Biriken Boşluğu Doldurmanın Cehdiyle Yazılmış Birkaç Yazı

 


I-

Geçen sene ve ondan evvelki sene hangi yaşta olduğumu karıştırmıştım. Bu sene ise karıştırmadım. Çünkü yirmi dokuzdan otuza adım attım. Takvim yapraklarına dair ilk hatırladığım şey doksan dokuzdan iki bine geçiş. İyi de aynı takvimde hem doksan dokuz hem iki bin olmaz ki. Bunun için iki ayrı takvimin olması lazım. Eski takvim gitmiş, yenisi gelmiş işte. Üç buçuk yaşındaki çocuk ne anlar ki doksan dokuzdan, iki binden ve sayılardan. Kesin uydurmuşum, öyle diyorlar. Belki anlamazdım ama sormuşum, ezberlemişim, anlamadan tanımışım demek ki. Hem çocuklar değil; büyükler uyduruyor asıl. En büyük yalanları da onlar söylüyor. Ben her şeyi çok iyi hatırlıyorum. Mesela çocukken bir yatakta gördüğüm üç beş cini bir daha görmedim. Onlar da mı yalandı? Öyleyse kimi, neyi arıyorum, hangi boşluğu doldurmaya çalışıyorum yıllardır? Hiç olmayan şeyleri mi? Siz benim neyi kaybettiğimi ne bileceksiniz ki?

 

II-

Çoğu zaman yazı yazmaya koyulduğumda öncesinde muhakkak beni klavyenin başına geçiren bir sancı hissediyorum. Sancısız yazdığım zamanlar da oluyor elbette; fakat beğendiğim ve yazmaktan memnun olduğum yazılar bir sancı eşliğinde yazılmış yazılar oluyor umumiyetle. Aslında yazıyı biraz da içimdeki sızıyı dindirmek için yazıyorum. Sızı dindikten sonra da kimse görmeden bir kenara bırakıyorum. Fakat buna rağmen diğer yazdıklarımla kıyasladığımda paylaşmaya değer gördüğüm yazılarım yine sancıyı gidermek için yazdıklarım ve esas görevini de bu şekilde ifa etmiş yazılar oluyor. Neden bu yazıları paylaşma isteğim bir meseleyi etraflıca ele alan bilgi yüklü yazılardan daha fazla? Bu sualin cevabından pek emin değilim; lakin aklıma gelen birkaç cevap arasından kendime yakın bulduğum bir cevabım var. Benden sancıyla çıkmış cümlelerin aynı sancıyla okuyan başka bir kimsenin sancılı yerine değeceğini umut ediyorum. Şu anda bu cümleleri yazarken bile kalbimin fokurdadığını, klavyeye doğru uzanmış parmaklarımın hissizleşerek bir hoş olduğunu fark edebiliyorum. Tam burada frene basmam gerektiğinin farkındayım. Çünkü frene basmazsam bir anda yükselen duygularımla koskoca bir duvara toslayıp kalacağımın korkusunu yaşıyorum. Süleyman Hoca’nın ‘‘Boşluk’’ isminde bir yazısı var. Çok kısa bir yazı ama pek kıymetli. Öyle kıymetli ki ne zaman kıymeti ve şuuru düşünsem aklıma ilk o yazı gelir. Ne kadar da çok boşluklar var hayatımızda kıymeti bilinmeden boşluk haline gelmiş; sadece birkaç kişi onun kıymetini ve yeri doldurulmamış boşluğunu bilmiş. Size bunları anlatıyorum; çünkü hislenerek yazdığım her şeyin yerinden koparılmanın sancısıyla kalakalmış bir boşluğa tekabül edeceğini ümid ediyorum.

 

III-

‘‘Yazacak bir şey bulamıyorum’’ dedim kendi kendime. Bu cümleyi kurmak çok ağrıma gitti. Oysa bir şeyler yazdıktan sonra onun güzel olmadığını fark etseydim bu kadar fazla üzülmezdim. Yazacak bir şey bulamıyor olmayı bir ayıba benzetsem ‘‘Bilmemek ayıp değil; öğrenmemek ayıp’’ cümlesinde ayıplanan ayıba benzetirdim. Çünkü yazacak hiçbir şey bulamamak hiçbir şeyin arayışında olmamak manasına geliyor benim için. Bundan seneler evvel medresedeyken bizimle beraber orada bulunan yaşıtımız biri vardı. Hayatta hiçbir amacının olmadığını söylerdi. Eline tutuşturulmuş kitabı okurdu ama hiçbir şeyi de anlamadığını söylerdi. Bundan sonrası için ne düşündüğünü sorsam ‘‘Hiçbir şey düşünmüyorum’’ derdi. Hayatta ne istersin diye sorunca ‘‘hiçbir şey’’ diye cevap verirdi. Buraya nasıl ve niçin geldiğini öğrenmeye çalışınca da ‘‘Hiç, gönderdiler geldim işte’’ derdi. Yani adam ‘hiç’ kelimesine nihilistlerden daha fazla bir anlam yüklemişti. Gerçi bir anlam yüklemiş miydi onu da bilmiyorum ya. İşte arayışsız olma hâli bana bu kimsenin tavırlarını hatırlatıyor. Böyle bir anlamsızlık dairesinin çizgisi üzerinde dönüp durduğumu düşünüyorum, mideme sancılar giriyor, yazmalıyım!

 

IV-

1447 senesinin Kurban Bayramı’ndayız. Yaklaşık bir buçuk sene sonra yeniden İsmet Bey’i dinlemeye İstanbul’a gidiyorum. İsmet Bey muhtelif birçok şeyden bahsediyor. Fakat dernekten çıkıp İstanbul’da adımlarken, söylediği şeylerden en çok biri mütemadiyen zihnimde dönüp duruyor: ‘‘Eskiden Müslümanlar gayr-i müslimlerin sayıca fazla olmasını dert etmediler. Çünkü Müslümanlar onların efendisiydiler.’’ Cümle bu veya bu mealde; fakat mefhum aynı. İstanbul sokaklarında dolaşırken bugün efendi konumunda olup olmadığımızı sual edip duruyorum kendi kendime. Caddelerde ve bazen de sokaklarda gördüğüm insanlar bana çok yabancı geliyor. ‘‘Bunlar hangi milletten acaba?’’ diyorum. Halbuki az evvel dernekte bayramlaşırken orada bulunanların birçoğunu tanımasam da bütün yüzler tanıdıktı. Sokağa çıkınca hepsi birden kayboldu. Onların yerini yabancı simalar aldı. O sırada İsmet Bey’in bir toplu taşımada kimseye gülümsemezken çekilen meşhur asık suratlı fotoğrafı aklıma geliyor. Hemen zihnimde ‘‘surat asmak hakkımız’’ yazısı beliriveriyor. Belki o da bu yabancı suratlar yüzünden, dernekteyken sıkça şahit olduğum bütün güleçliğini bir kenara bırakıp dışarı çıkmıştı o gün. ‘‘İstanbul elbette bizim. Türkler tabii ki hâlâ gayr-i müslimlerin efendisi, biz bu şehri kılıçla aldık gavurdan. Birileri bizlere bu konumu layık görsün veya görmesin.’’ Bir yanım böyle diyor. Ben hep o yana kulak veriyorum. Tersini kabul etmeyi kendime yediremiyorum belki de. Ortaköy’de yanı başında olan bütün gavurluklara rağmen denize doğru öne çıkmış bir cami bütün dikkatleri üstüne topluyor. Nereden bakarsam bakayım hep camilerin silüeti İstanbul’u İstanbul yapıyor. Bu İslam şehrini camiler sarıp sarmalarken sağımdan ve solumdan akan gavurcuklara asılmış suratımı da Türk İstanbul’u ve Türk şairi dünya gözüyle bir kez daha görmüş olmanın sevinci yeniden sarmalıyor... Yazı bitti. Artık başımı yastığa koyabilirim. Peki rahatça uyuyabilir miyim? Sanmam.


Muhammed Said ÖZTÜRK

(Diğer Yazıları)


0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski