi bir
durum olarak bazı düşüncelerin veya konuşmaların söylem seviyesinde kaldığı
söylenirdi. Şu anda söylem bile teşkil edemeyecek bir enformasyon seliyle
cedelleşiyoruz.
Halimiz tıpkı gerçek bir heyecan
yerine sahte duygulanımlar yaşamak gibi. Bir sad post (hüzünlü paylaşım)
çağındayız. Çünkü aşırı mutluluk ve pozitiflik zorlamasıyla birlikte acıdan
kaçınma bize reaksiyon olarak hüzünlü paylaşımlar yaptırma mecburiyetinde
hissettiriyor. Sahte şekilde üzülüyoruz. Çünkü hayat yalnızca mutluluğu
kaldıracak bir anlatı değildir. Bir anlatıda “pozitif” ve “negatif” arasında
denge vardır. Yalnızca pozitiflik zorlaması (bugünkü toplum yapısı) mecburen
aşırı bir negatifliği (sırf üzülmek veya ağlamak için sad postlar yani hüzünlü
paylaşımlar yapmayı) doğurur. Bu bir aksülameldir. Bir duyguyu yaşamak yerine
bir duygulanım (o hissi yaşıyor-muş gibi yapmak, sahte duygu) içinde olmak
içimizdeki çağın bir alameti. Bunu her yere ve her konuya teşmil edebilirsiniz.
Anlatıda his olur, bir tecrübe (bir değişime yol açacak deneme veya sarsılmaya
yol açacak estetik-sanat-edebiyat), bir meslek (sulûk, yol, yola girmek) olur.
Anlatısızlıkta ise duygulanım, yaşantı (denemek ama onun neticesinde bir
değişime yol açmamak sadece denemek için denemek ve tatmak, ölmeden önce
yapılacaklar listesi), bir influencerlik (etkileyici, yönlendirici) olur. Bu
sebeple kimse bir meslek sahibi olmak ve yola girmek istemez. Anlam ve anlatı
ancak süre devamlılığı ve istikrar ile meydana gelir. Hazırcılık kolaya
kaçmaktır. Kavramak için çaba harcamak gerekir. Kitap elle tutulur. Bir şeyi
elle kavrarız, parmakla (digitus) kavrayamayız.
Şu anda ise yalnızca uçucu
heyecanlar tüketiliyor. Şeylerin, maddenin ve eşyanın tüketilmesi bile eskide
kaldı. Kapitalizm artık tüketimi eşyalar üzerinden değil kısa vadeli ve uçucu heyecanlar
üzerinden yönetiyor. Arzu duyulacak bir özlemimiz yok aslında,
çünkü zaten her şeye sahibiz. Bu sebeple de geriye yalnızca her sahada
tüketilen heyecanlar kalıyor. Daha mal tüketimi zorlamasını kavrayamadan böyle
bir duruma şahit olmaya başladık. Bir eşyayı almak değil, o eşyayı almanın
heyecanı (emosyonu) satılıyor şu anda. Reklamlarda reklamı yapılan şey eşya
değil o eşyaya sahip olma heyecanı. Gerçekten eşya satılmıyor. İyi bir araba
reklamında iyi ve mutlu bir aile tablosu gösterilerek bunun duygusu ve heyecanı
satılıyor. Yahut yine başka bir araba reklamında o arabaya sahip olanların, o
arabaya sahip olmayanlara attığı havanın heyecanı satılıyor.
Bu kadar sahte heyecan ve
duygulanımlara sahip olmak da bilgiyle ve anlatıyla münasebetimizi zorlaştırıyor.
Bunun yerine bir sansasyondan diğer sansasyona veya bir enformasyondan başka
bir enformasyona sörf yapmak ve kaydırmak hoşumuza gidiyor. Hiçbir şeyi
neticelendiremiyoruz. Bir şeyin oturmasını bekleyemiyoruz. Bilginin bir
geçmişi-şimdisi-geleceği varken enformasyon sadece şimdiye hitap eder. Bilgi
geçmiş-şimdi-gelecek arasında gerilmiş bir vaziyettedir fakat bizim bunu
bekleyecek vaktimiz yoktur. Enformasyon veya sansasyonel haberler ilgimizi
çeker. X platformu hakiki bir gerçekten daha uyarıcı, daha kısa ve daha
sansasyonel bilgiler sunduğu için daha çok etkileşim alır. Shitstorm yani
linçleme kültürü ve linç yorumları gerçek bir vakıayla cedelleşmek yerine
tepkiyle üzerimizdeki sorumluluğu atmanın yoludur.
Tiktok veya shorts
videoları şimdiden şimdiye atlayan, zamanı olmayan videolardır. Yani yenilemeye
uygundur ve kısadır. Artık argümana, delile, ispata gerek yoktur bunun yerine
iyi performans gösterenin kabul gördüğü bir performans toplumu vardır. En çok
duygulanım sağlayan, en büyük heyecan yaratan, en çok etkileyen ve en çok
uyarım yapan şeye rağbet edilir. İlim ve tefekkür böyle bir çağda en hafif
tabirle gerek-siz addedilir. Çünkü ikisi de kısa vadeli değildir kısa vadede
hareket ve eylem barındırmaz. Uçucu değildir ve uzun vadede kendini açığa
çıkarır.
Bir şeyin yerine oturması
için yinelemeye (zikir) ihtiyaç duyarız. Halbuki günümüzdeki odaklanamama,
anlatısızlık ve kısa vadelilik yineleme yerine yenilemeye izin verir. Sürekli
bir yenileme içinde olursak böyle bir durumda neye yeni deriz? Ortada bir yeni
kalmaz. Yalnızca sürekli yenilenen moda ve sürekli yenilenen heyecan (emosyon)
tüketimi kalır. Sürekli yenileme beklentisi -ki mesela ekranı sürekli yenileriz,
yeni bir paylaşım, durum, hikaye, post var mı diye- yerine yinelemeyi koymak
lazım. Anlatılar ancak yinelemeyle oluşur. Anlam, hafıza, ezberlemek, öğrenmek
ve muhafaza etmek yinelemeyle ortaya çıkar. Namaz ve zikir de sürekli bir
yinelemedir, akdi tazelemektir. İletişim gürültüsü ve enformasyon seli ise
anlamı devreden çıkarır ve edebiyattaki-sanattaki durgunluğun sebebidir. Çünkü
sanatın ve edebiyatın tefekkürünün yerini iletişim gürültüsü ve enformasyon
seli doldurmuştur.
Anlatısızlık içinde
olduğumuzu ve sıkışmışlığımızı gösteren bir diğer alamet de retro
çılgınlığıdır. Retrotopya, geleceğe dair
umudunu yitiren modern insanın, belirsizlikten kaçıp hayali veya gerçek, daha
iyi olduğuna inanılan bir "geçmişe" sığınma eğilimidir. Bugün bir
kesimin Osmanlı’ya bir başka kesiminse Cumhuriyet’in bir dönemine dönüş
hayalleri böyledir. Bugünden kaçmaktır. Yazının başında nakledilen yakındığımız
dertler de böyledir. Bir şeylerden kaçmak ve hayali bir geçmişe sığınmak için
bazı dertlerden yakınırız.
Muhammed Koç

Yorum Gönder