Merhaba,
Hırgür kardeşim!
Kucak
dolusu merhabalarla başlayayım mektubuma; çünkü kır havası gibi, oksigen gibi
ne güzel bir adressin sen böyle! Bunu demeden geçemeyeceğim şimdi yani. Övgü
olarak değil, tamamen iftihar olarak. Geçmeyeyim, tabiî ya. İçimden gelenleri
güzelce diyeyim ki dostluğumuz pekişsin. İçimizden geldiği gibi; hiçbir maske,
hiçbir hücum ve müdafaa araç ve gereci takınıp, kuşanmadan en güzel üsluplardan
bir üslupla konuşup dinlemeden nasıl bulacağız bir çırpıda dostluğu? Konuşan
dost ağzı, dinleyen dost kulağı olsun yeter ki. (Bizim de ağzımız, kulağımız
var; hani bunu bilmeyenler olursa onlara hatırlatayım dedim.)
Bizden
zengini var mıdır bu durumda? Yoktur. Biz zenginliği birbirimizden alıp
birbirimize vermezsek korkarım ki her ân paranın oyununa gelebiliriz. Bak, bir
çırpıda çıkıverdik. Nereden? Aktüel alışveriş hengâmesinden. Nasıl? Zenginliğin
kendisini kendi aramızda alışverişe konu edinerek. Hiçbir şeyin, hiç kimsenin,
hiçbir oyununa gelmeyelim biz. Bunun için türküler dinleyip, türküler
söyleyebiliriz mesela. En son hangi türküyü dinlemiştin? En son hangi türküyü
söylemiştin? Müsaade eder miydin bunları sana sormama? Kusura bakma soruverdim
gitti işte. İçimden öyle geldi de, o yüzden değerli kardeşim. Kime kalmış şu
yalan dünya? (Bak, ağzımdan bir soru çıkıverdi yine.)
Soru
da sorsa, cevap da verse, hiçbir şey demese de, ağzımdan bu mektupta çıkan
sözler benim için ne kadar çok sevindirici anlatamam kardeşim. Neden?
Sözlerimin ulaştığı kulaklar hakkında müspet ve umut dolu hislerimin olması
sebebiyle. Bir ânda ya da ağır ağır kaybolacak olsam hemen kendimi yeniden
bulup kaybolmaktan kurtulmama vesile olacak güzel bir adressin sen. O yüzden
içimde bir rahatlık var, tüylerim pırıl pırıl parlıyor, sesimde de kıvamlı ve
tesirli bir gürlük var. Kaybolma tehlikesiyle hep burun buruna yaşanılan bir
hayatta güvenli bir güzellikteki bir adresin var olduğunu bilmenin ne demek
olduğunu aynı yaşantılar içinde olanlar bilebilir ancak. Ne güzel değil mi?
Benden mutlusu var mı? Yok. (Tam da şimdi sevinçten ötesim geldi uzun uzun; ama
şimdilik kendimi tutup ötmesem daha iyi olur.)
Kıymetli,
güzel adres, Hırgür kardeşim!
Umudumuzun
gümrah bir ırmak gibi olduğunu hiç unutmayalım. Yanılıp şaşıp da bunu unutacak
olursak eğer, bir çırpıda tekrar hatırlayalım. Bir çırpıda her şey mümkün değil
mi? Mümkün. Neden mümkün olmasın? Niyetimize bakalım biz, niyetimize iyi
bakalım. Nasıl bakarsak öyle görürüz. Nasıl görürsek öyle kavrarız. Nasıl
kavrarsak öyle yaşarız. (Tam şu anda soluk alıp vermem zorlaşmak üzereydi ki,
sana mektup yazmakta olduğumu aklıma getirerek nefesimin düzene girmesini
sağlamış oldum neyse ki.) Yaşasın!
Hazır
mutlu olmuşken, buna bir yenisini daha ilave edeyim burada yüksek
müsaadelerinle. Don Hikayeleri isimli
eserindeki hikayelerden biri olan Çiftlik
İşçileri’nin bir yerinde şunları yazmış Mihail Şolohov: “Sundurmanın altında, bir horoz dolaşıp
duruyordu. Ötmeden önce kanatlarını çırptı ve sundurmanın saçağı altında yatan
Feodor, horozun her kanat çırpışını tek tek, açık seçik duydu. Ondan sonra
uyuyamadı.”(Kenta Yay., S.67) Feodor’un şahsında işte yeni bir sevinç
duydum gitti. Nasıl duymazdım ki? Horozun her kanat çırpışını tek tek, açık
seçik duymuş kendisi. Her horoz kanat çırpışından çıkan sesin canlı canlı, hele
de sabahın o hep ilk ve hep taze sessizliği içinde duyulmasından bir çırpıda
sevinç duymaz da ne yapar?
Mektubuma
burada son verirken hürmetlerimi kabul buyurmanızı istirham ederim efendim.

Yorum Gönder