Kendini Bilen Rolünü Bilir

 

"İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsin,

Ya nice okumaktır?"

Yunus Emre

Bir dervişle karşılaşsanız ve ona ‘kendini bilmek’le alakalı bir soru sorsanız yüksek bir ihtimalle size “kendini bilen rabbini bilir” cevabını ya da bu manaya gelebilecek benzer şeyleri zikredecektir. Bu ifade bizim için insanı kendisiyle ve bilgisiyle karşı karşıya bıraktığı için kıymetli hale geliyor. Çünkü insan dediğimiz varlık bu dünyada yaşamanın nihayetinde hem kendisinden hem bilgisinden sorumlu hale geliyor. Fakat biz burada dervişin hakkını teslim etmekle birlikte başka bir şeyin peşindeyiz: Millet olarak kendimizi bildiğimizde neye ereceğimizin...

Bilinen şeyler arasında bir üstünlükten söz edebilir miyiz? Bir üstünlük söz konusuysa millet olarak kendimizi bilmemizin ve kendimizin farkında olmamızın bizi erdireceği ve sorumlu tutacağı yer neresidir?

Bizim itikadımızda bizde bilgi olarak var olanlara bizi sevk eden asıl şey, Allah'ın bilgisidir. Nâmütenahi olan bu bilgi sayesinde bileceğimiz şeylere ereriz. Bu süreçte bir yandan etkin diğer yandan edilgeniz. Yani Allah’ı bilmeye gayret ettiğimizde yine onun lütfettiği bilgi ile bildiklerimize ereceğimize itikat ederiz. Bir tarafta gayret hali, diğer tarafta Hakk’ın inayetiyle yol yürürüz.

Eriştiğimiz bilgimizi diğer milletlerin bilgisinden ayıran ve önemli kılan, nihayetinde yolumuzun Allah'a varıyor olmasıdır. O halde bildiğimiz şey, aynı zamanda bizim itikadımıza dönüşür: Allah’ı bilmek ve onu tanımak... Hal böyle olunca millet olarak kendimizi bilmeye başladığımızda, bize ait olan o asli yerle ve bize yüklediği tarihî sorumlulukla da karşı karşıya kalmış olacağız.

Millet olarak kendimizi bilmemizin -aynı zamanda itikadımız olması hasebiyle- bize biçilen rolün bizi diğer milletlerden ayırdığını pekala söylüyoruz. Bir zamanlar gaza ve cihad mefkûresiyle ehl-i küfre karşı üstlendiğimiz rolün neticesinde atlarımızın nallarından çıkan kıvılcımlar bu ayrımın en iyi işaretiydi. “Eşref-i mahlukât” olarak yaratılan bizler, insanlar arasında bu rolümüzle temeyyüz ettik. Eşref-i mahlûk iken bu rol sayesinde Allah bize “eşref-i milel” olmayı da nasip etti. Bu üstünlük soy-sop bakımından değil, üstlendiğimiz rol bakımından oldu. İşte bu rol sayesinde Allah'ın dinini yeryüzünde hâkim kılma vazifesini üstlenen bir millet olduk. Bu sebeple milletler arasında herhangi bir millet olarak yer almadık; üstlendiği vazifeyle ve rol ile temeyyüz etmiş bir millet olduk. Çünkü bizler Türk milleti olarak tarih sahnesine bir kavim olarak çıkmadık.  Allah’ın dinini yeryüzünde hakim kılmak sancaktarlığını üstlenen bir millet idik. Böylece vardığımız yer, herhangi bir milletin durduğu yerle farklılık arz etti.

Öyleyse Allah bizi eşref-i milel kıldıysa bize biçilen bir mesuliyetten de söz etmeliyiz. Bu anlamda bir milletin kendini bilmesi yalnız tarihini ‘nostaljik’ duygularla hatırlaması değil, tarih içerisindeki rolünü de idrak etmesidir. Zamanla tarihî rolümüzle aramıza giren modern yaşama biçimleri tarihimizi bilmeyi sadece bir nostalji malzemesi haline getirdi. Mesela bir zamanlar ellerimizde kılıçlarımızla, gavur kapılarını atlarımızın nallarıyla örseleyen bir millet olarak bize noldu ki bugün sadece kültürel seyahatler veya daha fazla döviz kazanmak için yönümüzü onlara çevirir olduk?

Millet olarak kendimizi, mevziimizi bildiğimizde her şey bitmiş olmayacak. “Bizi sırat-ı müstakime ilet. Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna. Gazaba uğramışların ve sapıtmışların yoluna değil” (Fâtiha, 6-7). Dosdoğru olan “sırat-ı müstakim” üzere gavurlar ve gavurluklara karşı durmamızla neticelenecek bir bilgidir millet olmamızın farkındalığı. Yani kendimizi bilmek sırat-ı müstakimde millet olarak gavur milletine ve içimizdeki gavurluklara karşı birbirimize canımızla malımızla ve namusumuzla emanet olarak yürümemizi de mümkün kılacaktır. Gavur milletine karşı diyorum çünkü kendimizi milletçe bilmemizin neticesinde yolumuz Allah’a vardığında karşı siperimizde gavurdan başkası olmayacaktır.

Sırat-ı müstakim ehlinden olabilmemiz bize sadece gavurlaşmamanın garantisini vermez; bizi tarihteki rolümüze de erdirir. İşte en nihayetinde ereceğimiz, ermeyi murat ettiğimiz yerdir burası. O zaman millet olmamızın bilinciyle vardığımız Hakk’ın huzurunda, siperimizin bize kesp ettirdiği rolümüzü tekrar üstlenmiş olacağız.

Bir hamasetten doğmayan, tarihî bir hakikate olan hasretle söylenmiş bu hülâsalardan sonra, millet olmamız sadece bir aidiyeti ifade etmiyor; bilakis bir temyiz kudretimizin olduğunu da gösteriyor. Dostu düşmandan, düşmanı dosttan temyiz eden kudretimiz. Bunun ilk örneği Resul-i Ekrem'in, Müslümanlara zarar vermek üzere kurulmuş olan mescidi yıktırmasıyla başlamıştır. Bu hadise aynı zamanda bizim tarihî rolümüzün de başlangıcını belirlemiştir. Evet İslam ile var olmamızın neticesinde kesp ettiğimiz o büyük rol ile başlatıyoruz tarihimizi.

Hangi sipere karşı mevzilendiğimizi bize belleten bu rol, sırat-ı müstakim üzere bir hayat yaşamamızı salık verirken yaşayacağımız bu hayat sığındığımız siperimizi bizim için muhkem hale getirecektir. O halde kendini bilen rabbini bilsin ama bize dayatılan ve fert olmanın yani bir cemiyete dahil bir birey olmanın dışındaki bireyselleşme girdabında boğulmasın. Millet olmamızın idrakine varsın.

Kendini bilen tarihteki rolünü ve siperini bilsin!


İsmail Arslan

26 Zilhicce 1447

(Diğer Yazıları)



0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski