"İnsan eşref-i mahlûkattır, derdi babam;
bu sözün sözler içinde bir yeri vardı."
İsmet ÖZEL
Yüksek lisans derslerimizin birinde her hafta bir
film izliyoruz. Bu filmler çerçevesinde; eğitimden
sosyolojiye, felsefeden dine birçok dehlizde dolaşarak bir söyleşi
gerçekleştiriyoruz. Bu hafta yine bir film
izlemiştik ve film hakkında konuşuyorduk. Bu
söyleşide konuşma sırası bana gelince: "İnsan ne iyidir ne de kötüdür;
oysa bu filmde insan çok fazla idealleştirilmiş, insan tek tipleştirilmiş"
dedim. Bazı hoca arkadaşlarım bu çıkarımıma itiraz ettiler. Kötü olmayan, her zaman doğru olanı yapan ve kendinden
beklenmeyecek olgunluklar sergileyen insanların bulunduğunu dillendirdiler.
Bunun üzerine hocamız araya girerek: "Düşünelim
bakalım, kendimizi nasıl görüyoruz? Bizler iyi miyiz yoksa kötü müyüz?"
diye sordu. Bu sualleri genelimiz: "Ne
iyiyiz ne kötüyüz" diye cevaplandırdık.
Aslında "ne saf iyi
ne de saf kötü" olma hâli inancımızda, yani İslam'da da yoktur demekle
iddialı bir cümle kurmuş olmam diye düşünüyorum. Bilindiği üzere Müslümanların iki temel kaynağı vardır:
Kur'an ve Sünnet. Kur'an-ı Azimüşşan'a
baktığımızda insanoğlu nankör ve zayıf bir yaratık olarak tanımlanır. Bununla birlikte insanın "halife" olarak
yaratıldığından, "eşref-i mahlûkat" olduğundan bahsedilir. Bu durum bizlere zıt gibi gelebilir. Nasıl oluyor da
hem nankör bir varlık hem de eşref-i mahlûkat olabiliyor? Bu durumu havsalamız kabullenmiyor olsa da insan olmanın gerekliliği
budur.
Batı düşüncesine
baktığımızda İslam'ın tam zıttı bir görüş hâkimdir diyebiliriz. Ruhban sınıfları vardır mesela Batı dediğimiz medeniyetin.
Bu durum Batı'nın bilim adamlarında da görülen bir
şeydir. Örneğin Sigmund Freud insanı saldırgan
ve kötü olarak tanımlar. Freud'un öğrencisi
olan ama daha sonra hocasına karşı çıkan Carl Gustav Jung, daha isabetli bir
tanım yaparak insanın ne iyi ne kötü olduğunu dile getirir. Ancak modernite, insanın bu doğal pürüzlerini kabul etmek
yerine onu cilalar ve kusursuz, kaypak bir hâle sokar.
Modernite; insanı
kusurlarından arındırmış, vaftiz etmiştir. Bütün
kusurlardan arındırıp ona "ârî" sıfatını yapıştırır. Bu sıfatı hemen kabullenen insan, fark etmeden ya da göz
göre göre kendini tanrılaştırmaktadır. Bilmiyor
ki her şeyden ârî olan yalnızca Allah’tır. Bizler
Tanrı olmadığımıza göre anlamalıyız ki aslında kusurlu olmak insani bir
vasıftır.
Byung-Chul Han, Güzeli Kurtarmak kitabında pürüzsüzlüğün
sorunlarından dem vuruyor, biz de büyük filozofa katılıyor ve diyoruz ki:
"Pürüzlü, kusurlu olmak iyidir." Böylece
kul olduğumuzun idrakinde oluruz. Nitekim Hz. Peygamber
(sallallahu aleyhi ve sellem): "Eğer siz günah işlemeyen bir topluluk
olsaydınız, Allah muhakkak hata yapan bir topluluk yaratır da onları bağışlardı"
buyuruyor. Hadis-i şeriften de anlıyoruz ki biz
insanlar günah işlemekten kaçamayacağız. Yani
aslolanın günah işlememek değil, hataya tövbe etmek olduğunu anlıyoruz. Buradan şu çıkarımı yapabiliriz: Hem hata eden hem de tövbe
eden biri, aslında zıt işler yapıyor değildir. İnsanlığın
hâli budur: Pürüzlü, eksik yani kusurlu olmak...
Ne var ki zihnimizdeki
bu mükemmel insan takıntısı sosyal ilişkilerimizi de etkilemektedir. İnsanlar her zaman karşısındakini tanımlamak, bir yere
oturtmak istiyor. Tanımlar genelde kusursuz ve
ideal insanı, hayalindeki tipi belirtiyor. Bu
tanımdan sonra karşısındaki kişinin en küçük hatası, tanımı yapan kişiye çok
ağır bir travma yaşatıyor. Çünkü insan,
karşısındakini kusursuz görüyor. Psikologa
gidiyorsun; seni tanımlıyor, senin bilinçaltını okuduğunu söyleyip kendince
kusursuz bir şeyler söylüyor. Öğretmen
öğrencisine bir kılıf uyduruyor ama o kılıf o talebeye dar veya bol oluyor.
Biriyle arkadaş oluyorsun ve onu bir zemine oturtmaya
çalışıyorsun; buna muktedir olduğunu zannettiğinde bir şey oluyor ve o zemin
ayağının altından kayıyor.
İnsanı tek tip bir
varlık olarak görmek, makine muamelesi yapmak ve onu kusursuz görmek bizleri
her zaman yanıltıyor. Yazılanlara, söylenenlere
baktığımızda; insanla ilgili ne söylenirse söylensin, insan hakkında yapılan
bütün söylemler ve çıkarımlar hep eksiktir; tam değildir. Çünkü her insan başlı başına bir âlemdir. Bizler âlemlerin künhüne hiçbir zaman tam manasıyla vâkıf
olamayacağız. Yalnızca her daim yaratmakta olan
Allah her şeyi tam manasıyla bilendir. Bu
yüzden insana dair ne söylenirse söylensin butlana uğramaya mahkûmdur. İnsan tam olmayacaktır. Tam
olmayan bir şeyi de tanımlamaya kalkmayalım çünkü o her daim eksik kalacaktır.
Sözlerimizi; "Bu dünyada 'olmak' yok, ölmek
vardır. Ölünce tam 'olacağız'," diyerek hitama erdirelim.
"Ona kendimi sonradan ben ekledim
pişirilmiş çamurun zifirî korkusunu
ham yüreğin pütürlerini geçtim
gövdemi âlemlere zerkederek
var oldum kayrasıyla Vareden'in
eşref-i mahlûkat nedir bildim."
İsmet ÖZEL

Yorum Gönder