“O Kırmızı Kitaplardan Niye Yok!”



Kör nine oturmuştur

Meşin koltuğuna gene;

Konuşmaz hiç, korkunç,

Benzer heykele.[1]

 

Celal Yalınız Bay Sakallı ilam etmiş ki “Tanzimat ilan ettik çare olmadı, Meşrutiyet ilan ettik çare olmadı, Cumhuriyet ilan ettik yine çare olmadı... o halde Ciddiyet ilan edelim!”

Vakıa öyle görünüyor ki böyle bir aleniyet, altında işleyen düzenleri gözler önüne seremiyor. İlan edilen yeniliklerin altında işleyen tezgahlarda güneş gurub edip meydanı vardiya düdüklerine, hoparlörlere ve projektörlere bıraktıktan sonra çapraza alınan çözgü çerçeveyi o taraklara bırakıyor. Kayser’in kasrında örümcekler perdeler dokuyor. Baykuşlar nevbet vuruyor devr-i sabık balkonlarında...

Şirazlı Şeyh Sâdî demiş ki “O hümâ âlemde gözden nihan olunca, kimse gidip baykuş gölgesinde oturmaz.” Yani sana bir sütçü kocakarı kılığında gelen Minerva’nın “Hakir kuşunun” bir lokmacık etine tav olma. Unutma, sattığı kendi kuru ve sarkık memelerinin sütü değildir, gönenmiş bir kocakarının emniyetiyle ölçeklere akıttığı. Yalnız bu iş böyle diye ceddinin intikamından tüyme. Süt, değiştirir çünkü. Sen sütüne layık ol. İneği kör kuyular dolabına bağlama. Ve hatırla: “Kocakarılar cennete giremez.” Canın cennet istiyorsa kayığını süt-liman bir denizden çalkantılı boğaza doğru Hüdayî bir emniyetle sür, siyah bir yelken aç bembeyaz Kız Kulesi’nin önünden geçerken, müşfik şafaklarda.

Öte yandan yine aleniyet muşambasının altında, şafakla aleniyet meydanında tevzi edilecek levhalar için başka çerçevelere huruf-u mahsusa tertip ve teşkil ediliyor; kimi taka tukalar takırdıyor, kimi rotatifler dönüyor... biz bu yazılışa tab’ diyoruz. Tamgalarla beliren bir dövme kader, kara kara alınlara işleniyor. Her kötü amelde bir siyah nokta, kozmik daktilo şaryosunda arzuhal, karanû baht, kemha talih...  Yalnız bir husus var, gün gibi aşikâr: Tezgâh operatörlerinin çocukları daima yüksek nitelikli okullarda okumuşlar ve sonraki aleniyet devirlerinde bir medyum’un topacını çevirir olmuşlar. Her birinin kasnağına nakşı işleyen türlü türlü piko plakaları (idolum). Halbuki hatrımızı gagalayan, güneşin iğne yağmurları.

Şimdi güvenlik kameralarınca emniyetimizin kör edildiği bir demdeyiz. Resul-i Ekrem, “Deve ağıllarında namaz kılmayın” demiş ve ilave etmiş: “Koyun ağıllarında namaz kılın.” Yağmur ağıllara iniyor, yılana ağu sadefe dürr-i yekta.

Sabahattin Alı’nın Ses hikayesindeki türkü diyor ki: “Ayın şavkı vurur sâzım üstüne / Söz söyleyen yoktur sözüm üstüne / Gel ey hilâl kaşlım dizim üstüne / Ay bir yandan sen bir yandan sar beni.” Ne güzel na’t! Saz benizlerimiz, sarı benizlerimiz üzerine Bedir tulû ettiği demdir ki yüzümüze renk gelir. “Güller gibi fecr”, “nümayan olur,” Devr-i Dilârâ-yı Cumhuriyette. Sonra ne olur? Hâşim’in Araplığı çoraplığı dillere dolanır saz benizli Yenişehir’de, bir öğle vakti.

Sevgilisinin gönlüne Ümmü Mektum’un oğlunun sadası indirilsin diyedir aşkın alternatif tanımazlığı. Seherlerde tazelenen nakru’l hâtır olsa gerek Forsa’nın ufuktaki Türk Gemilerini göz kırpmadan bekleyişindeki hikmet. Beher hangi nesneye ilk hatırda sabredip sonra himmet ederse kul, salatı ikame etmiş olur. Hatırlayalım, kitabımız cennet kadınlarını “Kasiratü’t-Tarf” diye tavsif etmiş.

Şeyh Şiblî bir mecliste hazır iken bir hoca sualden, mahkemeden bahis açmış. Şeyh demiş ki: “Bir sual bekliyor bizi, ‘Ben hep seninleydim, sen kiminleydin?’ suali”. Bugün cana kıyan ve canına kıyılan çocuklar sual edecekler, “Ben hep seninleydim ağabey/abla, sen kiminleydin?” Dilde bu kıymık ile göğün kaçıncı katına çıkacaksın?

Sezaî Karakoç şiir mesaisi boyunca bir tek mısra söyledi. Sonra onu da tevil edip terk-i diyar eyledi: “Ey yeşil sarıklı ulu hocalar...” Halbuki yeşil sarıklı ulu hocalardan bir ulu hoca, rivayet o ki tekyede, bir iftar sofrasında kallavi ekâbir sofralarına konulan yemeklerin diğer sofralardan daha kalın ve kallavi olduğunu görünce postundan kalkıp çocuklar için kurulan sofraya azmetmiş ve “Kim ile bile olduğu” sualiyle başa çıkabilmiş.

Hocalardan Nasreddin Hocayı evlendirmişler. Düğünde pilav ve zerde gelmiş. Ahali sofraya davranmış. Kimse Nasreddin Hocaya “Gel ileri de zerde ye” dememiş. Akşam olmuş. Sıra Hocayı gerdeğe koymaya gelince Hoca: "Sabahtan sarı aşı kim yedi ise o girsin; ben girmem" demiş.

Vaktin birinde senelerin nurcusu bir acuze kadın, akrabasından bir kadının hanesine misafir olmuş. Sofra sahibi kadının okumaya yazmaya meraklı bir oğlu varmış. Misafir veda etmeğe yakın, kapı aralığından oğulun binlerce kitaptan meydana gelen kütüphanesini görmüş. Kütüphaneye girip raflardaki, masanın üzerindeki kitapları uzun uzun tetkik ve tarassut etmiş. Nihayet ev sahibi kadına dönmüş ve istintaktan taş kesilmiş bir bakışla ve fısıldayarak: “O kırmızı kitaplardan niye yok?” demiş. Halbuki o sıra her ikisinin de atası olan zatın Siyer-i Nebi’si kütüphanenin mihrap nişinde, gün yirmi dört saat kendi kendini okumaktaymış. O manzum Siyer-i Nebi ki her ikisinin ve bütün köyün çocukluk çağlarını akkor bir cennette halen rüyalarla telif edermiş.

Peki kütüphanenin sahibi o sırada neredeymiş? Gelin becid becid sual edelim cidden: Nerdesin? İtham ve bühtan toprağı altında kızılcık şerbeti mi içiyorsun yoksa sevgilinin likâsına seferde misin? Nerdesin. “Bağlar bozulup bezm-i vefa şekline girdi”, nerdesin? Gel buluşalım Umur Gâzî’nin yorgun gözlerinin Alişîr Gâzî’yle buluştuğu koyaklarda!

Gelelim ciddiyet meselesine. Ciddiyet, üssü esası kavi bir mesele. Gökten inmek manasına iniş, indiriliş mesela. Mesela yağmurun inişi ciddi mesele. Meselenin ciddiyete taalluk eden cenahı inişin letafetinden. Toprak damlara inen yağmur yer yer damlıyor içeri ve leğenlerde (Legein) birikiyor. Cedd, Baht Âlemine taalluk eden bir lugat. Gâh zikir gâh rûyâ.

Ceddiyet hâlbuki içme suyunun şişelenip şişelenip paketlenmesine taalluk ediyor. Asfalta inen su, yağmur suyu menfezlerinden kanallara aktarılıyor ve üzerinde insanoğlunun topukları üzerinde yürüdüğü topraktan tahliye ediliyor. Yer yer yeraltında lağımla karışıyor. İşte nesep asabiyesi böyle bir nesne. İnişin bir manası da adamına göre felç. Sonrası loğ taşı gibi kalbimizde yuvarlanan kasvet.

Raviyan-ı ahbar ve nâkilân-ı asar nezdinden bize ulaştığına göre Tarik-i Mevleviye sofraya somat dermiş. Somat erkanında hep beraber ve ortadan lokma edilirmiş. Aralarından biri sakalıkla vazifeli can’dan işaret yoluyla su ister, işaret edilen ise sürahiden doldurup suyu verir ve işaret edenle işaret edilen arasında bir bardak su can aşısı olunca ve de elifî sofrada canlardan biri suyu nûş eylemeye serâgâz edince sofraya sunulan eller durur, ağızlarda dişler ve diller durur, suyun içilişi esnasında hâzırûn insanın şevkten yaradılışına bir dahi şahitlik eder, sonra bir “Aşkolsun...” ile lokma edilmeye devam edilirmiş. İşte o demde han-ı yağma hanelere rahmet yağması demekmiş. Suyun içilişi karşısında nefesler tutulunca Âdem Baba ile adem baba güm güm vururmuş.

Ezcümle su içilişi esnasında yılan dahi iltimas etmez, daktilo tuşe vurmaz, parmaklar yumruk olur, Hakk’a şükredermiş. Demek ki ne imiş? Hayırda yarışmakla çayırda yarışmağı birbirine karıştırırsak Zenon’un tavşanını kablu kablu bağalara yem edermişiz.

Su içerken hatıralar bile incitmez zihnin sütliman yalnızlığını.

Çün ki iki yılan gönderdi hasedinden kocakarı, Herakles ve karininin küresine; bebek Herakles yine hırsızlama emdiği kocakarı sütünün mecaliyle iki yılanı boğarak onları oyuncak etti. Türkeli’nde çok kimseden işitirsiniz, çocukken bağda bahçede anası atası çalışırken yılan geldiğini, bebeğin tutup yılanın başıyla yoğurt yediğini. Süt zaman içinde bir nesne ile mayalanmış olacak elbette, Ak bir şehirde.

Yaman deniz ise... ürpertmiyor artık kimseyi!

 

Emrah Aziz BALCI

(Diğer Yazıları)

21 Muharrem 1448

Hasbahçeler



[1] Heinrich Heine’den tercüme eden Behçet Necatigil

0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski