Bugün hasret gidermek hakkında şöyle bir düşünceye ulaştığımı sana bildirme ihtiyacı duydum: Yaşadığımız günlerde bâriz sûrette görülüyor ki, giderilebilecek bir hasrete sahip olmak epey zor. Görülebilen bir hasret varsa da en münasibini kollayarak giderilmeye hasret bırakılan da yine o oluyor. Giderilmesi arzu edilen bir hasretle ve böyle bir hasrete sahip olmakla dikkat çeken kişilerle kesişen yollarda pek bulunmuyor gibiyiz. Yollarımız giderilmesi arzu edilen bir hasretle ve böyle bir hasrete sahip kişilerle pek kesişmiyorsa bu durumu kendimize nasıl izah edebiliriz? "Burada neden izaha ihtiyaç olsun?" diye soracak olursan, etrafımızda gördüğümüz, yaygın bir şekilde ve belki de salgın gibi muhatap olduğumuz en münasibini kollama iradesi rafa kaldırılmışcasına bir durum arz ettiği için, ben de "neden olmasın? derim.
Yaşadığımız günler bunu kendi karakteristiği hâline getirmişçesine bizi hasretsiz bırakmakla üstümüze çullanmışsa âdeta, âcilen durup düşünmenin lüzumu doğmuş olmaz mı? Çünkü bu şartlarda eksikliği, yarımlığı, parçalanmışlığı, hamlığı yaşadığımız gerçeği bizi güçsüzlükle, bizi zaafiyetlerle sınar. Hiç de üretici, geliştirici, olgunlaştırıcı bir sınama değildir bu. Neden? Tükenişe kapılmamız onun ana rengini oluşturmaktadır bir kere. Biz tamamlanma, bütünlüğe kavuşma, hamlığı geride bırakma niyetindeysek giderilme ihtiyacı duyduğumuz hasretle ilgili çeşitli hallerimizle bir tablo sergileriz. Yoksa hasretle ilgisiz konularla mı günlerimiz tıka basa doludur? Öyleyse yaşadıkça tamamlanmak, bütünlük kazanmak, hamlıkları geride bırakmak niyetimizi ve bu niyete bağlı olarak meydana gelecek çabamızı kayıp mı ediyoruz?
Hasret çekmenin ne demek olduğunu bizzat hasret çekenlerin kendilerinin en iyi bildiğini söyleyenler yerinde bir söz söylemiş olurlar tabiî. Bizzat ve belki de tek başına olarak hasret çeken çektiği hasreti en iyi kendi bilir. Buradan hareketle hasreti, hasret çekmeyi, hasret çekenin hallerini de yakından bilen yine kendisidir. Onun hareket noktası kendi çektiği neyse odur. Oradan da hasret çekmeyi en yakından, en içeriden tanıyan kişi haline gelir.
Giderilebilecek hasrete ulaşmanın epey zor olduğunu düşündürten günlük hayatımızda birçok etken varsa da, kimilerinin kendine göre ve kendi bildiğince hasreti vardır mutlaka. Neden sadece kimilerinin olsun ki? Herkesin kendi hayatında yer edinmiş, kendi kavrayışlarına göre hasretini çektikleri şeyler vardır: İnsanın çeşitli özlemleri olduğu gibi yitirdiği, uzak kaldığı, ayrı düştüğü bir şeylere ulaşmak arzusu öne çıkan arzuları arasında yer tutuyor olabilir. Orası öyle! Kişinin ahlakı, zihniyeti hasretini çektiği şeylerle kendini gösterir. Ancak kıymet bilmek isteği, kıymet takdiri hassasiyeti bunun neresindedir? Bir vasfın, bir yüksekliğin, bir üstünlüğün hasreti hayatımızda bir yaşama alanına sahip midir? Kendimiz ve herkes için bir vasıf, yükseklik ve üstünlük arayışımız var mıdır? Eğer ki varsa bunları nerede ararız? Vasıf, yükseklik, üstünlük hasreti diye bir şey hayatımızda yer edinememiş midir kendine? Öyleyse bunların doldurmamış olduğu yeri kaplayan ne?
Herkes kendi çektiği hasreti bilir. Herkes yaşadığını bilir. Yaşanılanlar bilinenlerin içeriğini belirleyen temel nokta. Herkes kendi yaşadığını kendine göre bilir. Bilinenlerin yaşanılanlar üzerindeki belirleyici etkisini yok saymak da akıllıca değil. İnsan için temel bir şey olan hasretin nasıl olur da ulaşılması epey zor bir şey olup çıktığını düşündürtecek birçok gözlem sonucu, biz bu konuda aldırmazlık içinde bulunsak da, o gelip bize ulaşmanın bir yolunu bulur. Herkes kendi bildiğine göre yaşar. Herkes yaşadığı gibi bilir. Kendi çektiğini herkesin en iyi kendisi bilir.
Başkalarından önce kendimize baktığımızda şunu sormamız gerek: Neyin hasretini çekmekteyiz bugünlerde? Neyin hasretini çekmekteysek boyandığımız rengi de ona göre ortaya koymuş oluruz. "Ahlak Mektupları" nın 71.mektubunun bir yerinde şunları söylüyor, Lucias Annaeus Seneca (MÖ 4. yıl - MS 65. yıl): "Nasıl yün ilk boyamada kimi rengi alır içine, kimi rengi de ancak sık sık boyaya basılıp pişirilince emerse, zihin de başka öğretileri bir kez içine kabul etti mi, sürekli korur orada. Erdem de yüreğimizin derinliklerine işlemezse, orada uzun zaman kalıp ruha boyasını katmayıp da şöyle bir bulaştırırsa, vaat ettiklerinden hiçbirini sağlayamaz."[1] Hasret de, erdemin burada anlatıldığı durumuna benzer değil mi? Hasret, şöyle bir bulaştığımız bir şey mi; yoksa yüreğimizin derinliklerine işlemiş bir şey mi? Hasretin bize vaat ettikleri nelerse, onlardan vaz mı geçiyoruz yaşadıkça? Neyin hasretini çekiyoruz? Neyin hasretini çekmiyoruz? Neyin hasretini çektiğimiz neyin derdinde olduğumuzun, neyin hasretini çekmiyor oluşumuz da neyi umursamadığımızın göstergesidir.
Gidişatımız hakkında bu bakımlardan biraz da olsa düşünebilmeye dahi hiç zaman ayıramıyor muyuz? "Zaman ayıramıyor muyuz?" demeyeyim burada; "Zaman bulamıyor muyuz?" diyeyim; çünkü ayırmakta değil, bulmakta güzellik var. Bulmak için işe koyulduğumuzda bulmak istediğimiz şeyi bulamasak da bu vesileyle koyulduğumuz işin hayrını görme ümidimiz vardır. Kaldı ki bulamasak bile güzellik aramaktadır. Yani arıyor olmanın heyecanı hareketten alıkoymaz kimseyi. Ve bir şeye inanıyor gibi yapmayıp da gerçekten inanıyorsan harekete geçmekten sen bile alıkoyamazsın kendini; çünkü yerinde duramazsın heyecandan. "Hey Joe" şiirinde "Edinmediysen sevgili var gibi yapma"[2] diyen Şair'in bu mısraı imdadımıza yetişiyor burada.
Arayış halinde bulunmak hareket halinde bulunmak demek değil midir? Arayış halinde bulunma durumumuzu kendimizden esirgememenin yollarını hiç bulamamazlık etmemekle kendimizi harekete getirmiş ve hayatımıza da hareket getirmiş oluruz. Kendimiz ve hayatımız için neyi talep edip neyi talep etmediğimiz gerçeği yürüdüğümüz yolun etraflıca tasviridir. Bu çerçevede sık sık denilmeli ki veya kendimize daima hatırlatmalıyız ki, hasretin bize vaatleri vardır. Hasret bize berâberliği, birlikteliği, birleşmeyi, bütünleşmeyi vaat eder. Hasretin bize vaadi kendimizden uzaklaşacağımız yollara sapmışsak kendimize dönmemiz, kendimizde olma yolundaysak bu yolda bulunma inanç ve kararlılığımızı berkitmemizdir. Bize giderilme arzusu duyurabilecek hasrete sahipsek veya böyle bir hasretimiz varsa, eksiğimiz neyse onu göremez durumdaysak artık görebilir duruma gelir ve eksiğimizin tamamlanabilmesi maksadıyla neye ihtiyacımız olduğunu derinlikli sûrette hissederiz.
Ben yazdığım her mektupta büsbütün karşılıklı olarak berâat talebiyle bir bütünlük içinde arınmayı, canlanmayı, sağlamlaşmayı gözetmeye ihtimam göstererek münasebetlerimizi "birbirimizin aynası olma esâsı"na bağlamayı hedef ittihaz etmenin hayrına inanıyorum. Mektubumda yazdıklarımı okuyan kişi olarak senin de bu hayra inandığından kuşkum yok. Öyleyse bütün temennimiz "hayırda yarışmak" olsun.
Hasretle selâm ederek, sana ve aramızda bir "dert ortaklığı" olduğunu düşündüğüm kişilere yeni mektuplar yazmaya dair bütün ümidimle mektubuma burada son veriyorum.
Ali ÖZDEMİR
[1] Seneca, L. A.,(2018). Ahlak Mektupları. (T. Uzel, Çev.) syf. 255. Jaguar Kitap.
[2] Özel, İsmet, (2018). Of Not Being A Jew. (Üçüncü Baskı) syf. 428. Tiyo Yayıncılık.

Merhaba,
YanıtlaSilMeşhur hikayedir, iki molla sefer halindeler. Bir kızın sesi işitiliyor, kız suya düşmüş imdad haliyle nida ediyor. Mollalardan biri hemen cübbeden sarıktan meslul olup suya giriyor, kızı kucağına alıp sudan teselli edip kenara bırakıyor. Sonra iki molla yola devam ediyor. Diğeri "Nâmahremi kucağına aldın!" diyor. Beriki "Aldım ama sonra bıraktım, görülen o ki sen hala bırakamamışsın!" diyor.
İsmet Özel 13 Şevval 1447 (1 Nisan 2026) tarihli "Çok Yaşa!" serlevhalı yazısında bize Selman (R.A.) ve Ebu Derda (R.A.) hakkında bir rivayeti nakletti. Bu rivayette de bir kız mevcut. Selman (R.A.), Ebu Derda'yı (R.A.) bir kızın nikahı için elçi tayin ediyor. Devamı malum... Bu rivayetle ilk karşılaştığımda kendimi yokladım. Sırasıyla hayret sonra da hasret buldum. Giderek bu hasretten teselli bulmak için Selman'ı (R.A.) ve Ebu Derda'yı (R.A.) özlemeye başladım. Onlar birbirini dosdoğru teselli ediyorlardı.
Mazi melankolisi ve istikbal endişesi mü'min pîşesinde dükkan süprüntüsünden ibaret olmalı ve mü'min kendisini dünyanın süprüntüsünden teselli edecek bir rahmete sarılmalı.
Bir süredir dilimde biten bir tüyle söylüyorum: Mü’min mü’minin aynasıdır, aynalı odası değil. Yani mü’min mü’mine yan bakmaz, onu cemaziyelevvelinde görmez, mü’minler teveccüh ederler. Bu nasıl olur? Münker karşısında sabır, maruf hususunda ahid ve ahde vefa (sebat) ile olur.
Aksırık taayyün edince rahmet ve hidayet takarrur eder. Melekler de buna şahit olur.
Bâki Selâm.
Yorum Gönder