Kerrâkeliler / Ferrâceliler


Ferağı boş zaman diye tercüme eden hadisçilerle idrak ediyoruz Ahir Zamanı. Onlar Avrupaî bir cetvelden, bir Konkordans’tan okuyorlar galiba. Ne diyelim, Traduttore Traditore!

Sosyologi Sınıfına mukayyet (göz kulak) olduğum demlerden hatırlıyorum; Boş Zamanlar Kurumu diye bir nesneden bahseden kürsüdeki şahıs sınıfı ciddiyete ve disipline davet ediyordu. Veblen/Kaplan ve bir de Kara Ses! Bu ses de neyin nesiydi? Bu ses Kapitalizmin sınıf diyerek kurum dayattığı bir paradigmanın kavramlarından biriydi: Boş zaman.

Mahut Boş Zamanın adamlarının elebaşısı Charles Baudelaire’in hafakanları, Toulouse-Lautrec’in Kırmızı Yel Değirmeninde parça parça zebun olurken Patates Yiyenler kederli ve ölgün bir misbahın altında, kalpleri Cukiler (Yogiler) tarafından hüpletilmiş göğüslerini Büyük Umutların mişkati haline getirmeye çalışıyordu. O demde henüz Yahudiler Ren Beylerini Çalışmak kaderdir diye kandırmamıştı. Vakıa, sonradan Ah Kader/O Fortuna diyecekti, Yusufçuk Değirmeni, Anankhe’nin çarkıfeleği...

Çarkıfelek rüzgarından Birleşik Amerika Devletlerine himmet eden ve orayı çiçek çocuklarının Jewiltileriyle dolduran çalışkan bir küme filosoftan biri, Arendt eylemi emekten ve işten ayırmayı deneyecek ve dile getirecekti. İş pişirmeyi Vichy Hükumetinden, emeği patates pişiren İrlandalılardan öğrenen bu küme Birleşik Amerika Devletlerinin gazını tahliye etmek için Woodstock’ta toplama eylem kampları kurdurdular, Kötülük Çiçekleri açtırmak için.

Türk Şiirinin Son Modern Atılımı senelerinde Birleşik Amerika Devletlerinde bir radyo istasyonunda mezkûr koronun iki filosofu, Horkheimer ve Adorno emeğin kendinde şey, işin kendisi için şey, eylemin de öteki için şey olduğu analizlerini neşrededursun; Çarkıfeleğin çobanlığına soyunmuş Çarkıfeleğin devrik filosofu kilise damındaki radyo vericilerine karşı hemşehrilerine bir hitabe irad ediyordu. Üzerlerine radyo-aktif bir ağ atılmıştı çakır felekte...

Asaf Halet Çelebi Antisantimantâllll! Buluyordu o yıllarda çatılarında radyo antenleri bulunan, Haldun Taner’in Ayışığında Çalışılarak Kurulan diye hicvettiği apartman dairelerini. Patates Yiyenlerin kandilini Ay Işığına tahvil etmek olsa olsa bir şakaydı. Ne de olsa Yeni Hayat, Fiat Lüx! demişti Sirkeci’de uç veren Mutedil Şark’ta. Köy odalarında lüküs yanar olmuştu. Batı Korosu henüz o zamanlar, çölde Floresan Develerden kervanlar dizmemişti, sendika tiyatrosunun sahnesine... Baharistan terennüm eden milletin çocuklarına göre mayıs demek ayıp demekti, ameli fiilden emirle ayırmayı bilen insanların devletinde. Tersi bile pisti tersânın.

Vakıa, boş zaman telakkisi, İsokrates’in Mısır Kıralı Busiris hakkındaki nutkunun da boş zaman üzerinden okunduğu, bir zaman doldurma gevezeliğine tahvil edildiği zamanların bir piçiydi. Hangi zamanların? Asri Zamanların. Halbuki aylağın doldurduğu, silsilelerle gelen zaman değil vaktin çilesiydi.

Bir vakitler; şimdi işgal altındaki Batum Sancağımızın bir köyünde, şimdi işgal sebebiyle Ardanuç’a idareten bağlanan bu köyün bağlarında çocuklar yaşardı. Güneşin altında çocuk kalbiyle tenevvür eden vadilerde seherler mektebe yazılan bir vakti haber ederdi.

O günlerde Bak Postacı Ali Amca doru atıyla cuma günleri postayı getirirdi. Devlet hâki ve hâkister bir yorgan altında iş pişiriyordu. Okulumuzun beton-arme helası vardı, iki kabin. Helanın damında radyo vericisi yoktu. Evlerimizde ahırların tahliye penceresiyle helanın çukuru ayrı ayrıydı. Sabah zilinden iki saat evvel evlerimizden çıkar, birbirimize katılarak çoğalır, kar altındaki çayırlarda çağıldar; yamaçlarda yokuşlarda çantalarımızı ağabeylerimiz, ablalarımız sırtlanır, uçurumların bıçak sırtından tek sıra ve ivedice, ormanlık ağaçlıklardan kurt haylayarak geçer, ince yollardaki şosede kara lastiklerimize sarı balçık toplar, köyün girişindeki çift mezarda isimlerini bilmediğimiz iki atamıza Fâtiha’mızı hediye eder, okula vasıl olurduk. Kitabeler kireçlendiğinden beri mektebe okul/scole demiştik. Okulun arkasındaki (ön avluyu kirletmek yasaktı) su birikintisinde önce bir çalı dalıyla ayağımızın balçığını sıyırır, ardından kıpkırmızı ellerimizle yıkar, kirli mendilimizle siler, çam kokulu sınıfımıza öyle girerdik.

Çevik ve çalâk arkadaşlarımız vardı, bayrak merasiminde uçkur makaraya dolanınca göndere tırmanıveren. Öğle molasında ezanı okurlardı, namazdan sonra da Beşir Hoca onlara buğday verirdi, güvercinleri besleme imtiyazıyla temayüz ederler, derse de yetişirlerdi aramızda. Bayrağımız çekili olduğu günlerde vakti boşlamazdık.

Gerçi öğretmen kara tahtaya bir çember çevirip hattın zahrına bir çöp adam halkalayıp çöp adama çemberin kavsinden parça parça gemi seyrettirdiğinde gönlümüz bulanırdı yuvarlak dünyamızda ama inişli çıkışlı hayatımız güm güm vuran kalbimizle sarmaş dolaş olunca ilahi nefhalarla dolardık. Mevcudiyetimizi şevke borçluyduk, boş vaktin vakumladığı yoksunluğa değil.

Bildungsroman bizde inşa edilemedi. L'éducation Sentimentale bile Gönül ki Yetişmekte diye taçlandırıldı ülkemizde. Çünkü hala Ahmed Rasim’in, Ömer Seyfeddin’in hatıraları hatıramızda canlanabiliyor. Bed’i Besmele merasimlerini yani Âmin Alaylarını hatırlıyoruz bu sayede. Asilzadeler Kulübü’ndeki Efrûz Beylerin Şîmeler’ini ciddiyet hırkamızın içine yanaştırmıyoruz. Birer Baba Yaver değiliz elbette ama böreği ateşin üzerinden koparıp üç parmağımızla yiyoruz.

Fakat bundan kırk sene kadar evvel okullarımızda boş zamanları için programları olan, kendilerine aslâ tuvalet temizletilmeyen ve kat’â kasaplık etmeyen mektepliler zuhur etti. O aşağı tabaka işlerini başkaları yapsındı. O aslanların yattığı yerden mesul, mebzul miktarda din kardeşi bulunuyordu ve başka ne işe yarasınlardı. Esasında saltanat metafiziklerinin ürettiği bir mektepli zümresi yani kolejler böylelikle sıvaşık bir yeşile boyandı. Çil çil burslarının yani para keselerinin üzerinde arslan kabartmaları vardı Yeşil Bursamızda.

Biz de bu New Age salvo karşısında, Ekber Şah’tan İhvan-ı Safâ’ya, Enderun’dan Sultânî’ye... İngiliz düğmeli, hotozlu kokorozlu fırıldaklarına bir raison d'etre büyüsü yetiştirmek için setreli, redingotlu, arkadan çift yırtmaçlı, kuyruklu ceketler; kerrâkeler, ferrâceler giyinen jack’ler bize Einstein’lık taslasın diye mi; Akademos’un bahçesinde ellerine verilen cetvellerle bize racon kessinler diye mi getirdi annelerimiz bizi bu günlere? diye soruyorduk, birbirimize. Sormuyorduk ama bir istifham da yok değildi.

Bu günler hangi günler? İşbu günler onlardır ki meşhur Tatar tarihçisinin ahir ömründe Has Bahçe’yi kaleme almayı marifet bildiği günlerdir. Saltanatlı Enderun Literatürü, Enderunlu diye vasfedilen şuaranın hayalhanelerine eklenip, uzayıp gidiyor. Bir yandan da bir sual yakamızı bırakmıyor: Üsküdar’a gider iken aldı da bir yağmur dediğimiz yağmur gönül pasımızı silebiliyor mu? Kalbimizi beyne’n-nevm ve’l-yakaza bir nüâsta birleştirip gışadan temizliyor mu?

Bir zamanlar bir röportaj okumuştum. Bir gazeteci Aşkenaz Avram Noam Chomsky’le buluşmuş, konuşulanlar da bir gazetede neşredilmişti. Gazeteci röportajın bir yerinde Chomsky’nin çoraplarının taykeş olduğunu yani ikisinin farklı renklerde olduğunu farkediyor ve soruyor. Chomsky de sabah evinden çıkarken karısını uyandırmamak için ışığı açmadığını, odanın alaca karanlığında giyindiğini söylüyor. Gazetecinin Büyük Entelektüel’in(!) centilmenliğine, çelebiliğine(!) ağız suyu akıttığını hatırlıyorum. O vakit kendi kendime demiştim ki sabah erkenden kalkıp kocasını işe uğurlamayan karıdan kime ne fayda!

Rivayet o ki Osmanlı Devlet Memurlarından Vehbî efendi, gecenin bir vakti Saray’a çağrılınca telaşesinden kendi kerrâkesini giyeceğine hatun kişisinin ferrâcesini giyinmiş ve o kılıkta huzura çıkmış. Tezelden istintak edilince de anlaşılmış Vehbî’nin kerrâkesi. Yani diyeceğim o ki bu mektepliler dünyanın neresinde ve pozitif tarihin(!) hangi çağında olursa olsun, birbirine benzer.

Sözlerimize Baudelaire’in köpeği ve yahut Eşrefzâde’nin Köpeği muvacehesinde iki mısra ile bir kifayeti mülahaza çekelim:

Kanaat zenciriyle nefsin itin
Ki sakla yırtmasın deyyârı gözle


Emrah Azîz Balcı

(Diğer Yazıları)


0 Yorumlar

Yorum Gönder

Yorum yaz (0)

Daha yeni Daha eski