Türkeli’nde ezan-ı Muhammedî’nin işitilmesinin
önünde çok vahim bir mania olarak minarelerimize raptedilmiş hoparlör cihazları
bulunur.
Bu hükmü tebarüz ettirmek için
yirminci yaşımda, miladî takvimin ikinci milenyumuna ramak varken “İlahi”
serlevhalı bir şiir yazdım. Şiirin makta’ı “Ayıklarken ayak sesini
kampanalardan / Hoparlörde çınlayan, minareden esen” mısralarından
ibaretti. Bir derginin editörü dergide neşretmek üzere defterimden bu şiire
talip olunca, bugün bile ne olduğunu tayin edemediğim bir saikle şiirin adını “Te
Deum” yaptım. Fakat bugün bu hareketimin derginin adıyla alakası olduğunu kabul
ediyorum. Zangoç muydum, Molla Sırat mıydım? Epik miydim, Romantik miydim? Ahmet
Haşim ve Yahya Kemal arasında bir Eşik’te sıkışmış bir Tanpınar mıydım? Yoksa “Kepenek altında er yatar”
nüktesine intisap etmiş bir memba mıydım?
Hermetik mi angaje mi olduğu
meselesinin rayları üzerinde, “Laleli’den dünyaya doğru giden bir tramvayda”
yalçın enginlere salınmış, bir şiirimiz vardı. Şiirimize fıkıh teklif eden
şairin Vaveylâ’sı Çamlıca antenlerinin cızırtılarıyla paralize oluyordu. “Te
Deum”u neşreden derginin adı “Kalemberk” idi. Bu kelime Viyana’ya
ramak kala tutunduğumuz son tuğla olan Kahlenberg isminden tahvil
edilmişti.
Halbuki ben o günlerde “A
Coney İsland of the mind” şirinden ilham alarak “Gönlümün Otranto’su”
türküsü çığırıyormuşum. Çığrışıma çığ düştü. Çığ aslında bulutlar gibi geçen
bir ömür müydü, Yere dökülen bir un sessizliği mi? Bilemiyorum. Fakat artık
equanimity of my mind çemberinde Beatrice’nin katına kadar küp
dizilmişti ve ben habire alttan bir küp çekip gümbürtüsüyle keyifleniyordum.
Meğer minareye çıkan merdivenlere
nihan başka merdivenler varmış. Ben şerefeye tırmanırken alnıma vuran nura
minare dibinden sun’i güneşler tutanlar varmış. Ben kabloları kesip kesip
sokağıma inerken nihan merdivenlerin sarmalından tırmanıp kabloları bağlayan
tesisatçılar varmış. Bu tesisatçılar, sesleri ancak hamamda güzel çıktığından
ötürü minare tepesine hamamlar kurarlarmış... minare miymiş, kütüphane miymiş,
labirent miymiş, Çah’ı Nahşeb miymiş?
Nasreddin Hoca bir gün bir minare
dibine gelmiş. Hocadan “Bu nedir?” diye sual etmişler. Hoca demiş ki “Bu
bir yaş kuyudur, tersyüz edip güneşte kurumaya bırakmışlar.”
Ben o kuyuya nerede atıldım?
Gömleğim hangi kana bulandı? Yaşım sekiz iken soykam bir çamaşır selesine,
bedenim bir çamaşır selesine sığmış, bir çifte kayıkla şehre açılmıştım.
Hayatım ummana sığmaz bir rüzgâr idi. Hayatım hangi güneşlerde kurumaya
bırakıldı? İşte bütün bu yazdıklarım onun hikayesidir.
Hikâyenin ellinci yaşıma tevafuk
eden günlerinden bir akşam Hasbahçeler Camii imam hatibi sevgili Mehmet hocama
dedim ki “Benim bir emelim var, hoparlörleri sökelim, müezzinler ezanı
şerefeden okusun.” Dedi ki “Ben seve seve çıkar ezanı okurum, çok da
memnun olurum ama olan size olur.” İçimden deli cin fısıldadı: “Olanlar
oldu, ölenler öldü.” Peki olanlar neden olmuyor, ölenler neden ölmüyor?
Kabloyu kim kesti? Bu sokak fenerleri güpegündüz neden yanıyor? Nerval’in
cansız bedenini oradan kim indirecek?
“İlim Aksaray’a inemez”
demişler. Bu yarım hükmü tamam etmek için şöyle demek lazım: Küçük Asya
çamuru At Meydanı’na çıkamaz. Meselâ Tüccardan Yusuf Efendi’nin mahdumu,
Hocazâde ve Kazasker Muslihiddîn Efendi’nin cübbesini delik deşik eden simya
budur. Nedir cübbeyi delik deşik eden ve yahut samur kürklü kaftanlarla, pembe
incilerle beyaza boyayan? Kimdir Muslihiddin Efendi’yi Zeki Müren’le aynı
semtte uyutan?
Haydarpaşa ve Sirkeci garlarında
trenden inen yolcuları evvela lostra salonları istikbal eder. Lostra ve
lustra... İstanbul lüküs sever, softa suhte sever, Küçük Asya çerağ eder. Yani
heva ve heves terk edilmeden, bir aşka yanıp yakılmadan, saf irade kesilmeden
olanın olması, ölenin ölmesi mümkün müdür? Bunca hortlağın ve bunca hayaletin
izahı buralarda bir yerlerde olmalı.
Sakarya’da -aynı senelerde- “Yahya
Kemal Şiirleri Dinletisi” ile pabuçlarını cilalayan ve paçalarını
fırçalayan insanların başkanı benim arkadaşımdı. Fakülte panosunda dinleti
ilanını görünce bu ilanın serlevhası “Hoplattıra Zıplattıra Yahya Kemal
Şiirleri” olmalı diye önce zihnimde tashih etmiş, sonra da bu ibareyi
dilime dolamıştım. Örgütlenmiş şerrin ağında olacak iş miydi Yahya Kemal
okumak! (Tanpınar’ın Günlük’ü henüz neşredilmemişti, cesedinden alınmış maskı
da ortalarda gözükmüyordu.)
Omzum başındaki diğer arkadaşıma “Ya
gidip baskın verelim, kürsüye çıkalım ve Tevfik Fikret’in Sis şiirini okuyalım
ya da hiç gitmeyelim” demiştim. O da bana “Emrah, dinletiyi düzenleyen
bizim arkadaşımız!” demişti. Gidip dinleyici sırasına oturup hatır için bir
tam saat Yahya Kemal şiirleri dinledik. İnşad edicilerin pabuçları ve paçaları
parladıkça benim yüzüm kararıyordu. Sonra kaynar sular dökündüm Şeyh Galib’in
Sapança’sında. Öyle bir yere attı ki dede, “Meyânı lücce-i hûndur kenârı
âteş!”
Halbuki lisans tahsilimin ilk
günü bölüm kurucusu Sami Şener’in odasına gidip “Ben İstanbul’a gitmek
istiyorum” demiştim. Sonra oradan çıkıp okul kantininde bayrağımızın
önündeki masaya kurulan yine bendim. O masanın üzerinde fırfırsız ve beyaz bir
masa örtüsü vardı. Zor kuvvetiyle ve gözdağı ile beni masadan kaldıramayan reisler,
ben şahsi irademle kalkıncaya kadar masada oturmak zorunda kalmışlardı.
Aynı senenin kasım ayında 5.20
posta katarı ile İstanbul’a gitmiş, Haydarpaşa’da inmiş... Çemberlitaş’tan
doğru Dergâh Dergisi’nin eşiğine varmıştım. O senenin yazında Dergâh
Dergisi’nde iki şiirim neşredilmişti. Peki eşikte ne oldu? Eşikte pabuçlarımda
ve paçalarımda Küçük Asya çamurunu fark etmiştim. Oradan Sine-i Millet’e rücû
ettim.
Sırtımda kerrakem yoktu. Mavi bir
yağmurluk da yoktu sırtımda fakat -hiç de meşhur olmayan- bir trençkot vardı,
cebimde on dokuz adet Maltepe ve vasati otuz dokuz adet kibrit çöpü...
kulaklarımda İgor’un bahar davulları vuruyordu.
Sonra gece... o günlerde Refah’lı
belediyelerce vazedilen pek moda bir şeyi gördüm. Hayır, gördüğüm Ayasofya’nın
kubbesine yerleştirilmiş dinamitler değildi, düşman eline sağ teslim edilmemek
için. O günlerde selâtin camilerinin minare diplerinden göğe doğru “gothic”
projektörler yerleştirilmişti. O Protestan modanın projektörleri “Kendi
Gökkubbesinin” “profane” yüzünde bir mana arıyordu.
Divanyolu’nda dinelip göğe
baktım. Göğü istintak eden projeksiyonda süt beyazı martılar yüzüyordu.
Emrah Azîz Balcı
Muharrem 1448
Hasbahçeler

“Lust ve Çerağ; Moda ve Fıkıh”, ilk bakışta hoparlörler, minareler ve kültürel hatıralar etrafında dolaşan kişisel bir deneme gibi görünse de, özünde hakikatin temsile dönüşmesi üzerine kurulmuş bir medeniyet eleştirisidir. Metinde hoparlör, projektör, lostra ve moda gibi unsurlar yalnızca teknik veya sosyal ayrıntılar değil; ruhu, sesi ve manayı örten bir gösteri düzeninin sembolleridir. Bu nedenle yazarın itirazı ne teknolojiye ne de modernliğedir; itiraz, çerağın yerini lustranın, hakikatin yerini vitrinin alışınadır. Yahya Kemal dinletisinden cami projektörlerine kadar uzanan örnekler de aynı fikrin farklı tezahürleri olarak karşımıza çıkar. Yazının merkezindeki soru, “Ben o kuyuya nerede atıldım?”dan çok, “Hakikat hangi noktada temsile dönüştü?” sorusudur. Bu yönüyle metin, kişisel bir hatıradan ziyade, kendi ruhunu kaybettiğini düşünen bir kültürün ağıdı olarak okunabilir.
YanıtlaSil"Allah göklerin ve yerin nurudur." Minare nurludur. Bâlâdaki yazı "Tez kızaran güllerden kendini sakın" ikazının yakazasında kaleme alınabildi.
SilLust, heva ve heves demek. İştiha, rağbet ve meyil manasında şehvet olarak da okunabilir. Hevayi tabiatten parlayan bir nesnedir. Hevesin kursakta kalmak gibi bir tab'ı var. Bu yazı bağlamında lust kelimesi parıldı ve aldamak kelimeleriyle yani lüks kelimesiyle de alakalı düşünülmeli. Al karısı gibi veyahut alayişli gözbağcılık gibi şeytanidir. Kuyumcu ve sarraf bir arkadaşıma altunu sahtesinden nasıl ayırabildiğini sorduğumda "sahtesi daha parlaktır" demişti. Lust, nefsani ve/veya şeytani havatırdan parlar. Ebterdir. Marquis de Sade, tilmizlerine "Çocuk olmayacak tarzda temas ediniz" diyor, "madem ki O bizden ürememizi, doğurmamızı istiyor..." Sade bu sözleri besbelli ki üstadından öğreniyor. Azazil azledilmeyle alakalıdır. Türkçe'de azil, çocuk olmaması için tohumu tarlanın haricine bırakmak demektir. Sade'ın üstadının bazı isimleri "Çok parlak ışık" manasına gelir, Lucifer gibi.
Çerağ kelimesine biz çıra da deriz. Bir ağacın özünden süzülen umumiyetle hoş rayihalı mayi sebebiyle tutuşup yanmasını anlatır. Bizde çerağ kelimesi çırak suretinde "bir yola, bir mesleğe salik olmak manasına lugat olmuş. Medrese'de buna suhte denir ki o da "yanmış" manasına gelir. Çün ki ateş, dönüştürücü ilkedir. Suhte dönüşünce "Delinmiş inci" manasına "Softa" olur. İnci ipe dizilmek için yani saf tutmak için delinir. "Yek rişte üzredir güher-i intizamımız" diyor Galib Dede.
Yola bir parıltıyla başlarız. Mesela Keloğlan için ilk parıltı padişahın kızıdır. Lakin hemen ele gelmez. Kaf Dağı'nın ardından gümüş elma, Kalb Şehrinden Kimya veyahut benlik dağının ardından şehre temiz su getirmek vazifesi salikin uhdesindedir. Demek ki kişi bir alayiş karşısında iken hacis/hevacis üşüşmeye başlar. Burada ilk lazım olan kimya sabırdır. Sonra sabır taşmalı ve kişi hayra himmet etmeli. Yani kişi mala meyil verir. Malların dünyası meyilli dünyadır. Taşı Sisipos gibi taşır durursun meyilli arzda. Lakin "Allah korkusundan yuvarlanan taşları" ve "Çatlayıp içinden nehirler kaynayan" taşları derhal derhatır etmelidir. Su, "Hayatın/Canlılığın" imkânıdır. Öyle ise hevanın ayakları suya ermeli. Canlının azmi ile yola düşülür ve azim bir maksuda doğrudur. Himmetin ve azmin saflığıyla Maksud'a sefer edilince ihlas niyeti tekmil eder. Böylece kişinin fiilleri amel mertebesinde bir şahsiyeti inikas ettirir...
Fudayl bin İyaz "Fıkhın başı haşyettir" demiş. Ebu Hanife de "Kişinin lehine ve aleyhine olanı bilmesidir demiş. Peki "Fakih kime derler? Fakih, dişisinin gebe mi kösnük mü olduğunu ayırdedebilen aygıra ve/veya buğraya derler. Moda/Modalite ise insan kopyalamağa yarar. Neydi züppenin tarifi? Kişinin köküne yabancılaşıp üstün zannedilen alayişli bir nesneyi taklide koyulması ve böylece "Vehim ü güman" içre helak olması. Hafazanallah bu, heva ve hevesten daha fena, daha tehlikeli olsa gerek.
Bunca söz Bir Elif'in Ülfet'i içindir. Elif'i konuşmak için eğri otururuz. Bunca söz "bâ" deyince coşan gümrah ırmaklardandır. Yûnuslara Selâm olsun.
Yorum Gönder