Makine Duruyor - E. M. Forster




The Machine Stops - 1909

1)Hava Gemisi

Eğer yapabiliyorsanız; bir arı peteği misali, altıgen şeklinde, küçük bir oda hayal edin. Oda, ne bir pencere ne bir lamba ile aydınlatılmış, buna rağmen hafif bir ışıltıyla dolu. Ortada havalandırma için bir açıklık yok, buna rağmen hava temiz. Odada müzik aletleri yok ve buna rağmen, meditasyonum açıldığı anda, oda nağmelerle dolmakta. Merkezinde bir koltuk, hemen yanında bir okuma masası, odadaki bütün mobilya bundan ibaret. Koltuğun üzerinde  kundaklanmış bir et yığını oturmakta; boyu bir buçuk metre civarlarında, yüzü mantar gibi beyaz bir kadın. Bu küçük oda ona ait.

Elektrikli bir zil çaldı.

Kadın bir düğmeye bastı ve müzik durdu.

“Herhalde buna bakmam gerek” , diye düşündü ve koltuğunu harekete ayarladı. Koltuk, tıpkı müzikte olduğu gibi, düzenek tarafından çalıştırılıyordu ve onu, odanın ısrarla çalan zilin bulunduğu diğer tarafına götürdü.

“Kim o? diye seslendi. Müzik başladığından beri sık sık bölündüğü için olsa gerek, sesi asabi çıkmıştı. Binlerce farklı insan tanıyordu, insan ilişkileri belirli alanlarda büyük ölçüde gelişmişti.

Yalnız alıcıya kulak verdiğinde, beyaz yüzünde bir gülümseme belirdi ve dedi ki:

“Pekala. Konuşalım, kendimi tecrit edeceğim. önümüzdeki beş dakika içerisinde önemli bir şey olmasını beklemiyorum, bu yüzden sana tam beş dakika verebilirim, Kuno. Sonrasında ‘Avustralya Döneminde Müzik’ üzerine olan konferansımı vermem gerekiyor.”

Tecrit düğmesine bastı, böylece başka kimse onunla konuşamayacaktı. Sonra aydınlatma cihazına bastı ve küçük oda karanlığa büründü.

Asabi hali geri dönerek “Çabuk ol!” diye seslendi. “Çabuk ol, Kuno; bu karanlıkta zamanımı boşa harcıyorum işte.” 

Oysa elinde tuttuğu yuvarlak levha parlamaya başlayalı henüz tam on beş saniye olmuştu. Üzerinden soluk mavi bir ışık geçti, mora dönerek karardı, ve dünyanın diğer ucunda yaşayan oğlunun suretini görebildi, oğlu da onu görebiliyordu.

“Kuno, ne kadar yavaşsın”

Usulca gülümsedi.

“Oyalanmaktan gerçekten keyif aldığını düşünüyorum.”

 “Seni daha önce aradım, anne, ancak sen hep ya meşgul ya tecrit halindeydin. Söylemek istediğim özel bir şey var.

“Nedir o, birtanem? Çabuk ol. Neden hava postasıyla göndermedin?”

“Çünkü böyle bir şeyi direkt söylemeyi tercih ederim. Gelip beni...”

“Evet?”

“Gelip beni görmeni istiyorum”      

Vashti mavi plakadan oğlunun yüzünü izledi.

“Ama seni görebiliyorum!” diye haykırdı. “Daha ne istiyorsun?”

“Seni Makine aracılığı olmaksızın görmek istiyorum,” dedi Kuno. “Seninle bu bıktırıcı Makinenin varlığı olmaksızın konuşmak istiyorum.”

“Ah, sus!”  dedi annesi, belli belirsiz şaşırmıştı. “Makine aleyhine hiçbir şey söylememelisin.”

“Neden?”

“Kimse söylememeli.”

“Sanki Makineyi bir Tanrı yaratmış gibi konuşuyorsun,” diye yakındı diğeri. “Bana kalırsa mutsuz olduğun zamanlarda ona dua ediyorsundur sen. Onu insanlar yaptı, bunu unutma. Büyük insanlar, fakat yalnızca insanlar. Makine birçok şeydir, fakat her şey değildir. Bu levhada sana benzer bir şey görüyorum, fakat seni görmüyorum. bu telefondan sana benzer bir ses duyuyorum. fakat seni duymuyorum. İşte bu yüzden gelmeni istiyorum. Beni ziyaret et, böylece yüz yüze görüşebilir ve aklımdaki ihtimallerden konuşabiliriz.”

Ziyaret için güç bela vakit ayırabileceğini söyledi.

“Hava gemisinin seninle benim aramda uçması iki gün bile sürmüyor”

“Hava gemilerini sevmem.”

“Neden?”

“O korkunç kahverengi dünyayı, denizi ve hava karardığında yıldızları görmeyi sevmiyorum. Bir hava gemisinde hiçbir fikir gelmez aklıma.

“Benimse oradan başka bir yerde gelmez”

“Gökyüzü sana ne tür fikirler verebilir ki?”

Bir anlığına duraksadı.

“Bir dikdörtgen oluşturan dört büyük yıldızı, dikdörtgenin ortasında birbirlerine yakın duran üç yıldızı ve bu yıldızlardan sarkan diğer üç yıldızı bilmiyor musun?”

“Hayır, bilmiyorum. Yıldızlardan hoşlanmam. Ama onlar sana bir fikir verdi öyle mi? Ne kadar ilginç; anlat bana.”

“Onların bir adama benzediğine dair bir fikrim vardı.”

“Anlamadım.”

“Dört büyük yıldız adamın omuzları ve dizleri.

Ortadaki üç yıldız ise bir zamanlar insanların taktıkları kemerler gibi ve sarkan üç yıldız kılıca benziyor.”

“Bir kılıç mı?”

“İnsanlar, hayvanları ve diğer insanları öldürmek için eskiden üzerlerinde kılıç taşırlardı.”

“Bana çok da iyi bir fikirmiş gibi gelmedi, ancak orijinal olduğu kesin. İlk ne zaman geldi aklına?

“Hava gemisinde...” duraksadı, annesi yüzünde üzgün bir ifade oluştuğu zannına kapıldı. Makine yüz ifadelerindeki incelikleri aktarmadığından, emin olamıyordu. Makine insanlar hakkında yalnızca genel bir fikir veriyordu. Vashti, bunun bütün pratik amaçlar için yeteri kadar iyi bir fikir olduğunu düşünüyordu. Paha biçilemez tabiilik, itibarını yitirmiş felsefeye göre münasebetlerin asıl özü olarak açıklanan, tıpkı üzümlerin paha biçilemez doğallığının yapay meyve üreticileri tarafından görmezden gelindiği  gibi makine tarafından da haklı olarak görmezden geliniyordu. Bir şeyin “yeteri kadar iyi” olması uzun zamandır ırkımız tarafından kabul edilen bir şeydi.

“Gerçek..” devam etti, “Benim bu yıldızları tekrar görmek istediğimdir. Onlar acayip yıldızlar. Onları hava gemisinden değil, dünyanın yüzeyinden görmek istiyorum, tıpkı atalarımızın yüzyıllar önce yaptığı gibi.  Ben dünyanın yüzeyini görmek istiyorum.”

Tekrar şaşırmıştı.

“Anne, dünyanın yüzeyini görmenin ne gibi bir zararı olacağını bana açıklamak için dahi olsa, gelmek zorundasın.”

“Zararı yok,” dedi, kendini kontrol ederek. “Ancak faydası da yok. Dünyanın yüzeyi toz ve çamurdan ibaret, hiç faydası yok. Dünyanın yüzeyi yalnızca toz ve çamur, üzerinde hiç hayat kalmadı, ayrıca bir solunum cihazına ihtiyacın olacak, yoksa dış havanın soğukluğu seni öldürür. Dış havada herkes çabucak ölür.

“Biliyorum, bütün önlemleri alacağım tabii ki.”

“Ve üstelik...”

“Evet?”

Düşündü, kelimelerini özenle seçti. Oğlunda tuhaf bir öfke vardı ve o, onu bu keşiften  caydırmak istiyordu.

“Bu, çağın ruhuna aykırıdır” diye bir iddiada bulundu.

“Bununla, makineye karşı aykırı olduğunu mu kastediyorsun?”

“Bir nevi, ancak...”

Mavi levhadaki görüntüsü soldu.

“Kuno!”

Kendisini tecrit etmişti.

Vashti kendisini bir anlığına yalnız hissetti.

Sonra ışığı açtı, odasının parlaklıktan taşmış ve elektrikli düğmelerle süslenmiş  manzarası, onu canlandırdı. Her yerde düğmeler ve anahtarlar vardı- yemek çağırmak için, müzik için, giyinmek için. Sıcak banyo düğmesi vardı, basıldığında (sahte) mermerden bir küvet yerden yükseliyor ve ağzına kadar sıcak, mis kokulu bir sıvıyla doluyordu. Soğuk banyo düğmesi vardı. Edebiyat üreten düğme vardı. Bir de tabii ki bastığında arkadaşlarıyla iletişime geçtiği düğmeler vardı. Oda, içinde hiçbir şey barındırmamasına rağmen, onun dünyada önemsediği her şeyle temas halindeydi.

Vashti’nin bir sonraki hamlesi tecrit anahtarını kapatmak oldu, ardından son üç dakikanın bütün birikmişlikleri üzerine patladı. Oda, zillerin ve konuşan tüplerin gürültüsüyle doldu. Yeni yemek nasıl olmuştu? Önerir miydi? Son zamanlarında aklında bir fikir var mıydı? Bir kişi ona kendi fikirlerinden bahsetmiş miydi?  Yakın zamanda halka açık çocuk yuvalarını ziyaret etmek için bir sözleşme yapabilir miydi? Bu ay yapacağımı söyle.

Çoğu soruya öfkeyle cevap verdi. Bu hızlandırılmış çağın artan bir özelliğiydi. Yeni yemeğin korkunç olduğunu söyledi. Halka açık çocuk yuvalarını sözleşmelerin baskısı aracılığıyla ziyaret etmeyecekti. Kendine ait bir fikri yoktu ancak az önce kendisine yeni bir tane -dört yıldız ve ortadaki üç yıldızın bir adama benzediği- söylenmişti: Bunda çok bir şey olup olmadığından şüphelenmişti. Daha Sonra, Avustralya Müziği üzerine konferansını verme vakti geldiği için konuşmacılarını kapattı. 

Halk toplanmalarının beceriksiz sistemi uzun zaman önce bırakılmıştı; ne Vashti ne de izleyicileri odalarından ayrılmıştı. Koltuğunda olduğu yerden konuşuyor, onlar da kendi koltuklarında onu oldukça iyi duyuyor ve oldukça iyi görüyorlardı. Konuşmasını Moğol Öncesi Dönemi üzerine olan mizahi bir anlatımla açtı, ardından Çin fethinden sonra yaşanan büyük şarkı patlamasının tasviriyle konuşmasını devam ettirdi. Her ne kadar I-San-So ve Brisbane okullarının yöntemleri uzak ve ilkel olsa da, o yine de (söylediğine göre) onların incelenmesinin bugünün müzisyenlerine katkı sağlayabileceğini hissediyordu: Çünkü onlarda tazelik vardı; her şeyden önce onların fikirleri vardı.

Konferansı, ki on dakika sürmüştü, güzel geçmişti. Ardından konuşmanın sonunda o ve izleyicilerinin çoğu deniz üzerine olan bir konferansı dinlediler; denizden alınabilecek fikirler vardı, konuşmacı yakın zamanda bir solunum cihazı takıp denizi ziyaret etmişti. Sonra yemek yedi, birçok arkadaşıyla konuştu, duş aldı, tekrar konuştu ve yatağını çağırdı.

Yatağı kendisinin zevkine göre değildi. Çok genişti ve kendisi küçük yataklardan hoşlanırdı. Dünyanın her yerinde yataklar aynı ölçüde olduğundan ve başka bir boyutta yatağa sahip olmak makinede muazzam tahrifatlar yapmayı gerektirdiğinden, şikayet etmek nafileydi. Vashti kendisini tecrit etti -bu elzemdi çünkü yerin altında ne gece ne de gündüz vardı- ve sonra yatağını en son çağırdığı andan itibaren yaşadığı her şeyi gözden geçirdi. Tefekkür? Korkunç derecede hiç yok. Faaliyetler -Kuno’nun daveti bir faaliyet miydi?

Yanında, küçük kitap sehpasının üzerinde, çerçöp devrinden hayatta kalma bir kitap bulunmaktaydı. Bu makinenin kitabıydı. İçerisinde olası her türlü beklenmedik duruma karşı yönergeler bulunuyordu. Üşüdüğünde, sıcakladığında ya da hazımsızlık çektiğinde veyahut bir kelimeyi unuttuğunda kitaba gider, kitap ise ona hangi düğmeye basılacağını söylerdi. Merkezi Kurul tarafından yayınlanmıştı. Giderek artan bir alışkanlığın usulünce, iyice ciltlenmişti.

Yatağına oturdu, kitabı saygıyla eline aldı. Birinin onu izleyebilme ihtimaline karşı parlayan odaya şöyle bir göz gezdirdi.Sonra, yarı mahcup, yarı mesrur vaziyette “Ey Makine! Ey Makine!” diye fısıldadı ve kitabı dudaklarına götürdü. Üç kez öptü, Üç kez başını eğdi, Üç kez teslimiyetin getirdiği coşkuyu hissetti.

Ayinini bitirdi, 1367. sayfayı açtı; bu sayfada, onun yaşadığı Güney Yarım Küre’deki adadan, oğlunun yaşadığı Kuzey Yarım Küre’deki adaya giden hava gemilerinin kalkış saati yazıyordu.

“Vaktim yok” diye düşündü.

Odasını kararttı ve uyudu; uyandı ve odasını aydınlattı; yemek yedi ve arkadaşlarıyla fikir değiş tokuş etti, müzik dinledi ve konferanslara katıldı; odasını kararttı ve uyudu. Makine; üzerinde, altında, çevresinde daima uğulduyordu. Kulaklarında bu ses ile doğduğundan gürültünün farkında değildi. Dünya, onu taşırken, sessizliğin içinden hızla uğuldayarak geçiyor ve onu bazen görünmez güneşe bazen görünmez yıldızlara doğru çeviriyordu. Uyandı ve odasını aydınlattı.

“Kuno!”

“Sen gelene kadar,” cevapladı, “seninle konuşmayacağım.”

“Son konuştuğumuzdan beri dünyanın yüzeyinde bulundun mu?”

Görüntüsü soldu.


Tekrar kitaba danıştı. Çok tedirgin olmaya başlamıştı, böylece heyecandan titreyerek sandalyesine yaslandı. Onu dişsiz ve saçsız kalmış biri olarak düşünün. Sonunda sandalyesini duvara doğru yöneltti ve bilinmedik bir düğmeye bastı. Duvar yavaşça geriye doğru açıldı. Açıklığın içinden hafifçe kıvrılan bir tünel gördü. Bunun amacı tünelin görünür olmamasıydı. Gidip oğlunu görmeliydi, İşte burası yolculuğun başlangıcıydı.

İletişim sistemiyle ilgili her şeyi pekala biliyordu. Bunda anlaşılmaz bir şey yoktu. Bir araba çağırabilir ve onunla birlikte onu hava gemisi merkezine götürecek olan asansöre gidene kadar tünelden aşağı doğru uçabilirdi: Bu sistem Makinenin cihanşümul kuruluşundan çok zaman önce, uzun yıllardır kullanılmaktaydı. Dahası kendisinden hemen önce gelen medeniyeti -sistemin işlevlerini yanlış anlayan ve bir şeyleri insanlara getirmek yerine insanları bir şeylere götüren medeniyeti- de incelemişti. Ah o komik eski zamanlar! İnsanların odalarındaki havayı değiştirmek yerine dünyanın havasını değiştirmeye çalıştığı zamanlardı. Öyle olmasına rağmen tünelden çok korkmuştu: Son çocuğunun doğumundan beri tüneli görmemişti. Kavisliydi, ancak hatırladığı kadar değil; zekiceydi, ancak bir konferansçının söylediği kadar değil. Vashti tünelle olan doğrudan etkileşiminin dehşetiyle sarsıldı. Odaya doğru geri çekildi ve duvar tekrar kapandı.

“Kuno,” dedi, “Seni görmeye gelemeyeceğim. Ben iyi değilim.”

Hemen tavandan üzerine devasa bir cihaz düştü. Bir termometre otomatik olarak kalbinin üzerine yerleştirildi. Güçsüz bir vaziyette uzanıyordu. Islak bezler alnını serinletiyordu. Kuno doktoruna telgraf çekmişti.

Sonuçta insan hastalıkları hâlâ Makine içinde yukarı aşağı sendeliyordu. Vashti doktorun ağzına ışınladığı ilacı içti ve cihaz tavanın içine geri döndü. Kuno’nun nasıl hissettiğini sorduğu sesi duyuldu.

“Daha iyi.” Sonra öfkeyle: “Ama neden yine de bana gelmedin?”

“Çünkü buradan ayrılamam.”

“Neden?”

“Çünkü, her an, olağanüstü bir şeyler olabilir.”

“Dünyanın yüzeyine hiç çıktın mı?”

“Henüz çıkmadım.”

“O halde ne oldu?”

“Sana makine aracılığıyla söylemeyeceğim.”

Hayatına devam ediyordu.

Yine de Kuno’nun bebekliğini, doğumunu halka açık çocuk yuvalarına götürülmesini, orada ona yaptığı ziyaretleri, oğlunun ona yaptığı ziyaretleri, Makine’nin ona dünyanın diğer tarafında bir oda tahsis etmesinden sonra kesilen ziyaretleri düşünüyordu. “Ebeveynlerin görevleri,” demişti Makinenin kitabı “doğum anında sona erer. S.422327483.” Doğru, ancak Kuno’da özel bir şey vardı -aslında bütün çocuklarında özel bir şeyler vardı- ve sonuçta, oğlu bunu istiyorsa, yolculuğa cesaretle katlanmalıydı. Sonra “olağanüstü bir şeyler olabilir” de ne demekti? Şüphesiz bu, gençliğinin getirdiği bir saçmalamaydı, yine de gitmek zorundaydı. Yine bilinmedik bir düğmeye bastı, Yine duvar geriye doğru açıldı ve karanlığa doğru kıvrılan tüneli gördü. Kitabı sımsıkı tutarak kalktı, platforma doğru titreyerek gitti ve arabayı çağırdı. Odasının kapısı ardından kapandı: Kuzey Yarım Küre’ye olan yolculuğu başlamıştı.

Bu pekala oldukça kolaydı. Araba yanaştı ve içinde kendi koltuklarına tıpatıp benzeyen koltuklar buldu. İşaret verdiğinde durdu ve asansöre doğru titreyerek girdi. Asansörde başka bir yolcu daha vardı, aylar sonra ilk kez kendi türünden bir canlıyla yüz yüze geliyordu. Dünya, bilimin gelişmişliği sayesinde, her yerde tamamen aynı olduğundan bu günlerde pek az kişi seyahate çıkıyordu. Önceki medeniyetin çok şey umduğu hızlı ilişki, kendi kendini yenerek sona ermişti. Pekin tıpkı Shrewsbury gibi olduysa oraya gitmenin ne faydası vardı ki? Shrewsbury tıpkı Pekin gibi olduysa niçin oraya geri dönmeliydi? İnsanlar vücutlarını nadiren hareket ettiriyordu; bütün hareket ruha odaklandırılmıştı.

Hava gemisi hizmeti önceki çağın kalıntısıydı. Yedekte bulunduruluyordu çünkü yedekte bulundurmak, durdurmak veya küçültmekten daha kolaydı ancak şimdi nüfusun isteği doğrultusunda epeyce arttırılmıştı. Rye ve Christchurch (Antik isimlerini kullanıyorum) çıkışlarından ard arda gemiler yükselir, Kalabalık gökte süzülür ve güneydeki -boş- rıhtımlara yanaşırdı. Sistem öylesine güzel ayarlanmış ve meteorolojiden öylesine bağımsızdı ki; gök, sakin veya bulutlu olması farketmeksizin, nerede olursa olsun aynı desenlerin belirli aralıklarla tekrarlandığı devasa bir kaleydoskopu andırırdı. Vashti’nin yolculuk ettiği gemi ise bazen gurup vaktinde bazense şafak vaktinde hareket edecekti. Ama her seferinde, Rheims’in üzerinden geçtikçe Helsingfors ve Brazils’e hizmet eden geminin yanında bulunacak ve  Alpler’in üzerinden her üçüncü geçişinde, Palermo filosu onun izinden gidecekti. Gece ve gündüz, rüzgar ve fırtına, gelgit ve deprem, artık insanları engellemeyecekti. Leviathan[1]’ı kontrol altına almışlardı. Tabiat’a olan övgüsü ve Tabiat’tan korkusuyla bütün o eski edebiyat, artık bir çocuğun laflarıymışcasına sahte geliyordu.

Vashti, geminin dış havaya maruz kalarak lekelenmiş devasa kanadını görür görmez, bir şeyi bizzat deneyimlemeye olan korkusu geri gelmişti. Sinematofot[2]taki hava gemisine pek benzemiyordu. Bir yandan, güçlü veya nahoş olmasa da, bir şeylerin kokusunu alıyordu ve gözlerini kapattığında yeni bir şeyin ona yakın olduğunu anlamalıydı. Sonra asansörden ona doğru yürümeli, diğer yolcuların bakışlarına katlanmak zorunda kalmalıydı. Öndeki adam kitabını düşürdü, önemli bir şey değildi ancak bu durum herkesi endişelendirmişti. Odaların içinde kitap düşürülürse yer onu mekanik olarak kaldırırdı ancak gemiye giden ara yol buna pek hazırlıklı olmadığından kutsal kitap hareketsiz kaldı. Durdular -bu beklenmedik bir şeydi- sonra adam, kitabını yerden almak yerine, kol kaslarına ona nasıl ihanet ettiklerini anlamak istermişçesine dokunmaya başladı. Sonra biri doğrudan bir ifadeyle: “Geç kalacağız” dedi. Ardından topluca gemiye doğru ilerlediler. Vashti, bunu yaparken sayfaların üzerine basmıştı.

İçeride kaygısı artmıştı, Düzenlemeler demode ve kabaydı. Yolculuk boyunca istekleklerini bildirmek zorunda olduğu bir kadın görevli bile vardı. Geminin uzunluğu boyunca ilerleyen hareketli bir platform pekala vardı, ancak kendisinden bu platformdan kamarasına kadar yürüyerek gitmesi bekleniyordu. Bazı kamaralar diğerlerinden daha iyiydi ve kendisinin bulunduğu kamara en iyilerinden sayılmazdı. Görevlinin adaletsiz davrandığını düşündü ve öfke nöbetleriyle sarsıldı. Cam kapılar kapanmıştı, artık geri dönemezdi. Koridorun sonunda, yukarı çıkarken bindiği asansörün usulca, boş bir vaziyette, aşağı yukarı hareket ettiğini gördü. Parlayan döşemelerle kaplı bu koridorların altında, kat kat, yeryüzüne doğru uzanan odalar vardı ve odaların her birinde bir şeyler yiyen, uyuyan veyahut fikirler üreten insanlar bulunuyordu. Kendi odası koridorun derinliklerindeydi. Vashti korkmuştu.

“Ey Makine!” diye fısıldadı ve kitabına sarıldı, rahatlamıştı.

Sonra koridorların her iki tarafı, tıpkı rüyalarımızda gördüğümüz geçişler gibi, birbiriyle kaynaşır gibi göründü. Asansör ortadan kayboldu, yere düşürülen kitap sola doğru kayarak yok oldu, parlatılmış döşemeler tıpkı bir su akıntısı gibi aktı; hafif bir sarsıntı oldu ve hava gemisi, tünelinden çıkarak tropikal okyanus suları üzerinde yükseldi.

Gece olmuştu. Bir an, dalgaların yakamozuyla çevrelenmiş, kimsenin umursamadığı ışıklarını hâlâ yaymaya devam eden deniz fenerleriyle taçlandırılmış Sumatra sahilini gördü. Onlar da yok olmuştu, artık onu yalnızca yıldızlar oyalıyordu. Hareketsiz değillerdi ama başının üzerinde, bir tavan penceresinden diğerine akın ediyor, sanki hava gemisi değil de evren sallanıyormuş gibi, ileri geri sallanıyordu. Üstelik, berrak gecelerde sıkça olduğu gibi, bazen perspektifte, bazen bir düzlemde gibi görünüyorlar; bazen sonsuz göklere kat kat yığılıyor, bazen sonsuzluğu gizliyor, insanların görüşlerini sonsuza dek sınırlayan bir çatıyı oluşturuyorlardı. Her iki durumda da katlanılmaz görünüyorlardı.

Yolcular, “Karanlıkta mı yolculuk edeceğiz?” diye öfkeyle seslendiler ve dikkatsiz olan görevli, ışıkları açtı ve esnek metalden yapılma panjurları indirdi. Hava gemilerinin inşa edildiği zamanlarda, insanların bir şeylere olan doğrudan bakma isteği hala dünyada varlığını sürdüren bir istekti. Fevkalade miktarda çatı ve pencere olmasının sebebi buydu ve bu, medenileşmiş ve kibarlaşmış insanlara aynı ölçüde rahatsızlık veren bir şeydi. Vashti’nin kamarasında bile perdedeki bir açıklıktan içeri bir yıldız ışığı sızıyordu. Bir kaç saatlik huzursuz bir uykudan sonra, bilinmedik bir parlaklıkla rahatsız edildi, bu şafağın ilk ışıklarıydı.

Gemi batıya doğru ne kadar hızlı ilerlemişse, dünya da doğuya doğru o kadar hızlı dönmüş, Vashti ve onun yakınındakileri güneşe doğru geri sürüklemişti. Bilim, geceleri yalnızca bir miktar uzatabildiğinden dünyanın günlük döngüsünü yok etme konusundaki büyük umutlar, muhtemelen daha da büyük olan umutlarla birlikte sona ermişti. Güneşle “iyi geçinmek” veyahut onu geride bırakmaya çalışmak, bunu izleyen medeniyetin amacı olmuştu. Muazzam hızlara ulaşabilen, dönemin en büyük dehaları tarafından yönetilen yarış uçakları, bu amaç için yapılmıştı. Bunlar, dünyanın etrafında,insanlığın alkışları arasında, batıya; hep batıya doğru dönüp durmuşlardı. Hepsi beyhudeydi. Dünya onlardan çok daha hızlı bir şekilde doğuya gitmiş, korkunç kazalar yaşanmıştı ve o dönemde öne çıkan Makine Heyeti, bu amacı yasadışı, mekanik olmayan ve Evsizlikle cezalandırılabilir olarak ilan etmişti.

Evsizlikle ilgili dahası sonra anlatılacaktır.

Heyet şüphesiz haklıydı. Yine de “güneşi yenme” girişimleri ırkımızda gök cisimleri, hatta herhangi bir şey hakkında ortak bir ilgi uyandıran son şeydi. İnsanlar, son kez dünyanın dışındaki bir gücü düşünerek birlik olmuştu. Güneş galip gelmiş ancak bu onun manevi hükümranlığının sonu olmuştu. Artık; şafak, öğle, geceyarısı, burçlar insanların ne  hayatlarına ne de kalplerine dokunuyordu ve bilim, çözeceğinden emin olduğu sorunlara kendini yoğunlaştırmak üzere, toprağın altına çekilmişti.

Vashti kamarasını kızıllık[3] tarafından işgal edilmiş bulduğunda, rahatsız oldu ve perdeyi indirmeye çalıştı. Ancak perde tamamen yukarı çekildi ve tavan penceresinden küçük pembe bulutları gördü, mavi bir arka planın önünde sallanıyorlardı ve güneş yükseldikçe, ışığı doğrudan içeri giriyor, duvar boyunca taşan altından bir deniz misali akıyordu. Hava gemisinin hareketiyle tıpkı dalgaların yükselip alçaldığı gibi yükselip alçalıyor, yine de tıpkı bir gelgitin ilerlemesi gibi kararlı bir şekilde ilerliyordu. Dikkatli olmasaydı yüzüne vurabilirdi. Korkudan sarsıldı ve görevliyi çağırdı. Görevli de korkmuştu ancak hiçbir şey yapamadı; perdeyi tamir etmek onun vazifesi değildi. Hanımefendiye yalnızca kabinini değiştirmesi gerektiğine dair bir tavsiyede bulunabildi ki zaten o, tam da bunu yapmak üzere hazırlanıyordu.

Dünyanın her yerinde insanlar neredeyse tamamen birbirlerinin aynıydı ancak hava  gemisinin görevlisi, belki de olağanüstü görevlere sahip olmasından dolayı, sıradan olmanın biraz daha ötesine geçmişti. Yolcularına sık sık emir kipiyle hitap ederdi ve bu ona keskin bir kabalık ile kendine has bir tavır vermişti. Vashti güneş ışınlarından dolayı aniden bağırarak geri çekildiğinde vahşice bir hareket yapmış, onu tutmak için elini uzatmıştı.

“Bu ne cüret!” diye bağırdı yolcu. “Kim olduğunu unutuyorsun!”

Kadın kafası karışmış bir vaziyette, onun düşmesine izin vermediği için özür beyan etti. İnsanlar birbirine asla dokunmazdı. Bu alışkanlık, Makine yüzünden köhnemişti.

Vashti, “Şimdi neredeyiz?” diye kibirle sordu.

“Asya’nın üzerindeyiz” dedi görevli, kibar olduğu için gerilmişti.

“Asya mı?”

“Bayağı konuşma tarzımı mazur görünüz. Üzerinden geçtiğim yerleri mekanik olmayan isimleriyle adlandırma alışkanlığı edindim.

“Sahi, Asya’yı hatırlıyorum. Moğollar oradan gelmişti.”

“Altımızda, açık havada, bir zamanlar Simla adı verilen bir şehir var.”

“Daha önce hiç Moğolları ve Brisbane Okulunu duydun mu?”

“Hayır.”

“Brisbane de açık havadadır.”

“Şu sağ taraftaki dağlar... durun size göstereyim.” Metal bir perdeyi çekti. Himalayaların ana zinciri görünüyordu. “Bu dağlar, bir zamanlar Dünyanın Çatısı olarak adlandırılırdı.”

“Ne saçma bir isimmiş!”

“Unutmamalısınız ki, medeniyetin doğuşundan önce, onlar yıldızlara uzanan delinemez duvarlar gibiydiler. İlahlar hariç kimsenin onların zirvelerinin üzerinde var olamayacağı zannediliyordu. Makineye şükürler olsun, ne kadar geliştik!”

“Makineye şükürler olsun, ne kadar geliştik!” dedi Vashti.

“Makineye şükürler olsun, ne kadar geliştik!” diye tekrarladı geçitte durmakta olan ve bir gece evvel Kitabını düşürmüş olan yolcu.

“Peki o açıklıktaki beyaz şey, o nedir?”

“Onun adını unuttum.”

“Perdeleri kapatın lütfen. Bu dağlar bana hiçbir fikir vermiyor.”

Himalayaların kuzey cephesi derin gölgede kalmıştı: Hint yamaçlarında ise güneş daha yeni yeni etkisini gösteriyordu. Ormanlar, gazete hamuru yapma gayesiyle edebiyat çağında yok edilmişti. Yine de karlar sabah ihtişamıyla canlanıyor ve bulutlar hala Kinchinjunga semalarında asılıyordu. Düzlüklerde, duvarlarından sızan nehir kalıntılarıyla, şehir harabeleri görülüyor; bunların yanlarında bazen, bugünün şehirlerini belli eden giriş kapılarının işaretleri bulunuyordu. Bütün bu manzara boyunca hava gemileri, kesişim noktalarını inanılmaz bir maharetle geçip alt atmosferin tahribatlarından kaçmak ve Dünyanın Çatısını geçmek isteyerek büyük bir hızla ilerliyordu.

“Makineye şükürler olsun, biz gerçekten geliştik”  diye tekrarladı görevli ve Himalayaları metal bir perdenin arkasına gizledi.

Gün, yorgun bir şekilde geçiyordu. Yolcular, kabinlerinde birbirlerinden neredeyse fiziksel olarak tiksinip kaçınıyor ve bir kez daha yerin altında bulunmaya hasret çekerek oturuyorlardı. Sekiz on kişiydiler, çoğu dünyanın çeşitli yerlerinde ölen insanların odalarında barınmak için çocuk yuvalarından gönderilen genç erkeklerdi. Kitabını düşüren adam eve dönüş yolculuğundaydı. Irkı yaymak amacıyla Sumatraya gönderilmişti. Vashti özel ricası sebebiyle yalnız yolculuk ediyordu.

Öğleyin dünyaya ikinci defa göz attı. Hava gemisi diğer sıra dağların üzerinden geçiyor; ancak Vashti, bulutlar nedeniyle küçük bir kısmını görebiliyordu. Altında siyah kayalardan oluşan yığınlar süzüldü ve belli belirsiz griye dönüştü. Şekilleri olağan dışıydı. İçlerinden biri secdeye gitmiş birini andırıyordu.

“Burada hiç fikir yok, diye fısıldadı ve Kafkasya'yı metal bir perdenin ardına gizledi.

Akşam tekrar dışarı baktı. Üzerinde bir yarımada ve bir çok küçük ada bulunan altın renkli bir denizin üzerinden geçiyorlardı.

“Burada hiç tefekkür yok”, diye tekrarladı ve Yunanistan'ı metal bir perdenin ardına gizledi.


(Devam edecek...)

Eserin İlk Neşrolunma Tarihi: 1909

E. M. Forster

(Tercüme: Zehra Tüfekçi)




[1] Kutsal metinlerde geçen devasa deniz yaratığı.

[2] Kitabın kurgusal dünyasında; günümüzdeki görüntülü konferans, televizyon ve anlık görüntülü iletişim teknolojilerini öngören bir iletişim cihazı.

[3] Rosy-finger (gül rengi parmaklar): Bilhassa Homeros’un eserlerinde geçen ve “şafak vakti”ni betimlemek için kullanılan şairane bir sıfat.

0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski